11. bölüm / 23
ALTI ÇİZİLİYAZ DİZİSİ Mİ ÇEKİYORUZ?
Bölümler 23Şu an: YAZ DİZİSİ Mİ ÇEKİYORUZ?
- 1 DURMUŞ BİR KALBİN SESSİZLİĞİ402 kelime
- 2 ANKARA RÜZGÂRI1.205 kelime
- 3 KENDİNİ ARARKEN1.058 kelime
- 4 LUCİEN634 kelime
- 5 İLK AKŞAM YEMEĞİ946 kelime
- 6 YAVAŞ YAVAŞ ALIŞIRKEN1.038 kelime
- 7 ÜÇ HARFLİLER Mİ? YOO HİÇ KORKMADIM...2.622 kelime
- 8 RİCA EDİYORUM SUS!1.093 kelime
- 9 OKULUN İLK GÜNÜ1.501 kelime
- 10 ESKİ BİR BORÇ1.237 kelime
- 11 YAZ DİZİSİ Mİ ÇEKİYORUZ?4.224 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 ŞEYTANIN STAJYERİ4.727 kelime
- 13 SESSİZLİK ÇÖKÜNCE1.122 kelime
- 14 ZİRVENİN ORTAKLARI1.311 kelime
- 15 KAN BAĞI1.128 kelime
- 16 DOSTLUK892 kelime
- 17 HASTANE779 kelime
- 18 BİLMESE Mİ?955 kelime
- 19 TİYATRO BAŞLIYOR2.880 kelime
- 20 EVE DÖNÜŞ2.885 kelime
- 21 SESSİZ İNKAR5.462 kelime
- 22 FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK1.614 kelime
- 23 KISKANÇLIĞIN ANATOMİSİ7.965 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ASLI
Başlamıştı işte… yine. Bana "Overthinking Queen" derken kimse abartmıyordu. Kalem elimdeydi, gözlerim tahtadaydı ama… zihnim? Çoktan gitmişti. Hocanın sesi kulağıma geliyordu ama kelimeler anlam olmadan yanımdan geçip gidiyordu. Sanki sınıfta değildim de, camın arkasından izliyordum her şeyi.
Bir an ailem, sorunlarım geldi aklıma. Sonra dün gece düşündüklerim. Kendi sorunlarım. Sonra gelecek. Sonra… her şey. Bir cümleyi kaçırdım. Sonra bir tane daha. Sonra komple koptum zaten. Biri o an bana dönüp “Hangi derstesin?” dese… gerçekten cevap veremezdim.
Tam yine böyle dalıp gidiyordum ki kolumda hafif bir dokunuş hissettim. İrkildim.
— Aslı, dersi dinle.
Efe’ydi. Bana bakıyordu, hafifçe gülümseyerek.
— Bak, şu metaplazi önemli. İki kere anlattı burayı.
Kalemi elimde çevirmeyi bırakıp hemen not almaya başladım. Odaklanmaya çalışıyordum ama bu sefer aklım bambaşka bir yere kaymıştı: Efe’ye. Onun hayatını biliyordum. Gerçekten biliyordum. Ama buna rağmen… nasıl böyleydi? Hayata tam gaz devam ediyordu. Allah'ın VIP kulu gibi dolanıyordu ortalıkta. Gülümsedim.
Sonra kendime baktım. Ben ne zaman bu kadar dağıldım? Eskiden dersleri merkeze koyan bendim. Şimdi ise… kendi zihnimin içinde kaybolanım. Efe gibi olabilir miydim? Kimseyi dikkate almayıp kendi hayatını nasıl bu kadar mükemmele yakın yaşayabiliyordu? Onun gibi olmayı o kadar çok isterdim ki... Ve sanırım ondan öğreneceğim çok şey vardı.
Dersin bitiminde ikimiz de pestilimiz çıkmış halde amfiden kendimizi dışarı attık. Yorgunduk ama o "ilk günü kazasız belasız atlattık" hissi garip bir neşe veriyordu.
— Daha ilk günden yoğunluğa bakar mısın ya, dedim merdivenlerden inerken, neredeyse adımlarım birbirine dolanacaktı.
Efe, halime bakıp o kendine has yarım gülüşüyle karşılık verdi:
— E alıştık artık Aslıcan, tıp fakültesi burası; çiçek bahçesi vaat etmediler sonuçta.
— Ama gerçekten şu an hiç metroya binesim yok, o kalabalığı çekecek enerjim eksilerde.
— O zaman bir kafeye gidelim mi? Hem şu notlara bir tekrar bakarız.
— Olur.
Efe durdu, Sıhhiye’nin o meşhur kaosuna baktı. Sonra her zamanki o sessiz centilmenliğiyle, trafiğin aktığı tarafa geçip beni kaldırımın iç kısmına aldı. Bunu yaparken bir yandan da cebinden telefonunu çıkarıyordu.
— Hacettepe tayfanın dersi geç bitecekmiş, dedi telefonuna bakıp.
— O zaman bu akşam Gamze'ye biz yemek yapacağız.
— Mantı?
— Okeyto.
Kafeye geçtiğimizde duvar kenarında boş bir masa bulduk ve oraya geçtik. Notları çıkardık. Tam yeni yeni odaklanmıştık ki... Hissediyordum. Hatta hissetmek ne kelime; adım sesleri yaklaşıyordu. Çaktırmadan Efe'ye baktım:
— Efe...
— Hm?
— Egzotik karışımlı tatlı parfüm kokusu alıyorum şu an... Bulut gibi geliyor.
Efe bıkkın bir şekilde nefes verdi:
— Deme ya...
Bir yandan gülmemi saklamaya çalışıyor bir yandan da gelen şahıs başka tarafa gitsin diye dua ediyordum:
— Allah'ım... Geliyor kanka. Topuk sesi yaklaşıyo!
Efe'nin sinir olduğu belliydi:
— Görmemiş gibi yap, görmemiş gibi yap!
— Yaklaşıyoooo.
Aha geldi:
— İlk günden ders mi çalışıyorsunuz? Tamam, en çalışkan sizsiniz.
Selin... Üniversitenin başından beri fakültenin influencer'ı. Birazcık İrem'e benziyordu sanki. Sarı saç, kusursuz makyaj (Bunu İrem'e dersem çılgına dönerdi "Beni nasıl o pick-me kıza benzetirsin?!" diye). Benimle pek değil ama ara sıra Efe ile konuşmaya çalıştığı olmuştu. Efe'ye baktım. Dışarıdan belli etmese de fark etmiştim; şu an kaçacak yer arıyordu. Bıkkın bir nefes verip ayağa kalktı:
— Her neyse ben kahve alacağım. Aslı, sana latte alıyorum.
— Tamamdır.
Efe istemese de bakışlarını Selin'e çevirdi:
— Kahve ister misin Selin?
Selin çoktan boş sandalyeye kurulmuştu bile:
— Filtre alayım ben. Diyetteyim şu sıralar...
Efe yalandan gülse de göz devirerek kahveleri almaya gitti. Selin ile pek bir muhabbetimiz olmadığından şimdi ne konuşsak diyordum. Onun da yüzünde bir gülümseme vardı ve sanki bir şey soracak gibiydi. Elini çenesine koyarak gülümsedi bana. Ben de ona gülümsedim. Neyseki konuşmayı o başlattı:
— Ya aslında kardiyo notların var mı diyecektim. Fark etmişsindir zaten hoca o kadar bayık anlatıyor ki. Cidden içim daraldı derslerde ama senin ya da Efe'nin notları vardır diye düşünmüştüm.
Ben mi yanlış düşünüyorum bilmiyordum ama bu soru çok klişe değil miydi?
— Notlar tam değildir belki ama eve gidince bir bakayım, dedim gülümseyerek.
— Ya çok teşekkür ederim Aslı ya.
Teşekkür ederken elimi tutmuştu. Biraz fazla mı samimi gibi görünmeye çalışıyordu yoksa ben mi çok film izlemiştim?
Gözüme biraz daha dikkatli baktı:
— Ya bu arada ev demişken... Siz Efe ile aynı yerde falan mısınız? Hep birlikte görüyorum sizi de.
Soruyu sorma şekline biraz şaşırmıştım ama cevap verdim:
— Evet.
Bunu dediğimde yüzündeki gülümseme sahteydi.
— Efe ve dört arkadaşım aynı öğrenci evinde kalıyoruz. Tabii diğerleri başka okulda.
Biraz tereddütle ve şaşırarak baktı yüzüme.
— Ha, siz öğrenci evinde kalıyorsunuz yani... Ya biz de hep ikinizi görünce şey sandık...
— Siz? diye sordum kaşlarımı hafifçe kaldırarak.
O an fark ettim ki arkadaş grubu da buradaydı; köşedeki masaya oturmuş, göz ucuyla bizi izliyorlardı. Ama ben bakınca, kafalarını çevirip sanki başka bir şeyle ilgileniyormuş gibi yaptılar.
Selin'in ne düşündüğünü anlayınca yüzüme sahte olmayan, gayet rahat bir gülümseme yerleştirdim:
— Biz sandığınız gibi değiliz zaten. Yedi yaşımdan beri tanıyorum onu. Ayrıca diğer arkadaşlarımla da çocukluk arkadaşıyız.
Kızın resmen gözleri parlıyordu. Buna sevinmiş miydi gerçekten? Ama yine de onun bu hali beni rahatsız etmişti. Notlar falan bahane; Efe'yi sormaktı amacı. Selin gülümsedi:
— Neyse, teşekkür ederim o zaman. Ben notları Efe'den de alabilirim.
Sanki büyük bir zafer kazanmış gibi bakıyordu bana. Biz ne yaşıyorduk ya?
— Zaten Berk'le de ayrıldık...
Bunu söylerken sanki çok önemsiz bir şeyden bahsediyormuş gibi gözlerini devirdi.
Berk mi? İsimden bile belli. Abi yaz dizisi mi çekiyoruz biz ya? diye geçirdim içimden.
Selin o parlayan gözleriyle bakarken içimden devasa bir kahkaha atma isteği yükseldi.
Hadi canım! Berk mi? Cidden mi Selin? İsim bile 'Ben yaz dizisindeki kötü niyetli ama zengin eski sevgiliyim' diye bağırıyor. Notlar bahane, Efe şahane moduna bu kadar çabuk geçeceğini tahmin etmemiştim. Biz ne yaşıyorduk ya?
Cidden üniversite kantininde değil de, reyting kaygısı güden bir gençlik dizisinin setindeydik sanki. Ama o an, Selin'in o emin duruşu içimde tuhaf, tarif edemediğim bir şeyi tetikledi.
İnanamıyorum ya... Yani demek ki biz Efe ile şey olsak... Yani "şey" derken... Efe benim sadece çocukluk arkadaşım değil de, bu kızın hayalindeki o "yakınlıkta" birisi olsa...
Pardon...
Ne?!
***
ODTÜ Devrim Stadyumu / Aynı Saatlerde
Ankara’nın güneşi, ODTÜ Devrim Stadyumu’nun üzerinde asılı kalmışken, çimlerin üzerindeki hararetli tartışma fizik kanunlarını değil, gastronomi sınırlarını zorluyordu. Burak, sırt çantasını yastık yapmış, bir bacağını diğerinin üzerine atmış şekilde gökyüzünü izlerken yanındaki arkadaşlarından bir feryat yükseldi. Caner, sanki devlet sırrı açıklıyormuş gibi ciddileşerek lafa atıldı:
— Abi kimse beni yargılamasın ama en iyi beytiyi Sıhhiye’de yiyeceksin!
Gruptan anında protesto sesleri yükseldi:
— Abi abartma ya!
— Ne Sıhhiye’si? Ömründe hiç beyti yemedin mi sen?
— Ankara'yı bilmiyorumdur ama biliyor gibi görünmem gerekiyordur adlı çalışma...
Berke, Burak’ın omzunu dürttü:
— Burki, şuna bir şey de! Yargıla şunu, beyti diyor, Sıhhiye diyor...
Ancak Burak, her zamanki hazırcevap hallerinin aksine sessiz kalmıştı. Eliyle çenesini sıvazlıyor, gözlerini bir noktaya dikmiş, zihninin en kuytu köşelerindeki o ses kaydını geri sarıyordu. Sıhhiye kelimesi zihninde bir şimşek çaktırmıştı. Önceki gün... Efe’nin uykusunda sayıkladığı cümle: "Aslı… sana bir şey söyliycem ama… sonra söyliycem…”
Burak içinden sırıttı. Efe liseden beri bu konuyu "Asla öyle bir şey yok, saçmalama" diyerek kapatmaya çalışmıştı ama bilinçaltı öyle demiyordu işte. Burak kendi kendine mırıldandı:
— Demek "sonra söyliycem" ha?
Efe’nin o aşırı kontrollü dünyasında bile bir şeyler çatlamaya başlamıştı demek ki.
— Burak? Kime diyoruz oğlum?
Burak, gözleri dalgın bir şekilde mırıldandı:
— Tabii… Sıhhiye.
— Ne Sıhhiye’si lan? Sen de mi beytici oldun başımıza?
Burak aniden ayağa fırladı, üzerindeki çimleri büyük bir enerjiyle silkeledi. Çantasını tek omzuna atıp güneş gözlüğünü takarken yüzünde o meşhur, kaos kokan gülümsemesi belirdi:
— Beyti bahane beyler! Benim acilen Sıhhiye’ye gitmem lazım. Hadi görüşürüz!
***
Sıhhiye / Yarım Saat Sonra
Offf sıkıldım. Selin'in Hz. İsa'nın doğumundan başlayan hayat hikayesini dinliyordum. Arada Efe ile birbirimize bakıyorduk "Ne zaman bitecek?" diye. Efe de garibim bir yandan kibar olmaya bir yandan buz gibi durmaya çalışıyordu. Yalandan gülerken yüz kasları felç kalacaktı. Şimdi Gamze olsa "Yaa kızım bir yürü git!" diye Selin'i kovmuştu çoktan.
Ah be Efe. Bugün kibar olmasan olmaz mı? Hayır ona da kızamıyorum; Efe ne derse desin Selin bir yolunu bulup sohbete devam ediyordu. Hatta Efe'ye yaklaşarak... Ben kahvenin buzlarını seyrederken Efe, Gamze'nin dediği gibi "Loid Forger" moduna girerek duruşunu düzeltti. Tam "Bak Selin—" dediği anda telefonuna mesaj geldi. Acil bir şeymiş gibi telefona baktı. Yüzünde hafif tebessüm vardı. Biraz da şaşkınlık... Cevap yazıp gülerek mesajı bana gösterdi:
Burak: Kanka nerdesiniz la?
Efe:Hastanenin yanındaki kafedeyiz.
Burak: İyi okey beş dakikaya geliyom
Burak... Gülerek Efe'ye baktım:
— Şimdi bu saftirik ODTÜ'den Sıhhiye'ye niye gelmiş?
— Bilmem... Bu çocuğa ilk defa mı şaşırıyoruz?
Selin ise ilgi üzerinden dağıldığı an dayanamayıp sesini iki ton incelterek konuşmaya başladı:
— Ee sen bir şey diyordun Efe?
Efe, bıkmış bir şekilde nefes verdi. Bir yandan kafedeki çalışanları izliyor bir yandan da kibar bir şekilde gitmesini istiyordu:
— Şimdi Selin-
Tam lafa girecekti ki birden kapı açıldı. Biz de dahil bir çok kişi başını kapıya çevirdi. Adam kendi mekanına girmiş gibi; güneş gözlüğü kafasında, üzerinde ODTÜ sweatshirt, bir elini omzuna atmış deri ceketini tutuyor. Gözleri bizim masayı buldu. Masada sanki sadece biz varmışız gibi geldi:
— Oğlum metro felaket ter kokuyor ya. Biz trafik saatinden sonra gidelim.
Efe ayağa kalkıp el attı Burak'a:
— Bu saatte ne iş?
Gülümseyerek Burak'a baktım:
— Eve herkesten geç gelecek gibiydin bu akşam?
— E Aslıcan, o okulun rektörü değilim herhalde.
Tam herkes oturuyorken Efe, "Halimden anla" der gibi gözlerini devirerek Burak'a baktı:
— Tanıştırayım, Selin. Aynı sınıftayız...
Burak ise alaycı bir gülümsemeyle bir Selin'e bir Efe'ye baktı. Hatta Efe'ye direkt "Allah kurtarsın kardeşim" der gibi baktı:
— Merhaba Selin, Burak ben.
"Merhaba," yaptı Selin ama bir an önce Efe'yle konuşmak ister gibi Efe'ye bakıyordu.
Selin tam söze girecekti ki Burak araya girdi:
— Ben felaket acıktım ha. Patates kızartması alacağım. İsteyen var mı?
Başımı "hayır, sana afiyet olsun" der gibi iki yana salladım. Tamam. Başlıyoruz. Burak, Selin'i rezil etmeye başlayacak gibiydi. Masadan kalktı. Sipariş vermeye giderken Selin'in arkasından bize bakarak kızı işaret etti. Sessizce "Bu ne ama ya" diyordu alay eder gibi gülerek. Bir an kahve boğazıma kaçtı. Efe'yle yine göz göze geldik. Neyse, akşam Gamze ve İrem'e dedikodu çıkmıştı. Selin hiç bir şeyi umursamayıp sohbete devam ediyordu:
— Efe peki sence ressam falan olsaydın? Yani neden illaki tıp seçtin? Her konuda bilgili gibisin.
Efe elindeki bardağı yavaşça masaya bıraktı. Yüzünde nezaket sınırlarını zorlayan, tamamen mesafeli bir gülümseme belirdi. Doğrudan Selin'in gözlerinin içine bakarak, o sakin ve pürüzsüz ses tonuyla konuştu:
— Selin teşekkür ederim. Bu arada biz birazdan kalkar gibiyiz. İstersen arkadaşlarının yanına dön. İki saattir seni bekliyor gibi bakıyorlar.
Selin şok olmuş bir şekilde Efe'ye baktı. Efe ise kahvesinden bir yudum aldı. Selin ise tüm tuşlara basacaktı anlaşılan:
— Yok. Hem zaten adamakıllı ders çalışmadık seninle bugün. Yani ben de hem notları tekrar senden alırım diye düşündüm.
Tam o sırada Burak, elinde patates kızartmasıyla geldi:
— Ne dersi ya?
Yalnız patates de felaket güzel kokuyordu.
Selin ise gitmemek için çabalıyordu:
— Ders çalışmaktan söz ediyorum. Notların hepsine bakamadık bile üstelik tek ders–
— Valla ben geldiğimde hiç ders çalışır gibi bir halin yoktu.
Oha Burak. Onu bu sözüne karşı Selin kendini kurtarmaya çalışır gibiydi:
— Ne alakası var? Arada notlara bakıyorduk bir yandan da sohbet ediyorduk.
Burak ise "Valla gülmeyeyim diyorum da neyse" der gibi Selin'e baktı:
— Tamam hadi çalışın siz.
Selin Efe'ye baktı, biraz sevinir gibiydi:
— Şimdi bugünkü dersteki kalpte şu kapakçıkları soracaktım–
Efe tek kaşını kaldırıp gülerek Selin'e baktı:
— Bugün kardiyoloji yoktu Selin. Hücre zedelenmesi gördük.
O an var ya...Burak'la biz sesli gülüyoruz tabii. Ben gülmemi bastırmaya çalışsam da Burak buna hiç aldırmıyordu bile. Selin'in Efe'ye olan tavırlarından ne yapmaya çalıştığını anladı olsa gerek. Şu an Selin ile her şekilde alay edip yerin dibine geçirebilirdi:
— Selin patates al kanka. Başın falan da dönüyor mu?
— Ne alakası var ya?
— Kapakçık falan?
— Yanlışlıkla oldu.
— Peki. İleride hastalanınca doktoru iyi araştırmak lazım. Tecrübe oldu sağ ol.
— Ya sen ne alaka? Biz burada ders çalışmaya geldik, sen oturmuş patates yiyorsun karşımda?
— Ders?.. Aynen kanka.
Selin Burak'ın bu tavırlarına sinir olup hafif küçümser bir tavırla konuşmayı devam ettirdi:
— Ne okuyordun sen? Psikoloji falan mı? İnsan analiz ediyorsun sürekli.
Burak kahkaha attı:
— Yok, makine mühendisliği.
Bir saniye durdu, sonra ekledi:
— Bozuk sistemleri anlamaya çalışıyorum sadece.
O an masa resmen dondu. Ben gerçekten nefesimi tuttum. Efe başını yana çevirip gülmemek için dudağını ısırıyordu. Selin’in gözleri alaycı bir şekilde hafifçe kısıldı:
— Hah... Klasik mühendis aklı işte! Tipe bak, insan ilişkilerinden ne anlarsın ki zaten kim oluyorsun sen!
— Arkadaşları oluyorum. Sen neyi oluyorsun onların?
Selin o an bakakaldı. Ve fark ettim ki arkadaş grubu da sanki Selin'i tanımıyormuş gibi masadan kalkmış kafeden çıkıyorlardı. Burak Selin'in baktığı tarafa baktı:
— Arkadaşların mı? İyi bari bak onların yanına git. Okeye dördüncü bulamadılar herhalde.
Selin çantasını aceleyle ve hepimize o meşhur side-eye bakışını atarak topladı. Sesi hırsından titriyordu:
— Ne haliniz varsa görün!
"Görüşürüz" demeye fırsat kalmadan, manken gibi bir yürüyüşüyle kapıya doğru ilerlemeye başladı. O an hepimiz sustuk; sadece topuklularının zeminde çıkardığı o kibirli tıkırtılar duyuluyordu.
Burak’ın gözleri, Selin kapıya doğru ilerlerken hâlâ üzerindeydi. Yüzünde o tanıdık, “Ben şu an çok yanlış bir şey yapacağım” gülümsemesi vardı. Burak elindeki patatese baktı. Sonra Selin’e. Sonra tekrar patatese... Ben daha “Yapma…” diyecek gibi oldum ama çok geçti.
Yaptı.
Patates havada küçük bir yay çizdi. Zaman bir anlığına yavaşladı sanki; Efe’nin kaşları hafifçe kalktı, benim elim refleksle ağzıma gitti. Burak ise NBA final atışı yapıyormuş gibi odaklanmıştı. Patates, Selin’in topuzuna milimle yaklaştı ve… “pıt.” Arkada duran saksının kenarına çarpıp yere düştü.
İki saniyelik kutsal bir sessizlik oldu. Burak arkasına yaslandı. Ciddi ciddi başını iki yana salladı:
— Ya… rüzgâr aldı.
Ben kahkahayı bastım. Efe kafasını eğip gülmemeye çalışıyordu ama o sarsılan omuzları onu ele veriyordu. Burak, sanki çok bilimsel bir tespitte bulunuyormuş gibi devam etti:
— Var ya… tam ortasına oturacaktı. Fizik yalan söylemez ama hayat söylüyor işte!
Efe'nin gülmekten gözleri dolmuştu. Kendini tutmaya çalışarak fısıldadı:
— Burak! Deli misin sen ya?
Burak "güya" masum masum bakıyordu:
— Ne var ya? Kızın aurasını test ettim. Güçlü çıktı, kabul.
Efe artık dayanamadı, başını eline yaslayıp sessizce gülmeye başladı. Ben bardağıma gömüldüm, dışarıdan bakınca muhtemelen üçümüz de krize girmiş gibi görünüyorduk. Burak tabağından son bir patates daha aldı, ağzına attı ve Selin’in kapıdan çıkıp gidişini izleyerek mırıldandı:
— Neyse, bir dahakine wind factor ekleyelim.
Tamam. Bu akşam Gamze ve İrem ile bugünü epey bir konuşacaktık anlaşılan...
***
Ankara Metrosu / Akşamüzeri
Beytepe durağında hareket eden metro, Hacettepe Üniversitesi öğrencileri için sadece bir toplu taşıma aracı değildi; orası insanın yirmi dakikada ya ermişlik mertebesine ulaştığı ya da katil olma potansiyelini keşfettiği bir karakter gelişim arkıydı.
İş çıkışı ve akşamüzeri saatleri, vagon kelimenin tam anlamıyla tıklım tıklımdı. İrem, kapının yanındaki demire tek eliyle tutunmuş, sakin bir ifadeyle telefonuna bakıyordu. Arda ise kulaklıklarını takmış, gözlerini kapatmış, bütün günün akademik yorgunluğunu Bahçelievler'deki eve kadar sessizce taşımaya çalışıyordu. Tek amacı hayatta kalmaktı.
Ancak hemen yanlarında dikilen Gamze’nin enerjisi, sanki güne daha yeni başlıyormuş gibi hâlâ yüzde yüzdü. Gamze telefona bakmaktan sıkılıp bir anda kafasını kaldırdığında, kalabalığın arasından karşı taraftaki vagona doğru baktı ve gözleri büyüdü. İlkokuldan beri görmediği birini fark etmişti.
Normal bir insanın yapacağı gibi sakince el sallamak ya da kalabalığı yarıp yanına gitmek yerine, Gamze derin bir nefes aldı ve metronun o basık sessizliğini nükleer bir bombayla patlattı:
— SEDAAAAAAA!
Ses dalgası vagonda yankılanırken, metrodaki yaklaşık seksen kişi aynı anda irkilerek kafasını Gamze’ye çevirdi. Arda, kulaklığından taşan müziğe rağmen bu çığlığı duymuştu. Gözlerini açmadı. Sadece derin, felsefi ve acı dolu bir nefes alarak kafasını metronun camına yasladı. İrem ise anında kafasını ters yöne çevirip gülmemek için alt dudağını dişlemeye başladı.
Ama Gamze’nin şovu burada bitmiyordu. Kalabalığın içindeki Seda’ya ulaşmak için insanlara çarpa çarpa, "Pardon, ay pardon reis" diyerek ilerledi, kıza uzaktan bir şeyler anlatıp geri döndü. Tabii dönerken, can havliyle duran Arda’nın ayağına basmayı ihmal etmedi.
Arda, gözlerini yavaşça açtı. Ses tonu bir seri katilin soğukkanlılığındaydı: — Gamze...
Gamze hiç oralı olmadı, saçını düzeltti:
— Ne var ya, yanlışlıkla oldu işte.
İki dakika boyunca vagonu gergin bir sessizlik kapladı. Gamze bu kez metronun siyah camındaki yansımasına bakıp yüzünü ekşitti.
— Abi benim saç bugün aşırı kötü olmuş ya...
İrem kafasını telefondan kaldırmadan mırıldandı:
— Gayet normal.
Gamze eliyle dertli dertli kahküllerini karıştırıyor, bir yandan da aralara renk atsam mı? Mor mesela, diye kendini analiz ediyordu:
— Yok ya... Ben şu an bildiğin mağara adamı gibiyim.
Daha sonra tekrar telefonuna döndü. İnternet çekmiyordu. Yine de İnstagram'a girmeyi denedi.
Arda ise hâlâ sessizliğini koruyordu, içinden sabır çekiyordu. Derken, Gamze o yenilenemeyen ana sayfada bile gönderilerden birinde bir fotoğraf görmüştü ve ani bir hareketle Arda’nın sol kulaklığını hoyratça çekip çıkardı:
— SANA BİR ŞEY GÖSTERCEM ÇOK ACİL. BAK!
Arda sabrının son kırıntısıyla kulaklığı elinden kurtarmaya çalıştı:
— Ölüyor muyuz Gamze? Ne oluyor?
Gamze, telefon ekranını neredeyse Arda’nın gözünün içine sokacaktı:
— Hayır bak, şu çocuk sana benzemiyor mu?
Arda ekrana baktı. Fotoğraftaki çocuk, internetin en karanlık dehlizlerinden çıkmış, aşırı saçma sapan, yamuk yumuk bakan bir tipti. İrem ekranı görür görmez vagonun ortasında patladı. Kafasını demire yaslayıp ses çıkarmadan titreyerek gülmeye başladı.
Gamze ciddiyetini hiç bozmadan ekrandaki çocuğu yakınlaştırdı:
— Aynı kaş çatışı ama, inkâr edemezsin.
İşte tam o an, Arda’nın alnının sağ tarafında o meşhur, patlamaya hazır mavi damar belirdi. Bütün gün okul çekmişti, Beytepe’nin yokuşlarını çekmişti, metronun kalabalığına katlanmıştı ama bu ikilinin onun mental sağlığıyla tenis oynamasına artık dayanamıyordu.
Tam ağzını açıp "Yetti lan" diyecekti ki, metro durağa yaklaşırken ani bir fren yaptı.
GIRRRRÇ.
Gamze dengesini tamamen kaybedip bir çuval un gibi direkt Arda’nın üzerine doğru devrildi. Arda, yılların getirdiği o refleksle Gamze’yi düşmeden önce belinden yakalayıp havada tuttu.
Gamze, Arda’nın göğsünde doğrulurken tatlı tatlı sırıttı:
— Teşekkürler bodyguard.
İrem artık gülmekten nefes alamıyor, metrodaki diğer insanlar turnikelere doğru yürürken arkalarından tıpış tıpış ilerliyordu. Arda ise elleri iki yanında, boş ve ruhsuz gözlerle metronun karşı duvarındaki reklam panosuna baktı. Sesindeki o derin varoluşsal sancı koridorda yankılandı:
— Ben neden sizinle yaşıyorum ya?
***
Öğrenci Evi / Aynı Saatlerde
Sıhhiye’nin yorgunluğunu üzerimizden atamadan eve kendimizi attık. İçerisi sessizdi ama bu fırtına öncesi sessizlikti. Zaten sessizlik Efe'nin ayakkabısını hızla vestiyere fırlatmasıyla bozuldu. Burak'la birbirimize baktık.
"Başlıyoruz," dedim.
İç çekerek, “Başlıyoruz,” dedi Burak. İçimizden ritmik bir şekilde geriye doğru saymaya başladık:
— Beş... dört... üç... iki... bir...
Efe, odasına girip saniyeler içinde o meşhur “Efecan” dönüşümünü tamamladı. Gri eşofman, Burak’tan arakladığı XXL tişört, civcivli çoraplar ve elinde çikolatalı sütüyle gelip mutfak masasına tünedi.
Burak anında bana doğru eğilip telaşlı bir fısıltıyla konuştu:
— Ya kızım bu çocuk... Eve geldiğinde yüz seksen derece dönüyor lan. Kanka boyu bile beş santim kısalıyor sanki. Ya bu çocuk dışarıda bir seksen üç , evde bir yetmiş sekiz oluyor, bu nasıl oluyor ya? Bak... Az önce metrodan geliyorken yoldan geçenler dönüp üçüncü, bak ikinci bile demiyorum, üçüncü kez dönüp bakıyordu adama. Şimdi? Çocuk elinde çikolatalı sütle yayvan yayvan yürüyor ya...
Dediklerinde tamamen haklıydı. Gülerek onu destekledim:
— Kanka inanır mısın bugün hocayla, bak profesörle, hücreden başlayıp felsefeye getirdi konuyu. İnan ki hoca kendi koltuğunu buna devredecekti ya. Hayran hayran bakıyordu çocuğa. Şimdi şu hallerini görse...
Burak hâlâ hayretler içinde Efe’ye bakmaya devam ediyordu:
— Oğlum yemin ederim omurgan kısalıyor senin.
Efe sütünden büyük bir yudum aldı, gayet rahat bir tavırla mırıldandı:
— Ne anlatıyorsun ya?
Burak beni şahit gösteriyordu:
— Aslı, sen söyle kanka. Bu çocuk dışarıda premium üyelik gibi geziyor. Eve geliyor... Bakışlar 144p oluyor.
Ben dayanamayıp büyük bir kahkaha attım:
— Kanka gerçekten omuzları bile düşüyor!
— HEH İŞTE! dedi Burak parmağını coşkuyla bana doğrultarak:
— Çocuk şu an resmen loading screen gibi oturuyor.
Efe gözlerini kısarak ikimize ters bir bakış attı.
— İkinizi de evden atarım!
Burak hemen sırıttı:
— Aa bak tehdit edince tekrar bir seksen üç oldu.
Biz tam bu hallerine gülerken, dış kapının kilidi hışımla döndü. Kapı öyle bir açıldı ki duvara çarpıp gümledi.
Karşımızda Arda duruyordu. Ayakkabısına eğilerek kendi kendine ama yüksek sesle söylenmeye başladı:
— Seni bana "kardeşin" diye tanıttıkları günün Allah belasını versin!
Ben, Burak ve Efe şok içinde öylece kalmıştık. Burak şaşkınlıkla araya girdi:
— Noluyo lan?!
Kapı daha tam kapanmadan Arda’nın o öfke dolu sesi evin koridoruna yayıldı zaten. Ayakkabılarını bağcıklarını koparacakmış gibi sertçe çekerek çıkardı. Sırt çantasını salona fırlattı, çanta gitti koltuklardan birinin üzerine dertli bir şekilde düştü.
— Allah belasını versin ya... Valla Allah belasını versin, diye söylendi Arda.
Gamze, üzerinde pembe tişörtüyle mutfağa doğru yürüyordu, aşırı rahattı: — Ay, yine başladı bizimki.
— Biri ne olduğunu anlatacak mı artık? dedim.
İrem salondaki pufa adeta kendini bıraktı. Koltuğa gömülmüş, iki büklüm olmuş bir halde kahkaha krizini tutmaya çalışıyordu.Gözlerinden sicim gibi yaş akıyordu.
Arda ellerini saçından geçirip salonun ortasında deli gibi volta atmaya başladı:
— Allah belasını versin...
Gamze buzdolabını açıp içecek bir şeyler ararken seslendi:
— Arda abartıyorsun.
— ABARTIYOR MUYUM?! diye kükredi Arda, mutfak kapısına doğru dönerek.
Gamze dolaptan meyve suyunu çıkardı, arkasını dönüp bardağa doldururken gayet düz bir sesle cevap verdi:
— Evet. Haksız mıyım Aslıcan? Yine kendi çapında yanardağ gibi...
Ben bir şey diyemedim tabii. İkisi de haklı olabilirdi. Belki ikisi de haksızdı. Ayrıca Arda'nın kahrını hiç çekemezdim şu anda, çünkü evet: o kendi çapında bir yanardağ...
Arda bir anda arkasına döndü, salondaki İrem’i ve mutfaktaki Gamze’yi içine alacak şekilde kollarını açtı.
— Şu evde her gün iki IQ kaybediyorum!
İrem bu lafla birlikte tamamen koptu. Oturduğu pufun üzerinde resmen geri kaydı, gülmekten öksürmeye başladı.
— Tamam... Dur... Ölüyorum, nefes alamıyorum ahahaha!
Gamze ise dünyanın en pişkince hareketiyle meyve suyundan bir yudum aldı, tezgâha yaslandı:
— Ay dramaya bak, alt tarafı Seda’yı gördüm.
Arda parmağıyla Gamze’yi işaret ederken sinirden sesi titriyordu:
— Metroda insan gibi duramadı ya! İNSAN GİBİ! Bağırma diyorum, vagonun öbür ucundaki kıza el sallıyor!
— Seda’yı görmüştüm ama ne yapayım?
— SEDA KİM OĞLUM? BÜTÜN VAGON TANIŞTI KIZLA! Sayende kızın tüm ilkokul anılarını öğrendik yirmi dakikada!
İrem koltukta ayaklarını karnına doğru çekmiş, elini yüzüne kapatmış hala sarsılarak gülüyordu. Gamze ise bardağını masaya bırakıp Arda’ya doğru bir adım attı, sırıtmaya devam ediyordu:
—Ama o fotoğraftaki çocuk sana benziyordu, kabul et.
Arda’nın alnındaki o meşhur damar belirdi. Gözlerini kıstı:
— BEN O ÇOCUĞA MI BENZİYORUM GAMZE? O YAMUK GÖZLÜ, KAŞI BURNUNDAN BAŞLAYAN TİPE Mİ BENZİYORUM?
— Bir tık, dedi Gamze elini havada sallayarak.
— Gamze bak yemin ederim evlatlıksın sen. DNA testini ben yaptıracağım bizim aileye, görgüsüz ya!
Gamze hemen sahte bir şokla elini göğsüne koydu, salona doğru bağırdı: — İrem duydun mu? Psikolojik şiddet uyguluyor şu an bana. Ev içi huzuru bozuyor.
İrem gözünden akan yaşı tişörtünün koluyla silerek araya girdi, sesi gülmekten tamamen kısılmıştı:
— Arda... Tamam kızma ama... Çocuk harbi bir tık sana benziyordu be kanka...
— SEN DE SUS! diye bağırdı Arda İrem’e dönerek.
Şahsen şu çocuğu nasıl sakinleştiririz bilemiyorum. Yemek yapalım falan mı desem? Çünkü hala söyleniyordu:
— Biriniz yangına körükle gider, biriniz vagonu birbirine katar! Kafayı yiyeceğim bu evde!
Araya girip derin bir nefes aldım, ortamdaki kaosu biraz olsun dindirmek tek amacımdı.
— Gençler, hadi artık yemeğe geçelim, acıktık ya valla sabahtan beri açım, dedim saçlarımı toplarken.
Arda söylenmeyi bırakıp derin bir nefes alırken, mutfak tezgahına yaslanmış olan Gamze’nin gözleri bir anda aşağıya, Efe’nin mutfak masasının altından sarkan ayaklarına kaydı. Bakalım buna ne bahane bulacaktı Efecan? Gamze’nin gözleri saniyeler içinde kısıldı, az önceki o neşeli halinden eser kalmamıştı.
"Efe," dedi Gamze, ses tonu bir anda buz gibi olmuştu:
— Benim civcivli çoraplarımın sende ne işi var?
Burak anında elini ağzına kapatıp arkasını döndü, omuzları gülmekten sarsılmaya başlamıştı bile.
Efe, çikolatalı sütünü yavaşça masaya bıraktı. Yüzüne dünyanın en masum, en hüzünlü ve en mağdur ifadesini oturtarak omuzlarını düşürdü. Gözlerini kırpıştırarak doğrudan Gamze’nin gözlerinin içine baktı:
— Ya şimdi Gamze...
Sesini iyice inceltip adeta bir kedi yavrusuna bürünerek işaret parmaklarının uçlarını birbirine değdirdi ve açıklamasını yapmaya başladı:
— Ayaklarım üşümesin... Hani şimdi benim kalbim şey ya...
Gamze lafı duyar duymaz bir an duraksadı, kaşları hafifçe düştü. Efe’nin o malum kalp rahatsızlığını ne zaman, nerede, kime karşı kullanacağını çok iyi bildiğini unutmuş gibi oldu bir an. Çocuk resmen yaşayan bir duygu sömürüsü abidesiydi.
Ben ise arka taraftan Efe’nin o sinsi, manipülatif bakışlarındaki uyanıklığı anında yakalamıştım. Kalbini öne sürerek çorapları aklamaya çalışıyordu, yemezlerdi! Çaktırmadan pufun üzerinde hala metronun şokunu atlatmaya çalışan İrem’in yanına doğru eğildim.
“İrem,” diye fısıldadım gizlice:
— Şuna bak, yine başladı kalp hastası numaralarına. Çorabı vermemek için duygu sömürüsü yapıyor pislik.
İrem gözlerini sinsi bir parıltıyla kıstı, dudaklarının kenarı yukarı doğru kıvrıldı. “Ben hallediyorum Aslıcan,” diye mırıldandı sesini hiç yükseltmeden.
O sırada Efe, Gamze’nin o anlık boşluğundan yararlanıp mutfak tezgahının üzerindeki soğanlara göz ucuyla baktı. Akşam yemeği hazırlamaktan kaçacağı belliydi. Masadan kalçasını yavaşça kaydırdı, çikolatalı sütünü eline aldı ve hiç kimseye çaktırmadığını düşünerek, o çaldığı civcivli çorapların üzerinde parmak uçlarına basa basa, aşırı yavaş hareketlerle salondan koridora doğru geri vites yapmaya başladı. Kafasını da ters yöne çevirmişti, sanki o evde hiç yokmuş gibi davranıyordu.
Anında İrem yerinden bir ok gibi fırladı.
ŞLAAAK.
İrem, Efe’nin tam o Burak’tan arakladığı XXL tişörtün ensesinden tutup geriye doğru tek hamlede çekti, resmen çocuğun tepesine çöktü. Efe, tişörtün içinde çuval gibi geriye doğru savrulurken çikolatalı sütü havada hafifçe çalkalandı.
— Nereye mutant tıpçı? dedi İrem.
Sinsi bir gülüşle Efe’nin ensesindeki kumaşı iyice sıkarak yüzüne bakıyordu:
— Yemek hazırlamaya yardım edeceksin. Kalbin civcivli çorap çalarken, koridorda geri vites yaparken tıkır tıkır atıyor ama mutfağa adım atınca mı 'şey' oluyor? Fark etmedik mi sanıyorsun o geri vitesini?
Efe ensesinden yakalanmış bir kedi yavrusu gibi asılı kalırken omuzlarını düşürdü, boyu o an harbiden bir yetmiş beş santime kadar indi.
— İrem... Kumaş esniyor İrem, Burak’ın tişörtü yırtılacak bırak valla, kalbime ağrı girecek şimdi bak...
Burak içeriden bağırdı:
— Yırtılsın lan! Benim tişörtüm zaten o, bırakma İrem, sürükle mutfağa! Kalp falan dinleme, o soğanlar soyulacak!
Gamze ise şifreyi yıllar önceden çözmüş gibi yanıma geldi. Ve dedi ki:
— Ben demiştim... Papaza bile güven ama sakın Efe'ye güvenme!
Bölüm etkileşimi
