19. bölüm / 18
Zelzele18.Bölüm/Haykırış
Bölümler 18Şu an: 18.Bölüm/Haykırış
- 1 1.Bölüm/Veda429 kelime
- 2 2.bölüm/Sürdürmek2.568 kelime
- 3 3.bölüm/Başlangıç4.156 kelime
- 4 4.Bölüm/Yeniden5.011 kelime
- 5 5.Bölüm/Yan Yana5.036 kelime
- 6 6.Bölüm/Gecenin Karanlığı3.316 kelime
- 7 7.Bölüm/Aile4.885 kelime
- 8 8.Bölüm/Gökyüzü Bakışlı3.283 kelime
- 9 9.Bölüm/Tehdit3.092 kelime
- 10 10.Bölüm/Sevgilim4.667 kelime
- 11 11.Bölüm/Geçmiş4.526 kelime
- 12 12.Bölüm/Beklenmeyen Acı2.395 kelime
- 13 13.Bölüm/Korku3.693 kelime
- 14 14.Bölüm/Yeni Başlangıçlar3.796 kelime
- 15 15.Bölüm/En Büyük Hediye3.451 kelime
- 16 16.Bölüm/Şüphe Duyarsam?3.672 kelime
- 17 17.Bölüm/Üst Üste2.877 kelime
- 18 18.Bölüm/Haykırış6.959 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bu bölüm için psikolojinizi hazırlayıp başlayın 🙏🏻 hem fiziksel hem duygusal olarak yoğun bir bölüm. Keyifli okumalar❤️
16 saat önce
“Keskin, arkama geç.” Diyen komutanımı -sevgilimi- dinleyerek arkasına geçtim. Pusudaydık. Havanın kararmasına yarım saat vardı.
“Ne yapacağız?” Diye sordum büyük bir kayanın arkasına geçtiğimizde. Timle evin etrafını sarmıştık. İçerisini ne kadar yakın olsak da göremiyorduk çünkü camlar kaplamaydı. Tabii içerden dışarı gözüküyordu.
“Bekleyeceğiz. Kendisi burda değilse bile güvendiği biri içerde. İstihbarat sağlam.” Demesine derin bir iç çektim.
“Sen iyi misin?” Dediğinde başımı salladım yalnızca. Tüm vücudunu bana çevirdi.
“Yakalayacağız. Bugün değilse bile bir gün.”
“Biliyorum.”
“Güzel. Moralini bozmak yok. Biz birlikteysek her şeyi hallederiz.” Dedi yumuşacık sesiyle.
“Hallederiz.” Diyerek onu onayladıktan sonra alnıma saliselik bir öpücük bıraktı.
Timle planın üzerinden geçtikten sonra havanın kararmasıyla harekete geçiyorduk.
“Selin ve Doğan Kuzeybatı’ya doğru ilerleyin. Büyük pencereli yerden biri kaçacak olursa indirin.” Dedi Yiğit. Burda askerlerine emir veren, bir askerini vurduğu için intikam almak isteyen, bir askerinin abisine ve nice masumlara işkence çektirdiği için intikam almak isteyen, ülkesini korumakla yükümlü bir yüzbaşıydı. Komutanımdı.
“Emredersiniz.” Diyen Selin ve Doğan’ın sesi pek istekli gelmiyordu fakat itiraz etme şansları yoktu. Selin’e hala ne olduğunu sormamıştım. Görev dönüşü öğrenirdim.
Görev dönüşü…
“Diğerleri; evden gözünüzü bir saniye bile ayırırsanız dönüşte gözünüzü oyarım. Tabii içimizden birinin gözü kalırsa.”
Dönüş…
Tüm plan tamamdı. Yerlerimiz hazırdı. Eve dört kişi girecektik: Yiğit, ben, Aras ve Doruk.
Evin yalnızca ön kısmında cam yoktu. İçerden izleniyor olabilirdik bu nedenle kısa mesafeyi sürünerek kapadık.
Dördümüz de tam kapının önüne geldiğimizde Yiğit’in gözleri birkaç saniye gözlerimi buldu. İnanıyordu; bana, bize.
Kapıyı ucunda susturucu olan silahımla kilide ateş ederek açtım. Gecenin karanlığında, minik silah sesi ve kilidin birbirinden ayrılma sesi daha baskındı.
Öne geçerek kapıyı tamamen açıp uzun koridorda çıkan her kapıyı kontrol ediyordu ve biz bir adım arkasındaydık. Koridor evin planından ve beklediğimizden çok daha uzundu.
Bulunduğumuz bölge ve ıssız kesim bu evin lükslüğüne fazla zıttı.
Dördüncü odadan çıkan beş kişiyle sıcak bir çatışma başladı. Aras adamın nefes almasını zorlaştırıp boynunu kırdı, Doruk kalbinden üç kere bıçakladı. Biz ise üç kişiyi kafasından vurmuştuk.
Ne kadar sessiz olursak olalım yine de yeterli değildi. Bu durum yan kapının açılmasına sebep olmuştu ve çıkanlar az öncekilerin iki katıydı.
“Kağan ve Alparslan şimdi!” Diyerek şerefsizlerin dikkati dağılmışken kulaklığımdan haber verdim. Saniyeler sonra gelen Kağan ve Alp’le onları da hallettik.
O esnada dışarıdan gelen sesler plana dahil değildi. Kaçıyorlardı.
“Komutanım çok fazlalar desteğe ihtiyacımız var!” Diyen Selin kulaklarımızı doldurdu. Gitmemiz gerekiyordu. Hemen Burdan çıkmamız gerekiyordu.
Çıkanları halletmiştik fakat kalanlar kaçıyordu. Engel olmalıydık.
“Çıkın hemen!” Diye bağıran Yiğit’le ben dışında herkes uzun koridorda koşmaya başladı. İçerinin temizliğinden ve odaların içinden haberdar olmam lazımdı.
“Tuana!” Diyen sese döndüm.
“Çık hemen! Dışarıyı halledin, hepsini öldürmeyin konuştururuz.” Diyerek kapalı odaya ilerledim.
“Burdan birlikte çıkıyoruz, hemen!” Diye bağırdı fakat sesi az öncekinden daha sesliydi.
“Git dedim Yiğit! Çoğu bilgiye ulaşabiliriz. Belki gizli odalar var vakit kaybediyoruz, git!” Diyerek ondan daha fazla bağırdım ve asla ikna olmasa da vakit kaybettiğimizin farkındaydı.
O son kez gözlerime bakıp koşmaya başlarken bende vakit kaybetmedim.
Kapalı kapıdan çıkan dört kişinin kafasına sıktım. Hemen arkamdan gelen bir nefesi hissettiğimde hızla arkama dönüp boynunu tuttum ve yere serdim. Adamın yüzü acıyla kasılırken bir yumruk attım. Vaktim yoktu, kalbine sıktım.
Dışarı çıkmaya çalışan herkesi öldürmüştüm fakat aralarında kesik nefesler alıp yaşayanlarda vardı. Onlar bize lazımdı.
Derin bir nefes alıp az önce bir şerefsizin kalbine sapladığım bıçağımı sertçe göğsünden çıkarıp üzerine kendi kanını sildim.
Tüm odaların kullanım amacı farklıydı ve içerde kimseyi bırakmamıştım. Dışardaki seslerde kesilmişti.
Taner yine yoktu!
Sinirle ağızımdan bir haykırış dökülürken yumruk yaptığım elimi duvara savurdum.
“Aman aman sakin ol Dişi Kurt.” Diyen sesi tanımıyordum. Hızla arkamı döndüğümde orta boylu, kirli sakallı adama beklemeden yumruğumu savurdum.
Fakat adeta bunu bekliyormuş gibi sırıtarak geriledi. Ben birkaç adım attıktan sonra silahıma uzanacakken yerin altımda açılması aniydi.
Ne olduğunu anlayamadım o an. Sanki üzerinde durmamı bekliyorlardı da bir tuşla beni aşağı çekmişlerdi. Adeta asansördeydim ve aşağı iniyordum.
Ani sarsıntıyla gelen baş dönmeme engel olmam imkansızdı. Karanlık yolda aşağı kaymaya devam ediyordum. Tutunacak yer aradım, yoktu.
Kapanan gözlerimi açtığımda dışarıdaydım. Karanlıktı. Peki bu nasıl olmuştu?
Önümdeki eve bakakaldım o an. Burası yerin altı falan değildi, burası bizim alt katını bilmediğimiz evdi.
Şu an dışarda oluşumun sebebi ise eğimdi. Arka bahçe denilebilirdi belki de.
Önüme döndüğümde üç araba, on dört kişiyle karşılaştım. Yüzleri yabancıydı, ortada bir kişi vardı.
“Yolun sonu ha Dişi Kurt?” Dedi ortadaki adam. Bunu diyen kişi ağır adımlarla bana yaklaşıyordu. Silahıma uzanacaktım o an, belim boştu. Cebimdeki çakılara baktım, yoklardı.
“Arama boşuna üstünde bir şey yok. Kıyafetlerin dışında, onu da söküp alacağız zaten.” Dedi alayla. Aramızda dört-beş adım kala durdu. Korkuyordu. Bu o’ydu.
“Bence birbirimize çok geç kavuştuk. Ayrıca gerçekte bu kadar güzel olduğun bilseydim daha erken uygulardım planımı. Oğlum işini biliyor!” Diyerek pis kahkahasını attı. Oğlum?
“Seni öldüreceğim.” Dedim hırsla. “Yalvaracaksın, duydun mu?” Diye bağırdığımda bana koşan dört kişiyi umursamadan Mahmut Teke’ye ulaştım.
Yüzüne geçirdiğim yumrukla sarsılıp kanayan burnunu tutmaya başladı. Bunu yaparken gülüyordu.
“Denilenden daha sinirliymişsin!” Dediğinde adamlar saniyeler sonra yanımdaydı.
Onu yere atıp üzerine çıktığımda kaç kez vurdum bilmiyordum fakat son yumruğumu atıp bayıltacakken kollarımın iki yanında tutuldum. Tek başıma profesyonel adamlarla silahım olmadan çatışamazdım. Çatışırdım, ama vaktim yoktu.
Sağımdakine sert bir tekme attığımda solumdakine de dirseğimi geçirdim. Onlar biraz afallarken gelen iki kişiyi sağdakinin belinden aldığım silahı doğrulttum. Sıkacaktım fakat öyle olmadı.
Pis kahkahasıyla yerinden doğrulan Taner burnunu tutmayı bırakmıştı.
“Yavaş ol biraz. Günler çok, günler uzun.” Dedi ağır ağır. Elimdeki silah boştu. Boş silahla yanımdakinin ensesine sertçe vurup bayılttım.
Bütün adamlar yanıma geldiklerinde çırpınmayı bıraktım. Malzemem yoktu ve tek başımaydım.
Beni bir yere götüreceklerdi. Orada icaplarına bakacaktım. Enseme dolan acıyla istemeden gözlerimi yumdum.
~
Şimdi
Kaç gündür bu sandalyeye kelepçelerle bağlıydım bilmiyordum. Fazla olduğunu düşünmüyordum; iki, üç veya dört?
Beni tuttukları odada pencere yoktu. Soğuktu. Ayaklarım çıplaktı. Aralık ayıydı ve kemiklerim titriyordu.
Soğuktanmı, acıdanmı, yalnızlıktanmı bilmiyordum.
Bildiğim tek şey vardı:Yiğit’i özlemiştim.
Sesini, kokusunu, sıcak kollarını, beni öpen dudaklarını. Ne haldeydi tahmin edemiyordum.
Ve ortada şöyle bir durum vardı: ilk kez kaçırılıyordum!
Aldığım eğitimlerle uzun süre hayatta kalırdım. Fakat aksi bir durumda ne kadar nefes alabilirdim işte onu bilmiyordum.
Kaç gün geçtiğini bilmediğim bu sürede Taner şerefsizi yanıma hiç gelmemişti. Çünkü korkuyordu. Bu halde bile benden korkuyordu.
Birkaç tokat ve tekme yemiştim. Dayanılmayacak değildi hiçbiri. Fakat oturmaktan sıkılmıştım. Sadece tuvalete gidiyordum ve ellerimle ayaklarım çözülürken tam yedi kişi geliyordu. Tam beş kez tuvalete gitmiştim ve giderken hiçbir alet kullanmadan sadece döverek otuz kişiye yakın şerefsizi halletmiştim. Geri kalanlar muhtemelen kalıcı hasar alacaktı.
Bulunduğum oda karanlık olmasına rağmen önümdeki duvar bembeyazdı. Özel olarak tasarlanmış gibiydi ve hala çözememiştim.
Arada gelen itlerle dalga geçiyor, onları çıldırtıyordum. Yediğim tekme ve tokatlar bu yüzdendi.
Demir kapının aniden açılmasıyla başımı dikleştirdim. Az miktarda su ve yiyecek getiriyorlardı fakat direndiğim için aniden iğne yardımıyla vücuduma vitamin veriyorlardı.
İçeri Mahmut Teke, lakabıyla Taner girdi. Yanında genç bir adam vardı. Bu görev günü arkamda beliren, ona ilerlediğimde altımdaki yerin açılmasını sağlayan adamdı.
Ellerim ve ayaklarım kelepçeliydi. İp falan değildi bağladıkları şey. Kelepçeydi.
Bileklerim zorlandığı ve uzun süre kaldığı için kesilmişti. Üzerimde üniformamın içine giydiğim tişört vardı. Duygusuz gözler ve dik başımla gelenlere baktım.
“Nasılsın?” Diyen genç adamdı. Sesinde öfke yoktu ve bu beni öfkelendiriyordu. Cevap vermedim.
“Beş gündür burdasın.” Dedi Taner. Yüzüne boş gözlerle bakmaya devam ettim.
“Tepki versene!” Vermedim.
“Keyfin bilir Dişi Kurt. Sen burda çürüyeceksin. Zaten hiçtin, daha da hiç olacaksın! Hayatında çekmediğin acıları tadacaksın ve ben bundan zevk alacağım! O çok sevdiğin yüzbaşı da her şeyi bilecek.” Son cümlesinde içimde fırtınalar koptu. Yiğit dayanamazdı. Ben ölürsem o da ölürdü.
“Amacın ne?” Dedim duygu barındırmamaya dikkat ederek. “Kızını ben öldürmedim Taner, sen kendi ellerinle kendi evladının sonunu getirdin. Senin aksine masumlara kıymıyorum. Öldürmekmi istiyorsun beni? Durma sık kafama. Sonra da göm beni toprağa siktir olup git!” Dememle gür bir kahkaha attı.
“Bu kadar basit öleceğinimi düşünüyorsun gerçekten? Sen benden her şeyimi aldın! Senden nefret ediyorum!”
“Et! Benden nefret et. Zarar ver, durma Taner. Ben durdukça senin zararın daha da artacak.” Dememle başımın sağ düşmesi ve sol yanağımda derin bir sızı beraberinde geldi. Bir dişim kırılmış olabilirdi.
Tüm dişlerimi gösterecek şekilde gülüp yeniden başımı dikleştirdim.
“Bu kadarsınız siz işte. Bak, elim ayağım kelepçeli hala yanında bir ton adamla geliyorsun yanıma. Güç gösterisi yapmaya çalışıyorsun ama kimin güçlü olduğunu zaten biliyorsun. Sen bu kadarsın ve daha fazlası olamayacaksın!” Dedim onu çıldırtmak isteyerek.
“Yapma.” Diye fısıldadı yanındaki genç adam. Bu kimdi ve neden her boka dahil oluyordu bilmiyordum ama öğrenecektim.
“32 adamımı öldürdün. 32!” Diye haykırdı Taner. Beklediğimden daha zayıftı.
“Rahmet dilememimi bekliyorsun amına koyayım?” Diye çıkıştım fakat küfrüm onu sinirlendirdi. Bu kez yine sol yanağıma tam elmacık kemiğime bir yumruk geçirdi.
Başım yine sağa düşerken saniyeler içinde toparlanıp her zamanki gülüşümle acımı gizledim, onlara bu zevki vermedim.
Taner dahil bütün korumalar odadan çıktığında kim olduğunu bilmediğim adam önümde dikiliyordu. Birkaç dakika sadece birbirimize baktık.
“Çok güzelsin.” Demesiyle karşımdaki beyaz duvarı incelemeyi bıraktım. Ne saçmalıyordu bu?
“Ne alaka şimdi amına koyayım?” Dedim kaşlarımı çatarak. Bu adamda bir şeyler olduğu kesindi.
“Ona seni kaçırmaması için yalvardım. Engel olamadım, özür dilerim.” Derken bahsettiği kişi Taner’di. Bu adamda gerçekten bir haltlar vardı. Ben o evdeyken aşağı çekilmeden önce bana sakin ol demesini iyi biliyordu.
“Kimsin sen?” Dediğimde burnundan sesli nefes verdi. Ardından parmak izini okutarak demir kapıdan çıktı.
Ağızımda biriken kanı tükürdüğümde elmacık kemiğim muhtemelen fena haldeydi. Yiğit üzülecekti görünce.
Görünce.
Görmemeliydi. Daha kötü bir hale gelecektim ama onun görmemesi lazımdı. Şu an ne durumda olduğunu bilmiyorken beni görürse dayanamazdı.
Canım bana kıyamazdı.
Kaç saat geçtiğini bilmiyordum fakat acıktığımı hissediyordum. Susamıştımda. Fakat direnmeyi en iyi şekilde biliyordum.
Bir anda duvara yansıyan resimle nefesim kesildi sandım. Öldüm sandım. Gözlerim irileşirken inlercesine bir haykırış döküldü dudaklarımdan.
Karşımda Yiğit duruyordu. Dümdüz durduğu bir resimdi ama onu günler sonra resim yoluyla da görsem iyi gelmişti. Onu özlediğimi çok daha fazla hissediyordum.
Yakışıklı çehresine doyamamışken timin resmi düştü bu kez ekrana. Hepsi bir aradaydı. Aralarında Yiğit yoktu. Bu fotoğrafı bilerek seçmişlerdi.
Özlemimi büyütmek ve bana acı vermek için.
Ablam düştü ekrana. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Başım saatler öncesindeki gibi dik değildi sadece. O da yalnız olduğum içindi.
Fotoğraflar sürekli değişirken daha fazla dayanamayıp gözlerimi yumdum sıkıca. Zaaflarımla oynuyorlardı. Bunu onlara belli etmeyecektim.
Tırnaklarım avuç içimi parçaladı. Kelepçeler bileklerimi biraz daha kesti. Ve bir anda demir kapı açıldı.
Bir şerefsiz tam karşıma bir masa koymuş üstüne de telefon yerleştirmişti. Ne yaptıklarını anlamam uzun sürmedi.
“Sizi gebertirim.” Dedim koyulaşan sesimle. Beni dinlemediler.
“Yalvaracaksınız! Duydunuz mu? Hepinizi karşımda yalvartacağım!” Diye bağırdım bu sefer. Belli etmemem gerekiyordu ama olmadı.
Bana işkence çektirip Yiğit’e izleteceklerdi. Hatta sadece Yiğit’le de kalmayacaktı.
“Ben seni altımda yalvartmayı çok iyi bilir-“
“Seni öyle bir yalvartacağım ki sadece ölmek isteyeceksin orospu çocuğu!” Dedim karşımdaki kısa boylu adamın lafını bölerek. Kafasını salladı sadece dalga geçerek. Halbuki ben oldukça ciddiydim.
Titriyordum.
Korkuyordum.
Ölmekten değil, sevdiklerimin beni böyle görmesinden.
Video kaydı başladı. İçeriyi ondan fazla kişi doldurdu. Taner’de vardı.
“Bize istediğimiz bilgileri verirsen daha az acıyla ölürsün Dişi Kurt.” Demesine karşılık sesli bir kahkaha attım. Kaç gündür dişlerimi fırçalamıyordum ve kötü hissediyordum.
“Ne bilgisi istiyorsun bakalım?” Dedim yerime iyice yerleşip kafamı sallayarak.
“Bize Tahir ve Osman’ı vereceksin. Daha doğrusu vermelerini sağlayacaksın.”
“Hmm. Nasıl olacak o?”
“Çok sevdiğin yüzbaşı yapar. Bu videoyu görünce onları salmamasının imkanı yok zaten.” Yiğit böyle bir şey yaparsa onu asla affetmeyeceğimi biliyordu.
“Çok beklersin.” Dedim kendimden emin bir şekilde. Karnıma demir bir sopayla vurduklarında inlememi bastırdım. Sert vurmuştu piç.
“Sert değildi ama.” Dedim damarına basarak. Tekrar aynı yere bir darbe yemiştim. Bu sefer daha sertti ve öne eğilmek zorunda kalmıştım.
Ben kimsenin önünde eğilmezdim. Hemen acımı unutup dikleştim.
“Acı çekmek hoşuna gidiyor herhalde?” Diye sordu Taner yarım bir gülüşle. Acı çekmemden zevk alıyordu orospu.
“Hemde nasıl, bir bilsen!” Dedim alt dudağımı ısırırken. Yüzümdeki ifade dediğimi doğruluyordu.
“İyi madem, senin sevmediğin bir şeyi yapmak ne haddimize!” Derken dalga geçiyordu. Parmak izini okutarak çıktı. Geri kalanlar bana büyük bir hırsla bakıyordu.
“Hepinizin bugünü beklediğini biliyorum.” Dememle sırtıma bir darbe aldım.
“Keyfini çıkarın çünkü sonra nefes alamayacaksınız.” Diye devam ettiğimde hepsini gaza getirmeyi başardım.
Saatlerce işkence gördüm. Birkaç kemiğim kırılmıştı bile. Yüzüm ne haldeydi bilmiyordum. Üstümdeki yeşil tişört kana bulanmıştı. Nihayet hepsi çıktığında derin ve uzun bir nefes verdim.
Karşımdaki kamera hala açıktı ve acımı yalnızken bile gizlemem gerekiyordu. Yiğit dayak yediğimi görünce delirecekti, bunu açık açık yaşarsam ise; bitecekti.
Sağ omzumu havaya kaldırıp burnumda kuruyan kanı silmeye çalıştım. Şimdi daha iyi nefes alıyordum.
Ağızımda biriken kanıda tükürdüm. Duvara kanlarım sıçramıştı. Duvarlar olduğu için pek belli olmuyordu ama önümdeki beyaz duvarda fazlasıyla belliydi.
Boğazımdaki özlemden oluşan yumruyu zorla yuttum. Annemler buradayken kaçırılmam da iyi olmamıştı. Yiğit bir de onları teselli etmekle uğraşacaktı. Annem ve ablam ölümümü belki de ilk kez bu kadar yakın hissedecekti. Taner ölmek için elime bir fırsat daha vermişti.
~
Yiğit
Nefes aldığımı hissetmiyordum. Yaşadığımı hissetmiyordum. Özlemden başka duygu barındırmıyordum.
5 gün olmuştu. Tuana kaybolalı 5 gün olmuştu.
Onu o lanet evde tek başına bıraktığım için kendimden nefret ediyordum. Evin gizli bölmesinden kaçırmışlardı onu. Kim bilir ne haldeydi.
Açtı belkide. Su vermiyorlardı belki. Ya da üşüyordu. Ve bunların hangisi yaşanıyorsa benim suçumdu.
“Yemek ye artık öleceksin amına koyayım.” Diyen Yavuz’u umursamadım. Önümdeki kamera kayıtlarını izliyordum.
“Bulacağız onu.” Dedi tüm inancıyla. Bu kayıtta da bir şey yoktu. Orospu çocukları hepsini ya silmişti ya da helikopterle kaçırmışlardı.
Oturduğum sandalyeden bir hışımla kalkıp kapıya ilerlediğimde kulpu indirecekken kolumu tuttu Yavuz.
“Yiğit kendine gel kardeşim. Kendine zarar veriyorsun sadece. Beş gündür toplasan beş saat uyumadın amına koyayım şu haline bak!” Diye bağırmasını düz ifademle izliyordum. Sinirlenmiş olacakki bağırmaya devam etti.
“Tepki versene! Bağırıp çağırsana! Hesap sorsana! Dümdüz durma böyle sikerim seni kendine gel.” Cevap vermedim. Yeniden önüme dönüp kulpu kavradım.
Aniden kolumdan tutup beni kendine çevirdi ve sağ eliyle sol yanağıma sağlam bir yumruk attı. İstediği tepkiyi şimdi alacaktı.
“Ölüyorum lan!” Diye haykırdım adeta. “Ölüyorum amına koyayım! Ne halde bilmiyorum, canı acıyormu bilmiyorum, açmı susuzmu bilmiyorum! Bir bok bildiğim yok tamam mı? Benim yüzümden ne halde bilmiyorum!” Diyerek günler sonra doğru düzgün cümleler kurabilmiştim sanırım.
Yavuz kendine çekip sarıldı bana. Hak etmiyordum. O da seviyordu ve aralarında güzel bir ilişki vardı. Bana sarılmamalıydı.
“Senin yüzünden değil kardeşim. Bir suçlu varsa hepimiz suçluyuz.”
“Tek bıraktım Yavuz.” Derken ilk defa sesli dile getiriyordum suçumu. Yavuz’un sarılışına karşılık veremeyecek kadar yorgundum.
“Saçma sapan konuşma lan!” Derken sarılmayı bırakmış, karşıma geçmişti. “Bütün alay bir iz arıyor. Bulacağız. Tolga abi de var.”
Evet abim vardı. Nasıl olduğunu bilmiyordum. Annemler ne haldeydi bilmiyordum. Behiye Teyze’ye ne diyeceğimi bilmiyordum. Beş gündür alayın bahçesine bile çıkmamıştım.
Yavuz’u daha fazla dinlemeyip odamdan dışarı attım kendimi. Hızla o’nun odasına adımladım. Boğazımdaki yumruyu tutmak zordu.
Kapısını açar açmaz burnuma dolan kokusu o yumruyu gözyaşına dönüştürdü. Hızla içeri girip kapıyı kapadım.
Dudaklarımdan bir hıçkırık döküldü. Askılıkta duran ceketine gitti elim. Görevden dönecek, üzerini değiştirip bunu giyecek ve evimize gidecektik.
Ceketi yüzüme götürüp derince içime çektim kokusunu. Onu çok özlemiştim.
Herşeyim olmadan ne yapacaktım ki?
Sandalyesine oturdum dayanamayıp. Ne güzel emirler estirirdi burda olsaydı. Dik başıyla herkese kafa tutar, lafını esirgemezdi.
Kokusuna fazla maruz kalmak gözlerimi kapamaya zorluyordu. Yavuz haklıydı ve ben ne zaman ne kadar uyuduğumu da bilmiyordum.
Ceketini masaya koydum. Yüzümü cekete gömüp kollarımla ona sarılıyormuş gibi sardım ceketi. Onunla uyumaya alışmıştım. Yüzümü boynuna gömüp uykuya daldığım günler kabusta görmüyordum.
Kaç saat geçtiğini bilmiyordum. Uyumak biraz da olsa iyi gelmişti. Ceketi burada bırakmadım. Elime alıp odasından istemeyerek çıktım. Öylece durup bekleyemezdim.
“Oğlum!” Diyen ses adımlarımın kesilmesine sebep oldu. Behiye teyze buradaydı. Niye gelmişti? Ne diyecektim?
“Tuana nerde Yiğit?” Diye sorunca gözlerimi yumdum. Hızlı adımları koridorda yankılanıyordu. Önüme geçtiğini duyunca gözlerimi açtım. Beni böyle görmeyi beklemiyor olacakki afalladı. Nasıl göründüğümü bilmiyordum.
“Cevap ver bana oğlum.” Dedi omuzlarımdan tutarak. Umutlu bir annenin bakışı tüm yükleri sırtlamama neden oldu.
“Anne.” Diyen ses Yazgı ablaya aitti. Niye geliyorlardı? Ben bilerek gitmiyordum eve. Onlar neden geliyorlardı?
“Getireceğim.” Dedim çatallı sesimle. Sesim onun içine işledi, titrek bir nefes aldı.
“Nerde? Benim kızım nerde?” Diye bağırırken omuzlarımı sarsıyordu.
“Koruyamadım Behiye teyze.” Dedim acı içinde yutkunarak. “Engel olamadım ama bulacağım onu. Getireceğim kızını.” Derken yüzüne bakamıyordum.
“O ne demek?” Dedi sertleşen sesiyle. “Sen hep korursun benim evladımı. Siz benim evlatlarımsınız oğlum o ne demek. Bulursun, bulursun sen. Getir bana kızımı Yiğit. Bul bana kızımı.” Dedikten sonra ağlamasına engel olamamıştı. Başını göğsüme yaslarken sırtına elimi koymaktan başka bir şey yapamadım.
Yazgı abla bana bakıyordu. Bul onu diyordu. Kardeşimi bir tek sen bulursun diyordu.
İkisini askerlerden biriyle eve gönderirken annemlerin gelmediğine şükrettim yoksa daha fazla dayanamazdım.
Herkes perişandı. Tim berbattı. Hepsi kendini suçluyordu ama asıl suçlu bendim.
“Lan ne bu tripleriniz? Sanki bulamayacakmışız gibi yas tutuyorsunuz burda. Kendinize gelin.” Diyen Aras’tı. Konuşurken sesi titriyordu. Dediklerine kendini inandırmaya çalışıyordu.
“Buluruz demi lan?” Diye sordu Alparslan. Hepsinin sesi titriyordu.
“Buluruz aslanlarım. Tuana komutanım bizi öncekinde bırakmadı, bizde onu bırakmayacağız.” Dedi Kağan abi.
“Komutanım iyi misiniz?” Diye soran Doğan’a kafamı salladım sadece. “Selin’e destek ol.” Dedim yalnızca. Kötü durumdaydı.
Timle birlikte yaptığımız toplantıdan bölgedeki herkesi toplamaya karar verdik. Gören, bilen veya direkt iş birliği içinde olan kişiler olabilirdi.
Günler sonra eve döndüğümde annemler yoktu. Muhtemelen Behiye teyzeye destek oluyordu.
Kendimi hemen duşa attım. Suyun altında uzun bir süre kaldım. Rahatlamaya çalıştım ama kalbimdeki sızı büyüdü, vücudum arındı.
Çerçevenin üstündeki fotoğrafımıza takıldı gözüm. Doğum günümde çekilmiştik. Büyük bir asalet, küçük bir gülüşle başını omzuma koymuştu. Şimdi ise o omuz boştu.
Onu bulacaktım. Yaşam sebebimi bulacaktım. Bulmazsam; işte o zaman ölecektim.
Kapıyı çalmadan direkt açan kişiye baktım. Eylül ve abim gelmişti.
“Abi.” Diyen Eylül’ün sesi titriyordu. Ağlama der gibi baktım ona.
“Abi.” Dedi yine. Kendime sıkıca çekip sarıldım. Başına ardı ardına öpücük bırakırken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
“Bulursunuz değil mi? İyidir değil mi?” Dedi boğuk sesiyle. Kafamı salladım sadece.
“Abim.” Dedi abim elini omzuma destek verircesine koyarak. Gözlerimi kapatıp açtım iyiyim der gibi.
“Abi ben çok seviyorum onu. Çok güçlü ama dayanır değil mi?” Diyen Eylül kendisine söylüyordu bunları aslında. Yüzünü avuçlarım arasına alıp alnına derin bir öpücük bıraktım.
“Bulacağım abicim. İyi değilse bile iyi olacak.” Derken bende kendime inandırmaya çalışıyordum. Dayanırdı o. Bırakmazdı beni. Dayanmalıydı.
Eylül’ü kendi yatağıma yatırırken temennim biraz uyuyabilmesiydi. Abimle odadan çıktık. Evde başka kimse yoktu.
“Kimin kaçırdığı bellimi?” Diye sordu.
“Mahmut Teke büyük ihtimalle. Abi o bugüne kadar hiç esir düşmemiş, bir şey olmaz dimi?” Dedim umutla. Beklentiyle gözlerine baktım. Bir ışık görmeyi bekledim.
“Olmayacak hiçbir şey, iyi olacak.” Dedi ve kendine çekip sarıldı sıkıca. Buna ihtiyacım vardı.
“Sizinleyim tamam mı? Birlikte bulacağız kardeşimi. Ben bütün araştırmaları yapacağım o şerefsiz hakkında. Nerde olduğunu bulacağız.” Demesi biraz olsun rahatlatmıştı. Abim bir şey söylerken ciddiyse onu yapacağına inanıyordu.
Tekrar alaya gitmek için evden çıkacakken arabası çarptı gözüme. Gözlerim ağır ağır kapanırken dik durmaya çalıştım ama zordu.
Birini sevmeyi yıllardır bu yüzden istememiştim. Bana veya karşımdakine bir şey olma düşüncesi bile beni kötü ederken ikidir bu hissi dibine kadar yaşamak hayatın bana bir oyunuydu sanırım.
Ben Tuana’sız nefes alamıyordum. Ben şu an yaşamıyordum. Yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorken kaçtığım şeylerle yüzleşmek beni fazla yoruyordu.
Onu çok seviyordum ve onu bulacaktım. Her ne olursa olsun.
Canlı, yaralı veya;
Cansız bedenini.
Tuana
“Konuş artık Allah’ın cezası!” Diyen sese yine cevap vermedim. Yaklaşık dört saattir olduğu gibi.
Sessizliğimle kafam bir kez daha su dolu varile sokuldu. Nefessiz kalmaya uzun süre dayanabiliyordum fakat şerefsizler iki buçuk dakika tutuyordu!
Kafam sudan çıktığında ardı ardına öksürmeye ve boğazıma kaçan suları tükürmeye başladım. Ensemden kavrayıp tuttukları saç köküm acıyordu.
Üşüyordum da. Çok soğuktu. Su da çok soğuktu zaten. Tişört kan ve sularla kaplanmıştı. İşkence veya kan kaybından ölmesem de donarak ölecektim herhalde!
“Konuşalım tabi ama güzel bir americano fena olmaz-“ demeye kalmadan kafam yine suya gömüldü. Odada dört kişi vardı ve ikisi sadece beni tutuyordu.
Suyun içine öksürmeye başladığımda kafamı çıkardılar. Ardı ardına öksürmeye başladım.
“Nasıl ölmedin hala onu da anlamadım zaten!” Diyen ses arkamdan birine aitti.
“Ben mükemmelim çünkü bebeğim.” Diyerek egomu konuşturduğumda yüzüme sağlam bir yumruk yedim. Başımı dikleştirerek alaycı gülümsememi takındım.
“Çok yumuşaktı ne biçim katilsin sen?” Dememle diğer tarafıma bu sefer gerçekten sağlam bir yumruk yedim. Sözlerim onları hırslandırıyordu.
Başımı onlara hiç eğmedim. Vücudumun her yeri ağrıyor ve sızlıyordu. Yüzüm ne haldeydi bilmiyordum ama kuruyan kanları hissediyordum.
Soğuk odada büyük bir kahkaha attım. Karşımdaki dört adam bana deliymişim gibi bakıyorlardı.
“Bize devlet sırlarını vereceksin. Gelecek hakkındaki planlarınızı anlatacaksın.” Diyen yüze çevirdim bakışlarımı.
“Çay da ister misin amına koyduğum?” Diye dalga geçtim. Karnıma yediğim darbeyle yüzüm buruştu ama kanlardan gözüktümü bilmiyordum.
Video iki saat önce durmuştu. Sanırım daha fazla dayanamayacağımı falan düşündüklerinden olsa gerek bu kadar kanıtı yeterli bulmuşlardı.
İşin gerçeği bende pek fazla dayanacağımı sanmıyordum.
“Neden bile bile acı çeker bir insan?” Diyen sesin hangisinden geldiğini bile seçemedim o an.
“Sen sor diye anasını satayım!” Dedikten sonra ensemdeki saçlardan tutup başımı havaya diktiler.
“İlk geldiğinde nasıldın şimdi nasılsın be! Güzelliğine yazık etme bari de konuş.”
“Ben her halimle güzelimdir.” Deyip Ağızımda biriken kanı saçımı sıkan ellerin sahibine doğru tükürdüm.
Birkaç kez daha konuşmamı denediler fakat tabii ki konuşmayacaktım. Beni buraya gömebilirlerdi. Ağızımı onlarla alay etmek dışında açmıyordum.
Aslında arada onlar hakkında bilgi almaya çalışıyordum fakat zaten bildiğim şeyleri söylemeleri canımı sıkıyordu.
Bu soğuk odada yine tek kaldım. Bir haftadır olduğu gibi.
İşkence etmeye gelen adamlar ağızlarından kaçırıyordu kaç gün geçtiğini. Ve ben bir haftadır sadece serumla besleniyordum, oda zorlaydı.
Zayıflamıştım, hareketsizdim, kan kaybetmiştim ve kaybetmeye devam ediyordum.
Annem, ablam… fazla endişelenmiş olmalılardı.
Timin seferber olduğuna emindim. Fazla vaktim olmadığını, uğraşmamaları gerektiğini keşke onlara söyleyebilseydim.
Arada fotoğrafları yansıtılmaya devam ediyordu. Bu acı, işkenceden daha ağırdı.
İçeri giren adama baktım. Faruk gelmişti.
Taner’in öz oğlu.
“Berbat görünüyorsun.” Diyerek karşıma geçip kalçasını masaya yasladı. Dik bakışlarımla ona baktım.
“Sen hasta mısın lan pezevenk?” Küfrüm de sözlerimde onu etkilemedi.
“Yemek yemek ister misin? Su içmek ya da?” Diye sordu bu kez. Bu adamın davranışları fazla ilgiliydi.
“Siktir git.” Dedim dişlerimin arasından. Etkilenmemiş olacak ki sırıttı piç.
“Bu hallerin fazla seksi. Şu halde bile kaç adama kafa tutuyorsun gerçekten müthişsin!” Demesine yine sessiz kaldım. Bu adam kafayı benimle bozmuştu.
“Babam konuşmayacağını anladı. Seni kesin öldürecek.” Demesine şaşırmadım.
“O yüzbaşıda ne buluyorsun?” Diye sordu merakla.
“Hastamısın lan sen? Bela mısın orospu çocuğu çık git şurdan!”
“Gerçekten soruyorum. Tamam adam yakışıklı onda hemfikiriz. Ne yaptıda etkiledi seni?”
“Onun adını o pis ağızına alma!” Diye bağırdım. Morali bozuldu söylediklerime.
“Onu gerçekten seviyorsun ha?” Dedi inanmıyormuş gibi.
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Arsız mısın lan sen? Çık git şurdan, boş çene çalma.” Onu kendimden bile çok seviyordum.
“Seviyorsun. Doğrusu ne yaptığını bilmek isterdim,” dedi yerinde doğrulurken. Cebinden bir flaş bellek çıkardı. “Madem anlatmıyorsun, görelim bakalım.” Demesinden bir şey anlamıyordum.
Arkama geçtiğinde odanın ortasında bir sandalyeye bağlı olduğum için tabi ki göremiyordum.
Arkamdan bir şeylerin takma sesi geldi. Ve ardından o lanet beyaz duvara yansıyan görüntü geldi.
Bu bir videoydu, videodaki kişi ise Yiğit’ti. Her şeyimdi.
Bu video onun esir düştüğü zamana aitti. Bir eli kelepçeyle duvardaki demire takılmıştı. Yüzünde kan lekeleri oldukla fazlaydı.
Onu hareket ederken görmek bir hafta sonra bana iyi geldi mi bilmiyordum. Ben zaten hiçbir şey bilmiyordum.
“Arkadaşın senin yüzünden öldü. Birazdan onun yanına gideceksin korkma.” Diyen alaylı bir ses geldi kamera arkasından. Acı çekiyordu ve bana bunu bilerek izletiyorlardı.
Zaafımı iyi biliyorlardı.
“Tepki versene!” Diye bağırdı aynı ses. Yiğit onu dinliyor veya duyuyor gibi gözükmüyordu. Aldığım nefesler boğazıma dizildi, arkadaşını kaybetmişti.
“Çokmu seviyordun lan arkadaşını?” Diyen ses farklıydı. İkiside aynı anda kahkaha atmaya başladı. Yiğit bu gülme sesleriyle kendine gelmişti.
“Sizi geberteceğim.” Diyen karanlık sesini ilk kez duyuyordum. Bunu öyle bir tonda söylemişti ki arkada konuşan adamlar kadrajda gözükmese de adım seslerinden gerilediklerini anlamıştım. Günler sonra videodanda olsa adını duymak içimi garip yapmıştı.
“Tabi tabi!” Diye dalga geçmeye çalıştı biri yine ama Yiğit’in bakışları o kadar korkunçtu ki kendisi bile dediğine inanmıyordu.
Aniden gelen silah sesiyle nefes almayı kestim. Kurşun canımın kalbinin yanına isabet etti.
“K-kapa.” Dedim zorla. Onun acı çekmesini görmek kendi bedenimin işkenceye maruz kalmasından daha zordu.
“İzle.” Dedi Faruk şerefsizi. Video devam ediyordu.
Yiğit’in ağızından kısık bir soluk çıktı, canı çok yanıyordu. Hemen ardından uzun bir inleme sesi doldurdu kulaklarımı. Gözlerimi yumdum sıkıca.
“Kapa.” Dedim tekrar.
“Gör, sevgilinin nasıl acı çektiğini gör!” Dedi hırsla. Gözlerimi açtım tekrar.
Konuşan adamlardan biri kadraja girdi. Elinde bir bıçak vardı. Yiğit’in karnına derin bir kesik açmaya başladıklarında bıçak karnını deşerken dişlerini sıkmaktan kırılacaktı. Yüzü kıpkırmızı kesildi.
Sık nefes alıp vermeye başladı. Sonrası ise bir anda gelişti.
Diğer adam gelip bıçakla yardıkları karnına elini soktu. Acımadan, tek hamlede.
Yiğit o acıya daha fazla dayanamayıp haykırmaya başladı. Benim gözyaşlarım artık yanaklarıma akarken kesik bir inleme döküldü ağızımdan.
“Bak, gördün mü? Anlattı mı sana bunları? Nasıl acı çektiğini söyledi mi?” Diyen odadaki sesi duymamak istedim. Bu videoyu izlememek istedim. Zamanı geriye almak istedim.
Ben onun acı çektiğini görmemek için onu hiç tanımamayı düşündüm.
“Birazdan hissettiğin acının on katını yaşayacaksın. Fiziksel anlamda yani. Sevgilin ise az önce hissettiğin duygusal acının on katını hissedecek. Ve bunu bilmek bana acayip zevk verecek!” Dedi ve son sözleri bunlar oldu. Ekranda hala Yiğit’in kanlar içindeki hali vardı. Kapatmalılardı bunu.
Hep dimdik olan sevgilim, acıdan kıvranıyordu. Boğazımdan dökülen hıçkırığa engel olmadım. Olamadım.
Bir hafta. Tam bir haftadır çektiğim hiçbir acıya ağlamazken, Yiğit’in çektiği acıyı görünce yerle bir oldum.
Dakikalarca omuzlarım sarsıla sarsıla ağladım.
Ben en son ne zaman ağladığımı hatırlamıyordum.
Ben bugün sevgilimin kabuslarında ne gördüğünü öğreniyordum. Keşke hissettiği acıları ondan söküp alabilseydim. Keşke hiç yaşamamasını sağlasaydım.
Keşke birlikteyken ona daha çok sarılsaydım. Onu susturmasaydım mesela. Ya da uyurken kokusu ve sesine dayanamayarak her seferinde erkenden uyumasaydım.
Ağlamam dinsede kendime gelemiyordum. Ona sarılmadan, onun için onun göğsünde ağlamadan da geçmeyeceğini biliyordum.
Odaya giren Taner’in yüzünde güller açıyordu. Elinde bir telefon vardı, yüzünü gösteriyordu.
“Onun saçının teline zarar geldiyse hepinizi mahvederim, duydun mu lan!” Diye bağıran sesle nefes almayı unuttum. Kalbim sıkıştı, hiç olmadığı kadar hızlı attı. Yiğit’in sesini günler sonra duyabilmek bir mucizeydi.
“Valla onun için biraz geç aslan parçası.” Diyen Taner’i ifadesizce izliyordum.
“Ne demek lan o? Lan seni gebertirim orospu çocuğu!” Diyen kişi Tolga abiydi. Onunla atışmayı özlemiştim.
Yıllar sonra yeniden kavuştuğum ailemi çok özlemiştim.
“Al oğlum sen şunu.” Diyerek elindeki telefonu yanındaki adama tuttu.
“Arka kamerayı çevirme, getir Dişi Kurt’un önüne.” Diyerek arkama geçti. Hala konuşmuyordum.
Telefonu verdiği adam yanıma yaklaştıkça göğsümdeki sızı arıtıyordu. Beni böyle görmeye dayanamazdı ki o.
Faruk bizi büyük bir zevkle izliyordu. Arkamdaki Taner’in sırıtmaktan çenesi kırılacaktı.
Telefon tam karşımda durduğunda günler sonra gördüğüm yüzlerle ağızım açıldı. Derin bir nefes çektim içime.
En önde Yiğit ve Tolga abi, arkada ise tim vardı. Albay bile orada olabilirdi.
Ve ben, berbat gözüküyordum. Beklediğimden çok daha kötü haldeydim.
“Tuana.” Diyen sesi inanamıyor gibi çıkmıştı. Bana dokunuyormuş gibi elleri ekrana uzandı. Ağlamamak için olabildiğince dişlerimi sıktım.
Telefon benden uzaktaydı ama onları net görebileceğim bir şekilde tutuyorlardı.
“İyiyim.” Diyen sesim fazla ağladığım ve kendimi sıkmasam yine ağlayacağım için çatallı çıkmıştı. Kısık bir nefes aldı Yiğit.
“Abla!” Diye bağırdı arkadan Doruk. “Komutanım!” Diyen sesler karışıktı seçememiştim tam.
“Sakinleşin, iyiyim.” Dedim normal davranmaya çalışarak.
“Bu kadar duygusallık yeter ama! Oğlum sen şu kamerayı ters çevir Dişi Kurt bugün yeterince gördü manitasını zaten.”
Kamera tripota sabitlendi. Ben onları artık göremiyordum.
“Seni öldürürüm! Seni gebertirim ne yaptın sen?” Diye bağıran Yiğit’le gözlerimi yumdum sıkıca. Bu kadar özlemiş olmam imkansızdı.
“Valla bir haftadır bu kadar dayağa ölmediyse birazdan yapacaklarımdan sonra kesin geberir.” Diyen Taner’le gözlerimi açtım.
“Baba ona bir şey yapmayacaktın hani? Göz dağı vereceğim demiştin sadece ben ona öyle söyledim az önce!” Diyen Faruk’u babasının sözleri afallatmıştı.
Kurbanlık koyun gibi oturup beklemeyecektim.
“Noldu baban bana olan aşkını görmezden geliyor diye üzüldün mü?” Dedim alayla. Taner hızla saçlarımı eline dolayıp pis yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
“Bırak saçlarını! Dokunma ona!” Diyen Yiğit’le dişlerimi daha fazla sıktım.
“Ölmeden önce ortalık karıştırmayamı çalışıyorsun lan sen?” Demesine yüzümü buruşturdum.
“Git bir dişini fırçala amına koyayım! Hadi ben bir haftadır bulunduğum şartlardan dolayı yapamıyorum!” Diyerek dalga geçmeye devam ettim.
“Sevgilini görüyorsun değil mi yüzbaşı? Bu şartlar altında ona yapacaklarım artıyor ama.” Derken saçlarımı bırakmıştı. Eli gevşeyince ağızımdaki kanları yüzüne tükürdüm.
Fakat sağ yanağıma yediğim tokatla başım sola düştü. Tokat sesi boş odada yankılanırken Yiğit’in sesi yükseldi telefondan.
“Orospu çocuğu öldüreceğim seni!” Derken bir şeylerin kırılma sesi geliyordu arkadan.
“Yiğit abim dur!” Diyen Tolga abiydi. Fakat Yiğit bir şeyler kırmaya devam ediyordu.
“Ona dokunduğun parmakları kırıp yedireceğim lan sana!” Demesiyle dudaklarım sola kıvrıldı. Kulağa hoş geliyordu.
“Ama siz işi uzatıyorsunuz sevgili çiftim! Böyle giderse ölmemen için dünyanın öbür ucundan doktorlar getireceğim.” Derken az önce vurduğu yanağımı okşamasına izin vermeden iki bacağımı birleştirerek kasıklarına tekme attım.
“Siktir git kendin tedavi ol amına koyayım!” Demeyi de ihmal etmedim.
“Tamam fazla geciktik belli.” Diyerek buruşmuş yüzüyle doğruldu. Kapının önünde dikilen adamın elinde bir kutu vardı.
İçine elini sokup her ne varsa avuçladı. Umursamaz hatta sıkılmış davranmaya çalışıyordum. Başarılı da oluyordum. Yiğit acı çektiğimi daha fazla görmemeliydi. Kendine zarar verecekti.
“Bu taktiği kendim bulmadım yalan söylemeyeceğim. Emeğe saygı sonsuz bizde.” Dedi kahkaha atarak. Arkama geçti, tişörtümü tek hamlede yırttığında sırtım açığa çıktı.
“Bırak napıyorsun ablama?” Diyen Doruk’u duydum. Herkes bizi izliyordu. Acı çekmemi görmelerini istemiyordum.
“Ablanın canı biraz yanacak oğlum.” Diyerek avucunu açtı. Avuçladığı şey çiviydi.
Aniden sırtıma saplanan çiviyle öne eğilmek zorunda kaldım ama başımı eğmedim. Sırtıma çivi saplıyordu.
“Bırak ne istiyorsun!” Diyen birkaç ses duydum ama acıdan anlayamadım kimler olduğunu. Dişlerimi sıkmaktan kıracaktım gerçekten az kalmıştı.
“Heh anladığım dilden konuşmaya başladınız.” Dedi keyifle Taner.
“Tahir ve Osman’ı istiyorum.” Dedi tek nefeste. Acımı unutup dikleştim.
“Sakın!” Diye haykırdım. “Sakın bir saçmalık yapmıyorsunuz. Yiğit duydun mu? Onları kimseye vermiyorsunuz!” Diye bağırdım. Acıdan vücudum uyuşuyordu.
İkinci çivinin sırtıma saplanması bir oldu. Bu kez ağızımdan çıkan inlemeye engel olamadım.
“Tamam! Bırak yakma canını bırak!” Dedi bağırarak Yiğit. Hayır vermemeliydi onları kimseye. Benim için bile. Acıdan beynim uyuşmuştu, konuşamıyordum.
“Güzel. İstediğim bir şey daha var.” Bu şerefsizin isteklerinin sonu yoktu.
“O kıymetli albayınızda bir dosya var. Kendisi ordaysa iyi bilir. O dosyayı da Taner’le birlikte istiyorum.” Ne dosyasından bahsettiğini bilmiyordum. Gözlerimi sanki acı azalacakmış gibi sıktım.
“Bize Tuana’nın yerini söyle, dosya da diğerleri de senin Taner.” Diyen albayın sesini işittim zar zor.
“Hayır komutanım.” Diyen sesim acıyla kısılmıştı bu kez. Üçüncü çiviyi sapladı. Bu kez vücudum titremeye başladı. Tüm duygular birbirine girmişti. Ağızım aralandı ama sesim çıkmadı.
“Bize Tuana’nın yerini söyle hemen!” Diyen ses sanırım albayındı. Timim beni izliyordu ve ben işkence görüyordum. Şahane bir ortamdı.
“Dosya elime geçmediği sürece yer falan yok.” Dedi ve bu kez konuşmamama rağmen dördüncü çiviyi sırtıma sapladı. Boğazımdan uzun bir inleme çıkarken her yerim titriyordu.
“Sırtına adeta sanat eseri yaptım güzelim, seni açtı bence.” Diyen Taner kalan çivileri tekrar kutuya bıraktı. Dört çivide sırtımdaydı ve ben akan kanları hissedebiliyordum.
“Yapma.” Diyen Yiğit’in sesini zar zor duydum. Böyle yaparsa dayanamazdım.
“Yiğit elin kanıyor!” Diyen ses sanırım Tolga abiydi. Kendine zarar vermişti ve buna devam edeceğinden emindim.
“Vermeyin onları sakın.” Dedim ama kendi sesimi ben bile zor duyuyordum. Ya da acıdan kulaklarım uğuldadığı için duyamıyordum.
“Acı çekiyor lan bırakın!” Diyerek tekrar bağırmaya başlamasıyla sıkıca yumdum gözlerimi.
“Vay be, aşka yeniden inanmamı sağladınız gençler!” Diyen Faruk canına susamış olmalıydı.
Yanıma geçip yüzümü kavradı.
“Şu güzelliği ben olsam bende bırakmazdım yüzbaşı. Tabi şu an yüzü gözükmüyorda neyse.” Diyerek Yiğit’i çıldırtmak istiyordu ve başarılı da oluyordu.
“Senin de ona dokunan parmaklarını yedireceğim sana, bekle!” Gelen sesi videodaki karanlık sesiyle aynıydı. Bu tonu bugün ikinci kez duyuyordum ve bu sefer benim içindi.
“Çivileri çıkarayım bari!” Diyerek yüzümü bırakıp arkama geçti.
“Özür dilerim güzelim acı çekmenin bana bu kadar zevk vereceğini tahmin etmiyordum!” Diyerek rastgele bir çiviyi çıkardı. Bir iki dişim sıkılmaktan gerçekten kırılmış olabilirdi ama hissetmiyordum.
Sırtım uyuşmuştu, vücudum titriyordu, karşımda sevdiğim adam ve timim beni izliyordu. Bu kadar dik durmak yoruyordu.
“Dışarı çıkın hemen!” Diye bağıran Yiğit bu kez yanındakilere bağırıyordu. Dayanamayacağımı anlamıştı.
Ardından bir çivi daha çıktı. Şimdiye kadarki en uzun inlemem döküldü dudaklarımdan. Can çekişiyordum ve acıdan öleceğimden korkuyordum.
Dayanmam lazımdı.
“Telefonu kapatmamı ister misin iyi görünmüyorsun?” Diye sordu Faruk. Muhatabı Yiğit’ti. Cevap alamadı. Yiğit donakalmıştı.
“Yiğit su iç abim.” Dedi Tolga abi. O odadan çıkmamıştı demek ki.
Aynı saniyede cam kırılma sesi geldi.
“Size yemin ederim yaşamayacaksınız. O kadına dokunduğunuz her saniye aklımda. Aynısının bin beterini yaşatmadan ne ben öleceğim, ne siz öleceksiniz.”
“Çok korktum!” Diyen Faruk belli etmemeye çalışsa da çok korkmuştu.
“Seni altımda inletmeyi daha çok isterdim ama ilk geldiğindeki gibi olmayınca hevesim kaçtı.” Dedi bana. Bana bunu söylediği an ölmüştü.
“Ben seni öyle bir inleteceğim ki feleğin şaşacak!” Diye bağırdı Tolga abi. Acıdan dilim tutulmuştu, konuşamıyordum.
“Bence bu kadar hasret giderme yeter. Sevgilin son iki çiviyi de çıkarınca geberip gidecek son sözlerinizi söyleyin.” Diyerek üçüncü çiviyi çıkarmaya yeltendi. Gerçekten ölecektim.
Odaya az önce çıkan Taner girmişti. Elinde başka bir kutu vardı.
“Oğlum napıyorsun? Dört çiviyle öldürecektik kadını az kalsın!” Diye dalga geçe geçe geldi. Göğsüm hızla inip kalkarken gözlerim kapalıydı.
“Lan dur! Vereceğim Tahir’i bırak yapma bir şey!” Diye titreyen sesiyle konuştu Yiğit.
“Ama ben Osman’ı da istemiştim!” Dedi Taner sahte bir üzüntüyle.
“Vereceğim dedim!”
“Ama benim bundan emin olmam lazım!” Diyerek iki eliyle sapladığı iki çiviyi aynı anda sırtımda çıkardı.
Sesli acı çekişim onları sevindirirken Yiğit’i bitirmişti.
“Dokunma artık ne istiyorsun daha?” Dedi zar zor. Ağlıyormuydu o?
“İsteklerimi söyledim yüzbaşı. Bundan sonrası keyfim öyle istediği için.” Diyerek korkutucu sandığı sesiyle konuştu.
“Çok korktum amına koyayım!” Dedim nefes nefese. Bu kadar alay etmem sonum için pek iyi değildi.
“Sen hala konuşabiliyor musun? Küçük dilini yuttun sandım!”
“O küçük dilimle seni bu halde bile çıldırtmak bana zevk veriyor Taner.” Dedim kendimi sıkarak. Sanırım verdikleri serumlarla bu kadar dayanabiliyordum.
“Asıl çıldırmayı görmek ister misin? Acıdan ama!” Dedi ve ben daha ne olduğunu anlayamadan bir poşet yırtılma sesi geldi.
“Yapma!” Diyerek haykırdı Yiğit. Arkamda ne olduğunu göremiyordum.
“Valla çok geç!” Diyerek karşıma geçti. Elinde tuz vardı.
“Bunun sana ne kadar acı vereceğini ben bile düşünemiyorum!”
“Telefonu kapa.” Dedim. Tek isteğim buydu. Her şeyi görmüştü bunu görmemeliydi.
“O isteğin iptal. Yalvarırsan bu acını görmezden gelirim.” Demesiyle dudaklarımdan ufak bir gülüş çıktı. Gülerken yüzüm acıyordu.
Benden gülüşümü çalmışlardı.
“Telefonu kapa.” Dedim bir kez daha.
“Yalvar.” Diye tekrarladı.
“Asla.” Dedim başımı olabildiğince dikerek. Gerçekten yalvaracağımı düşünüyordu sanırım çünkü fazla şaşırdı.
“Canın umrunda değil gerçekten. Tekrar soruyorum Dişi Kurt. Yalvarırsan bu acıyı sana yaşatmam.” Dedi yine. Ne saçmalıyordu bu adam? İyi katil rolümü üstlenmişti?
“Hayırdır iyilik meleği olmayamı karar verdin bir anda?” Dedim acıma rağmen gülümseyerek.
“Sana yalvardığımı rüyanda bile göremezsin Taner.” Dedim keskin bir şekilde.
Arkama adımladı anlayınca. Fakat telefondan bir ses duyuldu. Bu sevdiği kadının acı çekmesine dayanamayan adamın sesiydi.
“Dur! Dokunma ona nolur! Lütfen yapma bunu ona yapma. Yalvarıyorum Taner dokunma ona artık!” Diye bağırmasıyla nefesim kesildi. Kalbim çıkacak gibi oldu.
Benim için düşmanımıza yalvarıyordu. Bunu yapmamalıydı, onlara bu zevki yaşatmamalıydı.
Beni bu kadar sevmemeliydi.
“Oha!” Dedi Faruk. İnanmamış gibiydi.
“Çok geç yüzbaşı. Bu yalvarışları sevgilinden duymam gerekiyordu.” Dedi tehlikeli sesiyle ve ardından sanki kumsalda kum tanelerini avucuna alıyormuş gibi tuzu avuçladı.
Aniden sırtıma avuçladığı tuzu sürdü. Bu öyle bir sürtüştü ki adeta öldüm sandım.
Gözlerim yuvalarından çıkacakmış gibi oldu. Dudaklarımdan bu sefer inilti değil, acı bir haykırış döküldü. Bu fazlaydı. Bu bana bile fazlaydı.
Çığlığım boş odada yankılanırken yaşadığımı hissetmiyordum. Acı devasaydı. Hayatımda çektiğim en büyük fiziksel acıydı bu.
“Tuana! Tuana dayan! Dayan sevgilim geleceğim seni kurtarmaya! Nolursun, nolursun biraz daha dayan yalvarıyorum!” Diyen Yiğit’in dediklerinin çoğunu anlayamadım. Beynim donmuştu. Sanki yok olmuştu.
Onun sesinde güç buldum. Onun varlığında güç buldum. Geleceğim dediyse gelirdi ama ben o gelince nefes alırmıydım emin değildim.
Çığlıklarım devam ediyordu çünkü tuzları sırtıma sürüyordu. Vücudum kasılmaktan çatlayacaktı.
“Bir ölemedin güzelim!” Dedi arkamdan Taner. Ölmek istiyordum. Şu an bu acıyı çekmek yerine ölmeyi istiyordum.
“Baba yeter.” Dedi Faruk arkadan. Taner ona sinirlenip hıncını benden çıkararak daha fazla tuz sürdü. Acıdan gözlerim kapanırken son duyduğum şey Yiğit’in acı haykırışlarıydı.
Yiğit.
Tuana. Canımın canı, varlığım, her şeyim.
Onun sesiyle uyanmak dünyanın en güzel duygusuydu. Kokumla mayışması, kollarımda dağda çakal avlayan kadının küçük bir çocuğa dönüşmesi dünyanın en güzel şeyiydi.
Ama onun acı dolu çığlıkları… işte bu sebep olanların sonunu getirebileceğimin kanıtıydı.
Benim canımın canını yakmışlardı. Bir hafta sonra onu ilk gördüğümde yaşadığına sevinemeden halini görmek şimdiye kadar yaşadığım en berbat şeydi.
Acıdan bayılmıştı. Hayır ölmemişti. Acıdan bayılmıştı.
Taner ve Osman’ı vermemi asla istemiyordu. Ama başka çarem yoktu. Onun yaşaması için kendimi de onlara verirdim.
Beni affetmese de yaşasındı.
Çok acı çektiğini gizlemeye çalışmıştı fakat dayanamayacağını anladığımda timi dışarı çıkarmıştım. Şu an hepsi kızarık gözleriyle karşımdaydı.
“Taner ve Osman’ı hazırlayın. Albaya bahsettiği dosyayı ellemek yok. Konuştuğumuz süre boyunca konumu araştırın.” Diyerek büyük adımlarla odama girdim. Zaten dökülen gözyaşlarım akmaya devam etti.
Çığlığımla tüm masanın üzerini bir tarafa savurdum. Acı çekmişti, çok acı çekmişti. Dayanamamıştı.
Elime ne geçtiyse bir yana fırlattım. Kanların kuruduğu elim daha da kanlandı.
Duvara sırtımı yaslayarak oturduğumda tek bir şey diliyordum: Bayılmış olmasını.
Ölmemiş olsundu. Ben onu bulayım, iyileşsin ve intikam alayım istiyordum.
“Abim.” Diyen sesin ne zaman odaya girdiğini duymadım.
Telaşlıydı sesi. Yanıma oturdu. Sesiyle uyumlu bakışları halimi inceledi.
“Güçlü olman lazım abim. Tuana bizden güç alacak.” Derken onunda sesi titriyordu. Abimin sesi kolay kolay titremezdi.
“Acı çekti abi, canı çok yandı.” Derken sayıklıyordum. Kafam ellerimin arasındayken avuçlarımı kafama sürtüyordum.
“İyileşecek. Hadi toparlan ellerini bir revire göste-“
“Anlamıyor musun sen? Çivi sapladılar lan çivi! Sonra tek tek söktüler o çivileri. Yetmezmiş gibi birde tuz bastılar o yaraya abi tuz!” Derken ayaklanmıştım. Koltuğa bir tekme attım. Yetmedi kitaplığı devirdim.
“Ne olacak sanıyorsun? Böyle dağıtarak mı ulaşacağız ona? Toparlan lan! Kardeşim yeterince acı çekmişken birde seni böyle görürse biter! Kendine gel amına koyayım!” Bağırırken göğsüme yumruklar atıyordu ama engel olmuyordum. Hak ediyordum.
“Osman bize Taner’in kaçırdığı kişileri nereye götürdüğünü söyledi. Toparlanıyorsun Yiğit duydun mu? Onu bulmaya giderken kafanı topluyorsun!” Dedi ve odadan çıktı.
Bulmuşlardı. Onu kurtarmam lazımdı. Etrafıma bakındım bir şey bulacakmış gibi. Tuvalete girip aynadaki halimle karşılaştım.
Umursamadan elimi yıkadım. İçinde cam parçaları vardı ama umrumda değildi. Hemen hazırlanıp buldukları yere baktım.
Sınırda bir yerdi. İki saatlik yol sürüyordu.
Etrafımdaki herkes bir şey söylüyordu ama hiçbirine cevap veremedim.
Zelzele etrafımı sarıp bana sıkıca sarıldı. Şu an komutanları değil abileriydim. Ben hep onların abileriydim.
Zelzele timi tam değildi. Zelzele timini tamamlamaya gidiyorduk.
Canımın canını almaya gidiyordum.
Tuana.
Sandalyede oturmuyordum. Acıdan bayılmıştım ve tüm ağırlığımla yere adeta yapışmıştım.
Gözlerimi açamıyordum. Aldığım nefesler göğsüme batıyordu. Nabzımın attığından şüpheliydim.
İçeri giren kişinin kim olduğuna bakmak için gözlerimi açamadım.
“Gerçekten bu hale geleceğini görmeyi aklımdan bile geçirmedim.” Diyenden Faruk olduğunu anladım. Cevap verecek gücüm yoktu.
“Zaten birkaç dakikaya öleceksin, seninle dedikodu yapmaya geldim.” Dedi. Gözlerimi açmıyordum ama inip kalkan göğsümden yaşadığımı anlamıştı.
“Babam beni hiçbir zaman sevmedi biliyor musun?” Dedi. Beter ol demek için ağzımı aralasam da konuşamadım.
“Niye diyeceksin şimdi. Bu halde olmasının sebebi benim çünkü.”
“Annemi öldürdüm. Üvey ablamın ölmesini ben istedim. Aslında her şey onun yüzündendi.”
O kimdi?
“Dedem yüzünden. Çınar Teke yüzünden.”
Çınar Teke.
Çınar Teke.
Aklında tut kızım yaşarsan önemli bilgi olabilir.
Çınar Teke ismini içimden sürekli tekrar ettim. Bu süre zarfında Faruk boş hikaye anlatmaya devam ediyordu. Gözlerimi ağlamaktan ve kanlardan birbirine yapıştığı için açamıyordum.
“Ben o gün annemi değil dedemi öldürecektim aslında. Annem bu hikayenin en masumuydu. Dedemle olan ilişkilerini saymazsak.” Çınar Teke ve gelininin ilişkisi var.
Süpersin Tuni.
Aklımda tutmak bir yere kadardı. Yiğit dediği gibi beni kurtarmaya gelmezse burda bir saatten fazla yaşayamazdım.
Bir saat en fazlaydı.
“Dedem masumları öldürmeye devam ediyor ve en büyük düşmanı babam.”
Mükemmel bir bilgi daha!
Harika ilerliyordu. Son saniyelerimi veriyormuş gibi iç geçirip inledim. Nefes alışlarımı yavaşlattım.
“Demek sende ölüyorsun. Yalnız tebrikler dayanmana hayran kaldım.”
Yine cevap veremedim.
“Dedemin bir vakfı var. Bu vakıf dışardan sıradan bir psikolojik danışmanlık olarak gözükse de tam tersi. Psikoloji sikiyorlar.” Bu adam gerçekten salaktı. Güzel bilgiler veriyordu. Konuşabilsem adını öğrenirdim ama kelimeler bir türlü dökülmedi dudaklarımdan
Devam edecekti. Bunu nefes alışından fark etmiştim. Ama devam edememesinin sebebi dışardan gelen seslerdi.
Çok fazla silah sesi geliyordu. Bizimkiler gelmişti. Birkaç dakika daha dayanmaya kendimi zorladım.
Faruk telaşla çıktı odadan.
Ben yine tek kaldım.
Kaç dakika geçti bilmiyordum ama bir hafta sonra sanırım ilk kez bu kadar üşümüştüm. Sanırım ölüyordum. Titremeye başlamışken sona yaklaştığımı hissediyordum.
Kapının kırılma sesini işittim önce. Sonra canımın sesini.
“Sevgilim?” Diyen sesi ne kadar kırık çıkmıştı dudaklarından. Bu tonu duyacağım aklıma bile gelmezdi.
Bana ulaştı ve yanıma eğildi. Gözlerimi açmaya çalıştım zorla. Tam açamasam da araladım.
“Yaşıyorsun.” Derken daha çok kendine söylüyor gribiydi.
“Geldim birtanem.” O paramparça sesi çıkmaya devam ediyordu.
Üzerindeki ceketi çıkarıp üzerime sardı sıkıca. Uzun zaman sonra ısınmak vücudumu daha fazla titretti. Kısık iniltimi ben bile zor duysam da o net duymuştu.
İçeriyi daha fazla kişi doldurdu. Tim gelmişti.
“Kelepçeleri çözermisin?” Derken yüzümü inceliyordu. Önce ellerim çözüldü. Bileklerim derin kesilmişti. Sonra ayaklarım çözüldü. Kimin o iğrenç demirleri açtığını bilmiyordum.
Gelmişlerdi.
Hemen ardından beni kucağına aldı. Mecburen sırtıma dokundu.
Paramparça olan sırtıma.
Yarama tuz basılan sırtıma.
Dudaklarını alnımda hissettim. Başımı göğsüne yasladım. Burası güvenliydi. Burada işkence yoktu.
Arkamdan ağlayan kişileri duyuyordum. Kim olduğunu bilmiyordum.
Dışarıya çıktığımızda havayı bir hafta sonra ilk kez soludum. Derince içime çekmeye çalıştım ama bunu yaparken de canım acıdı. Kaburgalarım fena hasar almış olmalıydı ki aldığım nefes bile göğsüme batıyordu.
“Yaşıyor mu?” Diyen Yiğit bunu onayladı. Yaşamıyordum.
Karanlık gecede parlayan ışıkları birkaç saniyeliğine gördüm. Ambulans vardı. Beni ona bindirmemeliydi.
Beni kimseye vermemeliydi. Bunun düşüncesiyle kucağında titredim. Sanki bunu düşündüğümü anlamış gibi beni daha sıkı sardı.
“Buradayım ben, kimseye vermeyeceğim, yanımdan ayırmayacağım. Tamam mı birtanem? Sakinleş, geçti bitti.” O geldiği an geçtiğini anlamıştım zaten.
“Hastayı ambulansa bindirmemiz gerekiyor.” Diyen bir erkek sesi duydum. Yiğit daha sıkı sardı beni kollarıyla.
“Beyefendi işi zorlaştırmayın iyi görünmüyor-“
“Bindirmem! Kimseye vermem duydunuz mu?” Diyerek hızlı adımlarla başka bir yöne ilerledi.
Ambulansa değil bir arabaya bindik. Yiğit’in kucağındaydım, arka koltuktaydık.
“Isıtıcıları açar mısın?.” Dedi şoför her kimse.
“İyi değil mi?” Tolga abiydi. Ne çok özlemiştim hepsini.
“Olacak.” Dedi Yiğit. Başıma sürekli öpücükler bırakıyor, kucağında beni sarmalıyordu.
Gözlerimi açtım çabalayarak. Onun yüzünü günler sonra net bir şekilde canlı gördüm.
“Yiğit.” Dedim adeta fısıldayarak. Bizi duymamalıydı kimse. Bulurlardı yoksa ona da acı verirlerdi.
“Bebeğim.” Dedi hemen.
“Sessiz ol.” Dedim yine fısıldayarak. “Bulamasın kimse, sanada zarar vermesinler.”
Derin bir nefes çekti içine. Ardından en sevdiğim yeri, şakaklarımı öptü.
“Buradayım canımın içi.” Diye sayıkladı. O burdaysa kimse bize yaklaşamazdı. Bunun inancıyla rahatladım.
“Burdasın değil mi? Geldin mi beni kurtarmaya?” Derken oda beni göğsüne bastırdı. Çıplak ayaklarıma önce çorap giydirdi sonra eliyle okşayarak ısıtmaya çalıştı.
“Burdayım çiçeğim, geldim. Hastaneye gidiyoruz iyi olacaksın merak etme.” Dedi her zerremi incelerken. Canının acıdığını biliyordum.
Hastaneye gidene kadar burda olduğunu sürekli söylemiş, saçlarımı okşamış ve yüzüme öpücükler bırakmıştı.
Kaç saat geçtiğini bilmiyordum. Zaman algımı da yitirmiştim. Belki uyumuştum bilmiyordum.
Bildiğim tek şey o cehennemden çıktığımdı. Yiğit’in beni bulduğuydu.
Sevdiklerimin beni kurtarmasıydı.
Bölüm sonu.
Bu bölüm şimdiye kadar yazdığım en uzun ve acılı bölüm. Tuana’nın iyileşme süreci biraz zaman alacak ama Yiğit’imiz hep onun yanında olacak😌😌
Sizi biraz üzmüş olabilirim🤏🏻 umarım beğenmişsinizdir sonraki bölümde görüşürüz🩷
Bölüm etkileşimi
