Haber

Vaveyla Yazarı: lemonkoli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 16Şu an: Haber

Lubb kulak tırmalayıcı tiz bir sesle kabuğuna çekilirken üzerimdeki kalıntıları silmek üzere yanımda taşıdığım çantaya uzandım. Her antrenman sonrası olduğu gibi ellerim kontrolsüzce titriyordu. Avuçlarımdan yayılan -artık alışık olduğum- tuhaf, yanık kokuyu görmezden gelmek zordu. Elim çantamın içinde bezi ararken kabarık bir pakete çarptı. Bu, geçen gün Ayris için öğle yemeğinden ayırdığım bisküvi paketiydi. Ansızın kendimi fiziksel ve duygusal olarak tükenmiş hissettim.

Bezi boşverdim ve derin bir nefes alarak yere oturdum. Paketi açıp ağzıma bir bisküvi attım. Neredeyse her gün çalışmamız biter bitmez eşyalarımı toparlayıp depodan koşar adımlarla çıktığımdan, Barlas ne yaptığımı anlamaya çalışarak olduğum tarafa kısa bir bakış attı. Bense bisküvinin ağzımın içinde çıkardığı sesi duyduğumdan, rahatsız olarak yedim. Sanki bütün depoda yediğim şeyin sesini duyuluyordu, ya da ben öyle hissediyordum. O ise az ileride gitmek üzere çantasını topluyordu. Son parçayı da şöyle bir bakıp ağzıma attığımda midemde bir ağırlaşma hissettim. Mideme oturdu herhalde. Bisküvi midesine oturur mu insanın? Belki. Hızlı hızlı yedim, ondan mı acaba? Hayır, başka bir şey. O günden bu yana hazmetmeye çalıştığım şey. Hazmetmek değil, bu doğru kelime değil. Yutmak. Burada oturduğum sıralarda yutaktan düşen ‘şey’, sessizce inip mideme oturdu. Benimle kesinlikle ilgilenmiyordu.

Sanki düşüncelerimi duymuş da bir cevap vermesi gerekiyormuş gibi “Sorun tekniğinde değil, odağında. Çabuk dağılıyor.” dedi bana bakmadan.

“Beni avutuyor musun?”

Dudağı usulca kıvrıldı. “Öyle görünüyor.”

Uzun zamandır yaptığı gibi beni görmezden gelmediği için mi bilmem bu sefer şu ukala gülüşü o kadar da rahatsız edici değildi.

Derin bir nefes aldım. “Biliyorum.” Elbette haklıydı. Rahibe Luvena da üzerine basa basa bunu birkaç kez tekrarlamıştı. Haftalardır aynı hareketlere çalışıyorduk ancak kontrolümü hala tam anlamıyla kazanamamıştım. Evet artık ikimizi de yakmıyordum ama çekirdeğin ne zaman biraz fazla yakınlaşmasına izin versem ya da bir dokunaç elime yakın geçse ateşimin sınırları belirsizleşiyordu. Zaten mühür de hala tüm ihtişamıyla bileğimde zaman zaman kendisini hatırlatıyordu. Gözlerim hala paketi kavrayan titrek ellerime kaydı. Belki de tanrıça yanlış kızı seçmişti. Ayris’in beni ölü olarak görmesi de pek hayra alamet olamazdı değil mi? Hem ölü birinin kime ne faydası olabilirdi ki. “Zaten sonunda her türlü tutuşacağım gibi görünüyor.”

Barlas ne demek istediğimi anlamak istercesine bir kaşını kaldırdı. “Şimdiden pes mi ediyorsun?”

“Onu kastetmedim.” Oturduğum yerde kıpırdandım. Ona ne kadarını anlatmak istediğimden emin olamıyordum. “Ayris bazı şeyler görmeye başladı. Bazı… olumsuz şeyler.”

“Evet, duydum.” Sesinde hiçbir duygu yoktu. Aliva’ların böyle zor dönemler -sinir krizleri gibi- geçirmesi burası için son derece olağandı. Bense hala bunun bu kadar normal karşılanmasına alışamamıştım. Devam etmeyeceğimi düşünmüş olacak ki daha kibar bir sesle ekledi. “Ne görüyor?”

“Bazı trajik sonlar.” Sesim duygusuzdu ama yüzümün beni ele verdiğini biliyordum.

Dikkatini çekmeyi başarmıştım. “Öngörü gibi mi?”

Omuz silktim. “Sanırım. En azından Jin öyle düşünüyor.”

“Ve?”

Çantamı alıp doğruldum. “E..si bu işte. Benimle ilgili de bir tahmini var.” Yolumun kesilmesini beklemediğimden Barlas hemen önümde belirdiğinde şaşırdım. Bu haftalardır yüzüme doğrudan baktığı ilk andı.

“Şu tahmini ben de duyayım.”

Bir an hiç ağzımı açmamış olmayı diledim çünkü bu şu anda konuşmak istediğim bir konu değildi. Ne var ki uzun zamandır aramızda olan duvarın ilk kez inceldiğini hissettiğimden ve şimdi böyle dikkatli bir şekilde beni incelerken cevap vermemek pek kolay değildi.

“Sonunda alev alacağımı düşünüyor.” Dedim biraz bıkkın bir sesle. “Belki de burada boşuna kürek çekiyoruzdur.” Aslında kinayeli konuşmak istemiştim ama sesim sadece yorgun çıktı.

Söylediklerim hoşuna gitmedi. “Görüler aldatmacalı olabilir.”

“Ne demek istiyorsun?”

Daha fazla detay vermek istemiyormuş gibi bakışlarını kaçırdı. “Gerçeğin ufak bir kısmını gösterdikleri için yanlış yorumlanabilirler.” Dedi sakince. Rahat duruşuna ve sakin sesine rağmen sanki bir şeyin onu rahatsız ettiğinden emindim. Elbette bunu kanıtlamak mümkün değildi. Ya da yine fazla hayal ediyordum.

“Daha önce yaşamış gibi konuşuyorsun.”

“İlk kez karşılaşmıyorum diyelim. Hem ölmekten korkmadığını sanıyordum?”

“Bu yanmak istediğim anlamına gelmiyor.”

“Öyle olmayacağından emin olacağım.” Beni haftalardır görmezden gelen biri için oldukça cüretkâr bir cümleydi. Bu kadar sakin görünmese belki dalga geçtiğini düşünürdüm. Ateşi kontrol etmemde bana yardımcı olduğu doğruydu ve hepsi bu kadardı. Yine de kulağa geliş şekli -bir şekilde- hoşuma gitti.

“Bunun için çok uğraşman gerekebilir.”

Cevap vermek için ağzını açtığı sırada hemen arkamızda kalan deponun kapısından tiz bir sürtünme sesi geldi. Barlas omzumun üzerinden deponun çıkışına bakarken her ne söyleyecekse vazgeçti ve doğrudan kapıya yöneldi. Ben de onu takip ettim. Az sonra Heper nefes nefese görüş alanımıza girdi.

Karanlıkta bir süre boş dolaşan gözleri bizi bulduğunda henüz nefesini toparlayamamıştı. “Yukarı gelseniz iyi olur.”

Aklıma gelen ilk düşünce Ayris’ti. Koşar adım deponun üst kısmındaki idman sahasına yöneldik. Sahanın ortasında toplanmış olan gruba doğru ilerlerken kalp atışlarım iyice hızlanmıştı. Kalabalığa yaklaştığımızda Ayris’i grubun gerisinde Beril’le beraber beklerken bulduğumda rahat bir nefes aldım. Bir şeyin etrafında toplanmışlardı. Daha doğrusu birinin.

“Bu söz konusu bile olamaz.” dedi Jin’e ait ses sert tonla. “Rahibeler benim sorumluluğum altında.”

“Konsey kararına karşı çıkmaya yetkin yok.” Tanımadığım bir erkek sesiydi bu. Geniş omuzlu ve kır saçlıydı. Arkasında ona eşlik eden iki savaşçıyla beraberdi.

“Mühürlü, savaşçısı bile olmayan bir rahibeyi sırf konsey öyle istedi diye taş evin koruma alanından çıkarmamı mı söylüyorsun?”

“Yanında savaşçı getirmesinin bir mahsuru yok. En kısa zamanda yola çıkması gerektiğini söyle.”

“Kendin söyleyebilirsin.” dedi Jin olduğum yöne dönerken. Gözleri benimle buluştuğunda istemsizce yutkundum. Neler oluyor?

Jin’in bakışlarını adamın buz gibi bakışları takip etti. Yüzü bana döndüğünde tanımadığım erkek sesinin Zered’e -konsey başkanına- ait olduğunu anladım. Bana içimi üşütecek soğuklukta buz gibi bir bakış attı.

“Ana tapınakta konseyin huzuruna çıkacaksın.”

Bu kadardı. Cevap hakkı tanınmadı. Başka bir açıklama da yapmadı. Topukları üzerinde döndü ve yaverlerini de yanına alıp uzaklaştı.

Uyuşmuş gibi Zered’in uzaklaşan silüetinden gözlerimi Jin’e çevirdim. Yüzü kızarmış, gözlerinin yeşili öfkeyle bir ton daha koyulaşmıştı. Kimseden çıt çıkmadı.

“Ne yapacakmışım?” diye soruverdim şaşkın bir sesle. Hala ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım.

“Konseyin çağrısına icabet etmek düşer.” dedi Jin soruma cevap vermek yerine. Gidişattan hiç memnun görünmüyordu. “Ana tapınak buradan üç gün uzaklıkta. Yarın yola çıkacaksın.”

“Orayı tam olarak nasıl bulacağım?”

Jin bana yine cevap vermek yerine gruba döndü. “Melisa’ya eşlik etmeye gönüllü iki savaşçı istiyorum.”

“Ben giderim.” Aras’ın gönüllü olduğunu görmek için arkamı dönmeye gerek yoktu. “Ben de onlarla gitmek istiyorum.” Ayris iki kısa adımda yanıma geldi. Ben gözlerimi Jin’den ayıramadan başka birinin daha sesini işittim.

“Ben giderim.” Ses Rüzgar’a aitti. Bunun benim kadar Ayris’i de şaşırttığına adım gibi emindim. Yüzünde bilmiş bir ifade vardı. Gerçekten onu tekmelemek istiyordum.

“Öyleyse dördünüz yarın yola çıkacaksınız.” dedi Jin. Gitmeye hazırlanarak arkasını döndü.
Kendimi toparlayıp onu birkaç adım sonra yakaladım.

“Jin!” Bana dönerken yaklaşan bir baş ağrısını kovmak ister gibi şakaklarını ovuşturuyordu. “Neler oluyor?” Ses tonum yüksekti ama en iyi halimde olduğum da söylenemezdi.

“Üzgünüm Melisa,” dedi bıkkın bir sesle. “Senden daha fazlasını bilmiyorum. Ancak konseyin çağrısını hiçbir rahibe yanıtsız bırakamaz. Birkaç gün sonra sebebini öğrenirsin.”

“Oraya nasıl gideceğim?”

“Rüzgâr tapınakların yerini biliyor. Konseyden sonra oyalanmadan geri dönün. Mühürleri açılmamış iki rahibenin ortalıkta dolaşması ikiniz için de iyi olmaz.” Jin gözlerini hemen arkamızda bekleyen Rüzgar’a çevirdi. “Terek’i bilgilendir.”

Rüzgâr başıyla kısaca onay verdi. Ardından göz göze geldik. Ona güvenmek zorunda olmaktan hiç ama hiç hoşlanmamıştım.

“Hadi” dedi Aras benle Ayris’i evin içine doğru çekerken.

Az önce olanlara anlam vermeye çalışan gözlerim Barlas’ı aradı. Yine orada değildi. Belki de çoktan gitmişti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.