4. bölüm / 16
ALİVA SERİSİ: MÜHÜRAyin
Bölümler 16Şu an: Ayin
- 1 Giriş1.433 kelime
- 2 Mühür984 kelime
- 3 Taş Ev1.113 kelime
- 4 Ayin1.665 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Eşleşme1.390 kelime
- 6 Ortak1.111 kelime
- 7 Avcı1.848 kelime
- 8 Çekirdek1.685 kelime
- 9 Yem1.311 kelime
- 10 Yüzleşme1.806 kelime
- 11 Planlar1.267 kelime
- 12 Bataklık2.138 kelime
- 13 Teklif1.172 kelime
- 14 Kırılma1.094 kelime
- 15 Öngörü1.552 kelime
- 16 Haber1.155 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Evin önünde hareketlenmeler arttığında aceleyle içeri girdik. Jin bizi farkettiğinde yüzünde mükemmel bir gülümsemeyle, vücudunu tamamen saran dar elbisesi ve yüksek topuklularına rağmen hiç zorlanmadan yanımıza geldi. İlk izlenimlerime daima güvenirdim ve Jin ile ilgili ilk izlenimim kesinlikle güven arz etmemişti. Tüm bunlar pekala hali hazırda sahip olduğum güven sorunları ile de ilgili olabilirdi ama garip soğuk bakışları üzerimde gezinirken düşüncelerimi kendime saklayarak ona genişçe gülümsedim.
"Hala hazır değil misiniz?" Bizi en tepeden ayak ucuna kadar süzdü.
"Makyajım ancak bitti," dediğinde Ayris'e gülmemek için kendimi zor tuttum.
"Zevzekliği bırakın da bir an önce hazırlanın." dedi Jin az önceki kibarlığından eser kalmamıştı. İki eliyle bizi merdivenlere adeta iteledi.
Odaya girdiğimde az sonra olacakları düşünürken mideme yumruk yemiş gibiydim. Ayris'ten ödünç aldığım düz siyah elbiseyi yatağın üzerine yaydım ve kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Ya şimdi gözümü karartacak ve ön bahçeden koşarak uzaklaşacaktım ya da ayine yetişecek ve olayları akışına bırakacaktım. Tercih yapmam zor olmadı.
Elbiseyi üzerime geçirirken hala kendi kendime söyleniyordum. Sonuçta tüm bunların olmasını ben istememiştim. Apar topar alt kata inmek için köşeyi döndüm ve daha o anda hiç beklemediğim, ilginç bir şey oldu. Biriyle kafa kafaya çarpıştım. Dengemi kaybederken yan duvardan destek almaya çalıştım. Çarpışmanın etkisiyle gözlerimin önünde yıldızlar uçuştu. "Hay, lanet!.." Sözlerim çarpıştığım kişiyle buluştuğunda yarım kaldı. Hemen hemen benim yaşlarımda, benden bir baş kadar uzun, siyah dağınık saçlı bir çocuktu. Köşeli bir yüzü ve yeşil renkli gözleri vardı. Tüm görüş alanımı kaplayan atletik yapısıyla gergin duruşuna rağmen hoş birisi olduğunu düşündüm, daha doğrusu düşünürdüm bana hayalet görmüş gibi dehşet içinde bakıyor olmasaydı.
"Burada ne işin var?" dedi, gördüklerine inanamıyormuş gibi gözbebekleri hafifçe irileşmişti.
Yoksa gecikmiş miydim? Bir yandan çarpışmanın etkisiyle alnımı ovuştururken bir yandan toparlanmaya çalıştım. "Hep önüne bakmadan mı yürürsün sen!"
"Hayır," dedi nihayet konuştuğunda. "Hayır. Yapmam."
"Ne güzel."
"Tamam." dedi o da.
Tüm diyeceği buydu anlaşılan. Bir an için elinde parlak bir şey gördüm ama hızlı bir hareketle elini arkaya sakladığı için emin olamadım. Daha fazla oyalanmamak için merdivene yöneldim. Tam önümde durmasına rağmen geçmek için hamle yaptığımda hareket etmedi. Hal böyle olunca uygunsuz bir yakınlık içinde, bu garip kaba davranışını anlamak için kafamı kaldırıp yeniden yüzüne baktım. Garip yoğun gözlerinden bir parıltı geçti.
"Çekilecek misin?" Biraz sıkkın bir tavırla, kaşlarımı çatarak sormuştum bunu.
Kıpırdamadı bile.
Taşa dönmüş bir heykel gibi yerinden bir santim bile oynamayacağına emin olduğumda, daha fazla vakit kaybetmemek için sol kısımdaki açıklıktan eğilip bükülerek kendimi merdivene, oradan da salona attım.
Aras’ı kapının yanında beni beklerken bulmak garip bir şekilde beni rahatlattı.
“Görüşmeyeli nasılsın bakalım?” dediğinde ona gülümsedim. Daha bir kaç gün önce tanıştığımıza inanmak güçtü.
“İşler sarpa sararsa kaçmama yardım edecek misin?" diye soruverdim. Aras bir an duraksadıktan sonra içten bir kahkaha attı. "Hadi, kendi partine gecikeceksin."
Evin arka bölümünde toplanan kalabalık alana çıktığımızda hendekler, dikenler ya da kanlı bir ayin için-artık her ne gerekiyorsa-yapılacağına dair hiç bir işaret yoktu. Son derece sıradan kıyafetler giymiş bir grup insan iki devasa büyüklükteki taş heykelin önünde toplanmıştı. Son derece dikkat çekici bir elbisenin içindeki Jin kısa saçlı, uzun boylu ve yapılı bir adamla samimi bir sohbetin içindeydi. Adamın arkasındaysa bir birine benzer kıyafetler giymiş bir grup savaşçı mesafeli bir şekilde yerlerini almıştı. Savaşçılar Aliva'ların cıvıl cıvıl renklerinin aksine düz koyu renk kıyafetleri tercih etmişlerdi. Ayris beni kendisiyle birlikte bekleyen bir grup Aliva’nın yanına çekene dek ihtiyatlı gözlerle tek bir tanıdık yüzün olmadığı kalabalığı taradım.
“İşte orada!” dedi savaşçıların olduğu tarafta birini işaret ederek.
“Hangisi?” Kafamı işaret ettiği yöne uzattım.
“Jin’in konuştuğu adam var ya, Terek, Savaşçıların lideri olan. Onun hemen arkasında. Üzerinde mavi kazak var.”
Kumral saçları üzerindeki koyu mavi kazağa dökülen uzun boylu çocuk az sonra gamzelerini ortaya çıkaran bir kahkaha koyduğunda Ayris sesli bir iç çekti.
“Zavallının başına geleceklerden haberi var mı?” diye sordum Ayris’e.
“Zavallının adı Rüzgar.” derken sırıtıyordu. “Ve kesinlikle hiç bir fikri yok.
Yeniden Rüzgar’ın durduğu köşeye baktım ve o anda gözlerim kalabalığın içinde biriyle buluştu. Az önce merdivende çarpıştığım çocuk savaşçıların olduğu kısımda duruyordu. Gözlerini doğrudan bana kilitlemişti ve bakışlarındaki tuhaf bir şey, öfke mi? gözlerimi ondan almama engel oldu. Bunun derdi ne? Ayris’e “Rüzgar’ın yanında duran siyah saçlı çocuğu tanıyor musun?” diye sordum.
Ayris o tarafa kısa bir bakış attı ve hızlıca bakışlarını kaçırdı. “Elbette. Rüzgar’la birlikte eğitim alıyor. Adı Barlas.” Ardından sesi nerdeyse fısıltıya dönerek devam etti. “Biraz ürkütücü bir tip.”
Bu konuda Ayris’e katılıyordum. Bakışlarındaki bir şey tüm iç güdülerimle ondan uzak durmamı söylüyordu. Jin adımı seslendiğinde dikkatimi ona çekmeyi başardı. Bir el hareketi ile beni yanına çağırdı. İtiatkar biçimde ona ilerlemeden hemen önce Ayris’in sesini işittim. “Kafanı boşaltmaya bak, az sonra olacakların hoşuna gideceğine eminim.”
Gerginlikten neredeyse ortadan ikiye ayrılacaktım ama insanların yüzleri birer birer bana dönerken sakinliğimi korudum ve avuç içlerimdeki teri belli etmemeye çalışarak kotumun iki yanına sürdüm. Aras nazik ve biraz da korumacı bir tavırla benimle birlikte kalabalığın içinde ilerledi ve sonra savaşçıların olduğu kısıma katıldı.
Jin beni eliyle yönlendirerek açıklığın yanındaki iki büyük heykelin yanına çekti. Bunlar ay tanrıçasına hizmet eden rahibelerin birer tasviri olan, dizlerinin üzerine çökmüş zarif kadın figürleriydi. Yakından çok daha gösterişliydiler.
İnsanlar konuşmayı bırakırken bir hareketlenme oldu. Jin ile Terek kalabalıktan sıyrılarak yan yana durdular. Terek tuhaf, ürkütücü derecede açık renk gözlerini bana kilitlediğinde omurgamdan istemsiz bir ürperti geçti. Ortamdaki ışık farkedilir derecede azaldı ve Jin kalabalıkta bir adım öne çıktı. Ellerini yana açtı ve anlayamadığım bir dili mırıldanmaya başladı. Zarif hareketlerle süzülür gibi dans ederken etrafına ışık saçıyordu. Yarı şaşkınlık yarı hayranlıkla iki yanımda uzanan heykellerin ansızın canlanmasını ve ayaklanmasını izledim. Jin dansını diğer heykelin ayak ucunda tamamladığında tamamen ayaktaydılar.
Heykellerin parlak gözlerine bakarken bana ne oldu bilmiyorum. Bir enerji dalgası saçlarımı karıştırdı ve adeta içime işledi. Titremekten kendimi alamadım. Yer çekimi yerine tuhaf bir boşluk bırakarak kayboldu. Uçuyor muyum? Etrafımda saran enerji akışının hayal meyal farkındaydım. Çevremdeki havada gözle görülür bir dalgalanma oldu. Sanki hava sıkışıyor ve renk değiştiriyordu. Işıktan oluşmuş bir tayfun beni içine aldı. Çocuksu bir heyecanla kendimi ortamın büyüsüne kaptırmış bir şekilde yanı başımda oluşan şekillere ve enerji dalgalarına bakarken buldum. Bende yarattıkları büyüleyici etkiye teslim oldum. Gittikçe havadaki ağırlık arttı. Sanki elle tutulur yoğunlukta bir enerji bedenimde dolaşıyordu. Yeniden sessizlik olduğunda etrafımı bir şeyin sardığına yemin edebilirdim. Bütün vücudumda elektriklenme hissediyor, içimde gittikçe yükselen ve açığa çıkmaya çalışan bir akım dolaşıyordu. Bir anda tüm ışıklar azaldı. Ansızın kendimi az önce durduğum açıklıktan tamamiyle farklı olarak ışıktan yapılmış bir yerde buldum. Karşımda gür dalgalı saçları ayaklarına uzanan, tüm vücudu zarif işlemelerle kaplı, beyaz ve kızıl ışıktan oluşmuş akıl almaz büyüklükte bir gücün, bir tanrıçanın, önündeydim.
“Benim küçük Aliva’m.” dedi büyüleyici güzellikte bir ses. Gözleri de tüm vücudu gibi ışıktan yapılmıştı. Sözler zihnimin içine yatıştırıcı bir ninni gibi sızdı. Can acıtacak bir güzelliği vardı. Öyle şaşırmış ve büyülenmiştim ki alev alev yanan gözlerine bakarken tek bir kelime edemedim.
“Büyük bir tehlike yaklaşıyor. Bu yüzden sana çok zor bir görev veriyorum. Tüm mühürleri açarsan başarıya ulaşacaksın.”
Bir elini havaya kaldırdı ve bana doğru üfledi. Dudaklarından kurtulan bir tayfun elinin üzerinden bana süzüldü. Tayfunun içine çekilirken tüm bedenim rengarenk ışık dalgalarıyla kaplandı. İçimde biriken enerji birazdan patlamama sebep olacak ve etrafımdaki her şeyi yakıp geçecek gibiydi. Başımı gökyüzüne doğru çevirdim. Ansızın yeniden açıklığın olduğu alana döndüğümde çevremde dönen ışık tayflarıyla bir olmuş gibi hissediyordum.
Enerjinin içimden çıkıp havaya karışmasını ve uzaklaşmasını izlerken, birbirinin içine geçen aydınlık ve karanlık tayflara baktım. Bu... birbirine zıt ama anlatılamaz derecede bütünleyici bir güzellikti. Tüm mühürlerim alev alev yanıyordu ve etrafımı saran insanlardan çıkan şaşkınlık nidalarını duyduğumda herkes tarafından görülebilen bir parlaklıkta olduklarını anladım.
Aras kararlı adımlarla yanıma gelip beni Ayris’in durduğu köşeye çekerken kalabalıkta uğultu şeklinde konuşmalar yayıldı. İnsanların yüzünde korkudan, şaşkınlığa, hayranlıktan tuhaf bir acımaya kadar değişen farklı ifadeler vardı. Garip bir dürtüyle tören sırasında gördüğüm siyah saçlı çocuğu görmek için etrafa bakındım ama Barlas orada değildi.
“Harika görünüyorsun." dedi Aras yüzünde açık bir beğeniyle. Ona acınaklı sayılabilecek dağılmış bir ifadeyle gülümsedim.
“ve ürkütücü.” diye ekledi Ayris parladığına emin olduğum yüzümdeki işarete bakarken. “Bu şimdiye kadar gördüğüm en acayip şeydi.” Gözleri heyecanla büyümüştü. İşin aslı başka bir tören görmediğim için ne demek istediği hakkında hiç bir fikrim yoktu. “Bir an havalandın ve sonra sanki ortadan yok oldun.”
Ona ay tanrıçası ile resmen tanıştığımı söylemek istedim ama içgüdüsel bir dürtüyle bunu şimdilik kendime saklamaya karar verdim. “Normalde nasıl oluyor ki?” Sesim az önce yaşananların etkisiyle hala boğuktu.
“Bilirsin işte, bir iki ışık parlaması. Seninkiyse kahrolası bir şenlik gibiydi!”
Kafamda hala tanrıçanın akılalmaz görüntüsü ve tehlike hakkında uyarısı gezinirken neredeyse kendi kendime “Sanırım gerçekten öyleydi.” dedim. Gece daha garip bir hal alabilir miydi?
Jin herkesin dikkatini kendine çekecek şekilde ellerini çırptı. “Hazır böyle sıra dışı bir törende toplanmışken-bunu söylerken parlak yeşil gözleri bir an bana kilitlendi- sizlere bu geceye yakışır bir duyurum var.” Kalabalığın dikkatini yeterince çektiğine emin olduğunda devam etti. “Savaşçıların lideri ile yaptığımız toplantıda aldığımız karar doğrultusunda Aliva’lar ile savaşçılar yarından itibaren aynı çatı altında eğitim görecek.”
Bir kez daha bir uğultu kalabalık arasında yayıldı. Bazı kafalardan itirazlar yükseldi. Genç Aliva’lar ve savaşçılar şaşkın şaşkın birbiri ile bakıştılar. Gece daha garip bir hal almıştı bile.
“Bu sanırım yanına gelmek için kaçak yollara başvurmam gerekmeyecek demek.” dedi Aras. Kahverengi gözlerinde umutlu bir parlama vardı. Bu haberi en az Ayris kadar olumlu karşılamıştı. Onun samimi ve umut dolu yüzüne bakmak bende garip bir suçluluk duygusu oluşturdu. Nedense ben bunun özellikle bu geceden sonra-Terek ve siyah saçlı garip çocuğun bakışlarını düşündüğümde-o kadar da iyi bir fikir olduğundan emin değildim. Aras’ın bana karşı olan bu yakınlığının ne kadarının bana ettiği yeminle ilgili olduğunu merak ettim. Gerçekten hoş biriydi, sadece bu yakınlık en azından şu anda onun istediği şekilde cevap verebileceğim bir şey değildi. Yeminini kabul etme konusunda aceleci davranmamak en iyisi olacaktı.
O gece allak bullak olmuş bir zihinle yatağıma girdiğimde akşam olanlar yüzünden iyi uyuyamadım. Düşünecek çok şeyim var, harcayacak gücümse hiç yoktu. Düşüncelerim dönüp dolaşıp tanrıçanın tarifsiz güzellikteki görüntüsüne kayıyordu. Ardından da tüylerimi diken diken eden uyarısına. ‘Büyük bir tehlike yaklaşıyor.’ Yatakta huzursuzca döndüm. Bir süre sonra garip bir şekilde bana gözlerini dikip bakan çocuğu anımsayınca dikkatim dağıldı. Onda beni tedirgin eden bir şey vardı ama tam olarak neydi? Bana uzunca gibi gelen bir sürenin sonunda, tam da ne olduğunu bulmak üzereyken, uykuya teslim olmuştum.
Bölüm etkileşimi
