4. bölüm · ALTI ÇİZİLİ
LUCİEN
(Yıl 2011... Lyon–Saint-Exupéry Havalimanı)
Yedi yaşına henüz yeni girmiş olan Efe, o sabah hayatını sonsuza dek değiştirecek olan şeyin ne olduğunu anlayamamıştı. Sabahın serinliği henüz dağılmamışken kendisini annesiyle birlikte havaalanında bulmuştu.
Uykusu daha tam açılmamıştı; o an dünyadan bihaber, masum bir bebek gibiydi. Altın sarısı saçları, biraz büyük ve hafiften çekik yeşil gözleriyle uykulu bir şekilde etrafına bakınıyordu. Babası neredeydi? Neden buradalardı? Zihni bu sorularla meşgulken bir elinde oyuncak ayısını sıkıca tutuyor, diğer eliyle de annesinin eline asılıyordu.
Efe, merakla annesine sordu: "Maman, où est mon pėre?" yani; "Anne, babam nerede?"
Annesi başta duymamış gibi yaptı. Ancak daha sonra yeşil ve ağlamaktan kızarmış gözlerini Efe’ye çevirdi. Efe, gözlerini annesinden almıştı. Annesi; Fransız, kızıl saçlı, yüzünde çilleri olan beyaz tenli bir kadındı. Belki de Fransa’nın en güzel, en narin kadınıydı. Sadece güzelliğiyle değil, bir akademisyen olarak bilgisiyle de öne çıkıyordu. Eşi, yani Efe’nin babası da kendisi gibi bir akademisyendi. "Lucien Efe Yalçın" isminin hikayesi de buraya dayanıyordu; Lucien ismini annesi, Efe ismini ise babası vermişti ona.
Kadın, oğluna o kızarmış gözlerine rağmen şefkatle gülümsedi. "On va en Turquie, Lucien. Chez ton cousin et tes oncles. Tu devrais être content, ma puce," dedi. Türkiye’ye, kuzeninin ve amcalarının yanına gideceklerini söylüyor; "Mutlu olmalısın tatlım," diye ekliyordu.
Efe başta heyecanlansa da duruma pek anlam veremedi. Türkiye’ye hep yaz tatillerinde giderlerdi ve en son gideli daha sadece üç ay olmuştu. Neden tekrar gidiyorlardı ki?
Uçağa bindiklerinde Efe cam kenarına, annesi ise hemen yanına oturdu. Birkaç saatlik bulutların üzerindeki yolculuğun ardından artık Türkiye’deydiler. Uçaktan indiklerinde onları Efe’nin çok sevdiği amcası karşıladı. Arabayla eve geçene kadar yol boyunca neredeyse hiç konuşulmamıştı; havada ağır, tarif edilemez bir sessizlik vardı.
Eve vardıklarında yengesi onları kapıda karşıladı. Yanında, Efe’nin gelişine dünyalar kadar sevinen İrem vardı. İrem altı yaşındaydı; aralarında sadece bir yaş vardı. Sarı, düz saçları ve yerinde duramayan neşeli tavırlarıyla tatlı bir kız çocuğuydu. Efe, Türkçeyi henüz çat pat konuşabilse de İrem onunla vakit geçirmeye bayılırdı. Ayakkabılar çıkar çıkmaz İrem, Efe’nin elinden tuttuğu gibi onu oyun oynamak için odasına çekiştirdi.
Çocuklar odaya geçerken, salonda büyükler arasında fısıltılar yükseliyordu. Amcası yengesini sakinleştirmeye çalışıyor, yengesi ise gözleri dolu bir şekilde Efe’nin annesini dinliyordu. Efe ise tüm bunlardan habersizce oyununa dalmıştı. İrem tüm oyuncaklarını ortaya dökmüştü; Barbie bebekleriyle oynuyorlardı. Hatta erkek bebek olmadığı için bir Barbie’nin saçlarını kesip onu "erkek" yapmıştı. Efe ise sakin bir gülümsemeyle onu izliyor, elindeki legolarla bebeklere ev inşa ediyordu.
Yavaşça odanın kapısı aralandı. İçeriye gözleri kıpkırmızı olmuş annesi girdi. Koridorda amcası ve yengesi duruyordu ama içeri girmeye cesaret edememiş gibi geride kalmışlardı. Kadın yutkundu, sanki kelimeler boğazına dizilmişti. Yavaş adımlarla Efe’nin yanına yaklaştı ve dizlerinin üzerine çöktü. Dudakları titreyerek, "Lucien..." dedi.
Efe anlam veremez bir şekilde annesine bakarken, kadın daha fazla dayanamadı ve oğluna sımsıkı sarıldı. "Je t'aime chérie, je t'aime... Lucien," diye hıçkırdı. "Seni seviyorum tatlım, seni seviyorum..." Onu defalarca yanaklarından öptü. Sonra kenarda onları izleyen İrem’i fark etti; onu da yanına çağırıp ikisine birden sarıldı. Geriye çekilip çocuklara son kez baktı. Yine o zoraki ama sevgi dolu gülümsemesini takındı. "Allez..." dedi fısıltıyla. "Hadi, oynamaya devam edin siz..."
Ve sonra, son bir bakışla odadan çıktı. Koridordaki adama ve kadına her şey için teşekkür etti. Efe’den habersiz, kapıdan çıkıp gitti. Tekrar Fransa’ya dönmek için...
O gün saatler geçti; akşam oldu, gece yarısı oldu ama Efe hâlâ annesini bekledi. Gittiğini aklının ucuna bile getirmedi. Ara ara odadan çıkıp yengesine, amcasına sordu ama aldığı tek cevap hüzünlü bakışlardı. Annesinin kısa süreliğine bir yere gittiğini sanıyordu.
Efe bugün yirmi iki yaşındaydı. O günden sonra ne annesini ne de babasını bir kez bile görebilmişti. Ufacık bir haber dahi gelmemişti onlardan. Bu yaşına kadar İrem’in ailesinin yanında, onların bir ferdi olarak büyümüştü.
O sitede tanışmıştı Gamze, Arda , Burak ve Aslı ile...
Neredeyse ailesi gibi göreceği ve çocukluk aşkı olan ama bunları ne Aslı'ya ne de kendine bile itraf edemediği Aslı ile...
