ALTI ÇİZİLİ kitap kapağı

23. bölüm / 24

ALTI ÇİZİLİ

KISKANÇLIĞIN ANATOMİSİ

Vaveyla Yazarı: Aysunn ❄️

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 24Şu an: KISKANÇLIĞIN ANATOMİSİ

2 Hafta Sonra...

Ekim ayının o keskin, acımasız ayazı Ankara’nın üzerine gri bir tül gibi çöktüğünde, Bahçelievler’deki öğrenci evinin odalarına da o görünmez soğuk sızmaya başlamıştı.
Pencere aralıklarından içeri dolan sabah ışığı, odamın halısına ve komodinin kenarına cılız çizgiler çiziyordu. Alarmın o her sabah zihnimi tırmalayan melodisine henüz üç dakika vardı ama gözlerim çoktan aralanmıştı. Yorganı çeneme kadar çekip o yapay sıcaklığın içinde birkaç saniye daha kalmayı denedim. Dışarıda yaprakları dökülmüş ağaçları sallayan o rüzgârın sesi, insanın kemiklerini bile sızlatacak cinstendi. Üç dakika daha diye geçirdim içimden. Sadece üç dakika. Ama sonra kendi kendime o her zamanki içsel gazı verdim:
Aferin Aslıcan, üç dakika bile olsa kalk da güne bir sıfır önde başla.
Yorganı hışımla üzerimden fırlatıp ayaklarımı yataktan aşağı salladım. Parkenin dondurucu soğukluğu çıplak tabanlarıma çarptığı an tüylerim diken diken oldu. Neyse ki pencereden süzülen o zayıf, pembeleşmiş güneş ışığı tam da Gamze’nin geçen ay "Evimize neşe gelsin" diyerek aldığı pelüş terliklerimin üzerine vuruyordu. Gamze bu evdeki renk paletini bile kendi neşesine göre dağıtırdı: Bana bu tozpembe olanları düşmüştü, kendisine mor, İrem’e ise o sert ve mağrur duruşuna inat krem rengi olanı seçmişti.
Terliklerimi ayağıma geçirip omuzlarıma kalın örgü şalımı doladım.
Bu gidişle ev sahibini darlayıp şu kaloriferleri açtırmamız gerekecek, diye mırıldandım aynadaki darmadağınık yansımama bakarken. Saçlarımı hızlıca ensemde toplayıp banyoya doğru adımladım.
Koridora çıktığımda, henüz tam aydınlanmamış loşluğun ortasında bir siluet fark ettim. Gamze, üzerinde kocaman ayılı puf pijamaları, elleri belinde kilitlenmiş bir halde çamaşır makinesinin karşısında adeta bir anıt gibi dikiliyordu. Odanın içinde yankılanan tek ses, makinenin o ritmik su alma ve dönme gürültüsüydü. Gamze, ciğerlerinin en derininden öyle varoluşsal bir "Offffff" çekti ki, sanki tüm Ankara’nın dertlerini o saniyede üstlenmişti.
Gülümsememi gizlemeye çalışarak yanına yanaştım.
"Gamze, günaydın kanka?"
Beni görünce yüzünde dünyası başına yıkılmış bir çocuk çaresizliği belirdi. "Günaydın Aslıcan..." dedi sesi soluk bir fısıltı gibi çıkarak.
"Neye bakıyorsun öyle pürdikkat?"
Gamze derin bir nefes alıp başını bana doğru çevirdi.
"Aslıcan, bazen insanoğlu hiç iyilik yapmaya çalışmamalı, biliyor musun? Çünkü iyilik dediğin şey, bazen cüzdanına ve teknolojik aletlerine kasteden sinsi bir tuzağa dönüşebiliyor."
Kaşlarımı kaldırdım. "Neden ki? Yine ne oldu?"
"Makinenin camına bak aşkım. Anlarsın..."
Başımı yavaşça çevirip banyonun girişindeki çamaşır makinesinin oval camına odaklandım. Açıkçası... Eyvah!
Köpüklü, simsiyah çamaşırların önünde, tazyikli suyun etkisiyle cama yapışmış iki yüz liralık bir banknot duruyor ve Ata'm oradan halimize güler gibi bize bakıyordu. İşin daha acı ironisi ise, o köpüklü su denizinde bir sağa bir sola yalpalayan, fırtınaya yakalanmış küçük bir filika gibi süzülen siyah bir cisimdi: Bluetooth kulaklığın sol teki!
"E... Gamze..." dedim, şaşkınlıktan kelimeleri toparlayamayarak. "Şey yapsak? Düğmesine basıp durdursak mı? Suyu boşaltsak?"
Gamze başını iki yana salladı, gözleri camdaki kulaklığa kilitlenmişti.
"Aşkım gitti artık onlar. O kulaklık şu an Titanik gibi battı, o iki yüz lira da muhtemelen dezenfekte olup kâğıt hamuruna dönüşüyor."
Merakıma engel olamayarak ona döndüm. "Peki kanka, bunun iyilik yapmakla alakası tam olarak ne?"
Gamze hışımla etrafına bakındı. Koridoru, merdiven başını kontrol ettikten sonra yaklaşmamı işaret etti. Kulağıma doğru eğilip bir ajan gizliliğiyle fısıldadı: "Aşkım... Bunlar Arda’ya ait."
Gülmemek için dudağımı ısırdım. Bu evde Arda, kendi halinde takılan, kimsenin işine karışmayan biriydi ama evrenin bir cilvesi olarak en garip, en talihsiz krizler dönüp dolaşıp her zaman onun başını bulurdu. Gamze de yüzündeki o suçluluk duygusuna daha fazla dayanamayıp anlatmaya başladı:
"Ya dün gece dedim ki; 'Gamze, sen harika bir kardeşsin. Bak abinin bugün hiç dersi yok, sabah deliksiz uyusun, çamaşırlarıyla uğraşmasın. Sen kendi siyahlarını atarken onun tişörtlerini de araya atıver.' Zaten planım şuydu: O uyanınca kahvemizi alıp beşinci kez Attack on Titan maratonu yapacaktık. Ama gördüğün üzere Aslıcan... İyilik melekliğim tam olarak o çamaşır makinesinin içinde boğuldu şu an!"
"Ya kıyamam..." dedim, kıkırdamamı bastırmaya çalışarak. "Peki kanka, şey mi yapsan acaba? Hiç haberin yokmuş gibi mi davransan? Ya da ne bileyim, belki çok kızmaz? 'Sağ ol Gamze, düşünmen yeter, sağlık olsun' falan der mi? Hani abilik merhameti falan?"
Gamze yüzüme baktı. Bakışlarında 'Sen hangi masal dünyasında yaşıyorsun?' ifadesi vardı. Başını ağır ağır iki yana salladı.
"Ağzıma sıçar."
"..."
Haklıydı. Arda'nın o meşhur, alnında patlayan mavi damarını gözümün önüne getirince cümlesine tek bir itiraz bile edemedim.
Tam o sırada, ahşap merdivenlerden gelen hafif gıcırtılar ve uykulu adım sesleri koridorda yankılandı. Merdiven başından beliren o uzun silueti, dağınık siyah saçlarından anında tanıdık. Arda... Üzerinde bol siyah eşofmanı, gözleri yarı kapalı bir halde, esneyerek bize doğru geliyordu.
Gamze bir anda koluma tırnaklarını geçirdi.
"Aslıcan ne yapıcam, bittim ben!"
"Dur kanka," diye fısıldadım hızla. "Panik yapma. Yüzüne 'Ben dünyadan habersiz bir meleğim' ifadesi yerleştir ve sadece bana bırak."
Çamaşır makinesine çaktırmadan bir daha baktım. Neyse ki kulaklık siyah tişörtlerin arasına kaybolmuştu. Cama yapışık duran tek şey, hâlâ bize bakan o ıslak iki yüz liraydı.
Arda yanımıza kadar ulaştı. Zaten doğuştan gözlerinin altı hafif mor olan, uykusunu alamadığı günlerde Enderman duruşu iki katına çıkan Arda, yüzümüze bile bakmadan esnedi. "Günaydın..."
"Günaydın kanka," dedim gayet doğal bir ses tonuyla.
Gamze ise sesindeki o belirgin titremeyi gizleyemeyerek lafa atıldı: "Günaydın abicim! Dersin yoktu hani senin bugün? Niye uyandın ki?"
Arda kaşlarını hafifçe çatarak Gamze'ye baktı. "Yok zaten. Burak dün gece tembihledi, 'Önemli bir dersim var kanka, alarm çalmazsa gel beni tekmeleyerek uyandır' dedi. Ona bakmaya kalktım. Şimdiden bir kontrol edeyim dedim."
Gamze bana doğru dönüp kolumu bir kez daha dürttü, sesini iyice incelterek:
"Görüyorsun değil mi Aslıcan? Bak benim ne kadar düşünceli, ne kadar harika bir abim var..."
Arda başını iki yana salladı.
"Harikalıkla ne alakası var lan? Alt tarafı gidip Burak'ı uyandıracağım. Yapmazsam akşama kadar 'dersimi kaçırdım' deyip başımın etini yer."
Sözlerini bitirirken gözü tesadüfen yanımızda dönüp duran çamaşır makinesine kaydı. Bir an duraksadı. Gözleri yavaşça büyüdü. Milimetrik bir hareketle eğilip camın dibine kadar girdi.
"Lan?!"
Üçümüz de aynı anda makineye baktık.
"Ne oldu kanka?" dedim, oscarlık bir şaşkınlık takınarak. "Bir şey mi var?"
"Lan görmüyor musunuz?!" dedi Arda, parmağıyla camı işaret ederek. "Suda iki yüz lira yüzüyor oğlum! Gitti para. Hanginizin parasıydı o?"
Gamze panikle saçlarını karıştırmaya başladı, gözleri yardım diler gibi bana döndü. Anladım; kriz yönetimi tamamen bana kalmıştı. Acilen bir yalan uydurmam gerekiyordu ve hedefte tek bir kişi olabilirdi.
"Arda kanka..." dedim, sesimi iyice alçaltıp ciddileşerek. "Sana bir şey diyeceğim ama... Söz ver çok fazla tepki vermeyeceksin, tamam mı?"
Gamze yanımda ecel terleri döküyor, 'Yapma Aslıcan, yakacaksın bizi' der gibi bakıyordu. Ama ben kararımı vermiştim. Bu evde kaosun ve paranın tek bir adresi vardı.
"Arda, o para..."
"Evet?"
Derin bir şekilde nefes aldım.
"O para şey..."
"Ee? Söylesene!"
"O para Burak'ın!"
Arda bir an donakaldı. Makinedeki paraya baktı, sonra bana baktı. Yüzündeki o uykulu, ciddi ifade bir salisede kırıldı. Dudaklarını birbirine bastırdı ama tutamadı; eliyle ağzını kapatarak boğuk bir "Pfffff" kahkahası patlattı.
"Harbi mi lan?" dedi gülmekten omuzları sarsılarak.
"Evet!" dedim üsteleyerek. "Ama bak kanka, sakın ama sakın Burak'ın haberi olmayacak, anladın mı? Bak valla diyorum, para konusunda ne kadar hassas biliyorsun, oturur çocuk gibi ağlar burada!"
Arda başıyla onaylayıp hâlâ kıkırdamaya devam ediyordu. "Para konusunda harbi çok duygusal manyak..."
Gamze de rahatlamış olmanın verdiği o şaşkın gülümsemeyle Arda'ya bakıyordu. Arda üzerindeki eşofmanı düzelterek, "Neyse neyse," dedi, koridora doğru adımlayarak.
"Gideyim şu herifi uyandırayım da dersine geç kalmasın. Yazık oldu paraya da..."
Biz Gamze ile birbirimize bakıp "Okey tamam" moduna gelmişken Arda koridorda aniden durdu. Kaşları çatıldı. Yavaşça arkasını döndü ve gözlerini kısıp Gamze'ye baktı.
"Bir dakika lan..." dedi Arda. "Makinedekiler Burak'ın kıyafetleri değildi ki?"
Gamze’nin yüzündeki neşesi bir saniyede dondu. "Ş-şey... Abi bak, ben seninkilerle benimkileri attım makineye..."
"Eee?" dedi Arda, adımlarını hızlı hızlı tekrar üzerimize doğru atarak.
"O para nasıl Burak'ın oluyor o zaman?"
İnandırıcılık dozunu artırmak için Gamze sesine hafif bir alınganlık ve öfke katarak: "Arda! Ben senin ceplerine baktım çamaşırları atmadan önce, tamam mı? İki İyilik edelim dedik, hemen sorgu hakimi kesildin başımıza! Senin ceplerinde buruşuk bir sakız kâğıdından başka bir şey yoktu. O para belli ki Burak'ın. Dün bizim siyahların arasına kendi tişörtünü fırlatmıştı, belli ki onun cebinden düştü! Meyveli sakız kokulu ceplerinle uğraştığıma pişman etme insanı, yürü git hadi!"
Arda ellerini kaldırdı, savunmaya geçti. "Tamam tamam! Kızma hemen ya, teşekkür ettik işte. Makine bitsin de alıp kaloriferin üstünde kurutalım parayı, yazık günah oğlum..."
O sırada Burak’ın odasından telefonunun o meşhur Eye of the Tiger alarmı gürültüyle yükselmeye başladı. Arda başını sallayıp, "Geliyorum lan geliyorum!" diye söylenerek koridorun sonundaki odaya doğru yürüdü.
Onun gözden kaybolmasıyla Gamze ile ben aynı anda derin, ciğerden gelen bir "Ohhhh" çektik. Birbirimize bakıp kıkırdamaya başladık. Resmen felaketin eşiğinden dönmüştük.
"Aslıcan..." dedi Gamze, hayranlıkla bana bakarak.
"Efendim kanka?"
"Sana bir şey diyeyim mi? Bazen benim bu abim dışarıdan göründüğü kadar zeki değilmiş, onu çok net fark ediyorum şu an."
"Niye kız?" dedim gülerek.
Gamze kulağıma doğru eğilip pişkin bir sırıtışla fısıldadı:
"Aşkım... Burak yanında hiç nakit taşımaz ki. Adam kartla sakız alıyor!"

---

2 Saat Sonra...

Ankara’nın acımasız ayazı sabahın ilk ışıklarıyla birlikte öğrenci evinin ahşap kapısını zorlarken, koridordaki hava her zamanki gibi tam bir kaos atmosferine bürünmüştü. Ders saati yaklaştıkça zamana karşı verilen o amansız yarış hız kazanıyor, banyodan yükselen fön makinesi sesleriyle antredeki bağcık bağlama hışırtıları birbirine karışıyordu.
Efe aslında gruptaki herkesin iyi bildiği üzere dakikliğiyle tanınan bir adamdı. Saat mekanizması gibi çalışan içsel ritmi sayesinde herkesten önce uyanır, kıyafetlerini seçer, saçlarına o "hiç uğraşmamışım gibi duruyor ama kırk dakikadır aynadayım" şeklini verir ve dakikalar öncesinden kapı önünde hazır beklerdi. Fakat bu sabah, o meşhur Fransız karizmasını ve askeri disiplinini mutfak tezgahında duran fırından yeni çıkmış sıcacık somun ekmeğe ve süzme peynire kurban etmişti. Üzerine kahverengi bir trençkot giymiş, çantasını tek omzuna asmış vaziyette tezgahın kenarına tünemiş; sanki ders saatine az vakit kalmış olan kendisi değilmiş gibi, koca bir ekmek dilimini büyük bir iştahla midesine indirmekle meşguldü.
Antrede ise son derece çekişmeli bir ayakkabı giyme mücadelesi yaşanıyordu. İrem, kapıyı aralayıp kendisini dışarı atmış, asansörün çağrı düğmesine basıp kapıyı gövdesiyle tutarak koridorda nöbet tutmaya başlamıştı. Aslı, hırkasının fermuarını çenesine kadar çekip eğilerek ayakkabılarının bağcıklarını sıktığı sırada, arkasından Burak’ın gür sesi patladı:
"Aslı kanka, şu vestiyerdeki anahtarları fırlatsana bana bi!"
Aslı doğrulup vestiyerin üzerindeki anahtarlığı kaptı ve Burak’a doğru fırlattı. "Al kanka, düşürme sakın!"
Burak bir yandan anahtarı havada yakalayıp cebine tıkıştırmaya çalışıyor, bir yandan da tek ayağının üzerinde bir flamingo misali dengede durarak spor ayakkabısının topuğunu içeri sokmak için ecel terleri döküyordu. Yüzü hırstan kıpkırmızı kesilmişti. Tam o esnada gözü, mutfak kapısının kenarından bıyık altından sırıtarak çıkan ve yanakları ekmekle dolmuş olan Efe’ye kaydı. Efe’nin o aşırı rahat, dünya yansa umurunda olmaz tavrı Burak’ın tepesini attırmaya yetti.
"Ya oğlum!" diye kükredi Burak, parmağını ayakkabısının arkasına bastırıp hırsla çekerek. "Bari asansörü tut be! Kapının önünde dikilmiş, yüzümüze sırıtarak bakıyon! Bekleyeceğine geçip bassana şu düğmeye!"
Oysa Efe henüz kapının eşiğinden bile adımını atmamıştı; ağzındaki son lokmayı çiğnemekle ve çantasının askısını omzunda düzeltmekle meşguldü. Burak’ın bu tamamen haksız ve gereksiz yere azarlayan çıkışına karşı hiç oralı değilmiş gibi durdu. Yeşil gözlerini devirip yüzüne o soğukkanlı, hiçbir şey olmamış ifadesini oturtarak bir adım öne çıktı.
Dışarıda bekleyen İrem, asansörün ağır kapısını koluyla sabitleyip içeriye doğru bağırdı: "Aşağı kaçacak şimdi, hızlı olun biraz! Ben tutuyorum burada!"
"Geliyoruz kanka!" diye seslendi Aslı, çantasını omzuna takıp kapıya doğru hamle yaparken.
Burak en nihayetinde ayağını ayakkabının içine sokmayı başarıp, arkasındaki faciadan tamamen habersiz bir şekilde "Yürü oğlum yürü, senin yüzünden ilk derste yok yazılıcaz" diye söylenerek hışımla dışarı fırladı.
İşte o an, zaman Efe için adeta yavaşladı.
Efe kapının hemen yanındaki ahşap vestiyere doğru sinsi, ağır adımlarla yaklaştı. Burak’ın arkasından gitmek yerine, gözleri vestiyerin alt rafındaki hedefe kilitlendi. Orada, Burak’ın hafta sonu giymek için özel spreylerle temizlediği, gıcır gıcır parlayan ve gözü gibi baktığı bembeyaz yedek spor ayakkabıları duruyordu.
Efe’nin dudaklarının kenarında aniden o hırslı, son derece sinsi ve çocuksu tebessüm belirdi. Dışarıdan bakıldığında son derece masum bir hareketle kapıya doğru bir adım atar gibi yaptı; ancak ayakkabısının altındaki soğuk ve çamurlu tabanı tam olarak Burak’ın o cillop gibi duran beyaz ayakkabısının tam ortasına bastırdı.
Ağırlığını hafifçe o ayağına verdi. Ayakkabının çamurlu tabanı o bembeyaz deriye gömülürken, deriden hafif, acı dolu bir "cııırt" sesi yükseldi. Efe, kauçuk tabanın o deriye güzelce iz bıraktığından emin olana kadar bastırmaya devam etti.
Başını hafifçe yana eğip, sadece kendisinin ve vestiyerin duyabileceği o en kısık, en fısıltılı tonda mırıldandı:
"Al şunları da başına çal..."
İntikamını almanın ve içindeki o sinsi çocuğu tatmin etmenin verdiği o devasa gururla yüzünü bir salisede sıfırladı. Hiçbir şey yapmamış, dünyadaki en masum insan kendisiymiş gibi adımlarını dışarıya, koridora doğru attı.
Tam o sırada, kapının kenarında duran İrem, Efe’nin vestiyerin önünde bir saniye fazladan duraksayıp yüzünde beliren o hafif hırsız tebessümüyle dışarı çıktığını fark etti. Tek kaşını kaldırıp Efe'ye “Yine ne pislik yaptın sen?” der gibi dik dik baktı ama tek kelime etmeyip çaktırmadan sustu.
Efe, ev kapısını arkasından usulca çekerken, asansörün kapısında kollarını bağlamış ve sabırsızlıkla bekleyen Burak’a bakıp o her zamanki sakin, son derece pişkince sesiyle konuştu:
"Ne bağırıyorsun Burki sabah sabah? İrem tutuyor işte asansörü, biraz sakin ol."
Burak, kendi yedek ayakkabısının üzerinde yükselen çamurlu ayakkabı izinden tamamen habersiz, sinirle gözlerini devirerek asansörün içine adım attı. Efe ise Aslı'nın hemen arkasından süzülüp içeri girerken, yüzündeki o saklayamadığı zafer tebessümüyle Ankara ayazına doğru yola çıkmaya hazırdı.
***
Ankara’nın dondurucu ayazı apartmanın ana kapısından içeri sızmaya çalışırken, asansörün çelik kabini zemin kata doğru ağır ağır ilerliyordu. İçeride o tanıdık, kısa süreli sabah sessizliği hâkimdi.
Aslı, hırkasının koluna sığınmış elindeki telefonun ekranında amaçsızca aşağı yukarı kaydırma yapıyor, parmağının her dokunuşunda ekranın ışığı yüzüne vuruyordu. İrem ise kollarını göğsünde birleştirmiş, paneldeki sarı yanan kat numaralarını ve düğmeleri bir müze eserini inceler gibi pürdikkat izliyordu.
Efe ellerini koyu renk trençkotunun ceplerine sokmuş, dikleşmiş bir vaziyette kapının tam ortasındaki çizgiye bakıyordu.
Aklında belirgin, hayati bir şey yoktu. Daha doğrusu vardı da... Üzerinde durmaya, o sakin karizmasını bozmaya değecek kadar önemli görünmüyordu. Sabah kahvaltıda alelacele yediği o sıcak fırın ekmeğini, derste ne yapacağını ve muhtemelen öğle arasında ne yiyeceğini düşünüyordu.
Sonra aklına birden sabahki ekmek geldi.
Dudaklarının kenarında küçük bir kırıntı parçası kalmış olabilir miydi?
Efe, kimseye çaktırmadan dilinin ucuyla dudağının kenarını hızlıca süpürdü.
Umarım kalmamıştır.
İçinin rahat etmesi için tam karşıdaki boy aynasına bakmaya karar vermişti ki, aynadaki yansımadan Burak'ın da tam o salisede aynaya baktığını fark etti.
Burak, kendi yansımasını inceliyor, bir eliyle saçlarının ön tarafını düzeltip havalandırıyordu. Birkaç saniye sonra ön kâkülünün bir tutamını profesyonel bir dokunuşla geriye doğru itti.
Ve tam o anda, aynadaki yansımadan Efe'yle göz göze geldi.
Burak'ın yüzündeki o 'saçımı düzeltiyorum' ifadesi bir anda kırıldı.
Sanki iki haftadır, okulun ilk gününden beri aradığı o altın fırsatı sonunda yakalamıştı. Zihninde adeta magazin jenerik müziği patladı.
Başını hızlıca Efe'ye doğru çevirdi.
“Ee kanka?”
Efe kaşlarını hafifçe çatarak, ses tonunu olabildiğince nötr tutmaya çalıştı.
“Ne ee?”
“Hiç bahsetmedin.”
Efe birkaç saniye boyunca hiçbir şey anlamamış gibi ona baktı.
“Kimden?”
Burak'ın yüzünde, o kaostan beslenen sinsi ve neşeli tebessüm belirdi.
“Şu okulun ilk gününün ilk akşamı kaleme aldığın, geçenlerde de profilini lanetlediğin adam vardı ya... Yeni gelmişti falan.”
Burak bunu söylerken bir yandan da dirseğiyle Aslı'nın kolunu hafifçe ama hırsla dürttü.
Aslı telefonundan başını kaldırdı. Yüzündeki ifade, daha soru bütünüyle sorulmadan her şeyi özetlemeye yetiyordu.
Ben nereden bahsettim şu adamlara o gece ya? Nereden açtım bu konuyu? diye geçirdi içinden.
Burak'ın parmağı bir kez daha Aslı'nın koluna dokundu.
“Aslıcan?”
Aslı gözlerini devirip bıkkın bir nefes verdi.
“Ne var Burak?”
Efe de sonunda o 'Onur Mert Akın' ismi etrafında dönen tiyatroyu kavramıştı. İçten içe gerilse de dışarıya o umursamaz edasını sunmaya karar verdi. Burak'a ne dediğini anlamış ama çok da umrunda değilmiş gibi baktı.
“Haa... Sen onu diyorsun.”
“Evet.”
“Ne bileyim oğlum, hiç görmedim.”
Burak tek kaşını şüpheyle kaldırdı.
“Hiç mi?”
“Yani gördüm de konuşmadık.”
“Hmm...”
Efe, tişörtünün yakasını düzeltir gibi yapıp omuz silkti.
“Diğerleri gibi bir şey işte. Ne diye sorup duruyorsun ki?”
Burak'ın dudaklarının kenarı yeniden kıvrıldı. Zafer kazanmış bir dedikoducu edasıyla başını salladı.
“Tamam. Peki.”
Sonra hedefini saniyede değiştirip başını Aslı'ya çevirdi.
“Ee Aslıcan, sen anlat biraz?”
Aslı'nın tuttuğu telefon yavaşça aşağı indi. Yüzünde 'Senden nefret ediyorum' ifadesiyle baktı Burak'a.
“Burak…”
“Efendim?”
“Abi alt tarafı o gün bir konu açayım dedim. Öylesine bahsettim ya! Ne diye magazin programındaki ünlülerden bahsediyormuşuz gibi sürekli soru sorup duruyorsunuz ama ya?”
İrem de başını panelden çekip Aslı'ya doğru çevirdi.
“Harbiden Burak. Kız iki haftadır bundan kurtulamıyor, sabahın sekizinde yaptığın sorguya bak.”
“Sağ ol,” dedi Aslı, İrem'e minnet dolu bir bakış fırlatarak.
Burak iki elini 'Ben masumum' dercesine havaya kaldırdı.
“İyi, peki. Tamam. Soru da soramıyoruz.”
Asansörün içinde yeniden o dar ve ağır sessizlik oldu.
Efe, istemeden de olsa aynadan Burak'la yeniden göz göze geldi.
Burak'ın yüzündeki o ima dolu, sinsi ifadeyi görünce Efe'nin içinden koca bir off çekmek geldi.
Bunun yerine gözlerini hızla kaçırdı. Karşısındaki asansör duvarına baktı.
Sonra duvarın üzerindeki ince metal çizgileri, sanki hayatında ilk kez görüyormuş ve mimari bir deha eseriymiş gibi dikkatle incelemeye başladı.
Ne diye durup dururken sorup duruyor ki sanki?
DİNG.
Asansör durdu. Kapılar iki yana kayarak açıldı.
Dördü de sırayla dışarı çıktı.
Apartman çıkışındaki o geniş koridorda bir süre kimse konuşmadı. Ankara'nın ayazı cam kapıdan içeri sızıyordu.
Aslı ve İrem önden adımlarını hızlandırmış, yürümeye başlamıştı. Efe de elleri montunun cebinde, onların birkaç adım gerisinden ilerliyordu.
Burak ise ellerini cebine sokmuş, ıslık çalar gibi Efe'nin tam yanında yürüyordu.
Yaklaşık on saniye boyunca tam bir beyefendi gibi sessiz kaldı.
Sonra başını yavaşça Efe'ye doğru kırdı. Yüzüne en masum ifadesini oturtarak bombayı bıraktı:
“Zengin miydi peki?”
Aslı'nın adımları bir anda kilitlendi, zemin karosunun üzerinde durakladı.
İrem gözlerini kapatıp sabır diledi.
İkisinin de aynı anda, ciğerden çıkardığı o derin “Offfff” sesi apartman koridorunda yankılandı.
Efe ise yürümeye devam ederken yavaşça başını Burak'a doğru çevirdi.
Gözlerini öyle bir kıstı, yeşil bakışlarına öyle bir soğukluk yerleştirdi ki; tek kelime etmesine gerek kalmamıştı. Yüzünde buram buram 'Senden ve senin bu iflah olmaz varlığından tiksiniyorum' ifadesi vardı.
Çantasının omzundan kayan askısını daha yukarı çekti ve adımlarını iki kat hızlandırarak Burak'ı arkada bırakıp Aslı ile İrem'in seviyesine yetişmeye çalıştı.
Burak arkasından ellerini sallayarak seslendi:
“Tamam oğlum, valla sormam bir daha ya!”
Efe cevap vermedi, adımlarını vites artırarak sürdürdü.
Burak birkaç adım koşar adım hızlandı.
“Çok hızlı gidiyorsunuz lan!”

***
Ankara’nın sabah kalabalığı, Sıhhiye ve Beytepe yönüne giden öğrencilerin adım sesleriyle metro istasyonunu çoktan doldurmuştu. Turnikelerden geçerken Burak ve İrem kendi hatlarına doğru ayrılmak üzere vedalaşmışlardı. İrem, Hacettepe Hukuk’un o bitmek bilmeyen makalelerine ve ders yoğunluğuna doğru yol alırken; Burak ise ODTÜ Makine’nin projeleriyle boğuşmak üzere diğer perona geçmişti.
Aslı ve Efe ise Sıhhiye durağında inip Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne doğru yan yana yürümeye başladılar.
Sabahın o acımasız ayazı caddede yüzlerine çarptıkça Aslı hırkasının yakasını biraz daha yukarı çekti. Sıhhiye’nin o klasik, karmaşık sabah trafiğinde arabaların korna sesleri yükseliyor, alt geçitten geçen rüzgâr insanın ciğerini sızlatıyordu.
Efe ellerini trençkotunun ceplerine sokmuş, adımlarını Aslı’nın hızına göre ayarlamıştı. Yol boyunca havadan sudan, derslerin zorluğundan, pratik sınavlarının stresi ve evdeki o sabahki çamaşır makinesi krizinden konuşup hafifçe gülüşmüşlerdi.
Nihayet fakültenin o heybetli, tarihi taş binasının önüne geldiklerinde, bahçede bembeyaz önlükleriyle koşturan ve derse yetişmeye çalışan öğrenciler dikkat çekiyordu.
Giriş kapısına birkaç adım kala Aslı, omzundaki çantasının askısını düzeltti. Zihnindeki o sabahki laf kalabalığını toparlamak istercesine bir an duraksadı ve tamamen sıradan bir merakla konuştu:
“Bu arada... Onur pratik dersi için laboratuvarı soruyordu grupta. Acaba bizim gruba mı verdiler onu da? Gamze şey demişti o gün 'Ay kesin yabancılık çeker' falan”
O an, Efe’nin içindeki bütün o sakin, umursamaz ritim bir salisede kırıldı.
Efe’nin yüzündeki o doğal gülümseme milimetrik bir hareketle dondu. Göğsüne aniden sinsi, yakıcı ve ağır bir taş oturmuş gibi hissetti. Bakışlarını Aslı’dan kaçırıp fakültenin giriş merdivenlerine dikti. Yüzüne o en soğukkanlı, en sıradan "Lucien" maskesini yerleştirmek için kaslarını zorladı. Dışarıdan bakıldığında sadece hafifçe başını sallayan, dünyadan habersiz karizmatik bir genç gibi görünüyordu.
“Hı... Olabilir,” dedi sesi gayet düz, gayet mesafeli çıkarken. “Halledersin sen. Bak bi gruptan,”
Ama kafasının içi bir anda mahşer yerine dönmüştü.
Ne demek 'yabancılık çeker'? Size ne ya elin çocuğunun yabancılığından? Aslı niye ilgileniyor ki bu kadar? Hayır yani, çocuk kaybolsa koskoca fakültede yolunu bulamayacak kadar aciz mi?
Ve tam o anda, zihninin en kuytu, en karanlık köşesinden o devasa, korkutucu soru patladı:
Lan! Ben kıskanıyor muyum yoksa? O gün adını duyduğum an sinirlerimin tepeme çıkması... Neyin nesiydi bu şimdi? Saçmalama Efe, saçmalama oğlum...
İçindeki o ani farkındalık Efe’nin beyninde bir şimşek gibi çaktı. Yanaklarına hafif bir sıcaklık yürüdü ama çenesini sıkarak dışarıya tek bir duygu kırıntısı bile sızdırmadı. Kendi hissettiği bu ani tepkiden öyle bir dehşete düştü ki, Aslı’nın yanında bir saniye daha durursa gözlerinden her şeyin okunacağından korktu.
Adımlarını tam kapının önünde kesti.
“Aslı,” dedi, ses tonuna yapay bir doğallık katmaya çalışarak. “Sen derse geç, benim ufak bir işim var. Bir lavaboya uğrayıp geliyorum.”
Aslı başını hafifçe yana eğip ona baktı. “Tamamdır, geç kalma ama. Hoca pratik öncesi imza alıyor biliyorsun.”
“Gecikmem,” dedi Efe.
Aslı ona son bir gülücük bırakıp amfiye doğru ilerlerken, Efe arkasını döndü.
Ağır, kararlı ve dışarıdan bakıldığında son derece kendinden emin adımlarla koridorun sonundaki banyoya doğru yürüdü. Yanından geçen birkaç alt sınıftaki öğrenci ona selam verdi, Efe başıyla hafifçe karşılık verdi. Dışarıdan bakan biri için o an, fakültenin en karizmatik, en sakin ve model duruşlu öğrencisi koridorda süzülüyordu.
Banyonun ağır kapısını itip içeri girdi. Şansına içeride kimse yoktu.
Kapı arkasından kapandığı an, Efe’nin o dik duruşu hafifçe sarsıldı. Hızla mermer tezgâha doğru yürüdü. İki elini de soğuk mermere dayadı, başını öne eğdi. Derin, titrek bir nefes aldı.
Aynaya baktı.
Aynadaki o yeşil gözlü, sarı saçlı, pürüzsüz yüzlü gence dikti bakışlarını. Yüzünde kendi kendine duyduğu o devasa öfke ve şaşkınlık vardı. İçindeki o mantıklı ses kükremeye başladı:
Efe sen salak mısın oğlum? Mal mısın sen? Sen bundan dört yıl önce demiyor muydun 'Onu kendimden uzak tutacağım, ben onu sevemem, ben kimseyi hayatıma almayacağım, Aslı demek benim için Gamze ve İrem demek' diye? Lan sen... Sen kıskanıyor musun şu an?! Efe yapma bunu kendine ya! Çocuğu daha tam görmedin bile lan, yüzünü bile tam bilmiyorsun! Kendine gel! Sakın Efe... Sakın ama sakın! Aklından bile geçirmeyeceksin böyle şeyleri!

Hastanede geçirdiği o kriz gecesi, amcasının doktorla yaptığı o ağır konuşmalar, kalbindeki o zayıf mekanizma bir film şeridi gibi gözünün önünden geçti.

Senin böyle bir hakkın yok, dedi kendi kendine. Aslı'nın hayatını karıştırmaya, kafasını bulandırmaya zerre hakkın yok!
Musluğu sonuna kadar açtı. Buz gibi su şırıl şırıl lavaboya dolarken ellerini suyun altına soktu. O dondurucu soğukluk parmak uçlarından kollarına doğru yayıldı. Elleriyle yüzünü, şakaklarını ve boynunu ıslattı.
Soğuk su yüzüne çarptıkça o içindeki fırtına yavaş yavaş duruldu, yerini o bildik, taş gibi sert disipline bıraktı.
Mermer tezgâhın üzerindeki kâğıt havluya uzandı. Yüzünü, ıslanan parmaklarını narin ama son derece ağırbaşlı hamlelerle kuruladı. Havluyu çöp kutusuna attı.
Aynadaki yansımasına son bir kez baktı. Saçlarının önünü parmaklarıyla geriye doğru hafifçe düzeltti. Yüzündeki o sarsılmış, öfkeli ifade tamamen silinmiş; yerini o narin, mesafeli ve büyüleyici karizmasına bırakmıştı.
Gözlerindeki o son kırgınlığı da geriye itti.
"Hiçbir şey yok," dedi kendi kendine fısıltıyla. "Her şey kontrol altında."
Ceketinin yakasını düzeltti. Banyodan dışarıya adımını attığında, koridordaki herkesin gördüğü tek şey; son derece kendinden emin, adımlarını sakince atan, pırıl pırıl ve kusursuz görünen o genç adamdı.
***
Sıhhiye’nin sabah kalabalığı yüzünden biraz gecikmişlerdi ve bu gecikme, amfinin kapısından içeri adım attığı an Aslı’nın yüzüne bir duvar gibi çarptı. Tıp fakültesinin o yüksek tavanlı, devasa amfisi tıklım tıklımdı. Amfide uğultu tavanı zorluyor, ön ve orta sıralar tamamen dolmuş bulunuyordu.
Aslı, hırkasının yakasını düzeltip gözleriyle boş bir yer aradı. Neyse ki orta sıraların biraz gerisinde, koridor kenarına yakın iki kişilik boş bir alan fark etti. Çantasının askısını omzunda kavrayıp basamakları tırmanmaya başladı.
Oturacağı sıraya doğru ilerlerken, tam bir ön sıradan yükselen o tanıdık, yoğun ve egzotik parfüm kokusu genzini yaktı. Şipşak tanıdı kokuyu.
Selin...
Aslı adımlarını yavaşlatıp göz ucuyla yanından geçtiği sıraya baktı. Selin, her zamanki gibi kusursuz fönlü sarı saçları, taptaze makyajı ve abartılı takılarıyla sıraya kurulmuştu. Ama Aslı’nın asıl dikkatini çeken, Selin’in hemen yanında oturan, siyah-beyaz oversize ceketiyle arkası yarı dönük duran o yeni çocuktu: Onur Mert Akın.
Aslı sırasına geçip çantasını yanındaki boş yere koyarken içinden devasa bir göz devirme isteği yükseldi.
‘Selin... Kanka azıcık boş kal ya! Vallahi pes, iki gün yalnız kalsan sistemin çöküyor herhalde, hemen bulmuş kendine göre birini... O değil de, çocuk harbiden tam da Gamze’nin 'Ayy boyu posu nasıl?' diye darladığı tiptenmiş. Gamze görse şu an amfiyi birbirine katardı kesin.’
Yerine kurulup gri hırkasının kollarını düzeltti. Çantasından tabletini, defterini ve kalemliğini çıkardı. Efe hâlâ gelmemişti. Telefonunu eline alıp ekranı açtı, öylesine gruptaki mesajlara bakıyormuş gibi yaptı. Ama amfideki o devasa gürültünün ortasında bile, hemen ön sırasındaki Selin’in o iki ton inceltilmiş, cilveli ses tonu Aslı’nın radarına takılmaktan kaçamadı.
Selin, elindeki pahalı kahve bardağını çevirerek Onur’a doğru iyice eğilmiş, adeta tek kişilik bir stand-up şovu sergiliyordu:
"Ya Onurcum inanabiliyor musun, geçen seneki anatomi profesörü sırf slayttaki bir Latin Terimi yanlış okudum diye bana kafayı takmıştı! Yani tamam, 'foramen' yerine yanlışlıkla 'fossa' demiş olabilirim ama bu kadar abartılır mı ya? Çocuk gibi azarladı beni sınıfta, resmen travma yani..."
Onur Mert ise dirseğini sıraya dayamış, hafifçe başını sallayarak Selin’i dinliyordu. Sesi derinden, oldukça rahat ve umursamaz geliyordu: "Profesörler genelde öyle takıntılı olur ya, alışırsın. Ben eski fakültede hocayla iddiaya girmiştim, sonra bütün dönem beni sözlüye kaldırdı."
Aslı, Selin’in o 'ben narin bir prensesim' havalarını ve Onur’un "güya" aşırı havalı cevaplarını dinlerken dudağının kenarını ısırdı. Gülmemek için kendini zor tutuyordu. Başını telefonuna biraz daha eğdi, yüzünü saçlarının arasına gizleyerek kendi kendine içten bir kıkırdama koyuverdi.
‘Kız resmen çocuğa ilk dersten bütün geçmiş travmalarını anlatıyor ya... Onur da maşallah hiç bozuntuya vermeden güya havalı havalı dinliyor. Bizim öğrenci evi bunları görse bu akşamki dedikodu seansı beş saat sürerdi.’
Aslı göz ucuyla, çaktırmadan ön sıradaki ikiliyi izlemeye devam etti. Selin saçını geriye atıp kahvesinden bir yudum alırken, Onur ceketinin cebinden defterini çıkarıyordu.
Tam o sırada, amfinin geniş ahşap kapısı açıldı.
İçeriye, az önce banyoda buz gibi suyla yüzünü yıkayıp kendi içindeki o devasa fırtınayı dindirmiş olan Efe girdi.
Koyu renk trençkotunun düğmelerini açmış, sarı saçlarını parmaklarıyla hafifçe geriye taramış haldeydi. Yüzünde o pürüzsüz, mesafeli ve büyüleyici karizması yeniden yerini almıştı. Dışarıdan bakıldığında; dünyadaki hiçbir şeyi umursamayan, son derece dingin ve kendine güvenen bir tıp öğrencisi gibi süzülüyordu amfinin basamaklarından yukarı doğru.
Efe’nin yeşil gözleri amfiyi taradı. Ve birkaç saniye içinde, orta sıralarda oturan Aslı’yı buldu.
Ama hemen ardından... Aslı’nın tam önünde oturan Selin’i ve yanındaki o oversize ceketli Onur Mert’i fark etti.
Efe’nin adımları bir saliseliğine duraksar gibi oldu. Çenesindeki kaslar hafifçe kasıldı, ama yüzündeki o cool ifadeyi bir an bile bozmadan Aslı'ya doğru yürümeye devam etti...
***
Efe’nin amfinin ahşap basamaklarından yukarı doğru çıkışı, adeta bir film sahnesinin ağır çekim anı gibiydi. Banyoda yüzüne çaptığı o buz gibi su içindeki fırtınayı bastırmış; geriye pürüzsüz, mesafeli ve büyüleyici “Lucien” karizmasını bırakmıştı. Koyu renk trençkotunun önü açık, sarı saçları hafifçe alnına düşmüş bir halde Aslı’nın oturduğu sıraya doğru ilerliyordu.
Tam Aslı’nın sırasının hizasına gelip geçmek üzereydi ki, ön sırada oturan Selin onu fark etti. Yüzünde anında o abartılı, ışıldayan influencer gülüşü belirdi.
"Aa, Efe!" dedi Selin, sesini tüm civar sıraların duyabileceği o neşeli tona ayarlayarak. "Ya bak iki haftadır adamakıllı görüşemedik, nasılsın?"
Efe adımlarını yavaşlatıp durdu. Yüzüne o ne eksik ne fazla, son derece nezaketli ama bir o kadar da mesafeli tebessümünü yerleştirdi.
"İyiyim Selin, sağ ol. Sen nasılsın?"
Selin soruyu cevaplamak yerine, hafifçe yana kayıp eliyle yanında oturan çocuğu işaret etti.
"İyiyim ben de! Bak seni yeni arkadaşımızla tanıştırayım. Onurcuğum, Efe... Bizim bölüm birincisi olur kendisi."
Onur Mert Akın, oturduğu yerde sakince Efe’ye doğru döndü. Siyah-beyaz oversize ceketinin içinde son derece rahat görünüyordu. Yüzüne gayet samimi, çabasız ve sıcak bir gülümseme oturtarak elini uzattı. "Memnun oldum Efe. Onur ben."
Efe uzatılan ele kısa, milisaniyelik bir an baktı. Yeşil gözlerindeki o sinsi soğukluğu bir an bile hissettirmeden elini kavradı. Ne gereğinden fazla sıktı ne de gevşek bıraktı; tam bir centilmen mesafesiyle sıktı. "Ben de memnun oldum."
Elini çekip üzerindeki koyu renk trençkotunu çıkardı, katlayıp Aslı’nın yanındaki boş sıranın üzerine bıraktı. Ardından son derece doğal bir hareketle Aslı’nın hemen yanındaki yerine geçti, oturdu.
Ön sırada kısa bir sessizlik oldu. Selin tam Efe’ye dünkü pratik dersiyle ilgili bir şey soracakken, Onur Mert başını hafifçe yana eğip düşünceli bir tavırla Selin’e döndü. Sesi oldukça sakin ama amfideki o kısa sessizlikte son derece net duyuluyordu.
"Ben bölüm birincisinin, yani daha doğrusu sınıfın en çalışkanının başka biri olduğunu sanıyordum," dedi Onur. Sesi hiç zorlanmadan, gayet doğal çıkıyordu.
"Geçen gün üst sınıflardan biri söylemişti..."
Selin kaşlarını çattı.
"Öyle mi? Kimmiş ki?"
Onur elindeki kalemi parmaklarının arasında çevirirken hatırlamaya çalışır gibi yaptı.
"Aslı’ydı sanırım kızın ismi."
O an... Amfinin o sırasına nükleer bir bomba düşmüş gibi oldu.
Selin bir anda şok içinde donakaldı. Yüzündeki o yapay gülümseme bıçak gibi kesildi.
Efe, çantasından defterini ve kalemliğini çıkarmak üzereyken elindeki kalemin fermuara takılı kalmasıyla bir anda buz kesti. Yüzündeki o karizmatik maskenin arkasından devasa bir şaşkınlık dalgası geçti.
Aslı ise kelimenin tam anlamıyla çarpılmışa döndü. Elindeki ders notlarıyla öylece kalakaldı. Beyni bir saniyeliğine bütün fonksiyonlarını durdurmuş gibiydi.
Selin ve Efe, refleks olarak aynı salisede başlarını çevirip yakınında oturan Aslı’ya baktılar.
Aslı, o an başını hafifçe öne eğdi, duymamış gibi yapıp elindeki defterin sayfalarını öylesine çevirmeye başladı. Ama içindeki o panik dalgası tsunamiye dönüşmüştü bile. Üçünün de zihninden aynı salisede tek bir soru geçti: ‘Bunu kim söyledi?!’
Aslı bakışlarını tam toparlayıp önüne dönecekken Efe ile göz göze geldi. Efe’nin yeşil gözlerinde hem devasa bir soru işareti hem de o bastırmaya çalıştığı sinsi huzursuzluk vardı. Aslı kaşlarını çatıp "İyi de ben birinci falan değilim ki?" der gibi bakıp bakışlarını hemen kaçırdı. Selin de ister istemez gözlerini hırsla Aslı’ya dikmişti.
Onur Mert, Selin ve Efe’nin dönüp arkadaki kıza baktığını fark edince durumu anında kavradı. Yüzüne son derece kibar, tatlı bir tebessüm yerleştirerek sırtını sıraya biraz daha yasladı ve arkaya, Aslı’ya doğru döndü.
"Fark etmedim ama... Yanımızdaymış sanırım," dedi Onur. Sesi o kadar nazik ve içtendi ki, ortamdaki o gerilimi tek hamlede kırmıştı. Elini göğsüne koyarak kendini işaret etti. "Onur ben."
Aslı, ne yapacağını bilemeyerek şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Yanaklarına hafif bir sıcaklık yürürken toparlanmaya çalıştı. "Memnun oldum... Aslı ben de."
Efe, tam o anda çaktırmadan elini yüzüne götürdü. Parmaklarıyla alnını ve gözlerini yavaşça sıvazladı. İçinden koca bir ‘Allah’ım sen bana sabır ver...’ nidası yükseldi ama dışarıya sadece yorgun bir duruş yansıttı.
Onur, Aslı’nın o mahcup halini görünce tebessümünü biraz daha genişletti. "Ya senin için 'Çok çalışkan biridir, her nota hakimdir' demişlerdi. Hatta patoloji notlarını sana soracaktım o yüzden. Tabii istersen yani, rahatsız etmeyeceksem?"
Selin, Onur’un bu cümlesinden sonra resmen alık alık, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bir Onur’a bir Aslı’ya bakıyordu. Neye uğradığını şaşırmıştı. Kızın bütün karizması, bütün o influencer havası iki cümlede yerle bir olmuştu.
Onur Mert hiç istifini bozmadan devam etti. Ses tonunda en ufak bir böbürlenme ya da yapaylık yoktu:
"Bu arada Cerrahpaşa’dan geldim buraya. Aslında oraya da bayağı alışmıştım, güzel yerdi. Ama tabii bazı özel işler ve... Belki tuhaf gelecek ama İstanbul’un o kaosuna göre Ankara’ya olan sevgim her zaman daha fazladır. O yüzden yatay geçiş yaptım."
Aslı, çocuğun bu son derece kibar, samimi ve açıklayıcı tavrı karşısında ister istemez rahatladı. Yüzüne nazik bir tebessüm oturtup başını salladı. "Anladım... Çok mantıklı bir karar olmuş aslında. Ankara eğitim açısından da daha sakindir zaten. Hoş geldin tekrardan."
"Hoş buldum, teşekkür ederim," dedi Onur.
Ön sırada Selin sinirden dudaklarını ısırırken, Efe kaleminin kapağını ÇIT! diye sertçe kapattı. Defterini önüne açtı ama gözleri tahtaya baksa da, zihni tamamen ön sıradaki o oversize ceketli çocuğun ses tonuna kilitlenmişti.
Savaş resmen başlamıştı.
***

Amfinin yüksek tavanından yankılanan ağır bir meşe kapı sesiyle birlikte profesör içeri girdi. İki yüz elli kişilik devasa salondaki fısıltılar, sıraların gıcırtısı ve kahve bardağı kapaklarının tıkırtısı bir anda kesildi. Kürsüye doğru yürüyen Prof. Dr. Kemal Bey, üzerindeki beyaz önlüğünü ilikleyip gözlüklerini burnunun ucuna doğru kaydırdı.
"Günaydın arkadaşlar," dedi gür, alışılagelmiş o otoriter sesiyle. Mikrofona hafifçe vurdu. "Bugün Patoloji dersinde santral sinir sistemi neoplazmlarını, özellikle de astrositomlar ile glioblastomlar arasındaki o ince ama hayati klinik ayrımı inceleyeceğiz. Geçen haftaki makaleleri okuduğunuzu varsayıyorum."
Amfide hafif, gergin bir kıpırdanma oldu. Kemal Bey'in ders ortasında aniden sıralara dönüp nokta atışı soru sorma huyu herkesçe bilinirdi.
Efe, kalemi sağ elinin parmakları arasında pürüzsüz, ritmik hareketlerle çeviriyordu. Yüzünde, az önceki fırtınadan eser kalmamış; o mesafeli, keskin ve kusursuz "Lucien" sükûneti tamamen geri gelmişti. Bakışları tahtadaki projeksiyon perdesine kilitliydi. Ama zihninin bir yarısı hâlâ ön sıradaki o siyah-beyaz oversize ceketli Onur Mert'e ve onun iki sıra arkasından yayılan o varlığına kilitliydi.
Prof. Kemal Bey slaydı değiştirdi. Ekrana karmaşık, pembe-mor boyanmış bir histopatolojik doku kesiti geldi.
"Evet," dedi Kemal Bey, amfide göz gezdirerek. "Bu kesitte atipik nükleusları ve mikrovasküler proliferasyonu görüyorsunuz. Bana bu dokunun hangi evreye ait olduğunu ve endotelial hücre artışının altındaki moleküler mekanizmayı açıklayacak olan var mı? Ancak ezber cevap istemiyorum; kliniğe yansımasını duymak istiyorum."
Sınıfa ağır, buz gibi bir sessizlik çöktü. Sorunun ikinci kısmı klasik ders kitabı bilgisi değildi; güncel makaleleri ve klinikteki vakaları takip etmeyi gerektiriyordu. Selin çaktırmadan bakışlarını sıranın altına indirirken, birkaç öğrenci notlarını karıştırmaya başladı.
Aslı, elindeki kalemi sıkıp önündeki deftere hızlıca birkaç not yazdı ama elini kaldırmaya cesaret edemedi.
Efe, parmakları arasındaki kalemi durdurdu. Tam elini kaldırıp o her zamanki soğukkanlı, nokta atışı cevabını verecekti ki...
Ön sıradan, son derece kendinden emin ve acelesiz bir el havaya kalktı.
"Buyurun," dedi Kemal Bey, gözlüklerinin üstünden bakarak. "Yeni arkadaşımızsın galiba?"
Onur Mert Akın, oturduğu yerden gayet rahat bir tavırla doğruldu. Ses tonunda en ufak bir heyecan, kasıntı ya da gösteriş çabası yoktu.
"Evet hocam, Onur Mert ben. Yatay geçişle geldim," dedi sakince. "Ekranda gördüğümüz kesit Evre IV Glioblastom, yani Glioblastoma Multiforme. Mikrovasküler proliferasyonun temelindeki mekanizma ise tümörün hızlı büyümesine bağlı oluşan intratümöral hipoksi. Hipoksiye yanıt olarak salgılanan VEGF —yani vasküler endotelyal büyüme faktörü— neoanjiyogenezi tetikliyor. Klinikte bu durum hızlı ödem gelişimine ve hastada ani kafa içi basınç artışı semptomlarına yol açar."
Amfide kısa, hayranlık dolu bir fısıltı dolaştı. Kemal Bey’in kaşları hafifçe yukarı kalktı; yüzünde nadir görülen o takdir eden tebessüm belirdi. "Çok güzel, Onur Mert. Tam olarak duymak istediğim analiz buydu. Aferin."
Aslı gözlerini hafifçe açarak Onur’a baktı. İçinden, ‘Harbiden boşuna övmüyorlarmış çocuğu, tek cümle israf etmeden analiz etti’ diye geçirdi.
Ve tam o anda... Efe’nin içindeki o uyuyan dev tamamen uyandı.
Efe’nin çene kası milimetrik bir hareketle seğirdi. Onur Mert’in bu derece çabasız bir özgüvenle, tam da Aslı’nın ve hocanın önünde şovunu yapması Efe’nin damarlarındaki kanı tutuşturmuştu. Bu artık sadece bir sınıf içi soru-cevap değildi; bu, Efe için tüm krallığını, uzmanlığını ve Aslı’nın zihnindeki o sarsılmaz "bir numara" konumunu koruma savaşıydı.
Prof. Kemal Bey slaydın diğer tarafını işaret etti. "Güzel. Peki, Onur'un bahsettiği bu VEGF mekanizmasını hedef alan güncel anti-anjiyojenik ajanların —örneğin Bevacizumab’ın— sağkalım üzerindeki kısıtlılığını ve direnç gelişimindeki moleküler 'bypass' yolaklarını kim söyleyecek?"
Hoca daha cümlesini tamamlamadan, Efe’nin eli havadaydı.
Efe oturduğu yerden kalkmadı bile. Arkasına hafifçe yaslanmış vaziyette, sanki bir çay sohbetinde gündelik bir olaydan bahsediyormuşçasına o pürüzsüz, karizmatik sesiyle konuşmaya başladı:
"Bevacizumab primer anjiyogenezi baskılasa da, tümör hücreleri kısa sürede PDGF ve FGF gibi alternatif büyüme faktör mekanizmalarını devreye sokarak o 'bypass'ı sağlar, hocam," dedi Efe. Yeşil gözleri doğrudan tahtaya kilitliydi ama sesi tüm amfiyi dolduruyordu. "Ayrıca tümör hücreleri damarlanmaya ihtiyaç duymadan mevcut damarların etrafını sararak yayılan vasküler kopyalama —yani vasküler co-option— stratejisine geçer. Bu yüzden anti-VEGF tedavileri progresyonsuz sağkalımı uzatsa da genel sağkalıma beklenen etkiyi yapmaz. Klinik tedavide sadece radyoterapi ve Temozolomid ile kombine edildiğinde semptomatik rahatlama sağlar."
Efe cümlesini bitirdiğinde amfideki fısıltılar bu kez iki katına çıktı. Efe’nin cevabı sadece kitabı değil, en son yayınlanan patoloji ve nöro-onkoloji dergilerini takip ettiğini açıkça gösteriyordu.
Kemal Bey bıyık altından güldü. "Klasik Efe..." dedi, başını sallayarak. "Efe olmasa sınıfın tavan seviyesini nerede tutacağımızı şaşıracağız. Teşekkürler."
Onur Mert, Efe’nin bu derinlikli cevabı üzerine yavaşça arkasına döndü. Yüzünde kıskançlıktan ya da öfkeden eser yoktu; aksine Efe’ye karşı derin bir takdir ve saygı dolu bir tebessümle baktı. "Çok iyi analiz," dedi fısıltıyla, Efe’ye doğru hafifçe başını eğerek.
Efe ise o sarsılmaz cool’luğunu bozmadan başıyla minik bir karşılık verdi. "Sağ ol," dedi tek kelimeyle.
Selin ise ön sırada bir Efe’ye, bir Onur’a bakarken adeta felç geçiriyordu. Sınıfın iki devi tam önlü arkalı oturmuş, amfiyi akademi dünyasının devler ligine çevirmişti.
Aslı, yanında oturan Efe’nin profiline baktı. Efe’nin çenesindeki o hafif gerginliği, kalemi tutuşundaki o ekstra sıkılığı çok iyi tanıyordu. Gülümsedi, kafasını hafifçe Efe’ye doğru eğip fısıldadı:
"Hayırdır kanka? Şovumu kimseye kaptırmam diyorsun yani?"
Efe, gözlerini tahtadan ayırmadan, dudaklarının kenarında beliren o narin, gizemli tebessümle Aslı’ya doğru çok hafifçe fısıldadı:
"Şovla alakası yok Aslıcan... Sadece bilginin eksik kalmasına gönlüm razı olmadı."
Ama ikisi de biliyordu; o bilginin eksik kalmasıyla alakalı değildi. O, Efe'nin hayatında ilk kez birini açıkça ve delicesine kıskanmasıyla alakalıydı.

***
Prof. Kemal Bey’in son cümlesiyle birlikte amfideki o ağır, ders boyunca gerilmiş havanın yerini devasa bir uğultu aldı. Sıra kapakları patır patır kapanıyor, çantaların fermuar sesleri yüksek tavanlı salonda yankılanıyordu.
Efe, masanın üzerindeki dolma kalemini ağırbaşlı bir hareketle deri kılıfına yerleştirdi. Trençkotunu omzuna atıp, kahve bardağını eline aldı. Dışarıdan bakıldığında; tıp fakültesinin koridorlarında felsefi konuları tartışan, porselen kadar soğukkanlı, yüzünde "Ben bu dünyadaki tüm dertleri çözdüm" edasıyla dolaşan o efsanevi "Lucien" tamamen geri dönmüştü.
Aslı da notlarını çantasına tıkayıp ayağa kalktı. İkisi, amfiden çıkan öğrenci kalabalığının arasına karışıp koridora doğru süzüldüler.
Efe, kahvesinden aristokrat bir yudum alıp bakışlarını uzaktaki yüksek pencerelere dikmişti. Yüzünde sıfır mimik, tam bir karizma abidesi olarak ilerliyordu.
Tam o sırada, koridorun köşesinden Selin ve Onur belirdi. Selin her zamanki gibi Onur'a doğru dönüp bir şey soracak, o şov dolu bakışlarını fırlatacak gibi oldu. Fakat Onur, bir anda Selin’i teğet geçerek direksiyonu doğrudan Aslı’ya doğru kırdı!
"Aslı selam," dedi Onur Mert, o çabasız ve rahat sesiyle. "İlker Hocanın derste bahsettiği o kardiyo notlarına bakabildin mi? Sende varsa bir ara birlikte bakalım mı?"
O an... Efe'nin panik butonuna basıldı.
Efe, tek kaşını milimetrik bir hareketle hafifçe kaldırdı. Kahvesinden son derece aristokrat, ağır bir yudum daha aldı. Konu onu 0.0001% bile ilgilendirmiyormuş gibi bakışlarını koridorun tavanındaki havalandırma ızgaralarına dikti. Sıfır mimik, sıfır jest. Taş gibi duruyordu. Ancak iç sesi asla öyle değildi.

Ne? Ne dedi o?! 'Birlikte bakalım mı' mı dedi?! Ulan çocuk nakil olalı iki hafta oldu, ne ara Aslı’nın adını öğrendin de not istiyorsun sen?! Aslı’nın notlarıymış... Lan kız overthinking yapmaktan derste not tutamadı ki, benim notlarıma bakıyordu! Not bahane he, resmen gözümüzün önünde yürünüyor şu an! Şuna bak ya, saçları da öne doğru taramış, sanırsın Kore dizisi başrolü. Boyu da en az 1.85 var şerefsizin. Oversize ceket de çekmiş bir de... Aslı sakın gülme çocuğa. Bakma öyle tatlı tatlı 'Aaa tabii olur Onur' deme sakın! Vallahi şu sıcak kahveyi kaza süsü verip dökerim çocuğun üstüne! Selin sen niye bakıyorsun öyle gıcık gıcık? Bak kızım çocuğa, sana yürüsün işte, ne diye Aslı’ya bakıyorsunuz hepiniz?! Allah'ım sabır ver, kalbim tıkır tıkır atmaya başladı yine, EKG bağlasalar şu an acil müdahale odasına alırlar beni kıskançlıktan... Dur hayır ne kıskançlığı? Hayır hayır hayır!

Selin, yanında biten kız arkadaşına dönüp Aslı’ya doğru hırsla göz devirdi: "Onur'un onunla ne işi var ya..."

Efe, dudağının kenarına belli belirsiz, son derece üstenci ve hafif bir tebessüm kondurdu. Tam bir "Cahillerle muhatap olmuyorum" duruşu.

Hah! Ağzına sağlık Selin! İlk defa hayatımda sana katılıyorum! Ne işi var gerçekten ya?! Ama dur bir dakika... Sen Aslı'yı mı küçümsedin az önce?! Sen kimsin lan Aslı'ya göz deviriyorsun parlak rujlu yılan?! Benim Aslı'm bölümün göz bebeği be! Onur Efendi, sen de Aslı'ya değil git Selin'e soru sor, tam senin seviyen! Aslı... Aslı lütfen çocuğa 'Ben Efe ile çalışacağım' de... Lütfen de... Demezsen gidip eve varınca Burak'ın tişörtünü giyip civcivli çoraplarımla salonda ağlayacağım bak!

Aslı, Onur Mert’in bu derece içten ve kibar teklifi karşısında ne diyeceğini bilemeyerek duraksadı. "Şey... Kardiyo notları bende var aslında ama..." derken gözü istemsizce yanında bir heykel gibi duran Efe’ye kaydı.
"Efe daha güzel anlatır aslında. İstersen üçümüz bir aşağıya, kafeye inip çay içerken bakalım. Efe’nin mantığını anlayınca o dersi derste dinlemene bile gerek kalmıyor."
O an... Zaman bir kez daha Efe için durdu.

Aslı’nın o katıksız, pırıl pırıl iyi niyetiyle kurduğu tek bir cümle, Efe’nin zihnindeki bütün savunma sistemlerini tek hamlede yerle bir etmişti. Dışarıdan bakıldığında Aslı sadece "Efe derslerde çok iyi, sana da harikalardan anlatır" diyerek arkadaşını gururla övüyordu. Ama Efe’nin içindeki o fırtınalı dünyada bu cümle, tam manasıyla surlardan içeri süzülen devasa bir Truva Atı’ydı.
Onur Mert, yüzüne oturan o gayet samimi ve memnun gülümsemeyle konuştu: "Aaa süper olur valla. Efe için de uygunsa kafede birer kahve içerken notlara hızlıca bakarız."
Aslı neşeyle başını çevirip Efe’nin gözlerinin içine baktı. "Değil mi Efe? Sen zaten o konuları harika özetliyorsun, birlikte bakarız işte."

Efe omuzlarını hafifçe dikleştirdi, trençkotunun yakasını porselen bir edayla düzeltti. Yüzüne, "Tıp fakültesinin yürüyen kütüphanesiyim tabii ki anlatırım" ifadesini yerleştirerek, pürüzsüz ve cool bir tebessüm kondurdu.

"Tabii, bakarız," dedi sesi o kadar dingin, o kadar kendinden emin çıkıyordu ki, sanki birazdan sıradan bir öğrenciye değil, uluslararası bir tıp kongresinde tebliğ sunacaktı. "Benim için sorun yok."
Ben şimdi sevineyim mi üzüleyim mi?! Sevinsem mi acaba? Aslı beni övdü lan... 'Efe daha güzel anlatır' dedi... Benim bilgime, zekama güvendi; elin oversize ceketli Onur’unun önünde beni yüceltti! Karizmam şu an fakültenin tavanını delip Sıhhiye semtine doğru fırladı...
Ama ÜZÜLSEM Mİ?! Ulan kız beni çocuğa resmen ders abisi yaptı iyi mi?! 'Efe daha güzel anlatır' ne demek ya?! 'Efe bizim özel ders hocamız, gel seni de çalıştırsın' der gibi! Beni Onur'la baş başa bıraktı, üstüne bir de kendi elleriyle 3’lü kafe randevusu organize etti!
Ben şimdi bu çocukla aynı masada oturup iki saat boyunca 'Bak kardeşim kalbin sol ventrikülü şöyle çalışır' diye ders mi anlatacağım?! Çocuk Aslı’ya bakacak, ben çocuğa bakacağım, Aslı da 'Ayy Efe ne güzel anlatıyorsun' diye kahvesini yudumlayacak! Allah’ım ben niye her senaryoda kendi ayağıma sıkıyorum? Niye tıp birincisiyim ben, niye?! Düzgünce 'Anlamıyorum ben kardiyodan' desem, 'Efe ders birincisisin nasıl anlamıyorsun' diyecekler... Kaçışım yok. Kafeye gidiyoruz. Kendi ellerimle rakibime özel ders vereceğim şu an!'
***
Kafeden içeri girdiklerinde sabah kalabalığı nispeten çekilmişti. Cam kenarında, ahşap kare bir masa boşalmıştı.
Efe, tam bir strateji ustası edasıyla adımlarını ayarlayıp Aslı’nın hemen yanındaki sandalyeye oturmak üzere hamle yaptı. Fakat Onur Mert, beklenmedik bir çeviklikle sırt çantasını masanın karşı tarafına bıraktı ve doğrudan Aslı’nın tam karşısındaki sandalyeye çekilip oturdu!
Efe de mecburen Aslı’nın yanındaki sandalyeye tünemek zorunda kaldı.
Efe, masanın üzerindeki kahve menüsünü sanki tıp literatüründen en zor makaleyi inceliyormuş gibi devasa bir ciddiyetle süzmeye başladı. Yüzünde sıfır duygu, tam bir uzman dikkati vardı.

Şuna bak ya... Masanın tam karşısına geçti bir de! Tam göz teması kuracağı, Aslı’yla bakışacağı yere oturdu şerefsiz. Aslı da menüden tatlı seçiyor, hiç ortamdaki radyoaktif serpintinin farkında değil! 'Efe sana da americano alıyorum' diyor... Aslıcım bana americano değil, doğrudan damardan sakinleştirici serum al sen!
Bak Onur Efendi... Şimdi sana tıp tarihinin en zor, en karmaşık terimleriyle ders anlatacağım, beynin amfideki projeksiyon cihazı gibi yanacak! Dersten soğutacağım seni, okulu bıraktırıp ODTÜ'ye Burak'ın yanına makine okumaya yollayacağım seni! Görürsün sen 'Efe daha güzel anlatır'ı...’

Aslı, masadaki o örtülü gerilimden tamamen habersiz bir şekilde gülümsedi. "Ben gidip kahveleri alayım o zaman, notları çıkarın siz."
Aslı kasaya doğru ilerlerken, masada baş başa kalan iki genç adam arasında buz gibi ama son derece kibar bir atmosfer belirdi. Onur Mert çantasından ders föyünü çıkarıp masaya koydu.
"Tekrar sağ ol Efe," dedi Onur, son derece içten bir sesle. "Bölüm birincisinden not dinlemek şans gerçekten."
Efe, kollarını yavaşça yukarı doğru sıvadı. Yüzüne o kusursuz, narin ve son derece tehlikeli tebessümünü oturttu.
"Rica ederim Onur," dedi sesi bir bıçak kadar keskin ve pürüzsüz çıkarken. "Hazırsan başlayalım."

---

Ankara’nın sonbahar rüzgârı ODTÜ kampüsündeki sararmış kavak yapraklarını savururken, Devrim Stadyumu tarafındaki o loş, ahşap kaplı kafenin atmosferinde buram buram taze çekilmiş filtre kahve ve ağır akademik depresyon kokusu hakimdi.
Burak, ahşap masanın ucuna tünemiş, dizüstü bilgisayarının zifiri siyah ekranındaki bitik yansımasına bakıyordu. Yüz ifadesi; İkinci Dünya Savaşı’nda cephede mevzisini kaybetmiş bir kurmay subayın ya da pazartesi sabahı sekiz dersine giren bir hazırlık öğrencisinin o katıksız, evrensel çaresizliğini taşıyordu.
Sağ elinin kemikli parmakları, jölesiz ve formunu kaybetmiş saçlarının arasında gezinirken, göz kapakları kırk sekiz saattir uyumamış gibi ağır ağır kapanıp açılıyordu. Bilgisayar ekranındaki yansımasında göz altı morluklarını, taranmamış kâküllerini ve hayata dair tüm ümitlerini kaybetmiş gözlerini detaylıca süzdü.
"Abi ben nasıl geçeceğim bu dersi ya?" diye inledi fısıltıyla. Sesi, kafedeki düşük frekanslı caz müziğinin arasında eriyip gitti. "Daha okul açılalı bir ay bile olmadı lan... Bir ay! Hocanın verdiği o makine elemanları sunumu, Termodinamik’in o lanet olasılığı, mukavemet çizimleri... Bunlar bir insana nasıl aynı haftada kitlenebilir abi? Yoğunum kanka... Valla bak, şu an bu koskoca başkentte, Çankaya köşkündekiler dâhil en yoğun adam benim!"
Ciğerlerinin en derin köşesinden çıkan, adeta iç organlarını dışarı fırlatacak kadar devasa bir bıkkınlık nefesi bıraktı. Kollarını masaya dayayıp dikleşmeye çalıştı.
"Aman..." dedi, ellerini yüzüne sürüp gözlerini ovuşturarak. "Gidip bir kahve alayım bari. Beynim kurudu, nöronlarım birbirine 'Hadi eyvallah' deyip kontak kapatıyor şu an."
Sandalyesini geriye doğru gıcırdatıp ayağa kalktı. Gri eşofmanının ceplerine ellerini soktu. Omuzlarını çökertip, bir "Zombi Yürüyüşü" edasıyla tezgâha doğru ağır ağır süzüldü.
Şansına, sipariş tezgâhının önü felaket bir insan seliyle dolu değildi. Sadece ödemesini yapıp kahvesini bekleyen bir alt sınıf öğrencisi, bir de arkada telefonundan TikTok videoları kaydıran bir kız duruyordu. Burak tam tezgâha bir adım yaklaşmış, telefonunu çıkarıp ekranını öylesine açmıştı ki...
Hemen arkasına biten o iki kişilik öğrenci çiftinin cıvıl cıvıl, buram buram mutluluk kokan konuşması kulak zarlarına adeta bir matkap gibi saplandı.
Kız, pembe kulaklıklı kabanının içinden elini çıkarıp sevgilisinin kolunu heyecanla sıktı: "Aşkııım! Bak, vitrinde San Sebastian cheesecake’ten sadece iki tane kalmış! Ay inanmıyorum, tam iki tane! Hadi ikisini de alalım. Nasıl da tam ikimize denk geldi değil mi? En en en sevdiğimiz tatlı valla, şansımıza bak!"
Oversize montlu sevgilisi de yüzünde devasa, pembe bir gülücükle neşeyle onayladı: "Harbiden ha! Şansımıza tüküreyim... Yani iyi anlamda! Kap kap hemen, çikolata sosu da döktürürüz üstüne, efsane olur!"
O an...
Zaman Burak için milimetrik bir hassasiyetle durdu.
Burak’ın zihnindeki Termodinamik formülleri, Makine Elemanları sunumları, vize kaygıları ve hayatın tüm o gri ağırlığı bir salisede buharlaştı. Beynindeki nöronlar anında "DERSİ BOŞ VER, KAOS BAŞLIYOR" moduna geçti. Yüzündeki o bitik, yorgun ifade; yerini saniyeler içinde sadece ve sadece saf, katıksız, sinsi ve nükleer seviyedeki bir kötülük tebessümüne bıraktı.
Gözleri hafifçe kısıldı. Telefonunu yavaşça cebine kaydırdı.
Sıra tam kendisine geldiğinde, tezgâhtaki baristanın karşısına geçti. Yüzüne dünyadaki en masum, en tatlı insan ifadesini yerleştirdi. Sesi son derece pürüzsüz, nazik ve porselen bir edayla çıktı:
"İyi günler, kolay gelsin," dedi Burak, parmağıyla vitrindeki o son iki dilim San Sebastian’ı milimetrik olarak işaret ederek. "Şu vitrinde kalan iki dilim San Sebastian cheesecake’i alabilir miyim acaba? Evet, evet... İkisini de ben alıyorum. Bir tanesinin üzerine bolca erimiş belçika çikolatası dökün lütfen, buram buram aksın. Diğeri sade kalsın, çikolataya gerek yok."
Arkasındaki çiftin o neşeli, cıvıl cıvıl konuşması... Adeta bir bıçakla kesilmişçesine anında bitti.
Ortama bir anda nükleer bir sessizlik, buz gibi bir hezimet havası çöktü.
Barista spatula ile o ilk dilimi tabağa koyarken, Burak sırtında devasa bir hisse kapıldı: Arkasındaki çocuğun gözlerinden saçılan o radyoaktif nefret ışınlarını, kızın hayalleri yıkılmış bir edayla soluk alıp verişini ve ortamdaki o katıksız dramı iliklerine kadar hissediyordu.
Ve Burak bu hisse... AŞIRIDAN DA FAZLA AŞIK OLMUŞTU.
Kanındaki adrenalin seviyesi bir anda tavan yaptı, saniyeler önce ölen motivasyonu tekrar dirildi! Yüzündeki o gizli, gıcık tebessümü saklamak için dudaklarını birbirine kenetledi.
"Çok teşekkür ederim, harika görünüyorlar. Elinize sağlık," dedi Burak, iki eliyle tabakları birer altın tepsiymişçesine büyük bir özenle teslim alarak.
Arkasındaki çifte milimetrik bir bakış bile fırlatmadan, tam bir zarafet ve zafer edasıyla masasına doğru yürüdü. Tabakları bilgisayarının hemen yanına, adeta birer kupa gibi gururla yerleştirdi.
Sandalyesine kuruldu. Çatalını sağ eline aldı. O bol çikolatalı olan dilimin tam ortasından koca bir parça kesti. Çataldaki cheesecake’i, tabağın kenarında biriken sıcak çikolata göletine iyice batırdı, her tarafının sosa bulandığından emin oldu. Sonra, gözlerini hafifçe kapatıp, tıpkı Fransız bir gurme gibi ağır çekimde ağzına götürdü.
"Mmmmm..." dedi sesli bir şekilde, lezzetten kendinden geçmiş gibi başını sallayarak.
Tam tahmin ettiği gibi... Hemen yanlarındaki boş masaya oturan o bahtsız çift, elleri çenelerinde, gözleri yuvalarından fırlamış bir halde, nefret dolu ve gıcık bakışlarla Burak’ın tatlıyı yiyişini izliyordu. Burak, onların o öfke dolu bakışlarını üzerinde hissettikçe tatlının lezzetinin üç katına çıktığına yemin edebilirdi. Hayatında yediği en tatlı cheesecake’ti bu!
Çikolatalı dilimin yarısına geldiğinde, sanki zihninde ani bir aydınlanma yaşamış gibi duraksadı. Ağzının kenarındaki çikolata lekesini peçeteyle son derece ağırbaşlı, aşırı yavaş ve porselen hareketlerle sildi.
Göz ucuyla, çaktırmadan yan masadaki çifti süzdü. Ardından, kafedeki herkesin duyabileceği hafif, kendi kendine konuşan o tiyatral ses tonuyla bombasının ikinci perdesini patlattı:
"Aaaa... Kahve almayı unuttum ben ya! İnanılmaz gerçekten..."
Peçeteyi masaya bıraktı. Sandalyesini usulca geriye itti. Yüzünde dünyadaki en dertsiz, en mutlu, en gıcık insanın o geniş tebessümüyle, kalan yarım tatlılarını masada bırakıp yeniden kahve sırasına doğru yürümeye başladı.
Sıhhiye’de Efe amfide ve kafede Onur Mert yüzünden kıskançlık krizlerinde cayır cayır yanıp "Lucien" karizmasını korumaya çalışırken; ODTÜ kampüsünde Burak, arkasında bıraktığı o iki kişilik enkazın üzerinde lezzet ve kaos dolu zafer bayrağını dalgalandırıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

160okunma 7beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18