15. bölüm / 16
ALİVA SERİSİ: MÜHÜRÖngörü
Bölümler 16Şu an: Öngörü
- 1 Giriş1.433 kelime
- 2 Mühür984 kelime
- 3 Taş Ev1.113 kelime
- 4 Ayin1.665 kelime
- 5 Eşleşme1.390 kelime
- 6 Ortak1.111 kelime
- 7 Avcı1.848 kelime
- 8 Çekirdek1.685 kelime
- 9 Yem1.311 kelime
- 10 Yüzleşme1.806 kelime
- 11 Planlar1.267 kelime
- 12 Bataklık2.138 kelime
- 13 Teklif1.172 kelime
- 14 Kırılma1.094 kelime
- 15 Öngörü1.552 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 Haber1.155 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Bileğini gösterdiğim şekilde bük.” Kaşları ciddiyetle havaya kalkmış olan rahibe Luvena Aliva’ların arasında gezinirken hoşnutsuz bir ses çıkardı. “Yeterince pratik yapmamışsınız.” Adımlarının yaklaştığını işittiğimden dikkatimi yaklaşan topuk seslerinden avucumda toplamaya çalıştığım enerjiye verdim.
Parmaklarımın ucundaki belli belirsiz titremeyi ve uçlarında toplanan ışık kümelerini görebiliyordum. Günden güne daha iyi sonuç aldığımı farketmek beni ciddi anlamda motive etmişti. Artık yavaş yavaş içimde dolaşan enerji akışını ve hatta parmak uçlarımdan taşarken yaydığı ısıyı hissedebiliyordum.
“Işığı kontrol etmek için gücünüzü kullanmanız gerekir.” dedi Luvena gözlerini grup içinde gezdirerek. “Güç demek enerji demek.” Sağ elindeki ince dal parçasıyla bir Aliva’nın ters tuttuğu bileğine ufak bir fiske attı. “Enerji de meditasyon demek.”
Savaşçılar bizden yaklaşık on metre uzaklıkta Terek ile idman yapıyorlardı. Gözlerim istemsizce Barlas’a kaydığında dikkatim kısa süreliğine dağıldığı için, elimdeki varla yok arasındaki titrek ışık da tamamen sönüp gitti. Ter içinde kalmıştım ve ne zaman ışığı kontrol etmeyi denesem olduğu gibi inanılmaz yorgun hissediyordum. Luvena oturup soluklanmamıza izin vermezdi. Disiplin konusunda Jin’den bile beterdi ve sanki buna yemin etmiş gibi tüm Aliva’ları güçlerinin sınırlarını zorlamaya iterdi.
“Kaytarıyor musun Melisa?”
Keskin bakışları bana sabitlendiği için ellerimi beklendiği şekilde kaldırdım ve avuç içlerini birbirine çevirip yeniden odaklanmaya çalıştım. Ayris revire götürüldüğünden beri bir hafta geçmişti. Odada tek kalmak akıl sağlığım için kötü ama alıştırma yapmak için iyiydi. Enerjimi bir çok Aliva’dan daha iyi kontrol etmeye başlamıştım. Ne var ki güne herkesten önce başladığım ve derslere çoktan enerjimin yarısından fazlasını harcayarak katıldığım için benim için bu saatler özellikle kolay değildi.
Barlas her sabah benimle erkenden idman sahasında buluşuyor ve büyük bir ciddiyetle lubb’u kontrol altına almama yardım ediyordu. Ateşi kontrol etmek ışığı kontrol etmekten çok daha yorucuydu. Yine de son bir kaç dersi ufak yanıklar dışında hasarsız atlatmayı başarmıştım ve gururla söyleyebilirdim ki bugün lubb’u çekirdek haline tek başıma getirmiştim. Herhalde Barlas’ın son bir haftadır yüzüme gerçek anlamda baktığı tek an da bu oldu.
Sanki bir gecede her şey değişmiş gibi eşleşme töreninden beri tam bir yabancıya dönüşmüştü. O küstah davranışlarını ve tehditkar bakışlarını özleyeceğimi hiç düşünmezdim ama şimdi varlığımdan sadece rahatsız oluyor gibiydi. Benimle zorunlu olmadıkça konuşmuyor, sesini ancak derslerimizde verdiği uyarılar sırasında duyuyordum. Çoğunlukla yüzüme dahi bakmıyor ve hemen her zaman sıkıntılı görünüyordu. Sanki zamanını harcamak zorunda olduğu bir işmişim gibi hissetmekten kendimi alamıyordum.
Onun yanında en az onun kadar umursamaz duruyor, mührü kırmama az kaldığını düşünerek daha sıkı çalışıyordum. Sonuçta bu olduğunda bir daha görüşmemize gerek kalmayacaktı. Ama işin aslı kendimi berbat hissediyordum. Ayris gittiğinden beri yeniden kendimi çizim yapmaya vermiştim ve kalemim onunla ilgili detaylara yönelip duruyordu. Benimle ilgilenmeyen birini bu kadar düşünmenin gurur kırıcı olması bir yana, asıl onun kadar umursamaz olamamak canımı sıkıyordu. Canımı sıkıyor derken gerçekten bir şey göğsümü sıkıştırıyor gibi hissediyordum.
Bileğimdeki saat öğleden sonra 10:50’yi gösterdiğinde dersin sadece son on dakikasının kalmış olduğunu farkedip derin bir nefes aldım. Son bir haftadır yaptığım gibi öğle yemeğini hızlı bir sandviçle geçiştirip öğleden sonraki derslere kadar Ayris’in yanında kalacaktım.
Yemek büfesinin önünde Aras’ı kendine devasa bir tabak yaparken buldum. Saçlarının bir kısmı ve yüzü duştan yeni çıkmış gibi ıslaktı. Derin v yaka tshirtünün ön kısmı da yüzünden damlayan sular nedeniyle koyulaşmıştı.
“Umarım o yemeğin en az dört kişiyi doyuracağının farkındasındır.” dedim elime bir tabak almak için eğilirken.
Yanağının kenarındaki ufak gamzesi beni gördüğünde iyice derinleşti. “Terek bizi öldürmeye yemin etmiş gibi.” dedi homurdanmayla karışık. Ardından vücudunu öne çıkaracak şekilde göğsünü şişirdi ve gururla gülümsedi. “Kaslarımı korumam gerek.”
Kafamı iki yana sallamakla yetindim. Tabağıma yalnızca yeşillik ve salata malzemesi aldığımı görünce araya girdi. “Lafı açılmışken senin de sandviç dışında bir şeyler yemen gerek.” Neşesi silinmişti. “Akşam yemeklerine de gelmiyorsun.”
“Biliyorum.” dedim ona aldırmadan tabağıma biraz da Ayris için malzeme ekleyerek. “Akşam saatleri herkes burada olduğunda idman sahası sadece bana kalıyor.”
“Mel,” dedi Aras ciddi bir ses tonuyla. Karşıma dikildiği için yüzüne bakmak için kafamı kaldırmam gerekti. “Kendini tamamen kapattın. Mührü bir an önce kırmak istediğini biliyorum ama bu gidişle sen de yatağa düşeceksin.”
İlgili ve endişeli bakışları bir an için kendimi suçlu hissetmeme neden oldu. Son zamanlarda bir bakıma kabuğuma çekildiğim doğruydu ve bu benim sorunlarla baş etme yolumdu. Ama Aras’ın da benim gibi Ayris için kaygılandığını biliyordum. Onu bir de beni düşünmek zorunda bırakmak istemiyordum.
“Akşam yemeğini birlikte yemeye ne dersin?” dedim konuyu tamamen değiştirerek.
Yüzüne samimi bir gülümseme yayıldı. “Belki bir kutlama bile yaparız.” dedi keyifle.
Ona anlamsız gözlerle baktım. “Kutlama mı?”
“Doktor Ayris’in bütün günü ilaçsız geçirdiğini söyledi. Eğer günü böyle kapatırsa onu taburcu edecekler.”
Ayris’in mührü gün içinde üç ya da dört kez aktifleşiyor ve henüz anlamını çözemediğimiz bir şekilde tuhaf şeyler görmesine neden oluyordu. Bu zaman aralığından çoğunlukla çığlık attığı için gördüklerinin ne kadar nahoş olduğunu ancak tahmin edebiliyordum. Ataklar halinde geldiği ve bitmeyen bir nöbet gibi uzun sürdüğü için doktor sakinleştirici ile araya giriyordu. Bu da Ayris’i bir ya da iki saat derin bir uykuya sokuyordu. Uyandıktan sonra ya ne gördüğünü hatırlamıyor ya da bu konuda konuşmak istemiyordu.
“Sahi mi?” derken elimdeki tabağı neredeyse devirecektim. Bu son bir haftadır aldığım en iyi haberdi.
Bana geniş bir gülümseme gönderdi. “Şunları yiyelim de sonra revire gideriz.” dedi en yakın masaya yönelerek. “Acilen bir şeyler yemezsem Ayris’in yatağına ben geçeceğim.”
Yemekten sonra Aras doktorun ofisine doğru ilerledi, bense doğrudan revire yöneldim. Köşeyi döndüğüm sırada biri adımı seslendi. “Selam Melisa.” dedi Rüzgar yaslandığı korkuluktan doğrularak. “Revire mi gidiyorsun?”
Benimle daha önce konuşmadığı için biraz şaşırmıştım. “Evet.” dedim duraksayarak. “Neden sordun?”
Elleri hala ceplerindeyken bana doğru bir kaç adım attı. “Ben… Arkadaşının nasıl olduğunu merak ettim.”
Bu olanlar elbette onun suçu değildi ama bu ona karşı daha kibar olmamı sağlamıyordu. “Sahi mi?” dedim kulağa şüpheli gelen bir sesle. “Ne zamandan beri onunla ilgileniyorsun?”
Tepkim onu şaşırttı ama toparlanması uzun sürmedi. “Son karşılaşmamızda ona biraz kaba davrandım.” dedi tam karşıma dikildiğinde. “O yüzden…” Sanki söylemek üzere olduğu şeyden emin olamıyormuş gibi duraksadı. “İyileşirse daha iyi hissedeceğim.” Hayır, kesinlikle mahcup değildi. Ama ben öyle olduğundan emin olacaktım.
“Kendine bu kadar yüklenme.” Yanından geçip gitmek için bir kaç adım attım. “Ayris için o kadar da önemli değilsin.”
Bakışları hafifçe kısıldı ama sanki sözlerim onu eğlendirmiş gibiydi. “O zaman,” dedi kendinden emin bir şekilde. “Onu ziyaret etmem bir sorun yaratmaz.”
“Ondan uzak dur, Rüzgar.” Gerekirse zor kullanmaya hazırdım.
Sesimdeki değişimi farketti. Konuşmadan önce bir kaç saniye yüzüme baktı. “Senden izin almak için gelmedim.” dedi dikkatlice. “Nasıl olduğunu öğrenmek istemiştim ama farkettim ki bunu daha sonra kendim de yapabilirim.”
“Her şey yolunda mı, Mel?” Aras bir kaç adım gerimizdeydi.
“Sorun yok,” dedim Rüzgar’a dik dik bakmaya devam ederek. “Hadi, içeri girelim.”
Ayris’i sırtını yatağın başlığına yaslamış halde kitap okurken bulduk. Saçlarını tepesinde bir topuzla toplamıştı ve yüzündeki çizikler artık belli belirsiz seçiliyordu. İçeri girer girmez bakışları sırt çantama kaydı. “Getirdin mi?”
Elimi makyaj malzemeleriyle dolu çantaya uzatırken “Ben de seni gördüğüme sevindim.” dedim imalı bir şekilde. “Al, hepsini getirdim.”
“Sonunda” diye inledi Ayris. “Sizden önce kaç kişi ziyarete geldi biliyor musun?” Çıkardığı ufak aynada kendini incelemeye başladı.
“Aralarında beni kızdıracak biri var mı?” dedi Aras umarsızca pencerenin önündeki koltuğa yayılırken. Az önce dışarıda yaşanan konuşmanın ne kadarını duyduğunu bilmiyordum ama Ayris tam anlamıyla iyileşene dek kendine saklayacağını umuyordum.
“Keşke,” dedi Ayris derin bir iç çekişle. “Ama bu gözler günlerdir erkek sineğe bile değmedi.”
Yanındaki yatağa yerleşirken kıkırdadım. “Bütün günü ilaçsız atlatırsan seni taburcu edecekler.” dedim botlarımdan kurtulmak için eğilerek.
Ayris’in gözleri parladı. “Sanırım yavaş yavaş kontrol etmeye başlıyorum,” dedi. Ardından bakışları avuç içlerindeki tırnaklarının bıraktığı izlere kaydı. “Yani… Kısmen.”
Ayaklarımı uzatıp yatağa boylu boyunca uzandım. “Tırnak izini yanıklara tercih ederim.” dedim gözüm kapalı bir şekilde.
“Sahi ya, senin çalışmalar nasıl gidiyor?” Ayris’in Barlas’ın adını anmaktan özellikle kaçındığını biliyordum.
“Sanırım sonuna geliyoruz.” Ateşi avuç içimde bükebiliyor ve onu istediğim noktaya yönlendirebiliyordum. Lubb’u köşeye sıkıştırdığım anı hatırlayıp keyiflenmek için kendime izin verdim. “Gölgeler beni o kadar da rahatsız etmemeye başladı.”
“Harika!” dedi Aras saklamaya gerek görmediği bir coşkuyla. Bu sevinci gücümü kontrol etmemden ziyade, Barlas’la geçirdiğimiz başbaşa vakitlerin sonuna yaklaştığımızdan kaynaklandığını biliyordum. Artık Barlas da onun gibi rahatsızlık duyduğu için bu iyiden iyiye sinirime dokunuyordu. Bir şey söylememek için gözlerimi yeniden kapadım.
Aras saate baktığı gibi ayağa fırladı. “Artık gitsem iyi olacak.” derken kapıya ulaşmıştı. “Bir kez daha geç kalırsam Terek beni ipe dizer.”
Aras gittikten sonra yan yana yataklarda yeni odamız buraymış gibi sessizce uzandık.
“Mel,” dedi Ayris bir süre sonra.
Kafamı ona çevirdim. “Ne oldu?” Parmakları elindeki aynanın işlemelerinde dolaşıyordu.
Gözlerim göğüs kafesindeki işaretin olduğu kısma kaydı. “Yanıyor mu?”
“Hayır, o değil.” Az önceki havası tamamen değilmiş, ifadesi durağanlaşmıştı. “Sen gelmeden önce Jin buradaydı. Onun…” kısa bir nefes aldı. “Mührümle ilgili bir fikri var.”
“Neymiş?” diye sordum merakla ona dönerek.
“Benim bir haberci olduğumu söyledi. Gördüklerimin bir nevi kehanet olduğunu düşünüyor.”
“Nasıl yani? Geleceği gördüğünü mü söylüyorsun?”
“Sadece kötü olayları.” Gözlerini elindeki kapaklı aynaya indirdi. “Sanırım ben felaket tellalıyım.”
Doğrulup ona döndüm. “Saçma saçma konuşma.” Bakışları bana kaydığında sesli bir nefes verdim. “Yeteneğinden bir lanetmiş gibi de bahsetme. Felaket tellalı bile olsan Tanrıça’nın bu yeteneği sana vermesinin önemli bir nedeni olmalı.”
“Kafayı dinle bozmuş rahipler gibi konuşuyorsun.” dedi dudaklarını büzerek. Yine de biraz olsun neşelenmişti.
“Peki…” dedim nasıl soracağımdan emin olamayarak. “Gördüklerinin arasından bir şeyler seçebildin mi?”
Kafasını iki yana salladı. “Her şey karmakarışık. Kanlı… ve çoğunlukla bulanık. Gerçekten ne gördüğümü anlamıyorum bile. Sadece…” Daha fazla konuşmak istemiyormuş gibi duraksadı.
“Sadece ne?” Tuhaf şekilde tedirgin olmuştum.
“Jin’in haksız olmasını umuyorum. Çünkü eğer haklıysa… Bunlar bir öngörüyse…”
Yüzünde ter damlacıkları oluşmuştu. İçlerindeki korkuyu farkettiğimde eğilip bileğini yakaladım. “Her neyse bana söyleyebilirsin Ayris.”
Kafasını kaldırıp gözlerime baktı. “Sen ölüyorsun Mel.”
Bölüm etkileşimi
