12. bölüm / 34
19 Nisan: İntikamKÖTÜ HUYLU TÜMÖR
Bölümler 34Şu an: KÖTÜ HUYLU TÜMÖR
- 1 ACI KAYIPLAR4.466 kelime
- 2 KENAN1.737 kelime
- 3 FIRTINA KOLEJİ5.248 kelime
- 4 İNTİHAR2.683 kelime
- 5 İŞKENCELER2.484 kelime
- 6 MAVİ YONCALI BİLEKLİK3.342 kelime
- 7 KUMAR BORCU3.980 kelime
- 8 DOLUNAYLI GECE2.414 kelime
- 9 LİDERİÇE3.405 kelime
- 10 GÜZEL BİR GÜN2.673 kelime
- 11 AFFET BENİ2.808 kelime
- 12 KÖTÜ HUYLU TÜMÖR3.914 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 KISA ÖMÜRE SIĞDIRILAN BÜYÜK HAYALLER1.894 kelime
- 14 ÖLÜMCÜL YÜZME DERSİ3.227 kelime
- 15 KAR GİBİ BEYAZ, ADI 'SİYAH'2.364 kelime
- 16 KALBE SAPLANAN BIÇAK2.883 kelime
- 17 DAL♡KEN2.292 kelime
- 18 MERMİ YAĞMURU3.469 kelime
- 19 MADRİGAL KONSERİ4.674 kelime
- 20 HAYAT BOYU KANAYAN YARA2.509 kelime
- 21 MAHKEMELER VE KARGAŞALAR2.678 kelime
- 22 YAŞAM SAVAŞI4.950 kelime
- 23 GERİ DÖNÜŞ4.405 kelime
- 24 KÖTÜ GÜNDE GELEN ZAFER1.436 kelime
- 25 KANLAR İÇİNDE KALAN YÜZ2.486 kelime
- 26 ÖLMEDEN ÖNCEKİ SON BAKIŞMA2.188 kelime
- 27 AY VE GECE3.344 kelime
- 28 HEM GÜNDÜZÜM, HEM GECEM2.360 kelime
- 29 KÜÇÜK BİR KIŞ TATİLİ2.546 kelime
- 30 HEM ÇETE, HEM AİLE2.630 kelime
- 31 3 MART2.669 kelime
- 32 19 NİSAN4.415 kelime
- 33 TEHLİKELİ YARIŞLAR6.904 kelime
- 34 BİR MASALIN SONU5.372 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Beynimin içindeki o şey beni öldürecekti...
(Yirmi dört dakika sonra)
Nihayetinde hastaneye ulaştığımda içeri girdim ve danışmandaki kadının yanına gittim. "Afedersiniz, Kenan Fırtına'nın odası nerede acaba?"
Kadın bilgisayardan birkaç işlem yaptıktan sonra "Yüz dokuz numara. Birinci katta sağ taraftaki ilk oda." Teşekkür ettikten sonra merdivenleri kullanarak birinci kata çıktım. Sağ tarafa dönünce karşıma çıkan ilk kapıyı sessizce araladım ve içeri girdim. Odadaki tek ses cihazın normal ötüşleriydi. Yavaşça birkaç adım attığımda onu gördüm. Uyuyordu. Saçları karmakarışık, teni beyazımsıydı. Koluna bağlı olan serumun torbasındaki sıvı yarıya inmişti. Yani, galiba her şey yolundaydı.
Gözyaşlarımı tutamadığım sırada yatağına doğru bir iki adım daha atıp onu uyandırmadan yatağa oturdum. Saçlarını okşamak için hamle yaptığımda "Dalga," dedi. Elim havada kalırken gözleri yavaş yavaş açıldı. "Sen... Gelmişsin."
"Gelmem gerekiyordu." Yerinde doğrulduğu sırada sessizce inledi. "Çok acıyor mu canın?"
"Evet."
"Tamam, bu şekil bekle ben doktor falan çağırayım." Ben yataktan kalkarken elimi tuttu. Bir elimi tutan eline, bir gözlerine bakıyordum. Onun gözleri ise gözlerim ile dudaklarım arasında gidip geliyordu. Sonra birdenbire beni kendisine çekip öyle bir sarıldı ki dünya ile bağlantım kopmuş gibi hissettim. Ben de onu sardığımda hiç bırakmak istemiyordum. "Mis gibi çiçek kokuyorsun." Yaşanan bir ton olaya rağmen parfümümün hala kokması enteresandı. Birbirimizden ayrıldığımızda saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Neden konuşmuyorsun benimle? Yoksa bana hala kızgın mısın?"
"Senin yüzünden ben neler yaşadım. Ölüyordun ya. Gözümün önünde ölüyordun! Az kalsın seni kay-"
İşaret parmağını dudaklarıma koydu. "Şşşt, geçti. Bak ben iyiyim. Seni görünce daha iyi oldum. Yanımda olduğun için kendimi harika hissediyorum. Geçmişin bir önemi yok artık bence. Biz şu anımıza bakalım."
Yavaşça parmağını dudaklarımın üzerinden aldı ve akan gözyaşlarımı sildi. Ellerimi kollarının açık olan kısmında gezdirdim. "İki ünite kan naklettiklerini söyledi doktor."
"O kadar kanı kim verdiyse gidip teşekkür etmem lazım."
O gözlerini odada gezdirirken ben onun gözlerinin içine baktım. Kısa bir süre sonra bana baktığında "Ne oldu?" Gülümseyip ona bakmaya devam ettim. Anlamasını bekledim. "Anlamadın mı hala?"
"Olayı çözemedim tam olarak." Gözlerini kollarında gezen ellerime dikti. Birkaç dakika sonra yeniden bana baktı. "Bir saniye, yoksa..." Başımı salladığımda kanı ona benim verdiğimi anlamıştı. Gözünden bir damla yaş düştü. Yüzümü ellerimin arasına alıp dudaklarımızı birbirine teslim ettiğinde kendimi kaybettim. Yavaş ama içtenlik dolu öpücüklerinin tek tek karşılığını verdim. Bir yandan da gözyaşları yanaklarımızın arasında kaybolup gidiyordu. Bu şekilde teşekkür ediyordu bana. Benim için alt tarafı üç torba kandı ama Kenan için bambaşka bir şeydi.
Dudaklarını geri çektiğinde bana baktı. Gözlerimle hala tuttuğum kollarını gösterdim. "Damarlarında benim kanım geziyor." Gözlerimiz tekrar kesiştiğinde ağlamaya devam ediyordu. "Sana ne kadar teşekkür etsem az kalacak." Bu sefer ben yüzünü ellerimin arasına aldım. Gözyaşlarını sildim. "Senin için canımı isteseler hiç düşünmeden verirdim. O kadar derin bir mevzusun benim için." Bu sefer ben onu öptüğümde doyamıyormuş gibi karşılık verdi. "Bu arada. Sana söylemem gereken bir haberim daha var."
"Nedir o?"
"Bir süredir midem bulanıyor."
"Neden bana söylemedin güzelim?"
"Dün gece söyleyecektim aslında ama... Her neyse, söylemekten de kaçındım biraz. Sana da yük olmak..."
"O nasıl söz? Birtanem, bir derdin olduğu zaman söyle bana. Ayrıca sen bana asla yük olmadın, olmayacaksın. Lütfen bu düşünceni bir kenara bırak. Şimdi, konuya gelecek olursak miden bulanıyor..." Bir süre duraksadı. "Düşündüğüm şey olamaz herhalde."
O da hamile falan olduğumu düşünüyordu. Al işte. "Durduk yere olması imkansız zaten. Başka bir şey var."
"Söyledin mi bir doktora?"
"Evet. Gece kan tahlili verdim, tomografi çektirdim, sonuçları bugün söyleyeceklerdi ama hala bir haber yok."
Tam o sırada kapı çalındı. Kenan "Buyurun," dediğinde gelen hemşireye baktım. Bu o hemşireydi. Kan tahlilini de tomografiyi de bana o yapmıştı. "Dalga Karay sizsiniz değil mi? Hastane kayıtları beni yanıltmamıştır umarım."
"Evet benim. Sonuçlar çıktı mı? Mide bulantımın sebebi ne? Kötü bir durum yok değil mi?" Çok soru sorduğumu fark edince sustum. "Dalga Hanım... Sizlere maalesef kötü bir haberim var." Kalbim bir garip ama hızlı atmaya başladığında nefesim daraldı sanki. "Ne oluyor ya? Ne kötü haberi? Bir şey söyleyin, lütfen."
"Kan tahlili ve tomografi sonucunuz maalesef beyninizde kötü huylu bir tümörün olduğunu gösteriyor."
O an sanki zaman durdu. Kulaklarım çınlamaya başladı. Kenan'ın bile "Ne diyorsunuz ya? Ne tümörü? Başka birinin sonucuyla karıştı galiba yeniden bakın kontrol edin." dediğini duyamadım. Sonra normale döndüm. "Çok kez baktık Kenan Bey. Dalga Hanımın dört aydan az zamanı kaldı. Durumu ciddi. Tedavisi var ama ameliyattan sonra hayatta kalma ihtimali çok düşük. Ansızın da kaybedebilir..."
Titreyen ellerimi tutan Kenan hemşireye "Lütfen odadan çıkın," dedi ve bana baktı. Hemşire odadan çıktığında Kenan elleriyle yüzümü kaldırdı. "Sevgilim bana bak." Gözyaşlarım yanaklarımı sırılsıklam etmişti bile. "Öleceğim."
Kenan da ağlamaya başladı. "Hayır. Hayır öyle bir şey olmayacak. Ölmeyeceksin tamam mı?"
"Dört aydan az zamanım var Kenan. Durumum ciddiymiş. Ameliyat olursam yaşama şansım yok. Bir anda öleceğim belki de."
"Güzelim, böyle konuşma lütfen. Bu saatten sonra tamamen olumlu düşün. Ölmeyeceksin. Ölmemen için elimden gelen her şeyi yapacağım. Dört ayda sana cenneti yaşatacağım. Hem bakarsın ameliyattan sonra bir mucize olur? Hayatta kalma ihtimalin düşük, ihtimali yok diye bir şey demedi yani. Tamam mı? Söz ver bana."
"Söz." Beni hızla kendisine çekip sarıldı, bedenimi bedenine hapsetmek istermişcesine. Uzun bir süre bırakmadı. Öyle kalalım istedi.
Zaman sonra yanına uzandığımda kollarının arasına girdim ve başımı göğüskafesinin üzerine yatırdım. O ise saçlarımla oynuyor, arada ufak öpücükler konduruyordu. Gözlerim yavaş yavaş kapandığında Kenan'ın kalp atışları kulaklarımdaydı. Korkuyordu galiba. Çok hızlı atıyordu kalbi.
(Demir)
İki saattir Dalga ve Kenan'a ulaşmaya çalışıyordum. Kafayı yemek üzereydim. İkisini de aradım ama hep aynı sesi duydum. Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.
"Alperen amcaya sorsak? Bir bilgisi vardır herhalde."
Son çare olarak Berke'nin fikri üzerine Alperen amcayı aradım. Telefonu kulağıma dayadığım an telefon açıldı. "Alo? Alperen amca Kenan'a dün akşamdan beri..."
"Oğlum Kenan vurulmuş. Hastaneye gidiyorum ben şimdi."
"Bir saniye, ne? Nasıl olmuş? Kim vurmuş?" Ateş ve Berke'nin gözleri bana döndü.
"Bilmiyorum gidince öğreneceğim işte."
"Tamam bizde geliyoruz." Telefonu kapatıp arabaya doğru koştum. "Koşun lan Kenan'ı vurmuşlar."
İkisinden de tek bir ses çıktı. "Ne?"
Üçümüz beraber arabaya bindiğimizde hızla okuldan ayrıldık.
(Zaman sonra, Dalga)
Gözlerimi araladığımda hiçbir şey hatırlamıyor gibiydim. Ne zamandır uyuyordum mesela? "Günaydın sevgilim. İyi uyudun mu?" Kenan'ın kolları hareket etmemi sınırlandırıyordu. "Evet." Kapının önünden gelen tanıdık sesleri duyduğumuzda ikimizde doğrulduk. Kenan'ın yanından kalkıp koltuğa oturdum. Nedeni bariz belliydi. Babası gelmişti. Ve Demirler de.
Kapı açıldığında içeri ilk giren ve gözleri önce beni bulan babasıydı tabii ki de. Alperen amcaya hala kırgındım. O gün kalbimi çok kötü kırmıştı. "Oğlum, ne oldu? Ne yaptılar sana?"
"İyiyim baba. Bir şeyim yok."
"Kim yaptı bunu? Söyle." Gözleri bana döndü. "Baba hayır, Dalga yapmadı. Ben yaptım." Dördünün gözü de Kenan'a döndü. "Niye kendini vurdun oğlum iyi misin sen?"
"Ölmek istedim baba, ama onu bile başaramadım. Bu kadarı yeterli bence."
Gözlerim Demir'e döndüğünde o hala Kenan'a bakıyordu. İçimden bir ses bu olayda Demir'in de parmağının olduğunu söylüyordu. "Neyse, ben şirkete geri gidiyorum önemli bir toplantım var birazdan başlayacak," elindeki çantayı yere bıraktı. "Demir, sakın yanından ayrılmayın."
Demir başını salladığında Alperen amca odadan çıktı. "Ben sana git Dalga'dan özür dile gönlünü al dedim. Git kendini vur demedim geri zekalı." Ben demiştim Demir'in parmağı vardır diye.
"Nasıl yani?"
"O akşam Kenan benim yanıma geldi. Sana yaptığını anlattı. Ben de ona yapması gerekeni söyledim. Ama bu salak kendini vurmuş."
"Her neyse olan oldu artık. Kapatın şu konuyu. Bundan daha önemli bir mesele var şu an." Gözlerimiz Kenan'a döndü. Söylemeliydi, hem yakın arkadaşları, hem de çete üyeleri olarak bunu bilmeleri gerekiyordu. "Ne oldu?" dedi Demir.
Derin bir nefes verdim. Bu gerçek canımı acıtsa da ben söyleyecektim. "Kötü huylu bir tümör var, beynimde." Oda sessizliğe gömüldü bir süre. Üçünün gözleri de benim üzerimdeydi. "Dört aydan az bir zamanım kaldı..." Gözümden bir yaş düştü. "Ameliyat olursam yaşayamaya-"
"Güzelim, yaşayacaksın. Olumsuz düşünmek yoktu hani. Söz verdin bana."
Demir yanıma gelip elini omzuma koydu. "Kenan haklı. İyi düşünürsen iyi olanı kendine çekersin. Hem biz de üzerimize düşeni yaparız. Değil mi?" Ateş ve Berke'ye baktı. İkisi de başını salladı. "Şimdi biraz daha tedbirli davranmanızı istiyorum. Benim olmadığım zamanlar Dalga'ya gözünüz gibi sahip çıkacaksınız. Onu üzecek herhangi bir davranış olursa gerekeni yaparsınız artık. Okulda yanından ayrılmayacaksınız. Anlaşıldı mı?"
"Merak etme. Yenge bizim korumamız altında."
"Kenan." dedim.
"Efendim sevgilim?" Bana baktı ve gülümsedi.
"Destan'ı çeteye alsak olmaz mı? Yani, benim de yardımcıya ihtiyacım var."
"Çeteyi ilk kurduğumuz dönemlerde aramıza almıştık ama o zamanki bir düşmanım ile işbirliği yaptı. Bize ihanet ettiği için çeteden çıkardık. Çok istiyorsan, o zaman yeniden alırız. Değil mi Demir?" Neden son cümlesini Demir'e bakarak söylemişti hiçbir fikrim yoktu.
"Kızıl Tilki geri dönüyor desenize." Berke'nin ne dediğini anlamamıştım. "Kızıl Tilki kim?"
"Çetede lakaplarımız var. Destan'ın lakabı da Kızıl Tilki olduğu için Berke onu kastediyordu. Mesela çetede ben İron, Ateş Fire, Berke Kaplan, Kenan da Fırtına. Bu biraz gereksiz ama boşver. Senin lakabın yok, sana muhteşem bir lakap bulmamız lazım."
"Deniz Mavisi," dedi Kenan. Güldüğümde o da güldü. "Harika, neyse biz gidelim artık." Demir ayağa kalktığında Kenan "Az önce konuştuğumuz mesele şimdilik aramızda kalsın. Kimseye bir şey söylemeyin. Destan'a da haber vermeyi unutmayın. Hatta gidip sen söyleyeceksin Demir."
"Tamam, aramızda." dedi Ateş.
"Ben niye söylüyorum ya?"
"Canım öyle istiyor. İtiraz kabul etmiyorum." Odadan çıktıklarında Kenan "Yanıma gel," dedi. Yeniden kollarının arasına girdiğimde yüzümün hatlarımı okşadı baş parmağıyla. "Sevdiğin bir şey var mı güzelim?"
"Hımmm, müzik dinlemeyi çok seviyorum. Yağmurda ıslanmayı da. Hasta olacağımı bile bile sırılsıklam olmak bana yağmuru daha çok sevdiriyor. Yüzmeyi çok istiyorum ama yüzme bilmiyorum."
"En sevdiğin müzik ne?"
"Sen ya da Hiç. Dinledikçe aklıma seni getiriyor."
"Ne güzel."
"Senin var mı sevdiğin bir şey?"
"Sen varsın ya. Sen yanımdayken yaptığım her şey benim için muhteşem oluyor zaten." Yarasına dikkat ederek ona daha çok sarıldım. "İyi ki varsın."
"Asıl sen iyi ki varsın birtanem."
(Mavi)
"Açmıyor. Kesin başına bir iş geldi."
"Mavi bir sakin ol. Dalga'ya ulaşmanın bir yolunu bulacağız, bekle."
"Barkın sabahtan beri arıyorum açmıyor telefonlarımı! Nasıl bir yolunu bulacaksın?"
"Ya sen sadece sakin ol. Bak bu şekilde hareket edemeyiz bizi de korkutuyorsun."
(Yedi saat sonra, Dalga)
Kenan'ı uyandırmadan yavaşça ayağa kalktım ve pencereye doğru yürüdüm. Perdeyi biraz aralayıp camdan dışarı baktım. Akşam oluyordu. Dakikalar geçtikçe hava turuncunun tonlarına bürünüyordu. Yoldan geçen küçük bir kız ve babasını gördüğümde onlara odaklandım. Bugüne ait bir anı canlandı kafamda.
(Eylül 21, 2011)
Güneşli bir sonbahar günü Dalga, babası ve annesi dışarı çıkmış, yaz mevsiminden kalan son zamanların tadını çıkarıyorlardı. İkisinin arasında olan Dalga, anne ve babasının elini sıkı sıkı tutuyordu. Yanından geçen çocuklar ailesinden ayrılıp koşup oynuyorlardı fakat Dalga babasının ve annesinin elini bırakmak istemiyordu. Kendisini bu şekilde daha iyi hissediyordu.
(Şimdi)
Bu anı gözlerimin önünden geçerken kendimi toparladım ve pencereden uzaklaştım. Gözlerim Kenan'a döndüğünde çoktan uyanmış, beni izliyordu. "Güzelim, ne oldu?"
"Hiç. Sadece, dışarıya bakmak istedim. Anılarım canlandı bir an kendimi tuhaf hissettim." Kapı çalındıktan sonra Kenan'ın doktoru içeriye girdi. "Buyurun."
"Kontrol etmek için gelmiştim ama, müsaade eder misiniz?"
"Aaa, şey tabii ki." Bir doktora, bir Kenan'a bakarak odadan çıktım.
(Kısa bir süre sonra)
Doktor odadan çıktığında "Genel durumu şu an iyi. Dilerseniz çıkış işlemlerini şimdi başlatacağız. Onaylıyor musunuz?" dedi.
Evde istirahat etmesi hem onun için hem de benim için daha iyi olurdu. "Onaylıyorum." Elindeki dosyanın içindeki kağıdı gösterip bana bir kalem uzattı. "Şurayı imzalar mısınız?" İmzamı attıktan sonra kalemi doktora geri verdim. "Geçmiş olsun."
"Sağolun." Yeniden odaya girdiğimde Kenan yerinde kımıldadı. "Ne dedi doktor?"
"Taburcu oluyorsun. Yani, ben olmanı istedim çünkü evde kalıp dinlensen kendini daha iyi hissedersin değil mi? Hem şu anda iyiymişsin." Başını salladı ve doğrulmaya çalıştı. Alperen amcanın bıraktığı çantayı aldım ve açtım. İçinde bir kazak ve bir pantolon vardı. Çantadan çıkarıp Kenan'a gösterdim. "Baban bunları getirmiş. Sen bunları giyin gel ben dışarıda bekliyorum." Odadan çıktım ve karşımdaki koltuğa oturdum.
(Sekiz dakika sonra)
Kenan yarasını tutarak odadan çıktığında ayağa kalktım. Boşta olan eli elimi buldu. "İyisin değil mi?"
"Evet." Yavaş adımlarla yürümeye başladık. Merdivenleri kullanamayacağımız için asansöre bindik. Saniyeler sonra zemin kata indiğimizde danışmana doğru ilerledik. "Çıkış işlemlerim tamamlandı mı?"
"Evet Kenan Bey. Sağlıklı günler dileriz, geçmiş olsun." Teşekkür etti ve hastaneden çıktık.
(Demir)
Destan'ın evine gelip kapıyı çaldım. Kısa bir süre tekrar çaldıktan sonra içeriden "Geldim." diye seslenip kapıyı açtı. Beni beklemiyormuş gibi baktı bana. "Ne var?"
Destan ile aramdaki mesele bizim yaşamamamız gereken bir aşk yaşamış olmamızdı. Birbirimizi çok seviyorduk, çok sevmiştik ama yapamamıştık. Bazen ne kadar seversen sev olmuyormuş. Biz de öyle olmuştuk. En sonunda ben ayrılmak istemiştim ve büyük bir kavganın ardından ayrılmıştık. Şu anda birbirimize düşmandık. Nefret ediyorduk ikimizde birbirimizden.
Gözlerini başka yere çevirince gözlerimi devirdim. Aradan uzun zaman geçmesine rağmen her konuştuğumuzda hala o günde kalmış gibiydi. "Dalga senin çeteye gelmeni istiyor." Gözleri yeniden bana döndü. "Senin içinde olduğun bir çeteye bir daha asla gelmem ben."
"Gelmezsen gelme, banane. Ben istedim sanki." Tam kapının önünden ayrıldığım sırada arkamdan sesini duydum. "Tamam, ama sadece Dalga için geri geleceğim. Benimle tek kelime konuşmaya çalışırsan öldürürüm seni." Zaten eninde sonunda kabul edecekti. Zorundaymış gibi hissedecekti kendini çünkü işin içinde Dalga vardı. Son söylediği cümleye gülerek yürümeye devam ettim.
(Dalga)
Sahil hastaneden çok uzakta olmadığı için taksi çağırmak yerine arabaya yürüyerek gitmeyi tercih etmiştik. Arabaya vardığımızda Kenan'a baktım. "Bu halinle arabayı kullanabilecek misin?"
"Kullanırım güzelim." Sürücü koltuğuna geçtiğinde ben de hemen yanındaki koltuktaydım. Yolun bir kısmı hiç konuşmadan geçmişti. Sonra o sessizliği ben bozdum. "Kenan."
"Söyle birtanem." Bana her sevgilim, güzelim, birtanem dediği zaman kalbim bir farklı çarpıyordu. "Hastanede Destan konusunu konuşurken neden Demir'e baktın?"
"Demir ve Destan önceden sevgiliydi. Ama çok saçma sebepten dolayı ayrıldılar. İkisi de birbiri için canını verebilecek durumdaydı. Fakat yapamıyorlardı. Demir ayrılmak isteyince de Destan çıldırdı. Demir'in onu hiç sevmediğini falan düşündü ama Demir, Destan'ı o kadar çok sevmişti ki anlatsam yetmez. Büyük bir kavga ettiler ve ayrıldılar. Şu an birbirlerine düşman kesilmiş haldeler, ne kadar nefret etse de Destan hala Demir'i seviyor. Gözlerinden az biraz anlayabiliyorum. Şimdi sen çeteye gelmesini isteyince bu Demir'in hoşuna pek gitmedi. Sonuçta hem eski sevgilisi hem de düşmanı ile aynı grubun içinde olmak onun moralinin bozulmasını sağlayacak ister istemez."
Demek bu yüzdendi. Demir için gerçekten kötü bir durum. "O zaman çeteye almayalım. Ben onunla arkadaşım zaten, hep de yanımda olacak. Demir'in üzülmesini istemem."
"Çoktan bu haber Destan'a ulaştı. Kabul etmiştir belki de. Hem... Olur mu öyle şey sevgilim? Destan seninle beraber olacak, Demir'le bir alakası dahi olmayacak. Ben izin vermem zaten."
(Zaman sonra)
Eve girdiğimizde Alperen amcanın gözleri bize döndü. Derin bir nefes verip Kenan'a ayak uydurarak merdivenlere yöneldim. Hala kalbim çok kırıktı. "Dalga." Alperen amcanın sesiyle olduğum yerde kalıp başımı ona çevirdim. "İki dakika konuşabilir miyiz?" Kenan'a baktım ve onayı ondan bekledim. Aramızda sessiz ve kısa bir bakışma geçti. Sonra bir babasına, bir bana baktı ve başını salladı. Ama onu odaya bırakmadan gidemezdim. "Birazdan geleceğim."
Son birkaç basamağı daha tırmanıp odaya adım attığımızda Kenan yatağına oturdu. "Her şey normal gibi görünüyor, ama yine de dikkatli ol."
"Tamam." Odadan çıkıp merdivenlerden indim ve yavaş adımlarla Alperen amcanın yanına oturdum. Bakışlarım oynadığım ellerimdeydi. "Kusura bakma, o akşam sana öyle davranmamam gerekirdi. Kendimi tutamadım. Şu aralar şirket batmak üzere. O yüzden psikolojik olarak kendimi pek iyi hissetmiyorum. Bir daha olmayacak, söz veriyorum."
"Sorun değil Alperen amca." Kalp kırıklığım yok oldu sanki yavaş yavaş.
"Ayrıca teşekkür ederim. Kenan'ı ilk defa bu kadar mutlu gördüm. Onun için elimden gelen her şeyi yaptım ama bir türlü mutlu edemedim. Oğlumun hayatını güzelleştirdin, sana minnettarım." Ayağa kalktı. "Her neyse, ben bu akşam sizinle beraber olamayacağım. Şirketin akşam yemeğine katılmam lazım."
Gülümsediğimde o çoktan arkasını dönüp kapıya doğru ilerlemişti. Aklıma yapabilecek bir şey gelmeyince Buse ablanın yanına gittim. Her zaman olduğu gibi mutfaktaydı ve akşam yemeğini hazırlıyordu. Mis gibi yemek kokuları bütün mutfağı sarmıştı. "Kolay gelsin şefim. Yardım edeyim mi?"
Buse abla içtenlikle gülümsedi. "Olur."
Tezgahtaki yaprakları ve yarısına kadar pirinç harcı dolu kaseyi gösterdi. "Yaprak sarma yapmayı düşünüyordum ama benim birazdan dışarı çıkmam gerekiyor. Birkaç eksik var onları alacağım. Sen yapabilir misin?"
Benim için çocuk oyuncağıydı. "Tabii ki."
Ellerimi yıkayıp sandalyeye oturdum. Şimdi başlarsam çabucak hazır olurdu. Yaprakları önüme sırayla tek tek dizdim ve kasenin içindeki tatlı kaşığıyla üzerlerine biraz pirinç harcından koydum. "Buse abla."
"Efendim canım benim." Hastalığımı ona da söylemem gerekirdi. Bunu bilmesi en doğal hakkıydı. "Yemekten sonra seninle konuşabilir miyim? Sohbetini çok özledim."
"Olur sen nasıl istersen," yaprakları sardıktan sonra yeni yaprakları yerleştirdim. "Bu arada, Kenan Bey ile seni çok yakın görüyorum şu sıralar. Aranızda bir şey mi var?" Yüzümde anlam veremediğim bir gülümseme oluştu. "Kendisi bir süredir erkek arkadaşım." Gözleri şaşkınlıkla bana döndü. Ben de ona baktım. "Bak bak bak. Ben biraz şüpheleniyordum zaten de boşuna şüphelenmemişim demek ki. Neyse ya mutlu ol yeter benim için. Eee, Kenan Bey nerede?" Kenan'dan yaşça büyük olmasına rağmen ona Kenan Bey demesi işin komik kısmıydı. Anladım Kenan ve Alperen amcanın hizmetçisi ama böyle hitap etmesine ne gerek vardı?
"Dün gece Kenan vuruldu. Daha doğrusu kendisini vurdu. Odasında dinleniyor şu an."
"Durumu nasıl?"
"Gayet iyi."
"Hımmm. İyi bakalım," ocaktaki tencerenin altını kapattı. "Bu da hazır. Saat geç oluyor ben gidip geliyim. Bir ihtiyacınız olursa arayın gelirken alırım." Ne ihtiyacımız olabilirdi ki? Biz birbirimizin yanında olduktan sonra başka hiçbir şeye ihtiyacımız yoktu. Yine de "Tamam abla," dedim.
Buse abla mutfaktan çıktığında etrafım sessizliğe gömüldü. Tek başımaydım ve Kenan'ıma yaprak sarma yapıyordum. Acaba güzel olacak mıydı? Beğenecek miydi? Ya beğenmezse? Ama beğenmezse bile beni kırmamak için güzel olmuş derdi.
(Yaklaşık bir saat sonra)
Yaprakların hepsi bittiğinde tencereyi ocağın üzerine aldım ve yağ, su ve biraz limon suyu ekledim. Limonlu sever miydi bilmem ama yine de tat versin diye azıcık eklemiştim. Altını açıp kapağını kapattım ve pişmeye bıraktım.
Bu sırada merdivenleri tırmanıp Kenan'ın odasına girdim. Mışıl mışıl uyuyordu tabii ki de. Uyuması, dinlenmesi gerekiyordu. Onu rahatsız etmeden banyoya girip kapıyı kilitledim. Aynadaki yansımamla karşılaştığımda kendimi biraz daha yorgun hissettim. Tamamen çökmüş olduğumdan gerek, gözlerimin eski maviliği yoktu. Dudaklarım kupkuru, yüzüm bembeyaz, saçlarım yıpranmıştı. Ölü gibiydim sanki.
Beni kendime getirecek soğuk bir duş aldıktan sonra üzerimi giyinip tekrar aynaya baktım. En azından şimdi biraz daha iyi görünüyordum. Saçlarımı dağınık bırakıp banyodan çıktığımda Kenan'ın uykulu gözleri gözlerimi buldu. Saat akşam altıyı geçmişti bile. "Kenan, uyan artık. Akşam oldu gel yemek yiyelim."
"Hiçbir şey yemek istemiyorum. Aç değilim." Yanıbaşına eğildim. "Olmaz öyle şey. Kendin için değilse de benim için bir iki bir şey ye. Böyle yaparsan gücünden kuvvetinden düşeceksin." Bir süre konuşmayınca beklemenin bir anlamı olmayacağını düşünerek ayağa kalkıp odadan çıktım. Kendi kararıydı ama benim için keşke bir tane yaptığım sarmadan yeseydi...
(Dokuz dakika sonra)
Masayı hazırladığım sırada gözlerim kısa bir süre merdivenlere baktı. Kenan'ın gelmesini bekledim ama hala ortalarda yoktu. Belki gelir diye ona da tabak, çatal, kaşık bırakmıştım fakat galiba bu akşam tek başımaydım.
Sandalyeme oturduğumda merdivenlerden gelen sesle gözlerimi oraya diktim. Kenan'ın geldiğini fark edince ister istemez gülümsedim. Yaralı bölgesini tutarak yanıma geldi. "Seni kırmamak için geldim birtanem."
Sağ tarafımdaki sandalyeye oturdu ve şakağıma bir öpücük kondurdu. Kremalı mantarlı makarna, şnitzel ve yaprak sarmasından tabağına yiyebileceği kadar koydum. "Buse abla dışarı çıktı, evdeki eksikleri alacakmış. Baban da şirketin akşam yemeğine katıldı. Yani tek başımızayız." Kendi tabağımı da Kenan'ın tabağının aynısını yaptım.
Kenan bir makarna, bir şnitzel yavaş yavaş yemeğini yiyordu ama sarmaya hiç dokunmuyordu. Sarmadan bir ısırık aldım. Tadı iyi miydi kötü müydü çok kararsız kalmıştım. Galiba yapamamıştım. Kötü olmuştu çünkü.
Kenan en sonunda bir tane sarma yediğinde duraksadı, çiğnemeyi bıraktı. Biliyordum, beğenmemişti. Şimdi gidip onu tükürecekti. Bir kere de bir işi doğru ve güzel yapsam keşke. "Bu sarmada bir şey var." Dolan gözlerimi kırptığımda ikisinden de birer damla yaş düştü. Kenan'a bakmadan önce gözlerimi sildim, ama bunu fark etmişti. "Birtanem sen ağlıyor musun?"
Tabağındaki sarmalara baktım. "Yok ya, dalmışım bir süredir gözlerim açık kalınca birden doldu. Sen ne demiştin?"
Eliyle sarmaları gösterdi. "Yaprak sarması diyorum, tadı değişik geldi. Buse abla farklı bir baharat falan ekledi içine herhalde. Çok güzel olmuş. Annem gelip yapmış gibi sanki. Sen yedin mi? Gerçi bir ısırık alıp bırakmışsın, beğenmedin mi yoksa?"
Bir tane daha sarma yedi. Sonra bir tane daha. Beğenmişti. Yani beğenmese çok güzel olmuş demezdi. "Kenan."
"Efendim sevgilim?"
Elimle ben de tabağındaki sarmaları gösterdim. "Yaprak sarmayı, ben yaptım." Gözlerime bakakaldı, afallamıştı. Sanırım bunu beklemiyordu. "Sen tadı değişik geldi diyince beğenmedin zannettim. Buse abla akşam oluyor diye dışarıya erken çıktı. Sarmayı da benim hazırlamamı istedi ben de yaptım."
Hızla ellerimi ellerinin üzerine aldı. Avuç içlerim yukarı bakıyordu. "Sen bu pamuk ellerinle bana yaprak sarması mı yaptın?" İki avucumun da içlerini öptü önce. Ardından birkaç kez daha tekrarladı. "Kenan, Buse abla gelebilir, ne yapıyorsun ya?" Ellerimi çevirip terslerini öptü daha sonra. "Benim güzel sevgilim bana yaprak sarması yapmış, ben nasıl mutlu olmam? bu ellerini nasıl öpmem?" Yeniden avucumun içlerinden öptü. Bıraksam iki saat ellerimi öpeceği için çekmek zorunda kaldım. "Tamam, yani alt tarafı yaprak sarması. Her şeyi aynı sadece ben yaptım. Yemeği bitirelim film açacağım." Gözleri hala ellerimdeydi. Hala öpmek istiyordu. "Yaprak sarmasını çok severim ama en çok içli köfte seviyorum, çünkü tarifinin tutturulması çok zor. Her malzemesinin ölçüsü tam ayarında olması lazım. Bir tanesi bile eksik ya da fazla olursa olmaz. En son küçükken yemiştim. O da annemin yaptığı içli köfteydi. Sonra da önüme koyulsa yüzüne bakamaz oldum." Anlaşıldı, sıradaki tarifim Kenan'a içli köfte yapmaktı. Dediği gibi biraz zordu ama olsun. Ben onun mutlu olması için zoru bile kolaylaştırırım.
Yemeklerimizi bitirdikten sonra masayı bir güzel topladık ve patlamış mısırlarımızı alıp filmimizi açtık. Üzerimize de küçük podufuk bir battaniye örttük.
"Hangi filmi izliyoruz sevgilim?" Elinde tuttuğu kumandayı aldım ve filmi seçtim. "Cesaretin Var Mı Aşka." Kenan bir yanda çenemi tutup yüzümü yüzüne çevirdi. "Benim var ama açacağın filmdeki karakterlerin var mı bilmem." Kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Ona soru sorduğumu anlamıştı galiba ancak filmin adı Cesaretin Var Mı Aşka'ydı. "Ya şapşal filmin adı Cesaretin Var Mı Aşka. Hiç duymadın mı? Çocukken tanışan Julien ve Sophie'nin aşk hayatını anlatıyor."
"Biliyorum, çok kez izledim."
"Nasıl? Tek başına izlemiş olamazsın. Kim vardı yanında izlerken?" Tek başına izleyen izler ama Kenan tek başına izleyemez. Kıskandım şu an içten içe. "Bir düşüneyim. Aslı, Zeynep, Firuze, Güneş, Azra da vardı onu unutuyordum az kalsın. Sonra..." Daha fazla dayanamayıp ayağa kalktım. Utanmadan bütün eski sevgililerinin adını sayıyor bir de!
Kenan arkamdan gelip beni kendisine çevirdi. "Ne oldu şimdi ya nereye gidiyorsun?" Hiçbir şey söylememiş gibi bir de gülüyordu. Çıldırtacak beni bir gün. "Kusura bakmayın Kenan Bey siz filmi eski sevgililerinizle özellikle Azra ile beraber izlemişsiniz zaten benimle tekrar izlemenize gerek yok!" Kıskançlık duygusunu ilk defa bu kadar yoğun hissediyordum. İliklerime kadar kıskanmıştım.
"Ya gel buraya," sıkıca sarıldığında karnına yumruk atmamak için sağ elimi zor tutuyordum. Gözyaşımın düşmesine engel olamadım. Benden ayrılıp ellerini yüz hatlarıma yerleştirdi. "Kıyamam sana güzelim benim. Sen beni mi kıskandın?"
"Doğruyu söyle. Bu filmi gerçekten tek başına mı izledin?"
"Bebeğim yemin ederim kaç kere izlediysem hep tek başıma izledim. O saydığım isimler şakaydı. Güneş ve Azra haricinde eski sevgilim yok bunu biliyor olman lazım. Azra ile hayatta izlemezdim zaten... Bu filmi sevdiğim kızla izleyebilmek için hem doğru kişiyi, hem de doğru zamanı bekledim. Bak doğru zamandayız ki seninle beraber izleyeceğim. Gel otur şuraya güzel güzel izleyelim filmimizi." Şu an biraz ikna olmuştum. Ve... Bebeğim mi demişti o bana? Yanlış mı duydum yoksa?
"Bir daha sakın böyle şakalar yapma." Koltuğa yeniden oturduğumda Kenan da hemen yanıma gelip sol elimi tuttu. "Ama kabul et kıskandın değil mi?"
"Ne yapsaydım Kenan? İyi yapmışsın sevgilim benimle de izler misin mi deseydim? Lütfen çıldırtma beni sus şu filmi izle."
Yanağıma bir öpücük kondurdu. "Tamam birtanem nasıl istersen."
Filmi izlemek yerine sol elimin tersini başparmağıyla okşadığı ve çoğu zaman bana baktığı için dikkatimi dağıttı ve filmi pek anlayamadım. Zaten yarısına bile gelmeden benim uykum geldi.
(Kenan)
Dalga'nın başı omzuma doğru düştüğünde uyuduğunu fark ettim. Film zaten güzeldi ama benim ilgimi daha çok Dalga çekmişti. Filmi kapatıp Dalga'yı kucağıma aldım ve odama, odamıza çıktım. Burası sadece benim odam değil, Dalga'nın da odası. Burası benim evim değil, Dalga'nın da evi. Çünkü o da artık bu evin bir parçasıydı.
Dalga'yı yatağa yatırdıktan sonra ben de yanına uzandım ve masadayken çektiği ellerini ellerimin arasına aldım. Ailesini öldürdüğüm ellerim Dalga'nın elini tutuyordu ve bu benim canımı çok yakıyordu. Öldürmeseydim keşke, yaralayıp hastanelik etseydim daha iyiydi belki de. En azından hala hayatta olurlardı.
Bölüm etkileşimi
