Yüzleşme

Vaveyla Yazarı: lemonkoli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 16Şu an: Yüzleşme

Aynada yüzüme baktım. Sağ gözümün yanındaki dikkat çekici mührü yok sayarsak son derece solgun görünüyordum. Solgun ve bir sünger gibi şiş. Gece türlü kabuslarla geçtiği için aralıksız bir uykuya hasret kalmıştım. Soğuk suyu ardı ardına yüzüme vurdum ve hiç değilse şişliklerin biraz olsun yatışmasını umdum.

Odaya geri döndüğümde Ayris hala derin bir uykunun içindeydi. Uyanık olsaydı ondan biraz daha iyi görünmemi sağlayacak bir şeyler isteyebilirdim. Hiç değilse uykusuzluğun izlerini saklayacak bir krem mesela. Ama ağzı hafifçe aralıktı ve artık aşina olduğum şekilde uykusunda mırıldanıyordu.

Gergin hissettiğim zamanlarda olduğu gibi saçlarımı tepemde topladım. İçinde rahat hissettiğim bir kot pantolonu ve giyilmekten solmuş koyu renkli kazağımı üzerime geçirdim. Bugün aşinalık duygusuna daha fazla ihtiyacım vardı.
Odadan ayrıldığımda hem koridorlar hem de eğitim alanı tamamen boştu. Dışarıda sabah serinliği vardı. Tam olarak nerede ne yapacağımızı bilmediğimden Jin’i beklemek üzere idman sahasının içerisine girdim.

Çok geçmeden yaklaşan ayak seslerini işittim. Jin az sonra sahanın içerisine girdi ve gözleri benimle buluştuğunda “Beni takip et.” diyerek sahanın yanına iliştirilmiş depoya yöneldi.

İkiletmeden peşine takıldım. Deponun içerisine girdik ve kalabalık raf gruplarının arasından dönüp zemindeki mahzene ya da -bir çeşit zindana?- açılan merdivenlere yöneldik. İçerisi havasızdı ve yüksek pencereler nedeniyle yarı karanlıktı. Jin merdivene uzandığında ellerini şıklattı ve aşağı uzanan yapı ansızın aydınlandı. Kayıtsız kalmaya çalışıyordum ama iyiden iyiye meraklanmıştım. Merdivenler bir depoyu andıran ve tahminimden çok daha büyük bir alana çıktı. İçeride hiç bir pencere yoktu. Duvarlara iliştirilmiş lambalar deponun ancak yarısını aydınlatmaya yetiyordu. Hiç bir şeye takılmadan Jin’in peşi sıra ilerlemeye odaklanmıştım. Gözlerimin ışığa alışması zaman aldı ve sonunda Barlas’ı az ileride bizi beklerken bulduğumda nabzım yeniden hızlandı.

Barlas’ın üzerinde sade koyu kıyafetler vardı. Bu bir bakıma benim açımdan huzursuz ediciydi çünkü odanın kasvetli havasıyla birlikte oradaki varlığına dikkat çeken tek şey parlak yeşil gözleriydi.

“Mükemmel.” dedi Jin etrafa göz gezdirirken. “Burada gözlerden uzak olacaksınız.”

Boş bir depoda ne aradığımızı merak ederek “Tam olarak ne yapacağız?” diye sordum.

Jin dingin bir gülümsemeyle bana döndü. İçimde gittikçe büyüyen kötü bir his vardı. “Her bir mühür içerisinde gizli bir gücü barındırır.” dedi yumuşak bir sesle devam etmeden önce. “Güçlü bir rahibe olabilmek için önce onları kontrol etmeyi öğrenmen gerek.” Ardından ellerini iki yana açtı ve avuç içinden karanlığın içine doğru ışıktan yapılmış göz alıcı parlaklıkta iki zincir uzadı. “Bu bir Gleipnir,” dedi. “Karanlık yaratıkları bağlar. İlk mührümün hediyesiydi.”

Jin’in avuçlarından taşarak nabız gibi atan ve birbirinin içinden geçen ışık demetine nefesim kesilerek baktım. Öyle büyüleyiciydi ki aynı bir tanrıçaya benziyordu.

Kollarını kapatırken ışık zinciri de geldiği hızla kayboldu. “Mühürü kırmanın tek yolu onu aktifleştirmektir.” dedi bir nefes vererek. “Dün yaşanan talihsiz olay ilk mührünü nasıl kıracağımız konusunda bir yol gösterdi.”

Talihsiz olay. Yutkunma ihtiyacı hissettim. Az kalsın bir karanlık yaratık tarafından boğazlanıyordum. Mühürden kurtulmak için daha fazlasıyla boğuşmam mı gerekiyordu?

“Ne yapmam gerekiyor?” diye sordum. İçimi bir telaş sarmıştı. Yine de olduğumdan daha cesaretli görünmeye çalışıyordum,

Jin’in soruma aldırmadan Barlas’a yöneldi. “Onu getirdin mi?”

“Evet.” dedi Barlas kayıtsız bir sesle ve bir adım yana çekildi. Arkasındaki Lubb’u tutan sandığı farkettiğimde olduğum yerde donup kaldım. Gözlerimi kapağındaki tılsımdan alamıyordum. Onu yeniden salacaklar!

Jin tepkimi izlerken Barlas’a kaçamak bir bakış attı. “Barlas Terek’ten sonra yaratıklar konusunda en deneyimli savaşçı. Sana onlarla nasıl başa çıkacağını öğretmek için burada.” Barlas konuşmanın gidişatından pek hoşnut görünmüyordu ancak herhangi bir şey söylemedi.

“Bu-“ Panikle bir adım geri gittim. “Tehlikeli değil mi?” Dün yaşadıklarımı hatırladıkça sanki nefes almam zorlaştı. Boğucu bir karanlık, etrafımı saran yakıcı kışkaçlar ve en çok da çaresizlik.

“Sorun yok Melisa.” dedi yatıştırıcı bir sesle. “Dün gördüğün olgun bir yaratıktı. Bu sefer bir sorun olmaması için onu kendim kontrol ettim. İçerisindeki çekirdek çok genç ve sana hiç bir şekilde zarar veremeyecek.”

İkisinin de gözleri üzerimdeydi. İçimde birbiriyle yarışan iki duygunun esiri olmuştum. Bir yanım paniğe kapılmıştı ve çıkışa doğru koşarak uzaklaşmak istiyordu. Diğer yanımsa ise bu kadar korkak olduğum için lanetler okuyordu. Kolay olacak mı sanıyordun? diye bağırdı için için işkence eden o ses. Ayrıca zayıf görünmekten nefret ediyordum. Özellikle de şu anda. Elinde sonunda bununla yüzleşmem gerekmeyecek miydi?

Kısa sessizliği Barlas’ın sesi böldü. “Buna hazır değil.”

O anda bir öfke kanımda kaynamaya başladı. Benimle ilgili her şeyi bildiğini mi sanıyordu? Kendimi bile şaşırtan bir kararlılıkla konuştum.

“Deneyeceğim.”

Jin verdiğim tepkiden memnun bir şekilde şakıdı. “Harika!” Topukları üzerinde döndü ve çıkışa yönelerek “İkiniz çalışırken kimsenin sizi rahatsız etmemesini sağlayacağım.” dedi.

Jin gittikten sonra Barlas tam karşıma dikildi.

“Kendini kimseye kanıtlamak zorunda değilsin.” dedi kibirli bir şekilde.

Kollarımı birbirine doladım ve kaşlarımı çattım. “Sahi mi? Hatırlattığın için sağol ama kendi adıma karar verebilirim.”

“Pekala.” dedi sinir bozucu bir şekilde gülümserken. “Pek hoş bir deneyim olmayacak. Sonra uyarmadı deme.”

Gittikçe daha fazla kuşkuya düşüyordum. “Sen gerçekten yardımcı olmaya mı geldin?”

Yüzüne içimi titretecek bir gülümseme yayıldı. “Hadi.” dedi soruma aldırmadan beni kendine doğru çekerek. “Temel şeylerle başlayalım.”

İki elimi kavradığı gibi yukarıya kaldırdı. Birini diğerinin üzerine getirdi. Bir şahin gibi etrafımda dönüyordu. Hızlı bir hareketle belimden yakalayıp ayaklarımdan birini diğerinin arkasına gelecek şekilde ittirdi. Ardından “Dizlerini bükme.” derken bir elinin tersiyle diz kapağıma fiske attı. “Duruşun bu olacak.” Temasıyla büsbütün afallamış şekilde söylediklerini yapmaya çalıştım.

“Gardını asla düşürme. Önce zayıf olan yerlere saldırırlar; boyna ve bileğe.” Gözleri üzerimde dolaştı. “Rahibeler genellikle koruyucu bir bariyer oluştururlar. Ancak henüz ışığı kontrol edemiyorsun o yüzden öndeki elinde bir bıçak olsa daha iyi. Azurit onları kesen tek şeydir.” Sandıktan uğursuz bir ses geldi. Bir anda dün Barlas’ın karanlık yaratığa doğru savurduğu bıçağı hatırladım ve üzerini kaplayan mavi sıvıyı.

“O şey,” dedim duraksayarak “Öldü mü?”

Bakışları bir an donuklaştı. “Hayır. Konseye teslim edildi.”

Gözlerim yeniden sandığa kaydı. “Ne oldu?” dedi dikkatimin dağıldığını görünce.

Jin savaşçıları buraya toplayarak hali hazırda konseyle arasında bir gerilim yaratmıştı. Bu olayın iyice tuzu biberi olduğunu tahmin ettim. “Jin’in başı ağrımış olmalı.”

Barlas’ın gözlerinden bir parıltı geçti. “Jin,” dedi, istediğini elde etmek için her türlü sınırı zorlayabilecek biri. Bu yüzden senden ne istediğine dikkat etmelisin.”

“Öyleyse neden ona yardım ediyorsun?”

“Sana yardım ediyorum.” Her bir kelimeyi vurgulayarak söylemişti. Öyle ciddi görünüyordu ki ne söyleyeceğimi bilemeyerek bir an sessiz kaldım. Çocukluğum yalnız geçmişti ve buradaki hayatım dışında bana yakın sayılabilecek ne bir arkadaşlık ne de bir ilişkim olmamıştı. “O şey bana saldırdığında,” dedim lafi biraz geveleyerek “Beni senin çıkardığını söylediler. Ona kaçamak bir bakış attım.“Bunun için teşekkür ederim.”

Her zamanki gibi ukalaca bir şey söylemesini bekledim. Belki de yersiz bir şey. Ufak bir tebessüm doğal bir tepki olurdu değil mi? Ama hayır, son derece ciddiydi. Rahatsız olmuş gibi kımıldandı. “Teşekkür etmene gerek yok.” dedi sonunda.

Sanki benden basit bir teşekkürü bile alamazmış gibi. Moralimin bozulmasına izin vermedim. “Hayır, var.” dedim biraz çocuksu bir inatla. “Bir gün karşılığını vereceğim.”

Dudakları usulca kıvrıldı. “Öyle olsun.”

Konuyu dağıtma ihtiyacı hissettim. “Hiç onlardan birini öldürdün mü?”

“Evet.” dedi sakince başıyla onaylayarak.

Kararlı görünmek için cesaretimi toparlamaya çalıştım. Bunu yapabilirsin. Bunu yapabilirsin. “Pekala ne yapmam gerekiyor?” Ellerimi bir dövüşe hazırlanır gibi iki yanda salladım ve bana gösterdiği şekilde kaldırdım.

Heyecanım onu eğlendirmiş gibi sırıttı. Belki de alayla. Üzerinde durmadım. Yalnızca bir an önce şu şeyle yüzleşmek istiyordum.

“Lubb’lar sana temas edemez ama kötü duygulardan beslenir. Özellikle korkudan. Duygularını kontrol altına almalısın.”

Kafamı hızlıca salladım. “Korku yok.”

Yanıma geldi ve elimi kendisine doğru çekti. Ardından avucumun içerisine siyah, kıvrık bir bıçak sıkıştırdı. Tüm duyularım harekete geçmişti. Ben gözlerimi parlak yüzeyinden alamadan konuşmaya devam etti. “Bununla gövdesinden kolların çıktığı yere saldır. En zayıf notaları orası.”

“Ya işe yaramazsa?” Yüzümdeki korkuyu görmüş olmalıydı.

“Hemen yanında duracağım.”

Buradan dönüş yoktu. Bıçağı bana gösterdiği şekilde tutup ellerimi kaldırdım. Gözleri güven vermek ister gibi benimkilere sabitlenmişti. “Hazır olduğunda açacağım.” dedi.

Gözlerimi kapatıp cesaretimi toplarken beşe kadar saydım. Ardından gözlerimi sandığa dikip kafamı onaylar şekilde salladım.

Barlas benden bir kaç metre ötede duran sandığın üzerindeki tılsımını yana kaydırdı. Sandıktan hafif bir klik sesi geldi ve odaya yeniden uğursuz bir hava çöktü. Duruşumu korumak için kendimle savaşırken kapağın arasından yoğun ve akışkan bir gölgenin sızmasını izledim. Bileğimdeki mühür aynı anda sızlamaya başladı.

“Gardını düşürme.” diye uyardı beni keskin bir sesle.

Ellerimi biraz daha kaldırdım. Gölge yavaşça toplanıp havalandı. Dün gördüğümden çok daha küçük bir gövdesi vardı. Havaya uzanan çıkıntıların ise büyük kıskaçları yoktu. Yine de tüylerimi diken diken etmeye yetecek kadar tuhaftı. Az sonra yavaşça bana doğru süzülmeye başladı.

Dizlerim az sonra boşalacak gibi titriyordu. Sanki odanın içindeki başka gölgelerin de ona katılmak ister gibi gövdesine doğru çekildiğini hissettim. Taş zeminden ve duvarlardan uğursuz karaltılar yükseldi. Odanın ısısı iyice düşerken tek yaptığım bana yaklaşan karaltıyı izlemek ve duruşumu korumaya çalışmaktı.

Gitgide hızlandı ve beni içine aldı. Dünkü gibi bedenimi saran kıskaçlar ya da nefes almamı imkansız hale getiren bir baskı yoktu ama sanki bir anda bir boşluğa çekilmiş gibiydim. Ayak bileğim akıl almaz derecede yanıyordu ve kulağımda uğultular duyuyordum. Buradan sağ çıkamayacaksın. Görüşüm bulanmaya başladı ve düpedüz paniğe kapılmak üzereyken uzaktan Barlas’ın sesini işittim.

“Melisa sakinleş. Korkun onu büyütüyor.”

Gözlerimi kapatıp gerçekten bana söylediği şeyi yapmaya çalıştım. Ama panik beni ele geçirmişti bile. Nabzım kulaklarımda atıyordu. Gözlerimi açsam da yine bir karanlığa hapsolmuş gibiydim. İç sesim de şimdi avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bundan kurtulamayacaksın.

Barlas’ın bana seslendiğini duyuyordum ama ne söylediğini bilmiyordum. Sanki tüm sözler anlamsızdı. Yaprak gibi kontrolsüzce titriyordum.

Yere düşen bıçağın sesini işittim. Gardımı düşürmüştüm. Olanca gücümle kulaklarımı kapadım. Tek istediğim sesleri susturmaktı. Yine de onları duymaya devam ettim. Güçsüzsün. Buna dayanamazsın.

“Kapa çeneni.” diye bağırdım. Artık Barlas’ı duymuyordum. Tek işittiğim karanlığın fısıldadı sözlerdi. Gitmiş olabilir miydi? Yalnızsın.

Kendimi tamamen kaybedeceğimi sandığım an bir şey bana sıkıca sarıldı. Başta yaratığın kolları olduğunu sandım ama gölgeye ait olamayacak kadar sıcaktı. Kulağımın hemen yanında bir nefes hissettim ve ardından Barlas’ın sesini işittim. “Yanındayım. Seni bırakmayacağım.”

Bana öyle sıkı sarılıyordu ki buz kesmiş bedenim sıcaklığıyla birlikte yeniden hayat bulmuş gibi canlandı. Sanki denizde boğuluyormuşum da hissettiğim bu sıcaklık son kalasmış gibi sıkıca tuttundum ona. Avuç içlerim de bileğim gibi yanıyordu. Ellerimi sırtına batacak kadar bastırıyordum. “Korkma.” diye fısıldarken sarılmaya devam etti. Bu kadar etkili olmasını beklemiyordum. Gözlerimi sıkı sıkı kapattım ve yalnızca varlığına, bana sardığı kollara ve sıcaklığına odaklanmaya çalıştım. Az sonra uğultular azaldı. Yavaşça ışık geri geldi. Bundan güç alıp sakinleşmeyi denedim. Nabzım hala sınırları zorluyordu ama garip bir şekilde az önceki gibi çaresiz ya da kaybolmuş hissetmiyordum. Sanki ben cesaretim kazandıkça karaltı gücünü yitirmeye başladı. Dört bir yandan ona katıldığını gördüğüm gölgeler dağıldı ve bedeni küçülürken görüş alanım tamamen geri geldi.

Barlas beni bırakıp Lubb’a doğru bir kaç darbe savurdu. Yaratığın geri kaçtığını gördüm. Gidecek bir yeri yoktu. Onu bir kaç darbe sonrası duvara sıkıştırdı ve tılsımın yardımıyla hareketsiz hale getirmeyi başardı. Barlas’ın artık bir şeftali çekirdeği boyutuna inmiş çekirdeği sandığa yerleştirmesini izledim. Yüzü ter içinde kalmıştı. Bana dönerken gözlerinin hasar tespiti yapmaya çalışıyormuş gibi üzerimde gezinmesini izledim.

Bir sorun olduğunu anlaması çok sürmedi. Kaşları hızla çatıldı. “Ne oldu?”

Gözlerimi ondan alamıyordum. Daha doğrusu sırtındaki avuç içi büyüklüğündeki yanıklardan. Sırtındaki kazakta iki büyük delik oluşmuştu ve altındaki teni kızarıktı. Bir şoktan kurtulur gibi kafamı yavaşça ellerime indirirken Barlas yanıma ulaşmıştı. Avuçlarım aynı sırtı gibi kızarıktı, üzerinde ise kumaşın kömürleşmiş kalıntıları vardı.

“Ah.” dedi kaşları hafifçe kalkarken gözlerini yüzüme çevirerek. “Sen bir ateş rahibesisin.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.