1. bölüm · ALTI ÇİZİLİ

DURMUŞ BİR KALBİN SESSİZLİĞİ

Aysunn ❄️

Gök gürültüsü Ankara’nın üzerine sert bir darbe gibi inerken, yağmur sokakları yırtarcasına yağıyordu. Gökyüzü, sanki biriktirdiği tüm kederi bu dar sokağa boşaltmaya yemin etmişti. Her bir damla, asfaltın üzerine düşmeden hemen önce cılız sokak lambasının ışığında bir anlığına parlıyor, sonra karanlığın içinde kayboluyordu.
Aslı, dondurucu kaldırımın ortasında dizlerinin üzerine çökmüştü. Çenesi zangır zangır titriyordu. Yüzünden süzülen şeyin yağmur mu yoksa gözyaşı mı olduğunu ayırt edemiyordu artık. "Efe... Hayır, Efe bak bana..." Sesi, yağmurun gürültüsü arasında kaybolup giden zayıf bir hıçkırıktı. Elleri, kontrol edemediği bir şiddetle sarsılıyordu. Betonun soğuğu dizlerinden vücuduna bir zehir gibi yayılıyordu ama bunu hissetmiyordu bile.
Tek bir gerçeği vardı: Tam önünde, su birikintilerinin içinde cansızca yatan beden. Titreyen avucunu Efe’nin göğsüne bastırdı. Hiçbir şey yoktu. Ne parmak uçlarını uyandıracak bir nabız, ne göğüs kafesinde en ufak bir esneme, ne de yaşama dair tek bir soluk... Sadece sağanak yağmurun çıkardığı o vahşi gürültü ve aralarındaki o korkunç, mutlak sessizlik.
"Şaka mı bu? Kalk hadi... Yalvarırım kalk!" Kalp masajına başladığında elleri ıslaklıktan ve çamurdan kayıyordu. Pes etmedi. Dişlerini birbirine kenetleyip tüm ağırlığıyla yüklendi. Bir... iki... üç... dört... Kaç kere beraber çalışmışlardı bu ritmi?
Fakültenin laboratuvarında, o plastik mankenlerin üzerinde kaç saatlerini harcamışlardı? Efe, "Aslı, dirseklerini kırma, daha dik bas," diye kaç kez uyarmıştı onu. Şimdi o her şeyi bilen eller, en ufak bir hareket bile göstermiyordu.
Efe’nin her zaman özenle düzelttiği saçları alnına yapışmış, kirpikleri birbirine karışmıştı. Dudakları yavaş yavaş o geri dönülmez morun soğuk tonuna bürünüyordu. "Lütfen..." diye fısıldadı Aslı, her baskıda Efe’nin göğüs kafesinden gelen o tok sesi duyarken. "Nefes al, sadece bir kez..."
O an şehir, tüm kalabalığı ve gürültüsüyle çekildi; dünya sadece o bir metrekarelik ıslak betona hapsolmuştu. Uzaklardan bir arabanın asfaltı yırtan tekerlek sesi geliyordu, belki bir yerlerde bir siren çalıyordu ama her şey çok yabancıydı. Aslı eğildi, alnını onun buz gibi alnına dayadı. Geçen onlarca yıl, yapılan en saçma espriler, paylaşılan en ağır dertler... Hepsi şu an bu soğukluğun altında eziliyordu.
Hayatın onlardan çaldığı o saniyeler, aralarında telafi edilemez bir uçuruma dönüşmüştü. Bir yıldır her şeyin yolunda gittiğine inanmıştı. Onun o eşsiz gülüşünde şifa buluyor, her geçen gün biraz daha iyileştiğini sanıyordu. Ama şimdi o gülüş, Ankara’nın bu karanlık sokağında, yağmurun altında yavaş vavaş sönüp gidiyordu.
Siren sesleri sokağın başında yankılandığında Aslı artık hiçbir şeyi duymuyordu. Tek duyduğu, kendi içinde patlayan o sağır edici sessizlikti: Ona geç kalmış olmanın, onu kurtaramamanın sessizliği. O an anlamıştı Aslı. Bazı kalpler sadece durmazdı; giderken yanlarında birilerini daha götürürlerdi.