12. bölüm · ALTI ÇİZİLİ

ŞEYTANIN STAJYERİ

Aysunn ❄️

Flashback: Kuzen Felaketi (Lise son sınıf):
Lise sona geçtikleri o kış, Ankara’nın o meşhur, insanı hayattan bezdiren gri günlerinden biriydi. İrem, kapı gibi bir griple yatağa düşmüş; annesinin evde olmadığı o talihsiz günde, mutfaktaki bulaşıkları toplama görevi tamamen onun omuzlarına kalmıştı.
Üzerinde kalın poları, battaniyesine sıkı sıkı sarılmış bir halde, burnu tıkalı ve kıpkırmızı bir şekilde mutfak sandalyesine tünemişti. Boğazı acayip ağrıyordu. Bakışları mutfak tezgahında dağ gibi birikmiş tabaklara kaydığında derin, dertli bir iç çekti.
“Off…” diye mırıldandı sesi kısık kısık çıkarken. “Kendimi hiç iyi hissetmiyorum ve mutfakta dağ gibi bulaşık var…”
Tam o sırada mutfak kapısında lise formasıyla Efe belirdi. Okuldan yeni gelmiş, dalgalı saçları hafifçe dağılmıştı. Ancak şaşırtıcı bir şekilde, elinde portakal suyu vardı. İrem'e selam vererek mutfağa geçip bardağa portakal suyunu doldurdu. İrem'e baktı. "Hasta mısın?" diye sordu. İrem başını sallayınca sakince İrem’e yaklaştı ve bardağı ona doğru uzattı.
“Al şunu iç önce. Zencefil değil ama etkiliymiş.”
İrem bir an elindeki bardağa, bir an da Efe’nin yüzündeki o alışılmadık derecede sakin ifadeye baktı. İçindeki o gribal halsizliğin ortasında kalbi yumuşamış, içinden aynen şu düşünceler geçmişti: ‘Canım kuzenim benim ya… Demek durumumu gördü, sesimi duydu. Bulaşıkları o yıkayacak galiba…’
İrem derin bir minnettarlıkla, gözleri hafif nemli bir şekilde oturduğu yerden doğruldu ve battaniyesiyle birlikte Efe’ye sımsıkı sarıldı.
“Çok tatlısın… Gerçekten,” diye fısıldadı çatallı sesiyle. “Allah seni başımdan eksik etmesin…”
Efe, sarılırken yüzüne dünyanın en merhametli, en şefkatli insanı maskesini taktı. Gözlerini huşu içinde kapatıp İrem’in sırtını hafifçe pat patladı. “Tabii ya… Sorun değil…”
İrem’in içindeki umut ışıkları o an arşa çıkmıştı. İçinden ‘Bulaşıkları yıkayacak… Yaşasın, yemin ederim melek bu çocuk,’ diye sevinç çığlıkları atıyordu.
Efe yavaşça geri çekildi, İrem’in kulağına doğru eğildi. Ses tonu o kadar yumuşak, o kadar kadifemsiydi ki neredeyse fısıldıyordu:
“…İyileşince yıkarsın. Şimdilik içeri geç, dinlen.”
İrem’in beynindeki tüm fonksiyonlar o saniyede durdu. Şefkatle bakan gözleri anında kısıldı, suratındaki tüm o duygusal umutlar bıçak gibi kesilerek büyük bir hızla çöktü. Efe’nin omuzlarından tutup onu kendinden uzaklaştırdı.
“Sen... Şaka yapıyorsun sanırım?”
Efe ise yüzündeki o aşırı ciddi profesör ifadesini hiç bozmadan mutfak tezgahındaki dağ gibi birikmiş tabaklara baktı.
“Yoo, gayet ciddiyim. Zaten bulaşıklar seni bekliyor gibi bakıyor. Ruhları falan var gibi…”
“Senin ruhun nerede Efe? Nerede senin vicdanın???” diye adeta tısladı İrem, battaniyenin altından yumruğunu sıkarak.
Efe büyük bir rahatlıkla omuz silkti, cebinden çıkardığı çikolatalı sütün pipetini patlatırken İrem’e döndü. “Portakal suyu verdim daha ne yapayım? Bu şefkatin bir limiti var kuzen.”
İrem, elinde portakal suyuyla mutfağın ortasında kalakalırken, Efe mutfaktan ıslık çalarak, zafer kazanmış bir komutan edasıyla süzülüp gitti.
Ancak Efe’nin o günkü "merhametli dolandırıcılık" şovu sadece mutfakla sınırlı kalmayacaktı. Akşamüstüne doğru İrem’in annesi, yani Efe’nin biricik yengesi elinde pazar poşetleriyle eve girdiğinde koridorda Efe ile karşılaştı.

Yengesi, mutfaktaki o dağ gibi bulaşıkları görüp tam sesini yükseltmeye, sinirlenmeye hazırlanıyordu ki Efe, kurnazlığını ışık hızıyla devreye soktu. Yüzüne dünyanın en saygılı, en düşünceli çocuk ifadesini yerleştirip yengesinin elindeki poşetlere uzandı.
“Aman yengeciğim, ver bana onları, sen hiç yorulma,” dedi sesini bir tık incelterek. Sonra gözlerini mutfağa doğru çevirip yapay bir üzüntüyle iç çekti. “Ah yenge sorma ya… İçerideki bulaşıkları gördün değil mi? Ben tam mutfağa girmiş, kollarımı sıvamış, o bulaşıkları tek tek yıkayıp pırıl pırıl yapacaktım ki… Tam o sırada üstüme başıma öyle bir pis su sıçradı, öyle bir kirlendim ki anlatamam. İğrendim valla.”
Yengesi poşetleri bırakıp şüpheyle kaşını kaldırdı. “Eee? Yıkamadın mı?”
Efe, sanki dünyanın en mantıklı, en hijyenik savunmasını yapıyormuş gibi elini göğsüne koydu. “Yengeciğim, ben bu kirli üst başla, bu mikroplarla o temiz tabaklara dokunabilir miyim Allah aşkına? Asla! Bizim etiğimize temizlik kurallarımıza uymaz bir kere. O yüzden ben şimdi hemen bir duşa giriyorum. Şöyle bir güzel temizlenip paklanayım, o mikroplardan arınayım, söz duştan çıkar çıkmaz mutfağa dalıp hepsini halledeceğim, sen hiç canını sıkma.”
Efe, yengesine şirin şirin konuşurken koridorun köşesinde battaniyesine sarılmış bir hayalet gibi bekleyen İrem her şeyi duymuştu. Dişlerini birbirine bastırdı. Gözleri sinirden kısılırken içinden aynen şu kelimeler geçti: ‘Sen görürsün sinsi pislik… Sen görürsün.’
İrem ışık hızıyla mutfağa süzüldü. Annesinin arkası dönükken tezgahın altındaki o meşhur yeşil bulaşık deterjanını kaptı. Banyoya girip Efe’nin gözü gibi baktığı saçlarının sırrı olan sarı Dalin şişesini eline aldı. Kapağını açtı ve içine hunharca yeşil bulaşık deterjanını boca etti. Şişeyi hafifçe çalkalayıp eski yerine koyarken yüzünde şeytani bir gülüş vardı. Efe o şampuanı kafasına sürdüğü an saçları tel tel dökülmese bile en azından bulaşık makinesinden çıkmış gibi parlayacaktı.
İrem banyodan çıkarken koridorda elinde bornozla banyoya doğru gelen Efe ile göz göze geldi. Birbirlerine yalandan gülümsediler.
Efe banyoda duşu son ses açmış, su şırıl şırıl akarken taburesine kurulmuştu. Bornozunun cebinden çıkardığı telefonuyla oynuyor, zaman kazanıyordu. Ancak bir süre sonra banyonun içi yoğun buharla dolunca ve sıcak suyun cazibesi cazip gelince kendi kendine mırıldandı:
“Lan… Hazır suyu da açtık, duş mu alsam ya valla?”
Taburesinden kalktı, üstünü çıkarıp tam duşun altına girecekken alışkanlıkla sarı Dalin şişesine uzandı. Şişeyi eline aldı, kapağını açıp avucuna dökmek üzereydi ki, gözleri şişenin şeffaf plastiğinden sızan ışıkta bir gariplik yakaladı. Duraksadı. Kaşları hayretle yukarı kalktı. O canım civciv sarısı Dalin şampuanının rengi, hafiften kimyasal bir yeşile doğru evrilmişti. Şişeyi burnuna götürüp kokladı; buram buram limonlu yeşil bulaşık deterjanı kokusu banyoyu sarmıştı.
Efe şok içinde şişeye baktı. İrem’in o mutfaktaki intikam dolu bakışları bir anda gözünün önünden geçti. “Ulan…” diye fısıldadı. “Kafamı yıkasam resmen yağ sökücüyle yıkanacaktım, suikast düzenlemiş resmen mutant!”
Efe duştan falan vazgeçip hışımla bornozunu üzerine geçirdi. Elinde o yeşile dönmüş Dalin şişesiyle banyo kapısını açıp koridora fırladı. Doğrudan mutfaktaki yengesinin yanına gitti, arkasından da sinsice sırıtan İrem belirdi.
“Yenge! Yenge acil buraya bak!” diye bağırdı Efe, şişeyi havaya kaldırarak. “Bu evde can güvenliğim yok benim! Bak, geleceğin tıp insanına banyoda kimyasal sabotaj düzenlenmiş! Şampuanıma bulaşık deterjanı katmış bu mutant!”
İrem hiç istifini bozmadan kollarını göğsünde kavuşturdu. “Katmadım dökmedim diyemem anne,” dedi gayet rahat bir sesle. “Çünkü bu sahtekar sırf bulaşık yıkamamak için sana yalan söyledi! Üstüne pis su falan sıçramadı, banyoya girdiğinden beri içeride tabureye oturmuş telefonla oynuyor sesten anladım, duşun suyunu da boşa akıtıyor! Ben de dedim ki, madem tabakları yıkamıyor, bari kafasını bulaşık deterjanıyla yıkasın, anca arınır o sinsi ruhu!”
Yengesi elindeki bezi yavaşça tezgaha bıraktı. Önce Efe’nin elindeki yeşilimsi Dalin şişesine baktı, sonra İrem’in o dik başlı duruşuna. İkisinin de gözlerinin içine baktığında, mutfaktaki o gerilim bir anda annelik otoritesinin duvarına çarptı. Kadının sabrı artık taşmıştı.
“Demek öyle…” dedi yengesi, ses tonu tehlikeli bir sakinliğe bürünmüştü. “Biri yalan söyler duşu boşa akıtır, biri gider şampuana deterjan katar…”
Yengesi tezgahın arkasından iki tane mutfak önlüğünü tek hamlede çekip çıkardı. Hiç acıması yoktu. Önlüklerden birini Efe’nin suratına doğru fırlattı, diğerini de İrem’in omzuna attı.
“Giyin bakayım şunları!” diye gürledi yengesi. “İkiniz de hemen o tezgaha geçiyorsunuz! Efe, sen o dahi aklınla tabakları köpürteceksin; İrem, sen de o deterjan dehanla arkasından durulayacaksın! O mutfak pırıl pırıl olmadan ikiniz de bu evde tek bir adım atmayacaksınız, hadi bakayım!”
Efe elindeki Dalin şişesiyle kalakalırken, İrem polarının altından önlüğü giymek zorunda kaldı. İki kuzen, mutfak tezgahının önünde yan yana dizildiklerinde ikisinin de suratı beş karıştı.
Bir süre hiç konuşmadan, düşmanca o tabaklara baktılar.
Efe ellerini bornozunun ceplerine soktu, yüzüne aşırı ciddi, sanki ameliyata giren bir başhekim edası yerleştirerek İrem’e döndü.
“Sen yıka,” dedi otoriter bir sesle. “Ben kurularım.”
İrem duyduğu lafla anında köpürdü, polarının altından önlüğünü düzeltirken Efe’ye ters bir bakış fırlattı. “Oldu paşam! Sinsiliğin cezası bile bana patlıyor ya! Yıkamıyorum be, sen köpürteceksin ben durulayacağım!”
Efe tam kıvıracak bir delik ararken, gözü bir anda tezgahın altındaki bulaşık makinesine kaydı. Kısa bir duraksama yaşadı, yüz ifadesi bir anda felsefi bir ciddiyete büründü.
“Ama cidden,” dedi Efe, kollarını göğsünde kavuşturup makineye bakarak. “Niye uğraşıyoruz ki? Bulaşık makinesi var orada. Primitif miyiz biz kuzen? Yani bu teknoloji varken neden hala manuel sitemde direniyoruz?”
Kararlı ve kendinden son derece emin adımlarla bulaşık makinesine doğru yürüdü. Eğildi, makinenin kapağını tek hamlede, adeta bir hazine sandığı açar gibi aşağıya doğru indirdi.
İçeriden hafif bir sıcak buhar yayıldı. Efe ve İrem aynı anda makinenin içine baktılar.
Tamamı yıkanmış, parlak,tertemiz ve ışıl ışıldı.
Anneleri aslında sabah makineyi çalıştırmış, içindekiler çoktan pırıl pırıl olmuştu. Tezgahtaki o "dağ gibi" duran yığın ise sadece birkaç bardak ve büyük tencerelerden ibaretti.
Efe makinenin kapağını elinde tutmuş bir halde, öylece kalakaldı. Gözlerini kırpıştırarak o parıldayan tabaklara baktı. Yüzündeki o dahi ciddiyeti bir saniyede söndü.
“… Her şey zaten yıkanmış…” diye mırıldandı hayretle.
İrem, Efe’nin o "primitif" nutkundan hemen sonra gelen bu şok ifadesine baktı, baktı ve daha fazla dayanamadı. Dudaklarından bir kahkaha fırladı. Efe de o anki kendi şapşallığına ve yengesinin onlara oynadığı bu temizlik oyununa dayanamayıp gülmeye başladı. Mutfaktaki o gergin ve sinirli hava, iki kuzenin odayı dolduran neşeli kahkahalarıyla bir anda dağılıverdi.
Yine de yengenin teröründen korktukları için o tezgahta kalan son tencereleri mecbur yıkayacaklardı. İkisi de önlüklerini düzeltip yeniden yan yana geçtiler. Atışa atışa, birbirlerine laf soka soka ama bir yandan da o eski, tatlı çocukluk bağının sıcaklığıyla mutfağı temizlemeye koyuldular.
Efe süngeri eline alırken fısıldadı: “Yalnız cidden primitifiz kuzen, tencereyi makineye atmayan o zihniyet utansın.”
İrem arkasından tabağı kaparken güldü: “Kes sesini de köpürt Efe, yoksa şampuanına bu kez bulaşık deterjanı değil çamaşır suyu katarım!”
Mutfaktaki o bulaşık nöbeti ve deterjan faciası akşamüstü son bulmuş, iki kuzen yengenin zoruyla da olsa tezgahı pırıl pırıl bırakmıştı. Ancak İrem'in o maruz kaldığı "iyileşince yıkarsın" dolandırıcılığına karşı içindeki öfke sönmüş değildi.
Aksine, annesinin yaptığı o bitki çayları ve limonlu su sayesinde gece yarısına doğru gribal halsizliğini üzerinden atmış, vücuduna sinsi bir intikam enerjisi yüklenmişti. Odasında yatağın içinde otururken gözlerini karanlığa dikti ve dişlerinin arasından fısıldadı: “Senin yakanı öyle kolay bırakmayacağım kuzen. Bu sefer gözün değil, canın yanacak.”

Aynı gece...Saat 03.21

Gece saat tam üç sularıydı. Tüm Ankara, o gri ve soğuk kış gecesinin en derin uykusuna teslim olmuştu. Efe ise odasında, mutfakta tencere ovmaktan yorulmuş olarak dünyanın en masum, en derin uykusuna yatmıştı. Yorganı bacaklarının arasına sıkıştırmış, ağzı hafif açık bir şekilde mışıl mışıl uyuyordu.
Odasının kapısı milimetrik bir sessizlikle aralandı. İçeri sızan gölge, elinde kuaför salonlarından çalınmış gibi duran iki büyük boy, soğuk ağda bandıyla yatağa doğru yaklaştı. İrem, yatağın başında adeta bir cerrah titizliğiyle durdu. Bakışlarını Efe’nin yorgandan dışarı taşan sağ bacağına dikti. Bantları avucunun içinde büyük bir hırsla sürterek yavaşça ısıttı, ikiye ayırdı.
Efe, uykunun o en tatlı evresinde olduğu için bacağına hafifçe yerleşen o yapışkan soğukluğu hissetmedi bile. İrem, bandı Efe'nin tam kaval kemiğinin üzerine doğru pürüzsüzce yapıştırdı. Üzerinden eliyle iki kez sertçe geçip tüylerin banda iyice nüfuz ettiğinden emin oldu.
Her şey hazırdı. İrem derin ve acımasız bir nefes aldı, bandın ucundan sıkıca tuttu ve tüylerin çıkış yönünün tam tersine doğru...
CAARRRRRRTTTT!
O sessiz Ankara gecesinde, mahalledeki tüm sokak köpeklerini aynı anda ulutarak ayağa kaldıracak, Efe’nin ergenlikten yeni yeni kalınlaşan o ses tellerini detone edip gökyüzüne fırlatacak efsanevi bir çığlık koptu:
“AAAAAĞĞĞĞĞĞĞĞHHHHHHHHHH!!!”
Efe yataktan sanki bacağına canlı bomba isabet etmiş gibi bir metre havaya fırladı. Gözleri şoktan yuvalarından fırlamış, acıyla bacağını iki eliyle sımsıkı kavrayıp yatağın içinde adeta bir cenin pozisyonuna dönmüştü. Yanma hissi o kadar yoğundu ki, çocuk acıdan kelimeleri birleştiremiyor, nefes alamıyordu.
“İ-İrem...” diye inledi, acıdan gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülürken. “Bacağım... Bacağım yok şu an. Koptu mu lan bacağım?!”
İrem elindeki tüylerle kaplı, zafer ganimeti gibi duran ağda bandını Efe’nin gözünün hemen önünde yavaşça salladı. Yüzünde dünyanın en haklı, en dobra komutanı ifadesi vardı.
“Baca­ğın yerinde Efe,” dedi buz gibi, düz bir sesle. “Ama o sinsi dilin bir daha benimle dalga geçerse, ya da bana bulaşık kurnazlığı yapmaya kalkarsan diğer bacağına bu bandı ısıtmadan, bodoslama yapıştırırım. Acısı üç gün geçmez. Şimdi uyu hadi, iyi geceler.”
İrem kapıyı arkasından yavaşça kapatıp parmak uçlarında odasına doğru galip bir komutan gibi dönerken; Efe yatakta iki büklüm olmuş, bacağındaki o kıpkırmızı kalmış, pürüzsüz ama feci şekilde cayır cayır yanan kaval kemiğine bakıp sessizce ağlıyordu. İçinden sadece tek bir cümle geçiyordu: ‘Bu kız bir mutant... Yemin ederim acıması yok...’
Ertesi sabah Efe için tam bir hayatta kalma mücadelesiydi. İrem’in gece yarısı indirdiği o hain "ağda darbesi" yüzünden sağ bacağının arkası resmen üçüncü derece yanık merkezi gibi alev alev sızlıyordu. O pürüzsüz, bembeyaz kalmış dikdörtgen bölge, okul pantolonunun o sert, kaba kumaşına her değdiğinde Efe’nin ruhu bedeninden ayrılacak gibi oluyordu.
Mecburen sabah evden çıkmadan önce müdür muavininden gizli, “Bacağım sakat hocam,” yalanıyla okula kapkara, bol bir eşofman giyerek gelmişti. Koridorda yürürken, kimseye çaktırmadan ara ara elini arkaya götürüyor; eşofmanın kumaşını bacağının arkasındaki o yangın yerinden uzaklaştırmak için hafifçe havalandırıp bacağını yokluyordu. Rezilliğin boyutu büyüktü ama karizmayı korumak zorundaydı.

Öğleden sonra beden eğitimi dersi geldiğinde, Efe’nin sahaya çıkacak, koşacak zerre hali yoktu. Okul bahçesindeki o eski beton tribünün kenarına, Burak’la birlikte yan yana oturmuşlardı.
Burak her zamanki gibi aşırı enerjik bir şekilde ellerini kollarını sallayarak bir şeyler anlatıyor, Efe ise eşofman kumaşı bacağının arkasına her sürttüğünde gözlerini acıyla kısarak “Anlıyorum kanka, evet...” diye onu geçiştiriyor, bir yandan da mecburen kuzeninin o saçma sapan aile hikayesini dinliyordu. Burak büyük bir ciddiyetle konuya girdi:
“Öyle işte. Dayım üç kere evlendi kanka. Tesadüfe bak ki eşlerinin üçü de aynı burçtandı. Yani boşandı falan ama kafayı yedi adam. Valla bi garip oldu, tırt yani. Şizofren falan diye anneannem eve almıyor şimdi. Kapıda yatıyo adam."
Efe, bir elini gizlice arkaya atıp eşofmanını arkadan pışpışlarken, Burak şüpheyle onun bu hareketlerine baktı.
“Oğlum sabahtan beri arkana, bacağına dokunup duruyorsun, hayırdır? Siyatik mi oldun lise yaşındayken?”
“Yok kanka,” dedi Efe, ses tonunu olabildiğince maskülen ve umursamaz tutmaya çalışarak. “Dün bacak idmanını biraz fazla kaçırmışım da, arkadaki kaslar su toplamış.”
Burak tam dayısının dördüncü evlilik ihtimallerini ve astroloji teorilerini anlatmaya devam edecekti ki, sahanın ortasında tüm enerjisiyle futbol oynayan ve gelecekteki tüm stresini o günden biriktiren Arda, havadan gelen topa gelişine, abanarak bir vole vurdu. Top, Arda’nın ayağından tam bir füze gibi çıktı. Ancak kaleyi bulmak yerine, sahanın dışındaki beton tribüne, yani tam olarak Burak’la Efe’nin oturduğu yere doğru çılgın bir falsola yöneldi.
Burak son saniyede tehlikeyi sezip kafasını eğdi. “EFE KAÇÇÇ!”
Efe’nin refleksleri normalde çok iyiydi ama bacağının arkasındaki o anatomik acıdan ve Burak'ın "şizofren dayı" hikayesinin şokundan dolayı milimetrik bir gecikme yaşadı. Ve o sert futbol topu, havada dönerek pat diye Efe’nin o siyah eşofmanının altındaki, tam o yeni ağda yapılmış, tüy kökleri açık ve cayır cayır yanan sağ bacağının tam arkasına isabet etti.
Efe o an hiç bir şey söylemedi. Sadece eğildi gözleri yaşararak ve dudaklarını ısırarak sessizlikle yerdeki çakıl taşlarını seyretti.
"Abi çok pardon ya" diyerek geldi Arda. Efe'ye baktı. Omzuna dokundu. "Kanka çok garip oldun. Kantinden su falan alayım mı sana?"
Efe zorla başını kaldırdı. Gözyaşlarını içine akıtarak ve gülümseyerek Arda'ya baktı.
"Yanık kremi varsa onu al kanka..."

Okul sonrası...Saat 17.46...

Okul dönüşü Efe için tam bir onur savaşına dönüşmüştü. Kapıyı anahtarıyla açtı, ayakkabılarını bacağının arkasındaki o keskin sızıyı tetiklememeye çalışarak büyük bir dikkatle çıkardı. Belli ki o ağda yerinin ve Arda'nın füze gibi fırlattığı topun acısı hâlâ capcanlıydı; ama o acıdan daha da canlı olan tek bir şey vardı... Efe’nin zedelenen erkeklik onuru.
Yengesi mutfakta, saçlarını ev topuzu yapmış, üzerinde mutfak önlüğüyle ocaktaki çorbayı karıştırıyordu. Evin içi sıcacık, buram buram huzur kokuyordu ama içeride bir bacağın trajedisi yaşanıyordu. Efe, sessiz ve mahzun adımlarla mutfağa doğru yaklaştı. Yüzüne dünyanın en mazlum çocuk ifadesini yerleştirerek yumuşak, adeta fısıldayan bir sesle konuştu:
“Yenge yaa… Evde yanık kremi falan var mı?”
Yengesi elindeki kepçeyle hemen arkasına döndü, gözlerindeki endişeyle Efe’yi süzdü. “Efe? Ne oldu yavrum, neren yandı? Bir şey mi oldu okulda?”
Efe, mutfak masasının kenarına sanki tüm dünyası başına yıkılmış gibi usulca çöktü. Suratında o efsane, manipülatif yüz ifadesi vardı; gözlerini kırpıştırıyor, parmak uçlarını birbirine vuruyordu.
“Yenge... Senin kızın avukat olucam diyo ama sanırım amacı şeytanın avukatlığı,” dedi ve dramatik bir es verdi. “Aldığı intikama bak... İntikamla birlikte tüylerimi de aldı.”
Yengesi neye uğradığını şaşırarak gözlüğünü burnunun ucuna doğru hafifçe indirdi. “Efe... Daha açık konuş oğlum. Ne diyorsun sen, n’oldu bacağın mı yandı?!”
Efe, sanki bir savaş gazisi gibi derin bir iç çekti. Okul eşofmanının paçasını yavaşça, büyük bir mahcubiyet ama bir o kadar da gururla yukarı doğru sıyırdı. Arda'nın topundan sonra iyice kızarmış olan, o bembeyaz, tüysüz dikdörtgen alanı yengesine gösterdi.
“Burada bir zamanlar ben vardım yenge… Ama şimdi sadece pürüzsüzlük var.”
Yengesi eğilip bacağa hayretle ve dehşetle baktı. “AHH… BİSMİLLAH! Kız ne yapmış sana?! Savaşa mı girdiniz siz evde?!”
Efe, ses tonunu iyice incelterek, küçük bir çocuk masumiyetiyle yengesinin gözlerinin içine baktı. “Ben çok tatlı bir insanım yengecim. Sen bilirsin beni. Çocuk gibiyim ben… Bak istersen saçımı kokla… Dalin kokuyor…”
Efe başını usulca öne doğru eğdi, saçlarını yengesinin burnuna doğru uzattı. Yengesi Efe'nin saçlarındaki o tanıdık kokuyu içine çekerken hafifçe gülümsedi ama bir yandan da durumun absürtlüğüne inanamıyordu.
“Efe sen Dalin kokuyorsun ama ben buram buram vicdan kokusu alıyorum bu kızdan... Bu neyin karşılığıydı?”
Efe suçlulukla gözlerini tavana dikti, yutkundu ve sessizce itiraf etti: “Ben bulaşıkları yıkamadım…” Sonra hemen kendini savunmaya geçerek ekledi: “Ama bu kadarı da fazla değil mi yenge? Bu bir... Kuzen suikastı.”
Yengesi Efe’nin o masadaki tatlı, boynu bükük halini görünce dayanamadı, içindeki annelik şefkati ağır bastı. “Ben ona göstereceğim ağdanın ne olduğunu! Gel buraya, getir kremi.” Yengesi eğilip Efe'nin başını okşadı, alnından şefkatle öptü. “Bu evde şu masumluğa ağda yapılmaz!”
Efe, zafer kazanmış olmanın verdiği o gizli tatminle yengesine sokuldu, gözleri parıldayarak fısıldadı: “İşte tam da bu yüzden seni kendimden bile çok severim yenge…”
Birkaç dakika sonra Efe salondaki koltuğa kurulmuş, bacağına şefkatle krem sürülürken arkasına yaslanmıştı. Yengesi ise elindeki bezle merdivenlere doğru öfkeyle yönelmişti. Evin koridorunda kadının gür sesi yankılandı:
“İREM! AŞAĞIYA İN! AĞDA KUTUSUNU GETİR BAKALIM!!”
Aşağıda, koltukta bacağını uzatmış olan Efe ise, yukarıdan gelecek olan cinnet çığlıklarını beklerken çikolatalı sütünden derin bir yudum alıyor ve yüzündeki o sinsi, "Premium dolandırıcı" tebessümüyle zaferinin tadını çıkarıyordu.

Krem sürme operasyonundan ve yengenin merdivenlerden yükselen ilk kükremesinden sonra oturma odasına geçici bir barış ama sinsi bir plan havası hakim olmuştu. Efe koltukta, bacağının arkasındaki sızı yüzünden battaniyeye sımsıkı sarılmış bir halde oturuyordu. Bir elinde kremin kutusunu tutuyor, diğer eliyle yengesinin getirdiği sıcak ıhlamur bardağını yudumluyordu.
Yengesi ise karşısındaki tekli koltuğa oturmuş, kolları göğsünde, İrem’in yukarıda odasına kaçışına hâlâ öfkeli ama Efe’ye karşı son derece sevecen bir bakışla bekliyordu. Efe kafasını yavaşça yengesine doğru çevirdi. Gözlerini olabildiğince büyütüp o efsane, masum çocuk maskesini yüzüne geçirdi.
“Yengecim…” dedi, sesine hafif bir titreme katarak. “Ben şimdi çocuk gibi masumum ya hani…”
Yengesi dayanamayıp iç çekti, yüzü şefkatle yumuşadı. “Evet yavrum, canımın içi. Tatlısın, kuzusun sen.”
“İşte ben de tam bu yüzden...” diye devam etti Efe, parmak uçlarını birbirine vurarak. “İrem’den nasıl intikam alacağımı bilemedim. Yani ben özümde kötü bir insan olamam... Ama... Küçük cezalar da caizdir değil mi yengecim?”
Yengesi elindeki çay bardağını yavaşça masaya bıraktı. Gözlerini hafifçe kısıp, sanki çok gizli bir devlet operasyonu konuşuyorlarmış gibi sesini fısıltı tonuna ayarladı.
“Ne düşündün kuzu?”
Efe heyecanla öne doğru eğildi, gözleri sinsice parlıyordu. “Yani... Belki saçlarına biraz limon suyu karışır... Belki diş macunu yarın sabah biraz tuzlu olur… Ya da... Telefonunun dili gizlice Tayca olur?”
Yengesi bıyık altından gülümsedi, arkasına yaslanıp onaylarcasına kafasını salladı. “Hımm… Bunlar başlangıç için fena değil. Ama sen gerisini bana bırak kuzu, biz bu kıza taktiksel bir karşılık veririz.” Yengesi ayağa kalktı, ellerini önünde birleştirip şeytani bir dahi gibi mırıldandı: “Bak şimdi… Beni iyi dinle, not al.”
Efe oturduğu yerde şapşalca sırıtarak yengesine baktı. “Yenge yaa… Biz aslında çok iyi bir ekip olduk. Senle biz... İntikamın nazik tarafıyız resmen.”
Yengesi de bu sinsi ittifaktan son derece memnundu. “Aynen öyle. Biz öyle kaba şeyler yapmayız, ağda falan… Biz sinsilikle çalışırız. Zarar vermiyoruz... Sadece kısasa kısas yapıyoruz ”
Tam o sırada, yukarıdaki odasından koridora çıkan İrem’in isyan dolu sesi evde yankılandı: “Benim şarj aletim nerede yaaaa?! EFEEE! Bir şey mi yaptın yine?!”
Efe, anında yengesine muzipçe bir göz kırptı. Ardından sesini inceltip yukarıya doğru bağırdı:
“Yooo! Ben sadece masumum!! Saçım hâlâ Dalin kokuyor!!”
İki suç ortağı oturma odasında birbirlerine bakıp sinsice kıkırdarken, İrem’in cezalandırılacağı o büyük an mutfak kapısında başladı.
Beş dakika sonra...
Yengesi ellerini beline koymuş, mutfak kapısının önünden yukarıya doğru adeta bir mahkeme hakimi gibi kükrüyordu:
“İREM! GEL BAKALIM AŞAĞIYA!”
İrem, merdivenlerden basamakları tek tek indirirken yüzünde hafif bir suçluluk vardı ama o dikbaşlı, pişkin tavrından da zerre ödün vermiyordu. “Ne oldu ya yine?” diye mırıldandı annesine yaklaşırken. “Bir bacak ağdasıyla dünya yanmadı herhalde.”
“Sen ne yaptın bu çocuğa kız?!” diye çıkıştı yengesi, kaşlarını çatarak. “Ağda ne? Ben sana böyle mi öğrettim ha?! Bu evde tatlıyla, şefkatle büyüyen çocukları ağdayla mı terbiye ediyorsun sen?!”
İrem haksızlığa uğramış gibi kollarını iki yana açtı. “Anne ama o da bulaşıkları bana kitledi! ‘İyileşince yıkarsın’ dedi! Ben de… Şey… Adil oldum yani.”
“Yok artık! Adalet mi?!” dedi annesi hayretle. “Hangi mahkeme bu bacağı soyma cezası veriyor kızım?!”
Kadın tam tekrar bağıracaktı ki, göz ucuyla koltukta battaniyeye sarılmış, masumiyet abidesi gibi onlara bakan Efe’yi gördü. Efe o kadar zavallı, o kadar boynu bükük duruyordu ki... Yengesi bir an durumun absürtlüğüne dayanamayıp hafifçe gülümsedi. “Ay siz çok komik oldunuz ya… Kardeş gibisiniz valla... Ama!” diyerek parmağını İrem’e doğru salladı, sesini yeniden sertleştirdi:
“Efecanım bugün ne derse onu yapacaksın! Tek bir kelime bile etmeyeceksin, itiraz istemiyorum.”
İrem’in gözleri şokla açıldı. “NEE?!”
Efe, yengesi arkasını döndüğü an battaniyenin altından kafasını hafifçe kaldırdı. İrem’in o çaresiz suratına bakarak, dudaklarının kenarıyla o klasik, şeytani zafer gülüşünü fırlattı; parmaklarıyla sessizce bir zafer işareti yaptı.

Birkaç dakika sonra Efe, kendi odasındaki yatağında adeta bir imparator gibi krallar gibi yayılmıştı. Sağ bacağının arkasındaki krem hafifçe serinletirken, ayağını yastığın üzerine uzatmış, battaniyenin üstüne de mağduriyetini pekiştirsin diye peluş ayıcığını bile yerleştirmişti. Suratındaki ifade son derece netti: İmparatorluk geri döndü.
Efe yatakta keyifle gerindi. “Offf…” diye mırıldandı tavana bakarak. “Canım acayip abur cubur çekti yaaa…”
Yüzüne o sinsi ama son derece nazik, tatlı ses tonunu yerleştirip koridora doğru seslendi:
“İreeeeeeemmmmmm~”
Kapının arkasından İrem’in bıkkın ve sinirli sesi yükseldi: “NE var?”
Efe yataktan doğrulmadan, o ölümcül kozunu oynamak için sesini iyice kıstı. “Şimdi kölecimmm… Bana marketten bir şey alır mısın? Cips… Ama acı olmasın. Hani benim... Kalbim şey ya. Bir de… Niğde gazozu. Ama yanında bardak getirrr!”
İrem kapının eşiğinde belirdi, yumruklarını sıkarak tısladı: “Efe… BAK! Kaşınma!”
Efe anında yastığına sarılıp yüzünü büzüştürdü ve salona doğru feryat etti: “Yengeee! Bak hala tehdit ediyor beni!”
Mutfaktan yengenin o otoriter, tavizsiz sesi anında yükseldi:
“İrem! Yap kızım ne istiyorsa! Vicdanını silmişsin, bari çocuğa karşı vicdan borcunu öde!!”
İrem kapı eşiğinde Efe’ye nefret dolu bir bakış fırlatırken, Efe yatağın içinde peluş ayısına sarılmış, göz kırparak gazozunun bardağa doldurulacağı o pürüzsüz dakikaların tadını çıkarıyordu.
Birkaç dakika sonra...
Ankara'nın o meşhur ayazı sokakları esir alırken, evin koridorundaki gerilim yerini pusuya yatmış bir bekleyişe bırakmıştı. Efe, odasındaki yatağında, arkasına yığdığı yastıklara bir imparator edasıyla yaslanmış, marketten gelecek olan zafer ganimetlerini bekliyordu. Bir eliyle bacağının arkasındaki sızıyı hafifleten yanık kreminin tüpünü çeviriyor, diğer eliyle peluş ayısının kafasını patpatlıyordu. İmparatorluk geri dönmüştü dönmesine ama bu saray entrikalarla doluydu.
Kapının kilidi bu kez nispeten daha nazik, adeta bir teslimiyet bayrağı gibi usulca döndü. Koridorda yankılanan ayak sesleri, İrem’in mağlubiyeti kabul etmiş adımlarıydı. Odaya girdiğinde, bir elinde soğuk bir Niğde gazozu, diğer elinde ise Efe’nin hayatı boyunca görebileceği en büyük karabasan duruyordu. İrem, yüzüne dünyanın en şefkatli, en masum gülümsemesini yerleştirmişti; fakat o kehribar gözlerinde sinsi, şeytani kıvılcımlar alev alev yanıyordu.
“Al canımmm~” dedi İrem, cips paketini Efe’nin kucağına doğru adeta bir lütuf gibi bırakırken. Sesindeki o aşırı yapay tatlılık odayı doldurmuştu. “Cipsin. Acılı değil. Malum, senin o narin kalbini ve sağlığını düşündüm.”
Efe, kucağına düşen paketi aldı. Önce paketin üzerindeki o yaldızlı yazılara baktı, sonra gözlerini yavaşça kaldırıp İrem’in pişkin suratını süzdü, ardından inanamıyormuş gibi tekrar pakete döndü. Odada birkaç saniyelik, ağır, dramatik bir sessizlik oldu. Efe’nin yüzündeki o mağrur ifade, yerini derin bir varoluşsal çöküşe bırakıyordu.
Paketin üzerinde tam olarak şu yazıyordu: “Füme Soğan & Yoğurt & Izgara Peynir Karışımı – Yeni Lezzet!”
“…İrem,” dedi Efe, sesi adeta bir tiyatro sahnesindeki trajik bir kahraman gibi fısıltıyla çıktı. “…Bu... Benim dünyada en sevmediğim, yüzüne bile bakmadığım o kalitesiz marka. Hem de... İnsanlığın üretebileceği en karmaşık, en tuhaf aromalısı.”
İrem gayet umursamaz bir tavırla omuz silkti, yatağın hemen kenarındaki pufa yerleşirken içten içe kazandığı o sessiz zaferin tadını çıkarıyordu. “Ama ACILI DEĞİL,” dedi parmaklarıyla hayali maddeleri sayarak. “Bak! Annemin koyduğu tüm kurallara milimetrik olarak uyuyorum. Ayrıca senin de uyman gerekiyor.
Kural bir: Cips acı olmayacak, kalbi sıkışmayacak ki yaptım bunu cips acılı değil.
Kural iki: 'Hani benim kalbim şey ya ' ajitasyonu yapılmayacak ama sen yapıyorsun.
Kural üç: Civcivler şikayet edemez.”
Efe, titreyen parmaklarıyla paketin kenarından tutup sertçe çekti. Paketin açılmasıyla birlikte odanın içine yoğun, ne olduğu belirsiz, adeta bir kimya laboratuvarından kaçmış gibi duran ağır bir koku yayıldı. Efe burnunu pakete yaklaştırdı, kokuyu içine çeker çekmez yüzünü ekşiterek başını hızla geriye doğru attı.
“Bu ne?!” diye feryat etti, paketi kendisinden uzaklaştırmaya çalışarak. “ İrem...Bak bu cips biz ilkokuldayken Erdal amcanın sattığı yirmi beş kuruşluk cipslere benziyo. Bak ben bunu yersem damağıma yapışır, ikimiz bir olup çabalasak bile damağımdan çıkaramayız bunu be!”
İrem büyük bir keyifle kahkahayla gülüp bacak bacak üstüne attı. "En azından...” diyerek Niğde gazozunu Efe’nin komidinine bıraktı. “Bari gazozun Niğde. Onu da gidip Bolu gazozu falan mı alsaydım, dua et.”
Efe gazoz şişesine uzandı, kapağını açıp derin bir yudum aldıktan sonra gözlerini acıyla kapattı. “Şu an...” diye mırıldandı, sesi odanın tavanında dertli bir tınıyla yankılanırken. “Şu an hem bacağımın arkası pürüzsüz ve alev alev... Hem midem bu tuhaf koku yüzünden burkulmuş durumda... Hem de duygularım feci şekilde karışık. Bir insan aynı anda hem mazlum, hem mağdur, hem de bu acıya rağmen nasıl bu kadar mağrur olabilir? İşte ben oldum.”
İrem onun bu dramatik hallerine bıyık altından gülerek başını salladı. “Sen bu gidişle bayağı Shakespeare oldun çıktın başımıza, Efecan.”

“Ben sadece…” dedi Efe, gözlerini kırpıştırıp içindeki o sahte yaşları zorlayarak. “Akşam vakti canı tatlı bir şeyler isteyen… Minik... Narin... Hassas ve kalbi çıt kırıldım bir çocuktum.” Gözlerini olabildiğince büyüterek İrem’e dikti. “Benim o minik, savunmasız kalbim... Bunları hak etmiyordu ki…”
İrem’in gözlerinden adeta lazer ışınları fırlayacaktı. Oturduğu pufun üzerinde öne doğru eğildi, sesi sinirden ve bıkkınlıktan bir tık yükseldi: “AY EFEEE! Yetmedi mi hâlâ yaptığın bu tiyatro? Bi de parmağını emseydin tam olacaktı ya! Tam çocuk olsaydın!!”
Oda bir anlığına ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Efe, İrem’in bu lafı üzerine birkaç saniye boyunca hiç kıpırdamadan durdu. İrem’in gözlerinin içine öyle bir ciddiyetle, öyle derin bir göz teması kurarak baktı ki...
Sonra, dünyanın en yavaş, en milimetrik hareketiyle sağ elinin baş parmağını kaldırdı. Gözlerini bir saniye bile İrem'den ayırmadan, parmağını usulca ağzına götürdü.
İrem şokla gözlerini açtı, ellerini iki yana açarak çığlık attı: “EFECAN YAPMA! İĞRENÇSİN YAPMA ŞUNU!”
Efe parmağı ağzında birkaç saniye daha o masum çocuk taklidini sürdürdü. Ardından, aniden parmağını ağzından çıkardı ve odayı sarsacak güçte, o meşhur sinsi kahkahasını patlattı.
“Ahahhaha!” diye güldü, yataktan doğrulup İrem’in o dehşete düşmüş yüzüne bakarak. “Taktik otuz dört : Karşı tarafı tamamen manyak edene kadar dramatize et ve kazan!”
İrem bir saniye boyunca Efe’nin o zafer sarhoşu, şapşal suratına donakalmış bir şekilde baktı. Çocuğun içindeki o iflah olmaz manipülatör ruhuna karşı koyamadı ve odanın ortasında kahkahayı bastı. “AHAHAHHAHAHAHAH! Ya sen ciddi misin? İnanamıyorum sana ya!” diye bağırdı, gülmekten nefesi kesilirken. “Sen yemin ederim tam bir terapi konususun, senin sinirlerin cidden alınmış!”
O an odadaki tüm o sinsi gerilim, yerini durdurulamaz bir kahkaha krizine bıraktı. İkisi de yatağın ve pufun üzerine yığılır gibi geriye doğru düştüler. Efe’nin fırlattığı yastıklar odanın bir tarafına, o efsanevi cips poşeti diğer tarafına uçtu. Komidinin üzerindeki Niğde gazozu şişesi halının üzerinde dans eder gibi hafifçe devrildi ama şans eseri tek bir damlası bile dökülmedi.
Efe, gülmekten ağrıyan karnını tutarak yastığına tekrar yaslandı, yüzünde bu kez tamamen içten, o eski çocukluk günlerinin sıcaklığını taşıyan bir gülümseme vardı. “Sen var ya…” dedi, ses tonu ilk defa o sinsi tondan arınmış olarak. “Bana dünyanın en acılı, en berbat cipsini alsan da... Benim için her zaman bu dünyadaki en iyi, en kafa kuzen olarak kalacaksın İrem.”
İrem de kıkırdayarak başını yatağın kenarına yasladı, gözlerini tavandaki gölgelere dikti. “Sen de hayatım boyunca gördüğüm en sinsi, hep çocuk şampuanı kokan o ödlek psikopat olarak kalacaksın, Efecan.”
İkisi de o uzun, yorucu ve intikam dolu günün ardından yorgun düşmüş bir şekilde sessizliğe teslim oldular. Odanın içindeki o loş ışıkta, aralarında sadece yılların, paylaşılan çocukluk anılarının ve o kopmaz kuzenlik bağının getirdiği o sessiz, güvenli sıcaklık kaldı. İrem tavanı izliyor, Efe ise bacağını uzatmış yastığın tadını çıkarıyordu.
Ta ki Efe, o sinsi ve tatlı ses tonunu yeniden devreye sokup sessizliği bozarak fısıldayana kadar:
“İrem… Ben acıktım galiba, bana içeriden biraz sıcak çorba getirsene…”
İrem kafasını hızla Efe'ye çevirdi, gözlerini kısarak tısladı: “EFE! SENİ O KALAN DİĞER TEMİZ BACAĞINDAN AĞDAYLA TERBİYE EDERİM, SUS!!”