9. bölüm / 23
ALTI ÇİZİLİOKULUN İLK GÜNÜ
Bölümler 23Şu an: OKULUN İLK GÜNÜ
- 1 DURMUŞ BİR KALBİN SESSİZLİĞİ402 kelime
- 2 ANKARA RÜZGÂRI1.205 kelime
- 3 KENDİNİ ARARKEN1.058 kelime
- 4 LUCİEN634 kelime
- 5 İLK AKŞAM YEMEĞİ946 kelime
- 6 YAVAŞ YAVAŞ ALIŞIRKEN1.038 kelime
- 7 ÜÇ HARFLİLER Mİ? YOO HİÇ KORKMADIM...2.622 kelime
- 8 RİCA EDİYORUM SUS!1.093 kelime
- 9 OKULUN İLK GÜNÜ1.501 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 ESKİ BİR BORÇ1.237 kelime
- 11 YAZ DİZİSİ Mİ ÇEKİYORUZ?4.224 kelime
- 12 ŞEYTANIN STAJYERİ4.727 kelime
- 13 SESSİZLİK ÇÖKÜNCE1.122 kelime
- 14 ZİRVENİN ORTAKLARI1.311 kelime
- 15 KAN BAĞI1.128 kelime
- 16 DOSTLUK892 kelime
- 17 HASTANE779 kelime
- 18 BİLMESE Mİ?955 kelime
- 19 TİYATRO BAŞLIYOR2.880 kelime
- 20 EVE DÖNÜŞ2.885 kelime
- 21 SESSİZ İNKAR5.462 kelime
- 22 FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK1.614 kelime
- 23 KISKANÇLIĞIN ANATOMİSİ7.965 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ASLI
Sabah, henüz şehir uyanmamışken açtım gözlerimi.
Garip bir şekilde sakindim. Önceki gün içime çöken o sebebini bilmediğim huzursuzluk yoktu. Sanki biri gece gelip zihnimi toplamış, her şeyi yerli yerine koymuş gibiydi. Aynaya baktığımda yüzüm yorgun değildi. Saçlarım bile, nadiren yaptığı bir şeyi yapmış, uslu uslu duruyordu.
Bugün iyi geçecek, diye düşündüm.
Henüz güneş tam doğmamıştı. Ev sessizdi. Bu sessizlik, insanın üzerine çöken türden değil; aksine, kendine ait bir alan açan, nefes aldıran bir sessizlikti.
Duş almak iyi fikir gibi geldi.
Banyoya girdiğimde kimsenin uyanmadığını fark ettim. İçimden küçük bir zafer hissi geçti. En azından kimse kapıya vurup “Aslııı çabuk çık” diye bağırmayacaktı.
Dolabı açtığım anda lavanta, çiçek ve sabun kokusu birbirine karıştı. Raflar, herkesin karakterini ele veren küçük şişelerle doluydu. Bu görüntüyü seviyordum. Belki saçma ama… markette en çok vakit geçirdiğim yerlerin başında hep bu ürünlerin olduğu raflar gelirdi. Kokular, insanın ruh halini bile değiştirebiliyordu.
Kendi şampuanımı almak için uzandım. Sonra durdum.Bir şişeye takıldı gözüm: Dalin.
Bir an öylece baktım. Sonra istemsizce gülümsedim.
Dışarıda pahalı Fransız parfümleri kullanan, adı bile ayrı bir hava taşıyan biriyle… evde saçları bebek şampuanı kokan kişinin aynı olması gerçekten hayatın tuhaf şakalarından biriydi.
Lucien.
Evdeki haliyle: Efecan.
Hayat bazen cidden komik, diye mırıldandım.
Sonra düşünmeyi bıraktım ve duşa girdim. Lavanta kokusu kısa sürede banyoyu doldurdu.
Duştan çıktığımda mutfaktan gelen tıkırtılar ve o meşhur tost kokusu evin havasını değiştirmişti. Gamze, mutfağın mutlak kraliçesi, her zamanki neşesiyle iş başındaydı. Üzerime İspanyol paça kotumu ve o sevdiğim bordo-mor sweatshirt'ümü geçirdim. Saçlarımı tepeden toplayıp kahküllerimi düzelttim. Aynaya son bir bakış: Fena değilim.
Aşağı indiğimde Gamze bir yandan şarkı mırıldanıyor, bir yandan da tostları çeviriyordu. Beni görünce elindeki maşayı bırakıp çocuksu bir neşeyle yanıma geldi, ellerimden tutup beni kendi etrafımda döndürdü.
— Günaydııın! Kız bu ne güzellik? Çok neşelisin yine! dedim gülerek.
Gamze o meşhur hayat felsefesini patlattı hemen:
— Ben her zaman neşeliyim Aslıcan! Bu hayat üzülmek için çok kısa. Depresifken bile hayatı romantize edeceksin kızım, başka türlü çekilmez bu dünya.
— Çok haklısın,dedim, çaydanlığa su doldururken. — Senin bu hallerin olmasa biz ne yapardık acaba?
Gamze beni süzüp gözlerini kıstı:
— Bak, bu bordo rengi sana ne kadar yakışmış. Yüzünün rengini çıkarmış resmen. Harika görünüyorsun, yalanım varsa şu tostlar yansın!
Utancımdan yanaklarımın sweatshirt'ümle aynı renge döndüğünü hissettim:
— Gün içinde bu kadar iltifat bünyeye zarar ama...
Elindeki tostları tabağa koyup bana sımsıkı sarıldı:
— Doğruya doğru! Yakışmasaydı "Kanka bu ne, mürdüm eriği gibi olmuşsun" derdim, biliyorsun. Güzelsin işte, sığınma şu köşelere, kabul et!
İltifat almak... Yok artık, ben mi? Şahsen ne zaman birisi beni övse köşe bucak saklanasım gelirdi.
Biz kahvaltıyı kurarken evin alarm senfonisi başladı. Herkesin sesi standartken, koridorun sonundan yükselen o sert ritim yanılmama imkan bırakmıyordu: Eye of the Tiger.
— Burak spor salonuna gitmeden o Rocky ruhundan çıkamayacak galiba, dedim Arda mutfağa şarj aleti arayarak girince.
Yarım saat içinde tüm ekip masadaydı. Burak bir yandan tostunu gömüyor, bir yandan telefondan gündemi takip ediyordu. Efe ise tezgahta, her zamanki sessizliğiyle kahvesini hazırlıyordu. İrem yanıma gelip küpesini takmaya çalışırken fısıldadı:
— Aslı ya, kulaklığımı gördün mü kanka? Çıldıracağım!
— Görmedim ama dün salondaydın, koltukların arasına bak istersen.
— Ay kesin oralara düştü, sağ ol bebeğim.
İrem salona geçerken Efe’nin omzuna hafifçe dokundu:
— Efe, ilaçlarını unutma.
Efe sadece başını salladı. O an zihnim bir anlığına lise yıllarına gitti. Efe'nin ilaçlarını unuttuğu o gün... Yere yığılışı, o porselen gibi yüzünün griye dönmesi, bakışlarındaki o güçsüzlük... Kalbim bir an sızladı. Hayır Aslı, hatırlama. Bugün güzel bir gün.
Burak masaya son noktayı koydu:
— O değil de, bugün fakültede yine o yirmi kişilik birinci sınıf gruplarını göreceğiz. İlk hafta yirmi kişi, ikinci hafta on beş... Beşer beşer azalarak dönem sonunda iki kişi kalacaklar. Üniversite birinci sınıf kadar insanı hayattan soğutan başka bir evre yok.
Hepimiz kahkahayı bastık. Çok haklıydı.
***
Metroya yürürken Ankara’nın o bildik rüzgarı yüzümüzü yalayıp geçiyordu.
Metroya bindiğimizde şansımıza vagon nispeten sakindi. En azından biz altı kişi yan yana ayakta durabiliyorduk.
Ben, durağı kaçırmamak için kapının üzerindeki haritaya odaklanmıştım. Tam o sırada metro, sanki bana bir şaka yapmak istiyormuş gibi, o meşhur ani sarsıntısıyla yerinden fırladı.
Daha ne olduğunu anlayamadan dengem tamamen kayboldu. Ayaklarım yerden kesildi, kollarım havada kontrolsüzce iki yana açıldı. Hah, dedim içimden, İşte şimdi bittin Aslı, hazırla kendini yerle yeksan olmaya. Tam arkaya doğru karizmatik bir düşüş (aslında bildiğin çuval gibi devrilme) beklerken, sert ve ani bir güç bileğimi kavradı.
Efe, inanılmaz bir refleksle beni kolumdan tutup kendine doğru çekti. Aslında gayet normal, güvenli bir şekilde beni durdurmuştu ama o anki panikle kendimi dünyanın en sakar, en biçimsiz insanı gibi hissediyordum. Kesin saçlarım dağılmış, sweatshirt’üm bir yana kaymış, yüzümde de "kurtarın beni" diyen o saçma ifade donup kalmıştı. Efe ise bana bakmıyordu bile; bir eliyle demiri sıkıca kavramış, diğer eliyle beni tutarken gözlerini metronun camındaki yansımasına dikmişti. Sanki o an orada bir hayat kurtarmıyormuş da, kütüphanede kitap bekliyormuş gibi bir sakinlikle duruyordu.
— Pardon.
Sadece bunu diyebilmiştim. Sesim, sanki az önce büyük bir uçak kazasından kurtulmuşum gibi titrek çıkmıştı:
— Çok sağ ol.
— Dikkat et.
Sesi o kadar düz, o kadar "işte sıradan bir pazartesi sabahı" modundaydı ki, ben kendi kafamdaki o dramatik düşüş sahnemden dolayı daha da utandım.
Asıl felaket ise kafamı kaldırdığımda başladı. Karşı koltukta oturan iki kız, elleriyle ağızlarını kapatmış kıkır kıkır gülüyorlardı. Göz ucuyla bizimkilere baktım; Burak kafasını tavana dikmiş, "PUAHAHAH" diye patlamamak için kendini zor tutuyordu. Gamze ve İrem ise sanki yerdeki karoların deseni dünyanın en ilginç şeyiymiş gibi pürdikkat yere bakıyorlardı ama omuzlarının sarsılmasından ne kadar eğlendikleri belliydi. Arda bile dudaklarını birbirine bastırmış, başka yöne bakıyordu.
Efe bileğimi bıraktığı andan itibaren sanki az önce hiçbir şey yaşanmamış gibi telefonunu çıkarıp bir şeylere bakmaya başladı. Ben ise o andan sonra bırak kapıdaki haritaya bakmayı, metronun tavanındaki havalandırma deliklerini saymaya başladım. Kendi kendime Kesin çok kötü göründüm, kesin Efe 'bu kız neden bu kadar dengesiz' diye düşündü, diye kurup duruyordum.
Tamam, kesinleşmişti. Bugün ben bu "havada süzülme" anından başka bir şey düşünemeyecek ve okulun ilk gününü kendi ellerimle kendime zehir edecektim. Ama bir yandan da içimdeki o mantıklı Aslı, Ne var ki bunda?diye fısıldıyordu. Kaç yıllık arkadaşımdı sonuçta. Düşüp metro zeminine kapaklansam daha mı iyiydi?
Şey... Aslında düşsem daha iyiydi ya. En azından yerde öylece yatar, utancımdan bayılmış numarası yapardım.
Göz ucuyla Efe’ye baktım, ama bakmamla çekmem bir oldu; topu topu 0.0001 saniye falan sürmüştü. Telefonuyla ilgileniyordu, dünya yıkılsa umrunda değilmiş gibi bir hali vardı. Kendi kendime telkin vermeye başladım:
Sakin ol Aslı. O sadece kibar biri. Sen de onun her zamanki sakar arkadaşısın. Olay bu kadar. Dağılın!
Metroda ağır bir sessizlik oldu, gruptaki herkes gibi telefonuma gömüldüm. Sanki ekranda dünyanın en önemli haberlerini okuyormuş gibi yapıp boş boş ekranı kaydırdım.
Nihayet bizim durağa gelmiştik. Efe ve ben onlardan önce inecektik, diğerlerinin yolu daha uzundu. Bizimkilerle vedalaşıp kalabalığın arasından geçerek kapıya geldik ve metro durduğunda dışarı attık kendimizi. İstasyondan yukarı, fakülteye giden o uzun merdivenleri tırmanırken Efe aramızdaki o gergin sessizliği dağıtıverdi:
— Ee, heyecanlı mısın?
— Okulun ilk gününün verdiği heyecan işte, dedim. Sesimin normal çıkması için ekstra çaba sarf ederek. Hafifçe gülümsedi:
— Yer çekimine bu kadar çabuk boyun eğmenden belli oluyor zaten.
— Ya ben onun için gerçekten özür dilerim. Hiç beklemediğim anda hareket etti metro, dengemi kuramadım işte.
Bir an anlamlandıramamış gibi yüzüme baktı:
— Niye özür diliyorsun ki?
Şaşırarak yüzüne baktım. Önüne döndü. Sokaktaki insanları izlerken konuşmasına devam etti:
— Burak düşse onu da tutardım. Sonra birlikte panda gibi yuvarlanırdık falan...
İkimiz de aynı anda gülmeye başladık. O an zihnimde canlanan "panda Burak ve Efe" görüntüsü, az önceki utancımı bir nebze de olsa silip süpürmüştü.
Fakültenin önüne geldiğimizde manzara tam Burak'ın betimlediği gibiydi: Üzerlerine henüz bembeyaz, ütüsü bozulmamış önlüklerini geçirmiş birinci sınıflar, gruplar halinde heyecanla dolaşıyorlardı.
— Burak haklıymış bu arada, dedim kalabalığı süzerek.
— Herkes çok hevesli oluyor bu zamanlarda, dedi Efe.
Sonra durdu, yüzünde uzaklara dalan bir tebessümle bana baktı:
— Üniversitenin ilk gününü hatırlıyor musun?
Hatırlıyordum. Gülümseyerek başımı salladım:
— Evet. Kızılay’da, Sıhhiye’de tüm gün beyaz önlük aramıştık seninle.
Fakülteye girmiştik. Koridorda yürürken Efe, birkaç hocayla selamlaşmıştı. Yani pek de şaşırmamıştım. Okulda neredeyse tüm hocalar Efe’yi tanırdı. Bölüm birincisiydi, derste notlarını zaman zaman Fransızca alırdı. Hatta adı bile başlı başına bir karakterdi: Lucien.
Herkesle samimi olmazdı, nazikti ama sınırlarını öyle bir çizerdi ki kimse o çizgiyi geçmeye cesaret edemezdi. Birisi soru soracak olsa, elindeki kitaptan başını bile kaldırmadan "Dinliyorum," derdi. Konu anlatması istense anlatırdı ama kimseyle öyle derin göz teması kurmazdı.
Ama bazen de beni fena şaşırtıyordu. Amfide yerlerimize otururken sabah gördüğüm o Dalin şampuanı geldi aklıma. Sonra Burak’ın o devasa XXL tişörtünü üzerine geçirip içinde kayboluşu, cilt bakım ürünlerine "bebeğim" diye hitap edişi, geçen gün benim internet kotamı bitirip telefonuma "veri uyarısı" gelmesine neden oluşu ve uykusundaki o garip sayıklamaları...
Şimdi yanımda oturan, vintage giyimiyle adeta bir film karakteri gibi duran bu adamla, evdeki o "Efecan" arasındaki fark o kadar tuhaf ama bir o kadar da güzeldi ki, engel olamayıp gülümsedim.
Efe o tanıdık tebessümüyle bana döndü:
— Neye gülüyorsun?
— Hiç... Öylesine, dedim, bakışlarımı kaçırarak.
Bana hem gülerek hem de içten bir merakla baktı. Tam o sırada hoca içeri girdi ve biz, o ilk dersin atmosferine çoktan girmiş olduk.
Bölüm etkileşimi
