7. bölüm / 16
ALİVA SERİSİ: MÜHÜRAvcı
Bölümler 16Şu an: Avcı
- 1 Giriş1.433 kelime
- 2 Mühür984 kelime
- 3 Taş Ev1.113 kelime
- 4 Ayin1.665 kelime
- 5 Eşleşme1.390 kelime
- 6 Ortak1.111 kelime
- 7 Avcı1.848 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 Çekirdek1.685 kelime
- 9 Yem1.311 kelime
- 10 Yüzleşme1.806 kelime
- 11 Planlar1.267 kelime
- 12 Bataklık2.138 kelime
- 13 Teklif1.172 kelime
- 14 Kırılma1.094 kelime
- 15 Öngörü1.552 kelime
- 16 Haber1.155 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Öğleden sonra tek yaptığım buraya geldiğimden beri kapağını açmadığım çizim defterinden hırsımı çıkarmak oldu. İşe yaradı da. Bir süreliğine. Odanın diğer tarafında kalan ufak pencerenin uğursuz bir sesle gıcırdamasına neden olan rüzgarın uğultusu dikkatimi çekene kadar defteri karalamaya devam ettim. Ayris’le birlikte ikinci katın en ucundaki odaya yerleşmiştik ve penceremiz taş evin arkasında kalan puslu bir ormana bakıyordu. Pencerenin sağ alt kenarından çerçeveye uzanan ufak çatlak her zaman orada mıydı? Rüzgar yeniden camı titrettiğinde çatlaktan siyah bir gölge sızdı. Ya da en azından bir saniye için ben öyle olduğunu sandım. Göz açıp kapayıncaya kadar her şey normale döndü ama tabii bu ürpermem için yeterliydi.
Neredeyse aynı anda Ayris odaya girdi.
“Oda ne kadar da soğuk böyle!” dedi huysuz bir şekilde. Perdeyi kapatıp elindeki dosyayı yatağa bırakırken hayli bunalmış görünüyordu. “Bir insanın dokuz tane kardeşi olabilir mi? Kuzenlerinden bahsetmiyorum bile.” Aynanın karşında ellerini çileden çıkmış gibi saçlarına geçirerek hızlı bir topuz yapmaya başladı. “Keyifli bir konuşmaydı diyemem ama neyse ki lafı dolandırmıyor. Yemekten sonra kısa bir işimiz kaldı.” Ansızın gözleri bana takılınca saçıyla uğraşmayı bıraktı.
“Hem sen bütün gün neredeydin?” Bakışları dağınık saçlarımdan, üzerimdeki pijamaya, ardından da kucağımdaki anlamsız çizimlere kaydığında cevabını almış gibi durakladı. “Rapor yazmak yerine karakalem çalışması yaptıysan hiç değilse Jin’i çizseydin.” dedi imalı bir sesle. “Gösterişli bir resim uğrayacağın gazabı azaltabilir.”
Sesindeki ironi beni gülümsetti. Gerçekten de Jin’in iyi çizilmiş bir portreye karşı koyabileceğini sanmıyordum. “Hayır, rapor burada.” derken çizimleri kenara itip ona tek cümlenin yazılı olduğu en alttaki kağıdı uzattım. Aslında bu rapordan ziyade sinirimi atmak için karaladığım nottan başka bir şey değildi.
‘Yaklaşık bir doksan boyunda, yersiz derecede ukala ve kesinlikle kendini bir halt sanıyor.’
Ayris uzattığım kağıda kısa bir göz gezdirip neşeli bir kahkaha koyverdi. “Baya kaynaşmışsınız desene.” Gözleri ansızın parladı. “Ya da son derece yakışıklı olduğunu da ekle. Böylece konuşamayacak kadar abayı yaktığını düşünür.”
“Bunun imkanı yok.” Sesim öyle sert çıktı ki Ayris’in kaşları havalandı. Barlas’ın bu konuda beni kışkırttığını bilemezdi tabi. “Aslına bakarsan Jin’den partnerimi değiştirmesini istedim.”
“Ne istedim dedin?” Ayris’in bunu beklemediği açıktı.
“Anlaşması imkansız biri,” dedim kendimi savunmak isteyerek. “Ayrıca o..” doğru kelimeleri bulmak için bir an duraksadım. “Benden nefret ediyor gibi.” Aslında bunu söylediğim anda pişman oldum çünkü öyle olması için hiç bir neden yoktu. Sonuçta beni tanımıyordu. Daha da önemlisi bunu umursamıyor olmam gerekirdi.
Ayris bir an ciddiyetle beni süzdü. “Senden hoşlanmasına gerek yok. Raporun için kendiyle ilgili bir kaç detay verse yeter. Hem neden böyle düşünüyorsun ki?”
Çocuk gibi suratımı astım. “Ne hissettiği umurumda değil,” dedim bunun bariz bir yalan olduğunu bildiğim halde. “Ama onunla konuşmak beni geriyor.”
“Tavrının sana özgü olduğunu sanmıyorum.” dedi avutmak istercesine. “Bir kaç kişi dışında kimseyle konuştuğunu görmedim. Bilirsin, yalnız takılan tiplerden. Ayrıca Jin ne dedi?”
“Barlas’la eşleştiğim için minnettar olmam gerektiğini.” Sesim homurtudan farksızdı.
“Aslına bakarsan haksız sayılmaz.” Ona delici bakışlar attığım için iki elini savunmaya geçer gibi kaldırdı. “Pekala, demek istediğim pek cana yakın olmayabilir ama onunla eşleşmek isteyen bir sürü Aliva var Mel. Bildiğim kadarıyla Terek’in de favorisi çünkü gerçekten yetenekli.”
Aklıma takılan şey nedeniyle oturduğum yerden huzursuzca doğruldum. “Yetenek demişken savaşçıların da bizim gibi yetenekleri olabiliyor mu?”
“Ne gibi?”
“Benimle ilgili bazı tahminlerde bulundu ve tatsız derecede isabetliydi.”
“Kastettiğin şey rahibelik yetenekleriyse, hayır. En fazla tılsımları kullanabilirler. İyi bir gözlemden ibaret olduğuna eminim.” dedi Ayris. Ben bundan oldukça şüpheliydim. “Neredeyse unutuyordum,” dedi ansızın. “Aras bunu sana vermemi istedi.” Cebinden ikiye katlanmış bir kağıdı çıkarıp bana uzattı. Eğik, kargacık burgacık bir yazıydı. ‘Saat 21:00’da ön bahçedeki heykelde buluşalım.’
“Gece dışarı çıkmamızla ilgili bir yasak yok mu?”
“Hayır.” dedi kıyafetlerini değişmek için dolaba yönelerek. “Ama yine de ormana girmeyin. Gece oradan neyin çıkacağı belli olmaz.”
İstemsizce yutkundum. Ayris ise hava durumundan bahsetmişçesine rahattı. “Hadi,” dedi üzerini değiştirirken. “Yemekhanedeki güzel yerleri kaptırmadan önce çıkmamız gerek. Ayrıca ilk günden çuvallamak istemiyorsan üzerine güzel bir elbise geçir ve Barlas’ı tek başına bir köşeye çek. Eğer istersen onu konuşturmanın bir yolunu bulabileceğine eminim.” Bunu bambaşka bir imayla söylemişti.
“Harika bir motivasyon konuşmasıydı.” dedim kinayeli bir tonla. Yine de normalde giyeceğimden çok daha özenli bir elbise seçtim.
“Her zaman.” dedi Ayris ve otuz iki diş gülümsedi.
Yemek salonu sakindi.
Ayris, Rüzgar ile eşleştiğinden beri Ovis’i yakın bir göz hapsine almıştı. Ovis’in sıcak kanlı biri olduğunu söylemiyorum ama sırf o oturduğu için her zamanki masamız yerine başka bir masaya yöneldiğinde bunun aşırı bir tepki olduğunu düşündüm. Bir süre ayakta dikildikten sonra kapıya yakın bir masaya, Heper ile Beril’in karşısına oturduk. Sakin ve kibar bir ikiliydi. Daha önceden birbirlerini tanıyorlardı ve bugünki eşleşmeden en memnun kalan çift oldukları her hallerinden belliydi.
Yemeğimiz bittiği halde biraz daha orada oyalandık. Yalnızca bir ara Aras’ı Eylül ile birlikte meyve salatası sırasına girerken gördüm. Eylül kısa boylu, çekik gözlü ve çilli bir kızdı. Buradan bakınca halinden son derece memnun görünüyordu. Ansızın Aras’la eşleşmiş olsaydım her şeyin ne kadar da kolay olacağını düşünmeden edemedim. Kafasını kaldırdığında göz göze geldik ve bana hevesle el salladı. Bir şeyler söyledi ama bu mesafeden duymam mümkün değildi. Notunu aldığını göstermek için cebimdeki kağıdı çıkarıp kafamı salladım. O da başıyla onayladı. Böylece akşam için sözleşmiş olduk.
Çok geçmeden Barlas yemekhaneye girdiğinde -kapıya öyle yakın oturuyorduk ki farketmemem imkansızdı- masadaki konuya olan ilgimi ansızın kaybettim. Olduğum tarafa bakmamıştı ve oradaki varlığımdan tamamen habersizdi. Yine de yemekhane sanki birden bire daha küçük bir yer haline geldi ve tuhaf bir rahatsızlıkla oturduğum yerde kıpırdandım. Ona bakarken yakalanmak istediğim son şeydi. Bu sebeple dikkatimi Heper’e verdim ve ne anlattığı hakkında hiç bir fikrim olmadığı halde ilgili görünmeye çalıştım.
Barlas yüzü bana dönük bir şekilde uzak olmayan bir masaya oturdu. Kafasını kaldırdığında gözlerimi yeniden kaçırdım ve Heper ile Beril yanımızdan ayrılana dek de kendimle yaptığım anlaşmaya uyarak kafamı o yöne çevirmedim.
Ayris gitmek için hareketlendiğinde kendime bir kez olduğu yöne bakmak için izin verdim. Ona baktığımı hissetmiş gibi bana döndü. Böylece göz göze geldik.
Kafamı çevirmem, başka yöne dönmem ve onu yok saymam gerekirdi ama bakışlarındaki bir şey -ilk günkü gibi tüylerimi ürperttiği halde- bunu yapmama engel oldu. O kelime neydi? Avcı. Av, benim. Onda bir terslik vardı. Bunu hissedebiliyordum. Bir şeyler… doğru değildi. Yoğun yeşil bakışları üzerimdeyken beni tam olarak neyin tetiklediğini bilmiyorum ama yeniden anlamsız bir meydan okuma isteği ile doldum. Yüzleşmek ve sorununun ne olduğunu öğrenmek istiyordum.
“Atlas ile ne zaman buluşacaksın?” diye sordum Ayris’e dönerek.
Saatine göz attı. “Yaklaşık on dakika sonra.”
Tepsiyi de alarak, masadan kalktım. “Akşam odada görüşürüz o halde.”
“Nereye gidiyorsun ki?” dedi, ani kalkışım karşısında şaşırarak.
Barlas’ın oturduğu masaya doğru harekete geçmiştim bile. “Raporumu bitirmeye.”
Pekala.
Korkak biri değilim. Hiç bir zaman da olmadım. Şu anda da gergin olmamam gerekirdi. Oturduğu yere ilerlerken kendime hatırlattığım şeyler bunlardı. Yine de bir kaç emin adımdan sonra hareketlerim yavaşladı ama kararlılığımın sarsılmasına izin vermedim. Üzerime yapışmış bir mıknatıs gibi beni takip eden delici bakışları altında karşısındaki sandalye yerleşene dek tek kelime etmedi.
“Bugün daha fazla konuşmak istemediğini sanıyordum.” Dudakları varla yok arası bir gülümsemeyle bükülmüştü.
“Fikrimi değiştirdim.”
“Jin itirazını kabul etmedi sanırım.” dedi alaylı bir şekilde.
Anlık bir dürtüyle dürüst olmaya karar verdim. Kafamı iki yana salladım ve teslim olmuş bir şekilde “Onu ikna etmeye yaklaşamadım bile.” dedim. Eğer sorununun ne olduğunu -en azından benimle bir sorunu olup olmadığını- öğreneceksem numara yapmanın anlamı yoktu.
“Ben de öyle düşünmüştüm.” Sanki ondan kurtulmaya çalışmamı komik bulmuş gibi yüzüne çarpık bir gülümseme yayıldı. Belki de tuhaf dürüstlüğümü eğlenceli bulmuştu. “Nedenini sormadı mı peki?”
“Sordu tabii” dedim kafamı onaylar şekilde sallayarak. “Ancak aleyhinde kullanabileceğim pek bir şey yoktu ve ne söylersem söyleyeyim seninle eşleştiğim için şanslı olduğumu düşünüyor.” İlk normal konuşmamızın bu konuda olması garipti ama dürüstlük tuhaf şekilde işe yaramıştı. Aramızdaki gerilimin azaldığını hissettim. Belki de sadece iyimser bir düşünceydi. Bu iyimserliğe tutundum. “Neden baştan başlamıyoruz?”
Sandalyesinde geriye doğru yaslandı. Sanki gizli bir espiriye gülmemek için direniyor gibi dudaklarını birbirine bastırdı. “Ne yapmamızı öneriyorsun?”
“Bir kaç hızlı sorumu cevaplarsın. Böylece birbirimizi daha fazla görmek zorunda kalmayız.”
Önü doğru hafifçe eğildi.
“Seni görmekle ilgili bir sorunum yok.” Yorumundan ziyade içimde bir şeyin buna olması olumlu tepki vermesine şaşırarak geri çekildim.
“İyi o halde. Tek çocuk musun?”
“Evet.” Tüm söyleyeceği buydu.
“Boş zamanlarında ne yapıyorsun?”
“Pek fazla boş zamanım olmaz.” Yeniden arkasına yaslandı ve kollarını sandalyesinin arkasına attı.
“Rapora yazmak için bundan fazlasına ihtiyacım var. Neden bana bir iyilik yapmıyorsun?”
“İyilikleri karşılıksız yapmam.” Bunun bir kinaye olduğundan şüphem yoktu. İşin aslı, karşılık olarak her ne isteyecekse duymak istediğimden emin değildim. Neden bu kadar alaycı olmak zorundaydı? Ve neden bunu haketmişim gibi davranıyordu?
“Senden doğru düzgün bir cevap almak için ne yapmam gerekiyor?”
Gözleri dudaklarıma indi. “Bir öpücüğe ne dersin?” Ağzım yine açık kalma tehlikesiyle karşı karşıyaydı ama kapalı tutmayı başardım. Sessiz bir öfkeyle “Hiç komik değil.” dedim. Tabii ki kızarmıştım. Sanki bundan kaçabilirmişim gibi etrafa bakındım.
“Resim çizmeyi severim.” dedi biraz sonra.
Ortak bir noktamızın olabileceğini düşünmezdim. “Ne çizmekten hoşlanıyorsun?”
“Son zamanlarda tek bir favorim var.” Yine anlayamadığım bir espiriye gülüyordu. Hazır konuşmaya başlamışken alabileceğimi almaya kararlıydım.
“Eğitimini bitirmene ne kadar kaldı?”
“9 ay.” dedi ellerini masanın üzerinde kavuştururken. “Terek’e kalsa beni hemen yarın sahaya sürer.” Sayılarının yetersiz olduğunu biliyordum. Bu anlaşılır bir istekti.
“Jin’in de aynı fikirde olduğuna bahse girerim.”
“Jin’in her konuda fikir üretmeyi bırakması gerekiyor.” Jin’den hoşlanmadığını anlamak için kahin olmaya gerek yoktu. Hoşlanmadığı şeyler başlığının altına kendimden sonra Jin’i de eklemeliydim.
“Sen ne istiyorsun peki?”
Sanki bu soruyu sormamı beklemiyormuş gibi düşünceli gözleri üzerimde gezindi. “Seçim hakkım olduğunu sanmıyorum.”
“Yine de istediğin Aliva’yı seçebilirsin.”
“Tek çalışmayı tercih ederim.” Sözlerinde samimiydi. Ancak Aliva’larla savaşçıların eşleşmesi bir tercih meselesi değildi. Böyle yaparak hayatta kalma şanslarını artırıyorlardı. Hem Jin’in hem de Ayris’in onun yetenekleri hakkında söylediklerini düşündüm. Kendine tek başına savaşa girecek kadar güveniyor olmalıydı.
“Gerçekten bu kadar yetenekli misin?” dedim aniden.
Ukala bir şekilde sırıtmasını bekledim. Ya da imalı bir şey söylemesini ama neşesi hafifçe kayboldu. Masadan aldığı bir kapağı parmaklarının arasında çevirmeye başladı. “Kastettiğin konuya göre değişir.”
“Onların kastettiği konu ne?”
Bakışlarını yeniden yüzüme çevirdi. “İyi bir avcıyım.” Rahatsız edici derecede kendinden emin görünüyordu. Onu daha önce savaşırken hiç görmediğim halde bunun doğru olduğunu söyleyebilirdim. Beni tedirgin eden şeyse ne söylediğine duyduğu mutlak inanç ne de kelime seçimi değildi. İçten içe sözlerinin arkasında başka bir anlam olduğunu düşünmemdi. Ancak tüm bunların benimle bir ilgisi olmamalıydı. Öyleyse neden bunun bir uyarı olduğunu düşünüyordum?
Oturduğum yerde huzursuzca kıpırdandım. Tabii ki bu hareketim keskin bakışlarından kaçmadı. Geriye doğru yaslanırken dudaklarına ufak bir tebessüm yerleşti. “Seni tedirgin mi ediyorum?”
“Daha çok tehdit ediyorsun gibi geliyor.” dedim düşünmeden.
Sözlerim onu eğlendirmişti. “Akıllıca.”
“Yani bu doğru, öyle mi?”
“Sana yapmak istediğim çok fazla şey var Melisa.” dedi kesik bir nefes vererek. Bana doğru eğilmiş olmalıydı çünkü bir anda sanki aramızdaki hava çekilmiş gibi sıfır noktasına indi. “Ama emin ol tehdit etmek üst sıralarda değil.”
Nabzım öyle hızlanmıştı ki kelimelerin dilime dolanmadan çıkmasına şaşırdım. “Ne yapmaya çalıştığını biliyorum,” dedim hissettiğimden çok daha sakin görünmeye gayret ederek.
Bir kaşı merakla havalandı. “Öyle mi?”
“Beni korkutup kaçırmaya çalışıyorsun.” Gözlerimi onunkilere diktim. “Ama bak ne diyeceğim. İşe yaramıyor.”
Gülümsedi. Kesinlikle dostça olmayan bir gülümsemeydi. Yemekhanenin neredeyse boşalmış olduğunu farkettiğimde saatime baktım.
“Bir yere mi yetişeceksin?”
“Evet.” dedim detay vermekten kaçınarak.
“Öyleyse, yarın görüşürüz.” dedi ve yerinden kalktı.
“Bekle,” diye seslendim arkasından. “Rapor ne olacak?”
“Jin’e çizilmiş bir resmimi ver.” dedi sırıtarak. Ardından masanın etrafından dolandı ve ben başka bir cümle kurmayı akıl edemeden yemek salonundan çıkıp gitti.
Bölüm etkileşimi
