12. bölüm / 16
ALİVA SERİSİ: MÜHÜRBataklık
Bölümler 16Şu an: Bataklık
- 1 Giriş1.433 kelime
- 2 Mühür984 kelime
- 3 Taş Ev1.113 kelime
- 4 Ayin1.665 kelime
- 5 Eşleşme1.390 kelime
- 6 Ortak1.111 kelime
- 7 Avcı1.848 kelime
- 8 Çekirdek1.685 kelime
- 9 Yem1.311 kelime
- 10 Yüzleşme1.806 kelime
- 11 Planlar1.267 kelime
- 12 Bataklık2.138 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 Teklif1.172 kelime
- 14 Kırılma1.094 kelime
- 15 Öngörü1.552 kelime
- 16 Haber1.155 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ön bahçeye çıkan taş basamaklardan adımımızı attığımız anda büyüleyici bir görüntüyle karşılaştık. Heykellere dek uzanan geniş alanın çevresi kandillerle aydınlatılmış, dört bir yana ateş çukurları kurulmuştu. Bir çoğu ellerinde kadehler tutan gruplar tarafından çevrelenmişti bile. Şenlik havasına yakışır bir müzik, kalabalıktan çıkan gürültü ve kahkaha seslerine karışıyordu. Bahçenin bir köşesine kondurulmuş devasa boyuttaki masa atıştırmalıklar ve içeceklerle donatılmıştı. Girişte nefesimi tutmuş halde bu güzel görüntünün tadını çıkarırken heykellerin hemen önünde duran Oli’nin bizden bir kaç metre uzaktaki geniş ateş çukurunu tutuşturmasını izledim. Tam zamanında gelmiştik.
“Haydi kendimize içecek bir şeyler alalım.” dedi Ayris koluma girerek.
Kendimize birer kadeh kapıp en yakındaki ateş çukurunun başına geçtik. İnsanların yüzlerindeki mühürler ateşin aydınlatıcı etkisiyle canlanmış gibi parlıyordu. Herkesin bu gece için ayrı bir özen gösterdiği belliydi ama dikkatimi savaşçıların giydiği geleneksel koyu renk kıyafetler çekti. Hepsi göğüs kısmında ay tanrıçası Luna’nın sembolünü taşıyan-ince bir hilal- koyu renkli takımlardan giymişti.
“Savaşçılar için kıyafet kuralı mı var?” dedim Ayris’e dönerek.
Koyu gözleri belli bir kişiyi arıyormuş gibi alanda dolaştı. “Luna’nın sembolünü taşıyan kıyafetler giymek bir gelenektir.” dedi gözleri hala kalabalığı tararken. “Ona ve rahibelerine karşı olan bağlılıklarını göstermek için.”
İyice meraklanmıştım. “Bir rahibe ile savaşçı eşleştiğinde tam olarak ne oluyor?”
“Aralarında bir tür bağ kuruluyor. Bağlılık yemini eden savaşçı rahibeye duygusal ve fiziksel olarak erişebiliyor.”
“Yani ne hissedersem o da mı hissediyor?”
“Senin izin verdiğin ölçüde.” dedi omzunu silkerek. “Böylece nerede olursan ol seni bulabilir. Yaralandığını anlayabilir.”
“Peki ya işe yaramazsa? Demek istediğim korumayı başaramazsa?”
“Rahibenin ölmesi ya da bağı feshetmesi durumunda bunun fiziksel anlamda çok acı verici olduğunu duydum.” Ayris kadehinden bir yudum aldıp devam etti. “Bundan olsa gerek genellikle ikinci bir yemin etmiyorlar.”
“Aras’ı reddedersem o da acı mı çekecek?” Gözlerimi kaçırarak sorumuştum bunu.
“Hayır.” dedi Ayris. “Hala mühürlerin olduğu için onu reddetmen ya da kabul etmen böyle bir sonuç doğurmaz. Ama-“ dedi kısa bir nefes vererek. “Onu kesin olarak reddetmediğin sürece başka birine bağlılık sunamaz. Bu da onu sana yakın olmaya zorluyor.”
“Bu pek adil değil.” dedim neredeyse kendi kendime konuşarak. “Tüm bu yemin işi yalnızca rahibelerin lehine çalışıyormuş gibi.”
“Öyle olmak zorunda.” dedi Ayris. “Karanlık yaratıklarla baş edebilen tek şey Aliva’ların yarattığı güç. Üstüne üstlük mühürlerini başarıyla kırabilen rahibe sayısı oldukça az. Bu yüzden hayatlarıyla bile olsa bizi korumaya çalışıyorlar.”
Tekrar sessizliğe gömülürken kadehimden büyük bir yudum aldım. Yakıcı bir sıvı boğazımdan mideme inerken gözlerim yeniden kalabalığa döndü. Heper ile Beril’in bize yaklaşmakta olduğunu gördüm. Bahçe iyiden iyiye kalabalıklaşmıştı.
Az sonra Jin ile Terek taş basamaklarda göründüler. Terek savaşçıların geleneksel kıyafetlerine benzer bir takım giymişti. Öyle yapılıydı ki takım omuzlarını ve kollarını zorla sarmış gibi görünüyordu. Hemen yanında duran Jin ise girişte dikilip zarif krem rengi elbisesinin içinde yüzünde kibirli bir ifadeyle tüm alanı süzdü. Olduğumuz yöne bakarken kısacık bir an durakladı. Bakışlarımı kaçırdım ve Aras’ın da elinde fazladan iki kadehle yanıma geldiğini gördüm. Bana kibarca göz kırptı ve elindeki kadehleri Heper ile Beril’e uzattı.
“Gösteri başladı mı?” dedi sabırsızca.
“Henüz başlamadı.” dedi Beril. Elbisesinin pilelerini dışa çevirmekle meşguldü.
“Ne gösterisi?” diye sordum merakla.
“Eşleşmeyi kabul eden Aliva ile savaşçı Luna’ya saygılarını sunmak için bir çeşit seremoni hazırlar.” diye açıkladı Heper. “Bu akşamki gösteri için konsey başkanını bile davet ettiklerini duydum.”
“İşte orada.” dedi Beril heyecanla ön kısmı işaret ederek. Hepimiz işaret ettiği yöne baktık.
Müzik azaldı ve insanlar konuşmayı bırakıp girişe döndüler. Bahçeye bir anda tuhaf sessizlik hakim oldu. Jin ile Terek bile hafifçe başlarını eğerek geçmesi için kenara çekildiler. Onu ilk kez orada gördüm. Orta yaşlı ve kır saçlı bir adamdı. Üzerinde sade siyah bir takım vardı. Terek kadar yapılı değildi ama duruşundan ya da çevresine yaydığı tuhaf auradan olsa gerek herkes bir kaç adım geri çekilmişti. Koyu ve donuk bakışlarıyla kalabalığı taradı. Jin bir adım öne çıkarak onu ve arkasından gelen konsey liderleri olduğunu tahmin ettiğim grubu heykellerin önündeki büyük ateş çemberine doğru yönlendirdi. Onları aralarında Barlas ile Rüzgar’ın da olduğu bir grup savaşçı takip etti. Tuhaf bir heyecanla az sonra olacakları beklemeye başladım.
Jin liderler ve konsey başkanı yerleşir yerleşmez yüzünü kalabalığa çevirdi.
“Ay tanrıçası Luna’ya saygı ve şükranlarımızı sunacağımız bu geceye başlamadan önce konsey başkanımız Zered’e ve tüm değerli konsey üyelerine hoş geldiniz demek istiyorum.” Ellerini sanki kalabalığı kucaklıyormuş gibi iki yana açmıştı. “Hepiniz hazırsanız şimdi eşleşen çiftimizi davet edebiliriz.”
Kandillerin ışıkları azalırken müzik tamamen kesildi. Siyah saçları beline kadar uzanan bir kız uzun beyaz bir elbisenin içerisinde taş basamaklarda belirdi. Hemen yanında geleneksel siyah bir takımın içerisinde bir savaşçı duruyordu. Savaşçının sağ kolu kırmızı bir kumaşla işaretlenmişti. Rahibe bir elini nazikçe havaya kaldırmış olan savaşçının elini tuttu ve eteğini havalandıran usul adımlarla ilerlemeye başladı. Öyle güzel bir yüzü vardı ki gözlerimi ondan alamıyordum. Gergin ya da utangaç değildi. Aksine son derece dingin görünüyordu. Zered’in de bulunduğu büyük ateş çukuruna kadar ilerleyip kalabalığın tam ortasında durdular. İkisi de saygıyla başlarını eğerek selam verdiler.
Ardından kız savaşçının elini bıraktı ve usul adımlarla bir dans edasıyla ortadaki boşluğun çevresini adımlamaya başladı. Dansına uygun olarak bir müzik başladı. İnsanı içine çeken ağıt benzeri bir melodiydi. Aliva’nın adımları hızlanırken çevresindeki hava titreşmeye ve parlamaya başladı. Müzik hareketlerine eş bir şekilde hızlanmış ve derinden gelen bir davul sesi ona eşlik etmeye başlamıştı. Her vuruşu kalbimde ve kulaklarımda hissediyordum. Eteğinden yayılan parlaklık onu içine alarak her döndüğünde çevresini dalga dalga aydınlatıyordu.
Gözlerimi ne ondan ne hareketlerinden alamıyordum. Zarif bir şekilde dans ediyor ve bedeni kıvrılıp bükülürken çevresindeki enerjiyi de kendisiyle birlikte şekillendiriyordu. Az sonra müzik hareketleriyle birlikte hızlandı. Savaşçı da bir adım öne çıkarak ona eşlik etmeye başladı. Parmakları arasında neredeyse takip edemeyeceğim hızda küçük bıçaklar çeviriyordu. Aliva atik bir hareketle tam merkeze geçtiği sırada savaşçı parmakları arasında tuttuğu bıçakları ona doğru savurmaya başladı. Öndeki insanlardan bir kaç çığlık bile geldi. Müzik kalbimle yarışan bir hıza erişmişti. Savaşçı rahibenin etrafında dönüyor ve ardı arkası kesilmeyecek şekilde elindeki bıçakları ona fırlatıyordu.
Herkes gibi ben de nefesimi tutmuş bir şekilde onları izliyordum. Aliva tek başına dans ediyormuş gibi kendi etrafında dönmeye devam etti. Etrafında ışıktan yapılmış beyaz bir kalkan oluşmuştu. Bıçaklar ona erişemeden bir bir titreyerek yön değiştirdi ve yukarıya yöneldi. Az sonra hepsi kafasının yarım metre kadar üzerinde birikmişti. Dönmeyi bıraktı ve kollarını yana doğru açtı. Elbisesinin bol kol kesimi ve çevreye yaydığı parlaklıkla bir meleği andırıyordu. Kolları kafasına doğru yükselirken tüm vücudundan fırlayan kırbaç şeklindeki ışık huzmeleri bıçakları bir kuşak gibi sardı. Kollarını yeniden öne uzattı ve vücudunun bir devamı gibi hareket eden ışık huzmeleri savaşçıya doğru eğildi. Parlaklıkları azalırken hepsinin arasında tek uzun bir bıçak olduğunu gördüm. Onları birleştirmiş olmalıydı.
Kalabalıktan hayranlık sesleri yükseldi. Savaşçı bıçağı kavradı bir süre birbirlerinin gözlerine bakarak öylece dikildiler. Öyle etkilenmiştim ki nefesim kesilmişti.
Savaşçı zarif bir hareketle bir dizinin üzerine eğildi. Bıçakla sol eline ufak bir kesi attı. Avucundan sızan bir damla kanla birlikte elini yumruk yapıp göğsüne bastırdı. “Ben Bulut Atlıhan.” dedi tok bir sesle. “Bundan sonra ne olursa olsun senin için savaşacak ve seni canım pahasına koruyacağım. Ay tanrıçası adına yemin olsun!”
Kız ona doğru bir adım atıp usulca elini tuttu ve onu ayağa kaldırdı. “Nehir yıldırım. Luna’nın bir rahibesi olarak yeminini kabul ediyorum.” İkisinin bileklerini birbirine bağlayan bir enerji akışı oldu. Etraf karanlığa gömüldüğünde bile hala birbirlerinin bileklerini tutuyor ve o anın içinde kaybolmuş görünüyorlardı.
Kalabalık aynı anda coşkulu bir şekilde alkışlamaya başladı. Etrafları kuşatıldı ve insanlar kadeh kaldırdı. Gürültü ve müzik aynı hızla geri geldi. Gözlerim Zered’e kaydığında hiç bir duygu belirtisi göstermeyen donuk bakışlarıyla çifti izlediğini gördüm. Sanki bu onun için hiç bir şey ifade etmiyor gibiydi. İçimden istemsiz bir ürperti geçti.
O sırada bir kaç metre yanında duran Barlas’la göz göze geldik. Bakışlarını kaçırmadığından olsa gerek anlık bir dürtüyle yanına gitmek istedim. O da benim kadar bundan etkilenmiş miydi?
“Şimdi ne olacak?” dedi Beril heyecanlı bir sesle dikkatimi ona çekerek.
“Konseyin onlara vereceği görevi bekleyecekler.” dedi Aras. “Büyük ihtimalle yarın ölümlülerin dünyasına gönderilirler.”
“Öyleyse bu akşam iyi bir içkiyi hak ediyorlar.” dedi Ayris ikinci kadehini de kafasına dikerek. “Buranın içkilerini özleyeceklerine bahse girerim.”
“Biraz hızlı gitmiyor musun?” dedi Aras korumacı bir tavırla. Ayris’e bakarken kaşları havalanmıştı.
“Merak etme bugün sarhoş olmayı planlamıyorum.” dedi Ayris bana anlamlı şekilde gözlerini kırparak. Ardından neredeyse şımarık bir ses tonuyla ekledi. “Eğer Mel ile bana birer kadeh daha getirirsen, buradaki en centilmen erkeğin sen olduğunu düşüneceğim.”
“Aman düşüncelerin sende kalsın.” dedi Aras gülümsememe neden olan huysuz bir tavırla. Yine de bize birer kadeh daha almak üzere yanımızdan ayrıldı.
Ortamı yeniden bir şenlik havası kapladı. Müzik ve gürültünün yanı sıra bir grup savaşçı ve Aliva kendi aralarında dans etmeye başlamıştı. Aras’ın getirdiği içkileri yudumlarken ateş etrafında dönenleri, gülüşenleri ve kadeh kaldıranları izleyerek bir süre daha oyalandık. Zered ve konsey üyeleri ayaklandığında Jin ile Terek de peşlerine takıldı. Kafamı çevirip Barlas’ın az önce durduğu yere baktım. Yine ortadan kaybolduğunu görünce ister istemez moralim bozuldu. Belki de erkenden yatmaya gitmişti. Bu kadar takılmamam gerekirdi.
“Şuraya baksana.” dedi Ayris beni çaktırmadan dürterek.
Bakışlarını takip ettim ve Ovis ile Rüzgar’ın bir köşede baş başa sohbet ettiğini gördüm. Ovis uzun sarı saçlarını savurarak hafif bir kahkaha attı. Ayris her an oraya gidip ortamı dağıtmak ister gibi görünüyordu.
“Belki de sadece sohbet ediyorlar.” dedim yatışmasını umut ederek.
“Eğiticilerle birlikte yemek yedikten sonra ayrılmaz ikili oldular.” dedi homurdanır gibi bir sesle. “Hem onunla konuşmak istediğimi söyledim, niyetimi anlamış olmalı değil mi?” Şimdi daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi.
Ovis az sonra Rüzgar’ın yanında ayrıldı ve içecek standının oraya yöneldi. Neredeyse aynı anda Ayris elindeki kadehin son yudumunu kafaya dikti ve “Ya şimdi ya asla.” dedi.
“Ne yapıyorsun?” dedim çaktırmadan kolunu yakalamaya çalışarak. Çoktan harekete geçmişti. “Beni merak etme. Benimle gölette buluşmasını söyleyeceğim.” Bir kaç adım attıktan sonra dönüp omzunun üzerinden seslendi.“Bu arada Aras’ı oradan uzak tutarsan harika olur.” Ardından sırıttı ve ben daha cevap veremeden Rüzgar’a doğru ilerlemeye başladı. Heper ile Aras eski savaşçılarla ilgili bir konuda kendi aralarında hararetli bir konuşmaya girmişlerdi. Yalnızca Beril Ayris’in masadan ayrıldığını farketti.
“Nereye gitti?” diye sorarken gözleriyle onu arıyordu.
Aceleyle kolunu yakalayıp kendime çevirdim. “Çok içti. Biraz uzanacak herhalde.” dedim. “Az önce ne söylüyordun?” Neyseki Beril bu tuhaf hareketimin üzerinde durmadı. Abisinin geçen sene çıktığı görevle ilgili bir şeyler anlatmaya devam etti.
O sırada Ayris Rüzgar’ın kulağına doğru eğilmişti. Ardından topukları üzerinde döndü, kendinden emin adımlarla gölete giden ağaçlara doğru ilerledi ve gözden kayboldu.
Yaklaşık on dakika sonra Rüzgar da ağaçlık alana doğru yöneldi. Bir süre daha oyalandım ancak dikkatimi pek bir şeye veremediğimden -düşüncelerim içkinin de etkisiyle Ayris ile Barlas arasında gidip geliyordu- fazla içmiş olduğumu bahane ederek yanlarından ayrıldım. Aras beni odaya götürmeyi teklif etse de yalnız kalmak istediğimi söyleyerek onu geri çevirdim.
Odaya girdiğimde Ayris hala dönmemişti. Bir süre odada adımladım. Sonunda küpelerden ve ayakkabılardan kurtulup kendimi yatağın üzerine attım. Ayris’i beklerken yatakta dönüp duruyordum. Neden bilmiyorum ama içim bir türlü rahat değildi.
Uyandığımda saat ikiyi geçmişti. Ayris’in yatağı boştu. Hala birlikteler mi? Bu saate kadar ne konuşuyor olabilirler? İç sıkıntım artık tahammül edilemez boyuttaydı. Pekala dedim kendi kendimi yataktan çıkmaya zorlayarak. Yalnızca uzaktan kontrol edeceğim. Hala birlikte ve konuşuyorlarsa çaktırmadan geri dönerim. Üzerimdeki kırışmış elbiseyi değiştirmeden ayakkabıları geçirip kendimi dışarı attım.
Şenlik havası tamamen dağılmıştı. Koridorda yalnızca çoktan sarhoş olmuş ve odasına dönmeye çalışan bir kaç kişiyle karşılaştım. Gölete doğru kestirme bir yol sunduğu için arka bölümden çıktım. Hava tamamıyla soğumuştu. Arka bahçede neredeyse hiç ışık olmadığından karanlık yolu yalnızca aydan yansıyan beyaz ışık aydınlatıyordu.
Göletin olduğu tarafa dönüp hızlı adımlarla ilerledim. Bir nehrin sınırladığı koruluğa gelince soluklanmak için durdum. Yeterince uzaklaşmış olmalıydım. Yine de ne bir su birikintisine ne de arka patikadaki taş yola rastlamamıştım. Ormanın içinde ne kadar ilerlediğimi bilmiyorum. İşin kötü tarafı geldiğim bu yeri daha önce hiç görmemiştim. Ay ışığı iyice sıklaşan ağaç ve uzantıları nedeniyle artık çevremi aydınlatmaya yetmiyordu. Yanıma bir fener ya da kandil almayı akıl edemediğimden görmek iyice bir işkenceye dönüştü. Harika! Bir de kaybolmuştum.
Attığım her adımda ayaklarım balçık gibi bir şeye girip çıkıyordu. Ormanın içinde bir bataklığa denk gelmiş olmalıydım. Yeniden sert toprağa ulaşmaya çalışarak geri döndüm. O sırada yakındaki ağaçların arasından yeşil parlak bir şey belirdi. Yaklaştıkça saçları çevresinde dalgalanan bir kadın silüetiydi bu. Hareket etmeyi bırakıp büyülenmiş gibi onu izlemeye başladım. Yarı çıplak bedenini, renkli çiçekler ve yapraklar elbise gibi kapatmıştı. Kısa yeşil-sarı saçları kafasının üzerinde gevşek bir topuz ile toplanmıştı. Sol ayak bileğinde ve sağ elinde sarmal şekilli yine yapraklardan oluşan dövmeler vardı. Neredeyse benim boylarımdaydı. Etrafı aydınlatarak parmak ucunda ilerliyordu. Tek rahatsız edici detay parmaklarının uzunluğuydu. Yaklaştıkça farkettim ki onlar parmakları değil tırnaklarıydı. Neredeyse bir pençe gibi uzun tırnaklar! Geri gitmeye çalıştım ama yaklaşmasını izlerken bataklığa saplanmıştım. Çaresizlik tüm bedenimi sardı.
Ardından arkamdaki çalılıktan başka bir ses geldi. Bu yüksek perdeden bir hırlamaya benziyordu. Kafamı çevirip bakmaya korkuyordum. İşim bitmişti. Bana yaklaşan kadının büyük güzel gözleri benim üzerimden arkamdaki sesin sahibine kaydı. Yürümeyi bırakıp olduğu yerde durdu. Karanlığın içinden iki adet bıçak saçlarımı sıyırıp kadına savruldu. Sanki bir hayaletmiş gibi onun içinden geçmişti. Kulaklarım uğulduyordu. Kadının gözlerinde öfkeli bir parlama belirdi. Bir bıçak fırlama sesi daha! ve karşımdaki yaratık artık her neyse bir sis gibi dağıldı. Nefes almaya dahi korkarak heykel gibi hareketsiz duruyordum. Gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı. Arkamdaki adımlar yaklaşırken kaderimle yüzleşme üzere yavaşça döndüm.
Bölüm etkileşimi
