2. bölüm / 24
ALTI ÇİZİLİANKARA RÜZGÂRI
Bölümler 24Şu an: ANKARA RÜZGÂRI
- 1 DURMUŞ BİR KALBİN SESSİZLİĞİ402 kelime
- 2 ANKARA RÜZGÂRI1.205 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 KENDİNİ ARARKEN1.058 kelime
- 4 LUCİEN634 kelime
- 5 İLK AKŞAM YEMEĞİ946 kelime
- 6 YAVAŞ YAVAŞ ALIŞIRKEN1.038 kelime
- 7 ÜÇ HARFLİLER Mİ? YOO HİÇ KORKMADIM...2.622 kelime
- 8 RİCA EDİYORUM SUS!1.093 kelime
- 9 OKULUN İLK GÜNÜ1.501 kelime
- 10 ESKİ BİR BORÇ1.237 kelime
- 11 YAZ DİZİSİ Mİ ÇEKİYORUZ?4.224 kelime
- 12 ŞEYTANIN STAJYERİ4.727 kelime
- 13 SESSİZLİK ÇÖKÜNCE1.122 kelime
- 14 ZİRVENİN ORTAKLARI1.311 kelime
- 15 KAN BAĞI1.128 kelime
- 16 DOSTLUK892 kelime
- 17 HASTANE779 kelime
- 18 BİLMESE Mİ?955 kelime
- 19 TİYATRO BAŞLIYOR2.880 kelime
- 20 EVE DÖNÜŞ2.885 kelime
- 21 SESSİZ İNKAR5.462 kelime
- 22 FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK1.614 kelime
- 23 KISKANÇLIĞIN ANATOMİSİ7.965 kelime
- 24 BİR CUMHURİYET SABAHI3.113 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ASLI
Bir Yıl Önce / Öğleden Sonra
“Bir sonraki durak Kızılay-Milli İrade. Next station: Kızılay.”
Anons sesiyle irkildim. Elimdeki kitaba kendimi o kadar kaptırmıştım ki bir anlığına metroda olduğumu tamamen unutmuştum. Sayfanın ortasında kalan o cümle, zihnimi bulandırmaya yetmişti:
“İnsan bazen evdeyken bile eve dönmek istiyor...”
Dalgınlığımın sebebi tam olarak buydu. Gerçekten de öyle değil miydi? İnsan kendini ararken; kendi iç sesini, duygularını ve düşüncelerini kaybedebiliyordu. Aradığı cevapları bulamadığında ya da o cevaplar geciktiğinde, zihni öyle bir karışıyordu ki sadece ait olduğu yere, yani evine sığınmak istiyordu. Hatta bazen kendi evini bile beğenmiyordu; belki bir değişiklik, belki bir nefes lazımdı o duvarların arasına. Belki de cevapları ararken, kendi doğrularının aslında birer yanlış olduğunu fark etmenin verdiği o buruk sancı yüzünden kaçmak istiyordu...
Ama her şeye rağmen güzeldi o ev. Kusurlu da olsa güzeldi, çünkü ona aitti. Kötüyse de düzeltirdi. Bu hayatta her şeyin bir çözümü olduğuna inanıyordum. Yapılması gereken tek şey; önce kendine dürüst olmak, sonra kabullenmek ve ardından sevmekti. Hiçbir şey anlamsız değildi ve başımıza gelen her zorluk, aslında bize bir şey öğretmek için oradaydı.
Düşüncelerimi bir kenara bırakıp başımı kaldırdım. Metronun camına yansıyan görüntüme baktım. Bakışlarım sakindi, kendimi iyi hissediyordum. Uzun zamandan sonra ilk defa metro bu kadar sakindi; ayakta kalmak yerine bir koltuğa oturup huzurla kitap okuyabilmiştim. Normalde hep o bitmek bilmeyen iş çıkışı kalabalığına denk gelir, kitap okumayı bırak, nefes alacak yer bulamazdım.
Metro yavaşlarken hazırlanmaya başladım. Elimi valizime götürdüm, camdaki yansımamda saçlarımı şöyle bir düzelttim. Ve o beklenen anons geldi:
“Kızılay!”
Metrodan inip yürüyen merdivenlere yöneldim. Dışarıda yaz sıcağı hüküm sürüyordu, istasyonun içi de oldukça basıktı; ancak karşı yönden gelen metronun yarattığı o ani hava akımı bir anlığına beni ferahlattı. Rüzgâr saçlarımı savururken gülümsedim.
Yürüyen merdivenlerden çıktıktan sonra, valizin ağırlığına aldırış etmeden Metro Kitap Fuarı’na doğru yürüdüm. Kendime güzel bir roman almalıydım. Her sabah uyandığımda on beş dakika bile olsa kitap okumak, ruhuma o kadar iyi geliyordu ki... Kitapların arasında gezinirken bir an duraksadım; Türk romanları, kişisel gelişim, psikoloji, polisiye... Seçenek çoktu ama hızlı olmam gerekiyordu. Arkadaşlarım gelmişse onları daha fazla bekletmek istemiyordum.
Beş kişiydiler. Kızılay AVM’ nin önünde buluşacaktık. Aslında Ankaralılar olarak hangimiz, ne zaman başlattı bilmiyorum ama o binanın içinden çok “AVM önü” popülerdi. Tam diğerlerine de bir şeyler baksam mı diye düşünürken çantamın derinliklerinden bir telefon sesi yükseldi. Telaşla her köşeye baktım, Abi nereye koydum bunu ya! Diye söylenirken sonunda buldum.
Arayan İrem’di. Açtığım an sesi kulağımın zarını patlattı:
— Ay Aslıııı! Hadi nerede kaldın kanka? Beklemekten öldük, hadi!
İrem’i kızdırmamak lazımdı; şu an gözlerinden ateş çıkıyor olabilirdi. Sert ama sevgi dolu İrem... Tam cevap verecekken arkadan bir ses daha yükseldi:
— Aslı, kanka biz deve miyiz? Şu an Ankara ÇÖL, ÇÖL! Yanıyom burdaaa!
Bu kesinlikle Burak’tı. Bu sıcakta beklemeleri içimi burksa da kendimi tutamadım.
— Kanka siz öğleden sonra dört demediniz mi? – diye savundum kendimi.
Burak devam etti:
— Kanka, saat dörtte buluşacağız diye tam dört olmasını beklemeye gerek yok. Aslıcan saat kaç şu an?
Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp saate baktım:
— Iıı... Şey, on beş elli dört.
— Ee, sorun ne amk? Gel la artık!
Haklıydı. Dakikliği bazen yanlış yerlerde kullanan biriydim.
— Tamam tamam, geliyorum şimdi. Ne yapsaydım Burak, metroyu arkadan mı ittirseydim? – dedim gülerek. Bir yandan da hızlıca bir kitap seçmeye çalışıyordum.
Burak’ın sesi hâlâ arkadan geliyordu:
— Bu kesin doğarken de geç doğdu. On aylık mısın nesin? Bir insan nasıl her şeye geç kalabilir lan?
— Sensin on aylık! Neyse, hadi geliyorum, görüşürüz – deyip telefonu kapattım.
Hemen bir kitap seçip kasaya yöneldim. Ödemeyi yapıp çıkışa doğru koşarken, aniden yükselen bir gitar sesi beni olduğum yere çiviledi. Sokak müzisyenleri... Kitap fuarının önünde toplanan insanlar; kimi video çekiyor, kimi ritim tutuyor, kimi de yanındaki sevdiğine gülümseyerek bakıyordu. Neşeyle Ankara Rüzgârı’nı söylüyorlardı:
“Söyledim aşkımı ben Ankara rüzgârına,
Olmadı kaldı benim her hevesim yarıda,
Boş yere ağlama kalbini bağlama Ankara kızlarına...”
Yüzümde tatlı bir tebessüm oluştu. Çok güzel söylüyorlardı, durup dinlemeyi çok isterdim ama vaktim dardı. Tekrar yürüyen merdivenlere geldim. Yukarı çıkarken yüzüme vuran sıcak esintiyle pembe, salaş gömleğim ve boynumdaki fularım havalandı. Bu his paha biçilemezdi.
Sokağa çıktığımda etrafıma bakındım. Hah, işte oradalar! Gamze’nin neşeyle el salladığını görünce kocaman bir gülümsemeyle karşılık verdim. Grubun en minyonu olan Gamze (Kendisi bir elli üç olur.) heyecanla orada olduklarını işaret ediyordu.
Valizin tekerlek sesleri eşliğinde yanlarına yürüdüm. İrem, Gamze, Arda, Efe ve Burak... İrem, uzun sarı saçlarını düzleştirmiş, tam bir model gibi görünüyordu. Gamze saçlarını her zamanki gibi renkli ve özgün bir tarzda toplamıştı (Hâlâ neden Mabel Pines’ı canlandırmadı hayret ediyorum).
Efe, beyaz tişörtü, kahverengi gömleği ve gri kotuyla her zamanki gibi cool görünüyordu. Arda ise tam bir doğuştan mühendis edasıyla; siyah tişörtü, bej şortu ve başında güneş gözlüğüyle elini cebine atmış bekliyordu.
Gamze ve Arda’nın kardeş olduğuna inanmak gerçekten zordu; biri grubun en kısası, diğeri bir doksan iki santim boyuyla en uzunu... Burak ise grubun doğal lideri, hatta bir iki yaş büyük olan o korumacı abiler gibiydi. Mavi kot şortu, beyaz tişörtü ve ters taktığı kot şapkasıyla tam karşımdaydı.
Yanlarına vardığımda Burak, “Hele şükür!” dedi.
— Ya saat tam dört işte! Burnumdan getirme, zaten valiz benden ağır – dedim gülerek.
Arda lafa girdi:
— O kadar kıyafeti yığmasaydın içine. Hayır abi, her gün aynı tişörtü giyip de nasıl bu kadar çok eşyanız olabiliyor, anlamıyorum ki!
Efe, muzip bir tavırla ekledi:
— Öyle deme kanka, Aslı iki ay önceki pantolonuna giremiyor şu an.
— Ne ara bu kadar gıcık oldunuz siz ya? – diye takıldım onlara.
Gamze, Efe’ye döndü:
— Şu espri için kaç yıl bekledin Efecan? – diyerek beni savundu.
İrem ise son noktayı koydu:
— Ben sizi herkesin içinde rezil etmeden yürüyün hemen!
Valizi Arda devraldı ve yeni tutacağımız öğrenci evi hakkında sohbet ederek yürümeye başladık. Kızlar arkada, erkekler ise adresi bulmaya çalışarak önde ilerliyordu.
— Abi o değil de Bahçeli’deki eve gitmek için niye Kızılay’da indik ki biz? Hala o geçerli sebebi söylemediniz kırk dakika yürüyeceğiz şimdi – dedim.
Efe adımlarını yavaşlatıp yanıma geldi. Burak ve Arda’yı işaret edip konuşmaya başladı:
— Bu zeki arkadaşlarına ev sahibinden anahtarı almayı unutmamasını söyleseydin, şuan evde balkonun gölgesinde oturuyor olurduk Aslıcan! Ev sahibi Kızılay’da bekliyor.
— Ne alakası var oğlum? – diye atıldı Arda. –Açlıktan ölüyoruz dediniz, ‘Kızılay’da birer döner yiyip öyle geçeriz’ diyen sen değil miydin?
Efe sanki söyleyen o değilmiş gibi başka tarafa baktı. Daha sonra bana bir şey söyleyecek gibi başını çevirdi.
— Az önce söylediğim şey için özür dilerim bu arada – dedi sesi yumuşayarak.
— Ne için?
— Şey... Hani az önce valizin ağırlığı falan. Alay etmiş gibi oldu, saçmaladım.
Yüzüne baktım. Bunu söylerken elini ensesine götürdü. Onu ilk defa bu kadar mahcup görüyordum.
— Sorun değil, şakaydı sadece. Ama haklısın tabii, biraz çok yiyorum – dedim gülerek. Balık etli olduğum belliydi tabii.
— Evet şakaydı ama gerçek sanmanı istemiyorum. Hiç de öyle değilsin çünkü – dedi ciddiyetle.
Sözlerindeki içtenlik içimi rahatlatmıştı. Ona minnettar bir gülüş gönderip tam lafa girecektim ki önde Burak’ın sesi duyuldu:
— Oğlum ben yolu mu karıştırıyorum lan?
İrem hemen düzeltti:
— Yok yok doğru, devam et.
Arda ise söyleniyordu:
— Hava kararacak ya!
Gamze ise aradan bağırdı.
— Acıktım!
Yürürken şunu bir kez daha fark ettim: Bu insanların yanında kendimi gerçekten özgür ve rahat hissediyordum. Ânı yaşıyordum. Yanında güzel insanlar olunca, hayat gerçekten katlanılır ve güzel geliyordu.
Tam şu an: İnsanlar güzeldi, hayat güzeldi... Ankara güzeldi.
Bölüm etkileşimi
