11. bölüm / 17
Zelzele10.Bölüm/Sevgilim
Bölümler 17Şu an: 10.Bölüm/Sevgilim
- 1 1.Bölüm/Veda429 kelime
- 2 2.bölüm/Sürdürmek2.568 kelime
- 3 3.bölüm/Başlangıç4.156 kelime
- 4 4.Bölüm/Yeniden5.011 kelime
- 5 5.Bölüm/Yan Yana5.036 kelime
- 6 6.Bölüm/Gecenin Karanlığı3.316 kelime
- 7 7.Bölüm/Aile4.885 kelime
- 8 8.Bölüm/Gökyüzü Bakışlı3.283 kelime
- 9 9.Bölüm/Tehdit3.092 kelime
- 10 10.Bölüm/Sevgilim4.667 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 11.Bölüm/Geçmiş4.526 kelime
- 12 12.Bölüm/Beklenmeyen Acı2.395 kelime
- 13 13.Bölüm/Korku3.693 kelime
- 14 14.Bölüm/Yeni Başlangıçlar3.796 kelime
- 15 15.Bölüm/En Büyük Hediye3.451 kelime
- 16 16.Bölüm/Şüphe Duyarsam?3.672 kelime
- 17 17.Bölüm/Üst Üste2.877 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerim hiç zorlanmadan açıldığında sabahın ilk ışıkları odamı aydınlatıyordu. Alarmımdan önce uyanmıştım fakat şikayetçi değildim. Kendimi hiç olmadığım kadar huzurlu, hiç olmadığım kadar enerjik hissediyordum.
Dün gece yaşananlar aklıma gelince sağ elimin parmakları dudaklarıma gitti istemsizce. İkimizde birbirimize daha fazla karşı koyamamıştık. Yaşanan tutkulu anların ardından sımsıkı sarılmış, mecbur olduğumuz için ayrılmıştık.
İkimizde yaşanan an hakkında konuşmamıştık çünkü resmen dilimiz tutulmuştu. Sabah erken kalkma bahanesini öne sürerek koşa koşa hırsla çıktığım merdivenleri geri indim.
İçimdeki heyecan ve yüzümdeki gülümsemeyle kendimi duşa attım. Uzun süren bir duşun ardından hazırlandım. Alarmım hala çalmamıştı. Nehir uyanmadan güzel bir kahvaltı hazırladım.
“Neye sırıtıyorsun sabah sabah?” diye mutfağa giren Nehir’le gülümsediğimi yeni fark ediyordum. Aşık olmak böylemiydi? Gülümsediğimin farkında bile değildim!
“Sana öyle gelmiş. Hadi hazırlan hemen masa hazır.” dedim konuyu uzatmamak adına.
“Erkenden de uyanmışsın ama, hadi hayırlısı.” diye söylene söylene içeri gitti. Nehir’in arkasından da sırıttım.
Kahvaltımızı ederken Nehir bana kitlenip konuşmaya başladı bir anda:
“Kızım ne bu hal ya? Hemen anlatıyorsun ne olduysa!” demesiyle yüzümü tamamen ona çevirdim.
“Nehir.” dedim sevinçli çıkan sesimle. Bu ses tonum Nehir’in kaşlarını çatmasına neden olmuştu.
“Sen iyi misin? Bugün işe gitmesen mi acaba? Dinlen biraz. Sabah sabah sarhoşta olamazsın.” diyerek çıkarım yapmaya başladı. Bir şey demedim ama. Hatta gülümsedim sözlerine.
“Nehir biz dün öpüştük!” dememle Nehir’in gözleri irileşti. Elindeki bardaktan birkaç damla çay taşmış, öksürmeye başlamıştı.
“Kimle!”
“Yiğit’le!”
“Ne!”
“Evet!” diye çığlık ata ata konuşuyorduk. Sahi niye bağırıyorduk!
“Sevgilimisiniz yani!” diye sormasıyla duraksadım. Sahi, neydik biz? Sevgiliydik herhalde. Ama ortada bir çıkma teklifi yoktu.
“Bilmem, sanırım değiliz.” dedim düşünceli çıkan sesimle.
“E öpüşmüşsünüz!”
“Yani biz hiç konuşmadan direkt birbirimize yapıştığımız için.” dememle güldü Nehir.
“O zaman şey yap; sana çıkma teklifi edene kadar yüz verme.”
“Kızım adamın dudağına atladım dün gece, nasıl yüz vermeyeyim!”
“Ay sende biraz bekleseydin yani, atlımı kovalıyor!”
“Ama bir anda çekti kendine oda!”
“Maşallah aklınızdan hiç silinmiyor Tuana hanım!”
“Silinmiyor.” dedim mayışan sesimle. Çenemi sağ elimin avucuna yaslayıp Nehir’e baktığımda bana gururlu bir anne edasıyla bakıyordu.
Yemek ve bulaşık işlerini halledip evden çıktık. Aklıma Yiğit’le gideceğim gelince duraksadım. Nehir’e tehdit edildiğimi söylememem gerekiyordu. Hem iş dışı olurdu hem de onu tedirgin ederdim.
“Nehir.” dememle oda duraksadı.
“Yiğit’te bizimle gelecek.” dediğimde kaşları çatıldı.
“Ne demek zürafada bizimle gelecek?”
“Akşam anlatayım olur mu? Bundan sonra hep böyle olacak çünkü.”
“İyi tamam sen öyle diyorsan.” diyerek uzatmadı. Alayda Nehir’e ne söyleyeceğimi düşünürdüm.
Merdivenden inen Yiğit’in bizim kata geldiğini anlamamak mümkün değildi. Hava birden sıcakmı olmuştu ne!
“Günaydın hanımlar.” demesiyle Nehir’le birbirimize baktık ne diyeceğimizi bilemez gibi. Ne demişti bana; yüz verme!
Cevap vermeden gözlerine bakıp yanından geçince içimden ben ne yapıyorum desem de bozmadım. Asansörü çağırdığımda bakmamaya çalışsam da kaşlarını çatmış anlamaz gözlerle bana bakıyordu Yiğit. Nehir ise gururlu anne edasını sürdürüyordu.
“Günaydın zürafa bey.” diyerek koşar adımlarla bana yaklaşınca Yiğit’in gözleri bu sefer ikimizi hedef aldı.
Asansör geldiğinde Nehir’le hızlıca bindikten sonra Nehir kapanma tuşuna basacakken durdurdum. O kadar da değildi! Aynı kattaki adamı ordamı bırakacaktık?
Yiğit’te asansöre bindiğinde gülmemek için alt dudağını ısırıyordu. Ben ise bakmamaya çalışıyordum. Nehir ters ters ikimize bakıyordu. Biz ne yaşıyorduk!
Otoparka geldiğimizde Nehir şaşırmıştı. Normalde dışarı park ettiğim için olmalıydı. Yiğit dün gece plakamı bilme ihtimallerine karşı arabayı dışarda bırakmamıştı.
Konuşmamaya devam ederek sürücü koltuğuna oturdum. Yanıma Yiğit, arkaya ise Nehir geçti.
Yiğit hala yüzüme bakıyordu fakat ilgilenmiyormuş gibi davranıyordum. Biz neydik?
Nehir’i okuluna bıraktıktan sonra arabada yalnızca ikimiz kalınca biraz gerildim. Nehir varken daha rahattım şimdi ne diyecektim?
“Tuana?” diyerek arabaya bindiğimizden beri ilk defa konuştu. Efendim diyen bir mırıltı çıkardım.
“İyi misin sen?” diye ilgili sesiyle sorduğunda arabayı durdurup öpmemek için zor tuttum kendimi. Tekrar onaylayan bir mırıltı çıkardığımda sertçe yutkundu.
“Neden konuşmuyorsun peki?” diye sorduğunda benle değilde daha çok bir bebekle konuşuyormuş gibiydi. İlgili bir baba gibi.
“Ne konuşayım?” diyerek sabahtan beri ilk kez konuştum.
“Günaydın da demedin?” dedi masum masum. Gülmemek için yanaklarımı ısırırken kafamı salladım.
“Günaydın.” dedim sakince.
“Dün gece içinmi rahatsız oldun?” demesiyle ona bakmam bir oldu. Pişman olduğumumu düşünüyordu?
“Hayır, olmadım tabii ki!” dedim savunarak. Rahatlayan bir nefes verdi.
“Benden oldunmu?” diye sorunca arabayı sağa çektim. Kendini suçlu hissedemezdi, suçlu hissedilecek bir durum yoktu.
“Dün vedalaştıktan sonra senin kapına gelen bendim. İkimizin de ne istediği belliydi. Ne senden ne de yaptığımız şeyden rahatsızım, kendini suçlu hissetmeni gerektirecek bir durum yok. Sadece…” diye duraksadığımda beklentiyle yüzüme baktı.
“Sadece ne?”
“Sadece Nehir’in dediği şeyi yapıyorum.” diyerek nefesimi sesli verdim. Kaşlarını çattı.
“Nehir ne dedi?”
“Boşver orasını. Ya da boşverme, kendin bul!” dedim inadına. Onu öptüğüm için pişman olmadığımı duyduğundan rahatlamıştı. Yüzündeki gerginlik silindi. Başını kabul anlamında salladı. Bana ne olduğumuzu söyleyene ve çıkma teklifi edene kadar yüz vermek yoktu.
Alaya geldiğimizde direkt odama geçtim. Yiğit’in yanından alelacele ayrılırken minik bir heyecan duyuyordum.
Odama kahve söylediğimde dün çıkmadan düzenlediğim raftan Taner dosyasını aldım. Her açığını yakalamam gerekiyordu.
Aradan geçen yaklaşık on dakikanın ardından kapım çalındı.
“Gel!” diye bağırdığımda kahvemin geleceğini düşündüğümden kafamı dosyadan kaldırmadım. Fakat kapı kapanınca gelen kilit sesiyle bakışlarım gelene döndü.
Ne olduğumuz bilinmeyen beyefendiydi! Elindeki kahveyi önüme koyduktan sonra önümdeki koltuğa oturdu.
“Kapıyı niye kilitledin?” diye sordum.
“Sevgilimle geçireceğim an bozulmasın dedim.” demesiyle ağızım şokla açıldı. Ne demişti? Sevgilim.
“Neyinle?” diye sordum sesimdeki heyecanı gizleme gereği duymadan.
“Sevgilimle.” diye gözlerime bakıp gülümsedi. Gamzelerini belli ederek. Bir sonraki öpüşüm kesinlikle gamzeleri olmalıydı.
“Sevgilinle?” diye sordum bu sefer normal bir sesle. Gözlerimi kıstım, biraz uğraşmaktan zarar gelmezdi.
“Sen her öptüğün kadına sevgilim mi diyorsun?” dedim ayıplayan ses tonumla. Anında yerinde dikleşti.
“Hayır!” dedi az önceki gamzelerinden esir kalmayan yüz ifadesiyle.
“He daha önde başka kadınları öptün yani? Anladım.” dedim kahvemden bir yudum alıp önümdeki kağıtlarla ilgileniyormuş gibi yaparken. Asla kötü bir oyuncu değildim.
Bir hışımla oturduğu yerden kalkıp yanıma ulaştığında sandalyemi kendine doğru çevirerek üzerime eğildi. Ben henüz ne olduğunu anlayamamışken, dudağımı öptüğü iki saniyenin etkisinde kaldım.
“Geçmişimde, geleceğimde senden ibaret. Ve evet, önümüze gelenle öpüşmediğimiz için sevgiliyiz sevgilim.” demesiyle sol elimi yanağına yaslayarak sağ yanağına derin ve uzun bir öpücük bıraktım.
“Ben ortada bir teklif göremiyorum ama?” dedim kışkırtıcı sesimle. Bir yandan da burnumu, az önce öptüğüm yerde gezdiriyordum.
“Akşam bir yemeğe çıkalım o zaman, müsaitmiydiniz müstakbel sevgilim?” demesiyle ağızımdan çıkan kahkahaya engel olamamıştım.
“Size hep müsaitim müstakbel sevgilim!” dedim ona ayak uydurarak.
Son kez dudaklarını alnımda hissettiğimde geri çekildi. Kapıya ilerleyip kilidi açtı ve yeniden yanıma geldi. Tabii bu sefer yanımda, ayaktaydı.
“Ani bir görev çıkmadığı sürece işimiz yok bugün. Antrenman yapmasak timin canına sefa zaten. Biraz dosyalarla ilgilenelim, akşam erken çıkarız.” dedi planı yaparak.
“Nehir ne olacak?” dedim merakla. Barbie’mi unutacak değildim.
“Yatıya kalsın okulda.” demesiyle koluna vurdum.
“Saçmalama!”
“Taksiyle gitsin, Nehir bizim çocuğumuzmu Allah aşkına!” diye isyan etti. Ne vardı yani?
“Taner Nehir’i biliyorsa ne yapacağız? Keşke çocuğumuz olsaydı diye yalvarırsın valla!”
“Yavuz’a söyleriz o zaman onunda canına minnet zaten.” dedi sonuca ulaşarak. Evet bu fikri beğenmiştim ama müstakbel sevgilime bunu yansıtmayacaktım. Erkeğe çok yüz vermemek lazımdı sonuçta!
“Tamam ben konuşurum Yavuz’la.” dedim onun yerine.
“Hatta Yavuz her gün alsın Nehir’i!” dedi bu sefer. Koluna ikinci şamarı geçirdim.
“Abartma!”
“Doğru söylüyorsun ilişkileri bizden daha hızlı gelişir.” dedi düşünceli sesiyle. Güldüm sözlerine.
Birkaç saat dosyayla ilgili çalıştıktan sonra telefonumu aldığımda öğle yemeği vaktinin geldiğini fark ettim.
“Kahvaltı ettinmi?” diye sordum.
“Smoothie içmiştim sabah neden sordun?”
“Smoothie’mi? Healthy life diyorsun yani?” diye dalga geçtim.
“Bu kasları her gün hamur yiyeyerek yapmıyorum güzelim.” dedi kendini överek. Güzelim.
“Tamam ego makinesi beslenme stiline laf yok! Acıktıysan yemeğe gidelim diyecektim.”
“Ego makinesimi?” dedi şokla. Taktığım lakabı beğenmemişti sanırım.
“Soruma cevap verir misin?” dedim söylediğini takmayarak.
“Acıktım ama öğle yemeği yemiyorsan akşamı bekleyelim.” dedi beni düşünerek.
“Hayır, yiyelim şimdi.” dedim ayaklanarak.
Yıllardır öğle yemeği yemememin sebebi günde 2 öğün beslenme alışkanlığımı devam ettirmemdi. Düzenli spor yaptığım için fiziğimi korumaya özen gösteriyordum.
“Eminmisin?” Diye sordu şüpheyle. Bense çoktan kapıya ilerlemiştim.
“Evet canım.” Dedim ı’yı uzatarak. Duraksasa da arkamdan geldi.
Ee güzelime karşılık, canım; ego makinesi sevgilim.
Yemekhaneye birlikte girdiğimiz için bakışlar üstümüzdeydi. Komutanımla aynı anda gelmemde bir sorun yoktu.
“En sevdiğim komutanlarım; hoşgeldiniz!” diyen tabii ki sarı oğlandı.
“Yavşağa bak anasını satayım, dakikasında satıyor!” diye şikayet edense Yavuz’du.
Masadaki oturma düzeni aynıydı. Doruk’un yanı boştu ve Yiğit’in yeride öyle.
Şimdilik timdekilere bir şey çaktırmamak ve dikkatleri üzerimize çekmemek adına Doruk’un yanına yerleştim.
“Sen naptın junior?” Diyerek bir abla edasıyla Doruk’un sandalyesine kolumu uzattım. Timle 2 gündür doğru düzgün iletişim kurmadığımız için özlemiştim onları.
“İyiyim komutanım aynı, siz?” dedi heyecanla junior bordo bereli.
“Bende aynı oğlum işte.” derken önüme gelen yemeğe baktım. Kafamı kaldırdığımda çaprazımda her zamanki yerine oturan Yiğit’i gördüm. Kendine yemek almaya gitmiş üstüne bana da almıştı.
Diğerlerinin bakışları ikimiz arasında gidip gelirken normal davranmaya başladım.
“Teşekkür ederim komutanım, zahmet oldu size.” Dedim mahcup bir ifadeyle.
Aferin adamım böyle devam!
“Afiyet olsun üsteğmenim.” Dedi oda kısaca. Ardından yemek yemeye başladık.
Doyduğumda tabağımdaki yemeklerin yüzde yetmişi duruyordu. Bu saatlerde yemek yemeye alışık olmadığımdan midem fazlasını kabul etmiyordu. Hatta bu kadarla bile midem bulanmaya başlamıştı.
Yine de Yiğit’le beraber olmak için yemeğe gelmiştim. Zorunda değildim fakat istiyordum.
Derin bir nefes vererek arkama yaslandığımda sevgilimin bakışları beni buldu. Bir bana bir de tabağımda kalan yemeklere baktığında şaşırmıştı ama konuşmadı.
“Komutanım koruma talep ettiniz mi?” diye sordu Kağan. Diğerlerininde bu konuyu merak ettiğini biliyordum fakat sorma cesaretini bulamamışlardı. Kağan’nın sözleri üzerine hepsi beklentiyle bana bakmaya başladı.
“Hayır.” dedim kısaca.
“Neden komutanım?” diyen Selin olduğu için açıklamaya başladım.
“Çünkü hayatımda ilk defa tehdit mesajı almıyorum. Çıkan sonuçları da önleyebilecek biriyim. Sadece Yiğit komutanla aynı binada yaşadığımız için birlikte gidip geleceğiz.”
Bu konu yanılmıyorsam Yiğit’i germişti. Sık nefes alışları, arada alt dudağını ısırması bunun en büyük kanıtıydı.
“Anladım komutanım.” diyen Alparslan’dı. Cevabımın fazlasıyla yeterli olduğunu kanıtlıyorlardı.
“Komutanım şu dosyaya devam edelim mi yemeğiniz bittiyse?” Diyerek Yiğit’i muhatabıma aldım.
“Tabi üsteğmenim.” Dedi kısaca. Timede afiyet olsun dedikten sonra yemekhaneden çıktık.
Odama gelir gelmez konuşmaya başladı.
“Hiç yemeseydin? Bu kadarlamı doyuyorsun sen?” Dedi şok ve biraz da gerginlikle.
“Midem bulandı ondan.” Dedim yalnızca sandalyeme otururken.
“Doğru alışık değilsin.” Dedi yeni anlayarak. Kafamı iki yana sallayarak dosyaya gömüldüm.
Kaç saat geçtiğini bilmiyordum çünkü ikimizde önümüzdeki kâğıtlardan kafamızı kaldırmamıştık. Kapıyı çalıp cevabımı beklemeden içeri giren kişiye bakmadan kaşlarım çatılsa da gelenin albay olduğunu görünce yüz ifademi düzeltip ayaklandım.
“Komutanım?” Dediğimde Yiğit’te albayı fark etti.
“Seninle bir konu konuşmak istiyorum Tuana.” Dedi sakince ama tüm ağırlığıyla.
“Tabi komutanım.” Dediğimde önümdeki boş koltuğa oturmuş ayakta dikilen Yiğit’e bakıyordu.
“Bizi yalnız bırakırmısın Yiğit?” Derken sesinde rica değil emir vardı. Albay tonu.
“Emredersiniz.” Diyerek yanımızdan ayrılan Yiğit kapıdan çıkmadan önce bana göz kırptı. Yüz ifademi sabit tutmaya çalıştım.
“Otur kızım.” Demesiyle bu konuşmanın nereye gideceğini merak ediyordum.
Az önce kalktığım sandalyeme oturdum.
“Mahmut Teke’nin, yani Taner’in sana yolladığı mesajdan haberim var Tuana. Koruma isteyip istemediğini bizzat kendim öğrenmeye gittim ve istemediğini öğrendim.” Dediğinde ziyaretinin sebebi belli olmuştu.
“Evet komutanım, istemedim.” Dedim kendimden emin bir şekilde.
“Nedenini öğrenebilir miyim?” Derken sesindeki baskınlık fark edilmeyecek gibi değildi. Rica da bulunurken bile emir veriyordu.
“Komutanım Yiğit Yüzbaşı’da tedirgin oldu açıkçası. Bizde aynı binada oturuyoruz, birlikte gidip gelme kararı aldık. Koruma kararıyla gözleri üstüme çekmek istemiyorum.” Diye açıkladım.
“Anladım kızım, kendi bileceğin iş. Sana karışmak kimseye düşmez. Yine de tedbir amaçlı Yiğit’le gidip gelmek iyi fikir olmuş.” Dedi rahatlarcasına. Başımı sallamakla yetindim.
“Siz işinize bakın, bir sorun olursa yanıma gelmen yeterli.” Diyerek ayağa kalktı.
“Sağolun komutanım.” Dedim bende ayağa kalkarak bozmadan.
Şükrü albay odadan çıktıktan 2 dakika sonra Yiğit tekrar geldi.
“Ne dedi?”
“Her zamanki şeyler işte, korumaydı falan filan.” Dedim bıkarcasına.
“Ee başarılı üsteğmenimizi korumak herkesin görevi!” Derken sesinde ciddiyet yoktu. Biraz da kendini rahatlatmaya çalışıyordu.
Az önce oturduğum sandalyeden kalkıp masaya vücudunu yaslayan Yiğit’in boynuna kollarımı doladım. Başta duraksasa da onunda elleri belimi buldu.
“Şu Taner’i bir an önce yakalamak istiyorum.” Dedim sesim boğuklaşırken. O şerefsizi bulamadığım her gün içimdeki çığ büyüyordu sanki.
“Yakalayacağız.” Dedi kendinden emin çıkan sesiyle. O an inancım yükseldi.
“Yakalayacağız.” Diye tekrarladım onu yüzüm boynuna gömülürken.
Başıma kondurduğu öpücüklerle gözlerimi yumdum.
~
Yazar anlatımı:
“Şu iti bir kıstırsakta Tuana komutanım beladan kurtulsa!” Diye yakındı Doğan.
“Gerçekten ya, düpedüz açık açık tehdit etmiş resmen kadını!” Diye ona katıldı Selin. Doğan’ın bakışları aniden Selin’e döndü.
“Aynı fikirde olduğumuz nadir konulardan vahşi kelebek!”
“Konu iş ve vatan olunca hep aynı fikirdeyiz zaten Doğan.” Diyerek Doğan’ın aksine sakinlikle konuştu Selin. Soğukkanlı kişiliği kendine hayran bıraktırıyordu.
“Doğru, şerefsiz avlarken kafamız aynı çalışıyor.” Diyerek önüne döndü Doğan.
“Ya oğlum sen anlatıyorsun Allah aşkına! Kadın tehdit ediliyor diyoruz, saatlerdir Yiğit komutanla odadan çıkmıyorlar!” Diye yakındı Aras. Komutanı için korkuyordu fakat üstüne düşmediği için ses edemiyordu.
“Harbiden ya saatlerdir çalışıp, dosyalarla boğuşuyorlar.” Diyerek sohbete katıldı Doruk. Ablası yerine koyduğu komutanı için endişeleniyordu.
“Korumada istememiş zaten. Bir şey olmadan yakalarız inşallah.” Diyerek tüm içtenliğiyle konuşan Kağan’dı.
“Ağızından bal damlıyor Kağan abi!” Diyerek avucundaki bademleri yemeye devam eden Alparslan’dı.
“Bana da ver lan!” Diyerek öne uzandı Aras. Alparslan yerinde doğrularak elini cebine attı ve bir avuç bademi uzattı Aras’a.
“Siz beş dakika duramıyormusunuz amına koyayım ya!” Diyerek dakikalar sonra konuştu Yavuz.
“Ne yaptık abi ya? Badem yiyoruz, canınmı çekti anlamadım yani!” Diyen Alparslan’ın ensesine tokadı yemesi bir olmuştu.
Tam o esnada yanlarına gelen Tuana komutanla hepsi oturdukları yerden ayaklandılar.
“Naptınız gençler? Bademmi o, ver bana da.” Diyerek Alparslan’a yaklaştı Tuana.
“Buyrun komutanım.” Deyip uzattı cebinden çıkardığı bademleri.
“Bu boşluğun acısı fena çıkacak haberiniz olsun. Yavuz benimle gel.” Diyerek arkasını döndü ve yürümeye başladı Tuana. Yavuz’da timin yanından ayrılarak normal adımlarla komutanına ulaştı.
Yan yana içeri girdiklerinde badem yiyen Tuana konuşmaya başladı:
“Bugün geç çıkacağım dosyalardan falan. Taner’in, Nehir’i bilme ihtimali yüksek. Bugün okul bitiminde onu eve bırakırmısın?” Diye ricada bulundu.
“Tabi komutanım!” Derken heyecanlanmıştı Yavuz. Tuana’nın anlamsız bakışları üzerinde gezinirken durumunu düzeltme gereği hissetti.
“Bırakırım ben eve Nehir’i, yani Nehir hanımı.” Diye toparlamaya çalıştı.
“O kadar geldiniz sohbet ettiniz be Yavuz. Hanıma gerek yok bence!” Diyerek imayla konuştu Tuana. Milletle uğraşmaya bayılıyordu!
“Doğru söylüyorsunuz komutanım.”
“Tamam neyse, Nehir’in numarasını atacağım sana. Biz Yiğit’le bu Taner itinin açığını arıyoruz. Nerde olabilir falan diye. Sen çıkabilirsin.” Deyip emri verdikten sonra adımları tekrar geldiği yöne, odasına ilerledi.
Yavuz ise koridorun ortasında yüzünde görenin deli olduğunu sanacağı gülümsemesiyle duruyordu. Kendine gelip silkelendikten sonra refleksle etrafı izledi, kimse yoktu. Nehir devrelerini yakmıştı.
~
Tuana
Yavuz’la konuştuktan sonra tekrar odama geldim. Bu sefer sandalyeme değilde Yiğit’in karşısındaki koltuğa oturdum.
“Yavuz’un numarasını verirmisin bana?” Dememle bakışları bana döndü.
“Vereyim tabi.” Diyerek masanın üstündeki telefonuna uzanıp bana verdi.
“Şifrem 1881.” Dedi beklemeden ve tekrar dosyalara döndü. Telefonunu bana vermesine şaşırmama izin vermeden şifresini vermişti.
Telefonu açıp rehbere girdikten sonra kişilerde Yavuz’un ismini aratıp numarasını kendi telefonuma kaydettim. O an aklıma gelen şeyle duraksadım. Bizim birbirimizde telefon numaramız yoktu.
Yiğit’in numarasını da kaydettikten sonra telefonunu eski yerine koydum. Şimdi sıra Yavuz’a okulun konumunu atmaktaydı.
Saati de söyleyip telefonumu masaya bıraktım.
“Çıkalımmı?” Diye sordum beklentiyle. Heyecanlıydım akşam için. Sonuçta ilk buluşmamızı gerçekleştirecektik.
“Çıkalım güzelim. Sen çıkalım de yeter, sorman hata.” Dedi gülümseyerek.
İçimde büyüyen tarifsiz hislerle gülümseyerek ayağa kalktım.
“Burası böyle dursun, benden başka kimsede bu odanın anahtarı yok zaten. Kilitleyip çıkalım.” Dedim telefonumu ve çantamı alırken.
Saat daha altıydı fakat hazırlanmam gerekiyordu. Nehir’in de eve geleceğini hesaba katarak heyecanlı bir hazırlanma geçti kafamdan.
“Tamam ben de albaya söyledim erken çıkacağımızı.” Derken ikimizde odadan çıktık. Kapıyı kilitleyip çıkışa ilerlerken karşımıza doktor Tolga çıkmıştı. Beni görünce yanımdaki Yiğit’i es geçip gülümsedi.
“Bütün gün gelmeni bekledim Tuana!” Dedi gereksiz bir samimiyetle. Ne ara senli benli olmuştuk?
“Tamamen aklımdan çıkmış. Hatta şimdi seni gördüm, yine aklıma gelmedi!” Diyerek doğruları söyledim. Fakat bozulmuş olacak ki gülümsemesi zorunlu hale geldi.
“Anladım, yoğunsunuz tabii.” Derken gözleri Yiğit’i buldu. Başımı hafifçe Yiğit’e çevirdiğimde düz bir ifadeyle gözlerini Tolga’ya dikmişti.
“Merhaba Yiğit yüzbaşı.” Derken sesinde samimiyet yoktu, mecburiyet vardı.
“Tuana komutan neden yanına gelecekmiş?” Dedi selamını almadan. Sorduğu sorunun cevabını bilmesine rağmen Tolga’ya sormuştu. İnadıyla başa çıkamazdık.
“Dün ufak bir kaza geçirdi, biraz da benim yüzümden.” Dedi gerginlikle. Ardından devam etti:
“Kalıcı olmasın diye her gün kontrole gelmesi lazımdı. O yüzden yani.” Dedi öylesine bir şey söylüyormuş gibi.
“Anladım.” Dedi sesindeki ima ve sahte olduğu bin kilometre uzaktan belli olan gülüşüyle.
“Kolay gelsin size.” Diyerek bu saçma sohbeti bitirdim. Fakat Yiğit’le birer adım atmışken Tolga tekrar konuştu:
“Bugün nöbetçiyim, işiniz uzun sürerse yanıma gelin; bir kahve içelim.” Dedi flörtöz biçimde. Bu sözler beni sinirlendirirken Yiğit’i düşünemiyordum.
“İşim uzun sürmeyecek, sürse de sizin nöbet vaktinizi geçirmenize yardımcı olacak kişi ben değilim. Kahvenizi başkalarına teklif edersiniz artık. Kolay gelsin Tolga bey.” Dedim ‘bey’ i özellikle vurgulayarak. Cevabını iyi aldığı kızaran suratından belliydi.
Bir kez muayene etti diye senli benli konuşmaya başlamış, üstüne flört aşamasına geçmişti. Neydi bu, kadın yürürken bir erkekle çarpışır ve sıcak kahve üstüne dökülür, erkek onu muayene eder ve zamanla aşık olurlar klişesimi? Fazla dizi izliyordu sanırım.
Yiğit verdiğim cevaptan oldukça tatmin olmuştu Tolga’nın aksine. Gözlerindeki hayranlıkta birkaç saniye geçirip yeniden yürümeye başladım.
Arabaya bindiğimizde bu kez şoför koltuğunda olan bendim.
“O şerefsizin sana yürüdüğünü fark ettin demi?” Diyerek konuşmaya başladı sinirle. Bende tam ne zaman patlayacak diyordum!
“Farkında olduğum için gerekli cevabını verdimya zaten canım.”
“İyi yaptın güzelim! Arsız gibi kahve içmeye çağırıyor ya.” Diye söylenmeye devam etti.
“Tamam sen sakin ol.” Dedim alayla.
“Birde askerlik arkadaşıymışsınız gibi Tuana diyor! Sen kimsin ki?”
“Bence bu kadar yeter. Kıskançlık krizin yani!” Dedim gülümseyerek.
“Tamam, sen ne dersen o.” Derken yutkundu. Aslan kediye dönmüştü.
Bu adam başta böyleyse İlerde nasıl olur acaba?
“Hazırlanmanız uzunmu sürer sevgilim?” Diyerek bana döndü. Bana siz diye hitap etmesi hoşuma gitmişti. Bunu yüz ifademde de belli ettim.
“Henüz sevgili değiliz müstakbel sevgilim! Ayrıca evet tabii ki uzun sürer.” Dedim. Saatlerce özenerek hazırlanmaya bayılırıyordum. Üstelik bu gece hayatımın dönüm noktalarından biri olacakken.
“Sen akşama görürsün sevgilimmisin, değilmisin. Sekizde kapındayım.” Demesi yeterli bir saatti.
“Bir akşam olsun da görürüz. Ve evet, sekiz uygun.” Dememle saati kesinleştirdik.
Otoparka girip arabayı park ettikten sonra yan yana asansöre bindik.
“Tam olarak sevgilim olmana birkaç saat kaldı. Bunun tesellisiyle hazırlanacağım.” Dedi ben asansörden inerken. Ona sadece gülerek baktığımda hiç huyum olmayan bir şeyi yapıp elimi salladım görüşürüz dercesine.
Asansör kapıları kapanırken gördüğüm son şey dudaklarının sola kıvrılmasıydı.
Kapının önüne geldiğimde sabah bıraktığım gibiydi. Nehir’in ayakkabıları yoktu. İçeri almış olabileceği ihtimaline sığınarak çantamdan anahtarı çıkarıp kapıyı aceleyle açtım. Kilidi 2 kez çevirdim ve sabah çıkarken kapıyı 2 kez kitlemiştim.
Ayakkabıyı değil, Nehir’i tüm evde aradıktan sonra kimsenin olmadığı kesinleşti. Göğüsümde büyüyen sıkışmaya engel olmak istercesine elim kalbime gitti. Çantamdan telefonumu çıkarıp Nehir’i aradım. Tam dört kez aramıştım ve Nehir telefonunu açmıyordu.
Ardından bugün kaydetmiş olduğum Yavuz’un numarasına tıkladım. Telefon çok geçmeden açıldı ve “Buyrun komutanım?” diyen ses kulağımı doldurdu.
“Yavuz, Nehir’i aldınmı okuldan?” Derken sesimdeki telaşı gizlememiştim.
“Evet komutanım, yanımda. Bir sorun mu var?” Diye sordu bu kez. İçimdeki sıkışma yerini rahatlamaya bırakırken tüm vücudumu bu kez de öfke esir almıştı.
“Neden haber vermiyorsunuz?” Diye çıkıştım öfkeyle.
“Komutanım ani gelişti, yemek yemeye geldik. Kusura bakmayın.” Dedi mahcupça.
“Nehir’e söyle telefonunun sesini açsın.” Diyerek gelecek cevabı beklemeden telefonu kapattım. Beş dakika önce kalp krizi geçirmenin eşiğindeydim!
Taner şerefsizinin Nehir’i takip ettirme ihtimalini düşünmek istemesem de her ihtimali göz önünde bulundurmam lazımdı. Yanında Yavuz olduğu için rahatlamıştım fakat ikisine de hesabını soracaktım.
Gelen rahatlamayla kendimi duşa attım. Bir buçuk saatin sonunda duştan çıkmış, makyajımı ve saçımı yapmıştım.
Altıma siyah bir kumaş pantolon, üzerime ise V yaka derin dekolteli, sırtımı açıkta bırakan bir bluz giydim. Bluz, ensemde bitiyor ve boynumu açıkta bırakıyordu.
Ayağıma daha yeni aldığım için giymeye kıyamadığım simsiyah stilettolarımı giydim. Sevgilim bunu hak ediyordu.
Ayna karşısına geçtiğimde simsiyah kombinimde göğüs ve sırt dekoltemle, jilet gibi düz saçlarımla ve koyu göz makyajımla tek kelimeyle mükemmel gözüküyordum.
Son olarak gümüş saatimi de taktıktan sonra tamamıyla hazırdım. Dağıttığım odamı gelince yük olmaması adına hızlıca toparladım.
Tam telefonumu uzanıyorken zil çaldı. Saate baktığımda tam sekizdi. Bu adam gerçekten dakika sayıyordu.
İçimdeki heyecanı dışarıya asla yansıtmadığımdan emin olarak kapıyı açtım. Karşımda duran birkaç saat sonra sevgilim olacak kişiye baktım.
Baştan aşağıya siyahtı tıpkı benim gibi. Üzerinde şık bir gömlek altında ise kumaş pantolon vardı. Dirseğine kadar kavradığı gömleğiyle fazla çekici gözüküyordu. Yüzü hakkında yorum yapmama gerek bile yoktu. Her zamanki gibiydi: çekici ve yakışıklı.
Yüzüne baktığımda gözlerinde hayranlık parıltıları vardı. Beni beğenmemek mümkün değildi lakin sevdiğim adam tarafından beğenilmek kalbimde tatlı bir sızı oluşturuyordu.
Alışkın olmadığımız bakışlar Tuni…
“Çok güzelsin.” Dedi tek solukta. Derin bir gülümseme oluştu yüzümde.
“Teşekkür ederim, sende eh işte.” Dememle minik bir kahkaha döküldü güzel dudaklarından.
“Sana layık olmaya çalışıyorum.” Derken kapıyı tamamen kapatmıştım.
“Biz birbirimize layığız birkaç saat sonraki sevgilim.”
“Fazla ekleri atmamamıza çok az kaldı.” Dedi sabırsızlıkla. Bu halleri çok komikti.
“Bugün benim arabamla gidelim.” Dedi asansör otoparka inerken.
“Tamam canım.” Dedim içten bir şekilde. Ona canım demeyi çok seviyordum, canımdı.
Dudaklarımdan çıkan sözlere içi gidermiş gibi kesik bir nefes çekti.
Otoparka indiğimizde cebinden çıkardığı anahtarla tam karşımızda duran siyah porsche panamera açıldı. Tek kelimeyle kusursuzdu. Kendim nasıl birikim yapıp aldıysam, onunda aynı şekilde aldığını düşündüm.
İlerleyip kapımı açtığında gülümseyerek oturdum. Kendi arabamı alırken bununla arasında kararsız kalmıştım ve sonucunda g63’ümü almıştım.
Önümden ilerleyip şoför koltuğuna oturdu. Arabayı çalıştırdığında nereye gideceğimizi bilmiyordum. Burada nerde güzel bir akşam yemeği yenirdi bilgim yoktu.
“Harika bir yere gidiyoruz güzelim bayılacaksın.” Derken sol koluyla direksiyon çeviriyordu. Çok karizmatikti ve bu benim çok canımı sıkıyordu.
“Sana güveniyorum.” Dedim tüm inancımla. Yol boyu klasik bir sohbet döndü. 20 dakikanın ardından bir restoranın önünde durduk.
Yiğit arabadan indikten sonra gelip kapımı açtı.
“Çok centilmensiniz beyefendi, adınızı öğrenebilirmiyim?” Dedim uzattığı eli tutup arabadan inerken.
“Olmaz hanımefendi, adımı herkese söyleyemem.” Dedi şakama ayak uydurarak.
“Aa, ben herkesmiyim beyefendi? Ayıp oluyor yani.”
“Kalbimsin.” Dedi çekici sesiyle ve şakağıma bir öpücük kondurdu.
Söylediği ani sözlerle elim ayağıma dolaşıyordu. Yinede dışarı yansıtmadığım için şanslıydım. Yansıtsaydım şu an çok havalı bir şekilde restorana giriyor olmaz, yerimde durmaz, sevinç çığlıkları atardım.
Cam kenarında kalan masaya otururken önceden ayırtıldığı belliydi. Aynı centilmenliğiyle oturmam için sandalyemi çekmişti. Gülümseyerek yerime oturduktan sonra oda karşıma oturdu.
“Benim burda sevdiğim yemekler var ama canın başka bir şey istiyorsa onu söyleyelim.” Dedi gözlerime bakarak. Kendisi önceden deneyimli olduğu için bunu söylediğini biliyordum fakat düşüncelerime önem vermesi hoşuma gitmişti.
“Hayır, bugün kendimi sana bırakıyorum.” Dedim. Gülümseyerek sol elini havaya kaldırıp garsonu çağırdı.
“Aslanım her zamankinden iki tane.” Dedi. Garson başıyla onaylarken “İçecek ne alırdınız?” diye sordu.
Yiğit’in bakışları bana döndüğünde “Ayran.” cevabını verdim. Yine bilmesine rağmen bana soruyordu.
“2 ayran olsun koçum. Bide salata maydanozsuz olsun size zahmet.” Diyerek alerjimide hesaba kattı. Ben unutuyordum fakat o unutmuyordu. Böyle bir gecenin hastanede sonlanması en son istediğim şey olacağı için şükrettim.
Garson onaylayıp hızla yanımızdan ayrıldıktan sonra bakışlarımız birleşti.
“Bu bizim ilk yemeğimiz.” Diye başladı konuşmaya.
“Dışarda ve baş başa olan.” Diye ekledim. Başıyla onayladı.
“Şimdi bizim bu yemekte birbirimizi tanımamız lazım. O yüzden sen bana merak ettiğin her şeyi sor.” Dedi başta düşünceli olan sonradan normale dönen sesiyle.
“Her şeyimi?” Derken emin olmak istedim.
“Evet güzelim, içinden ne geliyorsa.” Diyerek beni onaylarken yemeklerimiz geldi.
Domates çorbası, pirzola tabağı ve onun yanındaki pilav, çeşitli karışık mezeler ile ortaya gelen sezar salata gerçekten harika gözüküyordu.
“Afiyet olsun efendim.” Diyerek yanımızdan ayrıldı garson.
“Kaç yaşındasın?” Diye sordum bilmiyormuş gibi.
“Yirmi dokuz buçuk.” Dedi uzata uzata. Otuz dese ölürdü çünkü.
“İki hafta sonra doğum günün ve hala yirmi dokuz buçuğum diyorsun, inanamıyorum sana!” Derken her zaman bana attığı sen iflah olmazsın bakışını bu kez ben ona atıyordum.
“Yirmilik bir çıtır olduğumu unutmamak adına.” Dedi çorbasını içerken. Bu sözlerine karşılık kıkırdadım.
“Nelerden hoşlanırsın?” Diye sordum bu kez. Bu sefer bilmediğim bir soruydu çünkü on yaşındaki huysuzu tanıyordum. Yirmi dokuz buçuk yaşındaki Yiğit’i değil.
“Senden.” Dedi hiç beklemeden. Elimdeki dolu çorba kaşığıyla uzun sayılabilecek bir süre gözlerine baktım.
“Böyle sözler söyleyerek beni etkileyebileceğini düşünüyorsan yanılmıyorsun, etkileniyorum.” Dedim hiç çekinmeden. Minik bir kahkaha döküldü dudaklarından.
“Spor ve yemek yapmaya bayılırım. Elimde lezzetlidir ayrıca, sana bayılacağın tarifler deneteceğim. En çokta dağda leş avlamaktan hoşlanırım.” Dedi sonda vurgu yaparak.
“Üçte iki! Bence ortak noktamız çok. Elimin lezzetli olduğunu söylerler ama yemek yapmayı değil yemeyi severim daha çok.” Dedim çorbamın sonlarına gelirken. Oldukça lezzetliydi, güvenmekte haklıydım.
“En sevdiğin yemek ne?” Diye o sordu bu kez.
“İçli köfte.” Dedim düşünmeden. “Annem ve ablam mükemmel yapıyor, yapsam bende yaparım ama üşeniyorum.” Diye devam ettim.
“Ben yaparım sana.” Demesiyle gözlerim irileşti.
“Gerçektenmi? İçli köfte bile yapabiliyormusun yani.” Dedim şaşkınlığımı sesime yansıtarak.
“Daha önce hiç yapmadım ama senin için öğrenirim.” Dedi açıkça. Bu adamın ince düşünceleri kalbime zarardı resmen.
Yemeklerimiz bitmiş, bitene kadar kahkahalarla dolu bir sohbet geçirmiştik. Yemekten sonra Yiğit’in en sevdiği tatlı; sütlaç yiyorduk. Ve bu defa bende çay içiyordum.
“Yiğit benim Doruk’la ilgili bir şey sormam gerekiyor. Özel hayatı biliyorum ama ona sormaya cesaret edemedim.” Dedim sıkıntıyla.
“Sen, birine soru sormaya cesaret edemedinmi?” Derken sesinde bariz bir şok vardı. Çekinmeden her şeyi söyleyen bir kişi olduğum için normaldi. Fakat Junior Doruk için aynı şeyler geçerli değildi.
“Evet.” Dedim alt dudağımı ısırarak.
“Sor bakalım güzelim, merak ettim şimdi.”
“Ailesi, yaşıyormu?” Diye sordum cevabını duymaktan korktuğum soruyu. Yiğit beklemiyordu, afallamıştı.
“Bence sen bunu ona sor, benden duymuş olma. Hem cevabım bu gece seni üzebilir, hem de belki rahatsız olur birtanem.” Derken haklıydı. Yine de bir ihtimal şansımı denemiştim.
“Haklısın, cesaretimi toplayıp kendisine soracağım.” Dedim kendime olan inancımla.
“Seni ablası yerine koyuyor. Sana güveniyor ve her şeyden önemlisi seni seviyor. Ona hak ettiği değeri verecek tek kişiyi sen olarak görüyor ve öyle de zaten. Tertemiz kalbinle bunu istemeden başarıyorsun, görüyorum. Bir ablaya ihtiyacı vardı ve sen ona ne yaşadığını bilmeden destek oldun. Şu an timde en değerli kişisin onun için. Sen yanında olduğunu hissettirmeye devam et, sen sormadan o anlatır zaten. Tanıyorum onu.” Dedi güven verici sesiyle. Bu kadar uzun konuşmasından tedirgin olmalımıyım bilmiyordum fakat Doruk’un geçmişinin çok parlak olmadığını anlamamak için gerizekalı olmak gerekirdi. Ona abla olmaya devam edecektim.
“Bittiyse kalkalımmı? Seni bir yere götüreceğim.” Demesiyle kaşlarım çatıldı. Böyle bir şeyden haberim yoktu.
“Nereye?” Diye sordum merakla.
“Sürpriz güzelim.” Dedikten sonra kolunu kaldırarak hesabı istedi. Hesap önüne geldiğinde fiyatına bakmadan içine fazla bir miktar para koydu. Hesabın bu kadar gelmediğine adım kadar emindim.
“Hadi gel.” Diyerek yerinden kalkıp banada elini uzattı. Uzattığı eli tutup sımsıkı kavradıktan sonra dışarı çıktık. Yüzüme çarpan soğuk havayla anlık bir titreme geldi.
“Gel üşüme daha fazla.” Diyerek belimden tuttu. Daha fazla üşüme derken az önceki titrememden bahsediyordu. Her koşula dayanıklı bir asker değilde, küçük çocukmuşum gibi davranması içimi ısıtıyordu. Alışkın olmadığım şeylerdi.
Dakikaların ardından ıssız ve karanlık bir yerde durduğumuzda etrafı aydınlatan tek şey arabanın farlarıydı. Yüksek bir yerde olduğumuzu fazla yokuş olan yoldan anlamıştım.
“Buraya neden geldik?” Derken gerçekten merak ediyordum. Arka koltuğa uzandığında siyah bir ceketi eline alıp arabadan indi. Yine önden dolanıp kapımı açtığımda meraklı bakışlarım üzerinde geziniyordu.
Bana elini uzattığında kemerimi çıkararak elini direkt kavradım. Elindeki siyah ceketi arkama alıp bana giydirmeye yeltendi.
“Esiyor, üşüme.” Dedi naif sesiyle. Kollarımı geçirip fermuarını çekti deri ceketinin. Oldukça bol olmuştu fakat sıcacıktı ve Yiğit kokuyordu.
Elimden tutup arabanın önüne getirdiğinde ne yaptığımızı sorguluyordum.
“Buraya neden geldik biliyor musun güzelim? Bu gece sebebi olan yemek için.” Demesiyle dudaklarım aralandı.
“Yiğit.” Dememle dudaklarındaki gülüş büyüdü, gamzelerini belli edebildiği kadar etti.
“Seni tüm kalbimle severek, ve seveceğime yemin ederek soruyorum güzeller güzelim,” Derken arabadan bir ses yükseldi.
Nilüfer/ Son Arzum
Gelse bile son günüm. Diye başladı şarkı.
Kulaklarım uğulduyordu. Hayır kulaklarım uğuldamıyordu, kalbimin atış sesi dışarı vuruyordu. Etrafta rüzgar, arkadan gelen ses ve karşımdaki adamın sözleri unutulmaz bir an oluşturuyordu.
Senden sonra kalbimi, sevgilere kapadım.
“Benimle çıkar mısın?” Dedi ve zaman durdu.
“Evet.” Dedim başımı sallayarak. Donmuştum, ve bu kez gerçekten kulaklarım uğulduyordu.
“Evet. Evet sevgilim, evet!” Dedim tekrar başımı sallayıp bağırarak.
Son arzun nedir diye, gelipte bana sorsalar…
Kollarımı boynuna doladığımda hiç beklemeden elleri belimle buluştu. Beni havaya kaldırıp kendi etrafında döndürürken bir eli sırtımdaydı. Şarkı devam ediyor, rüzgar etkisini devam ettiriyordu.
Beni yere indirip yüzümü kavradı büyük elleri. Gözleri dudaklarıma kaydığında gözlerimi kapadım ve tüm anı iliklerime kadar hissettim.
Dudaklarımı kavrayan dudakları soğuk yüzümdeki tek sıcaklık olarak yerini alırken bir elim ensesinde bir elim vücuduna sarılıydı.
Şarkı devam ediyor, rüzgar saçlarımı inatla yüzüme getirmeye devam ediyordu.
İpek gibi olan saçlarına elimi sokup kendime daha çok çektim. Her an bayılabilirdim.
Dudaklarımız ayrıldığında nefes nefeseydik ve gözlerim hala kapalıydı. Ona bakmak için hafifçe araladığımda benden bir farkı yoktu. Göğüsümüz hızla inip kalkarken vücudumuz birbirine yaslı, ellerimiz saçlarımızdaydı.
Şimdiye kadar ölümsüzleştirmek istediğim bir an varsa o da bu andı. Tam şu an zaman durabilir, bir daha hiç başlamayabilirdi.
“Seni çok seviyorum.” Diye fısıldadı yüzüme.
“Bende. Bende sevgilim.” Dedim soluk soluğa. Dışarı verdiğim nefesi içine çekermiş gibi titrek bir nefes aldı.
Onu içime hapsetmek istermiş gibi sımsıkı sarıldım. Kollarım vücudunu sararken yüzüm yabancı olmayan boynunu bulmuştu. Bu soğuğa ve üstünde gömlek dışında bir şey olmamasına rağmen sıcacıktı boynu.
Sevdiğim adamın kollarındaydım, ve her şeyden önemlisi: tüm sevgimiz karşılıklıydı.
Bölüm etkileşimi
