13. bölüm / 17
Zelzele12.Bölüm/Beklenmeyen Acı
Bölümler 17Şu an: 12.Bölüm/Beklenmeyen Acı
- 1 1.Bölüm/Veda429 kelime
- 2 2.bölüm/Sürdürmek2.568 kelime
- 3 3.bölüm/Başlangıç4.156 kelime
- 4 4.Bölüm/Yeniden5.011 kelime
- 5 5.Bölüm/Yan Yana5.036 kelime
- 6 6.Bölüm/Gecenin Karanlığı3.316 kelime
- 7 7.Bölüm/Aile4.885 kelime
- 8 8.Bölüm/Gökyüzü Bakışlı3.283 kelime
- 9 9.Bölüm/Tehdit3.092 kelime
- 10 10.Bölüm/Sevgilim4.667 kelime
- 11 11.Bölüm/Geçmiş4.526 kelime
- 12 12.Bölüm/Beklenmeyen Acı2.395 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 13.Bölüm/Korku3.693 kelime
- 14 14.Bölüm/Yeni Başlangıçlar3.796 kelime
- 15 15.Bölüm/En Büyük Hediye3.451 kelime
- 16 16.Bölüm/Şüphe Duyarsam?3.672 kelime
- 17 17.Bölüm/Üst Üste2.877 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Selin.” Dedim çantaya yedek şarjörlerden atarken.
“Efendim komutanım?”
“Rütbede değiliz.” Dememe başta şaşırdı, sonra beni dinlemeye başladı.
“Komutan-asker ilişkisi dışında bir arkadaşlığımız var diye düşünüyorum?” Dedim emin olmak istercesine.
“Tabii ki!” Dedi düşünmeden.
“Detayları daha sonra anlatırım, vakit yok ama Yiğit’le aramızda bir şeyler var.” Dedim kısaca. Kaşları çatıldı ve anlamaz gözlerle bana bakmaya başladı Selin.
“Komutan-komutan ilişkisi dışındamı?” Derken arkadaşlığı kastediyordu fakat bahsettiğim şey bu değildi.
“Duygusal olarak.” Dememle gözleri irileşti.
“Ne!” Diye minik bir çığlık atmasıyla yüzümü buruşturdum. Nehir’de aynı tepkiyi vermişti!
“Şu anlık bunu bilmen yeterli. Sonrasını görev dönüşü anlatırım. Sana başka bir şey soracağım.” Dedim asıl mevzuya gelerek.
Hâlâ üstündeki şoku atlatamamıştı ama vakit yoktu ve farkındaydı.
“Sor. Sor tabii, yani dinliyorum.”
“Yiğit ve doktor bir arkadaşı yıllar önce esir alınmış, arkadaşı ölmüş.” Dediğimde dondu birkaç saniye. Biliyordu yani.
“Evet.”
“Kaç gün esir düştüler biliyormusun?” Dedim bu seferde çantaya çakı atarken.
“25.” Demesiyle durdum. Yirmi beş.
Aç ve susuz kaldık demişti bu sabah, yirmi beş gün boyuncamı?
“Komutanım anlatmıştır sana detayları. Ali işkencelere eğitimli ve dayanaklı olmadığı için üstüne birde aç ve susuz kalınca aklını kaybetti. Daha sonra da işimize yaramaz deyip kafasına sıkmışlar adamın.” Dedi öfke barındıran sesiyle. Anlaşılan Yavuz dışında kimse Ali denen doktorun Yiğit’e inanmadığını bilmiyordu.
O doktoru anlıyordum çünkü özel eğitimli bir asker değildi o. Doktordu. O şartlar altında inanmamakta ve insan seçememekte haklıydı.
Yiğit’te farkındaydı ve buna üzülmüyordu; bu yüzden dönüştüğü adama üzülüyordu. Zeynep’in sözlerine onu dinlemeden inanacak olmam en büyük kanıtıydı.
“Sonrasında bir şey oldumu?” Dedim merakıma yenik düşerek.
“Üç hafta komada kaldı. Uyandıktan iki hafta sonra da göreve başladı ama eskisi gibi değildi. Donuktu. Yıllar geçtikçe toparladı.” Demesine karşılık yalnızca başımı salladım. Komada kaldığını söylememişti ve acı çektiğini duymak beni kırk yerimden bıçaklıyordu.
Tamamen hazır olduktan sonra her zaman toplandığımız yere yürüdük Selin’le. Artık rütbedeydik.
“Komutanım üniforma size ayrı yakışıyor!” Dedi yüzündeki sırıtışıyla Doruk. Yiğit’in anlattıklarından sonra ona karşı ayrı bir yakınlık hissediyordum.
“Sende fena değilsin junior.” Dedim bir kolumu omzuna atarak. Böyle davranışım inanılmaz hoşuna gidiyordu.
Karşımdaki sevgilim yüzündeki gülümsemeyle bizi izlerken tüm tim yalnızca bir kişiyi bekliyorduk:Aras’ı.
“Nerde kaldı bu am rambosu anasını satayım!” Diye kendi kendine söylendi Yavuz. Alıştığım için ses etmiyordum.
“Pişt, dediğim kahvelerden aldın mı?” Diye sadece Doruk’un duyabileceği şekilde kulağına yaklaştım.
“Aldım komutanım. Hatta her çeşidinden ikişer tane aldım!” Dedi gururla.
“Aferin oğlum, gelişiyorsun.” Dedim bende ciddi ciddi fakat altında şaka yatıyordu. Doruk bunu anlamamış olacakki hızla kafasını sallayıp “Sağolun komutanım!” dedi.
O esnada bir elinde çelik miğferi tutarken diğer eliyle sarı saçlarını düzeltmeye çalışan Aras kapıda belirdi.
“Nerdesin lan sen?” Diye çıkıştı Yiğit.
“Komutanım-“ Deyip açıklayacakken Yiğit onu susturdu.
“Tamam kes merak etmiyorum. Hadi binin şu helikoptere.”
“Sana bunu soracağım oğlum!” Diyerek kısık sesle Doğan’a seslenen Aras’la kaşlarım çatıldı.
“Kes lan! Geçende aynısını sen yaptın biz bir şey dedikmi?” Diye çıkıştı Doğan.
“Banane lan deseydin!”
“Noluyor?” Diyerek ters bakışlarım eşliğinde ikisine baktım.
“Komutanım alarmımı kapatmış bu salak herif!” Dedi hiç beklemeden Aras. Kaşlarım çatılırken Doğan’a döndüm.
“Komutanım bilerek yapmadım. Alarmı çalıyordu duymadı ama ben uyandım. Gittim kapattım alarmı, sonra da uyandırmayı unuttum!” Diyerek açıkladı kendini.
“Çocuk gibisiniz.” Dedim gözlerimi devirerek önüme dönerken. Aras’ın geç gelme sebebi buydu anlaşılan.
Helikoptere bindiğimde yanımda oturan Yiğit’e kısa bir bakış atıp önüme döndüm.
Alaya gelene kadar arabada ekstra dikkatli olmam gerektiğini söyleyip durmuştu. Tehlikeli bir görevdi ve üstüne bu adam beni günler önce tehdit etmişti. An kolluyordu fakat ona bir fırsat tanımayacaktım.
Yol boyu timdeki muhabbete katılmayıp tilkilerimi çalıştırdım. Plan üstüne plan yapıyordum. Günlerce süren araştırmaların sonucunda saklandığı evlerden birine ulaşmıştık. Taner’i bulamasak bile ona dair bir şey bulacağımızdan emindim.
Kaç saat geçtiğini bilmediğim yolculuğun ardından iniş yaptığımızda hava kararmıştı. Operasyonu bu gece yapmayacak, etrafı kontrol edecektik.
“Komutanım elime diken battı!” Diye kısık sesle şakıyan Alparslan ensesine yediği tokatla susmuştu.
“Ulan dağda bayırda sırtında kırk kilo çantayla dert ettiğin şeye bak amına koyayım!” Dedi ardından Doğan.
“Ani şey olduda ondan şey ettim komutanım.” Dedi Alparslan sessiz kalırken.
“Eğer o it burdaysa, ve biz onu almadan geri dönersek; o zaman gerçek komutanınızla tanışırsınız Zelzele.” Diyen yanımdaki sevgilimdi. Sesi sakindi fakat baskınlık anlaşılmayacak gibi değildi.
“Emredersiniz.” Dedi tim.
Kilometreler sonra bulduğumuz evi gördüğümüz bir yere geldik. Kayalıkların arkasındaydık ve evin ışıkları yanıyordu. Bu kalbimin heyecanla atmasına neden oluyordu.
O şerefsizi yakalayacağım için.
“Işıklar yanıyor.” Dedi yanımdaki Selin.
“Evet ama belli olmasın diye yapılan bir harekette olabilir.” Diye düşünceyle konuşan ise Doğan’dı.
“Aynen öyle, o yüzden harekete yarın geçeceğiz.” Dedi Yiğit.
“Gözünüzü evden ayırmayın, küçük bir açık bile bizi sonuca götürebilir.” Diyerek son sözü söyleyen ise bendim.
Saat sabaha karşı olurken evin ışıkları kapanmıştı. Perdeler çekili olduğu için içeride birinin olduğunu göremiyorduk. İçeri giren veya dışarı çıkan herhangi biride olmamıştı.
“Uykun geldimi?” Diye konuştu yanımdaki uyku sersemliğiyle sesi ekstra kalınlaşan sevgilim. Ses tonu fazlasıyla hoşuma gidiyordu.
“Tabii geldi sabaha kadar gözümü kırpmadım!” Dedim düşüncelerimin aksine çıkışarak. Burnundan soluyarak güldü.
“Bana sormayacakmısın?” Dedi muzip bir şekilde.
“Hayır.” Dedim dürüstçe. Zaten uykusu olduğunu biliyordum, neden soracaktım ki?
“En sevdiğim huylarından biride bu, çok netsin.” Derken sesindeki hayranlığı gizlemiyordu. Timden uzakta ve kulaklıklarımız kapalı olduğu için rahattım.
“Netlik her zaman iyidir sevgilim. Bildiğim bir şeyi sorarak laf kalabalığıda yapmıyorum.”
“He ben laf kalabalığı yapmış oluyorum yani?” Dedi ve bu kez ses tonundan ciddi olup olmadığını anlayamadım.
“Bildiğin şeyi sorarak yapıyorsun ama bunu benimle konuşmak için yaptığını bildiğimden cevabım hayır. Senden gelen her şeye razıyım.” Dedim yine net bir sesle.
Bu kez emin olamadığım ifadesini şapşal bir gülümseme aldı.
“Her şeyemi?” Dedi emin olmak istercesine.
“Her şeye.”
“Şu an seni öpmemek için zor duruyorum.” Diye mırıldandı isteğini gizlemeden dudaklarıma bakarak. Yüzümde yaptığım makyajdan eser kalmamış, göz altlarım ise çöküktü ama onun bakışları aynıydı.
“Sendede hep laf hep laf, hiç icraat göremedik yüzbaşı!” Dedim bir omzumu kaldırıp indirerek.
“Şurdan dönelim görürsünüz lafmı icraatmı üsteğmen.”
“Görürüz görürüz.” Dedim geçiştirerek. Böyle yapınca sinir olduğuna emindim. Hemen ardından kulaklığımın sesini açtığımda kulağıma dolan seslere odaklandım.
“Aynen amına koyayım o yüzden çiçeği kadına değilde bana veriyormuş gibi uzattın!” Diyen Doğan’ın sesi kulaklarımı doldurdu.
“Ya abicim ben nerden bileyim sanki her gün başkasına çiçek veriyorum!” Diyerek kendini savunan ise Alparslan’dan başkası değildi.
“Noluyor lan?” Diyerek konuştuğumda hepsi sustu.
“Gerizekalılar noluyor dedim susun demedim!” Diye çıkışınca Yavuz konuşmaya başladı:
“Komutanım Alparslan revire yeni atanan doktora aşık olup çiçek almış.”
Hemen ardından Aras ekledi:
“Yalnız komutanım alma-verme dengesini bayağı bir bozmuş!”
“Revire yeni doktormu atanmış?” Diye sorguladı Yiğit.
“Evet komutanım bir hafta oldu.” Diye cevapladı Alparslan.
“Lan ne ara aşık oldun?” Diye soran bu defa bendim. Bana imalı imalı yandan bakışlar atan ise Yiğit.
“Komutanım aşık olmanın süresimi olur?” Diyerek mantıklı bir açıklamada bulundu Alp.
“Aynen öyle aslanım sana katılıyorum hemde sonuna kadar!” Dedi Yiğit saçma bir gerilimle.
“Komutanım, iyimisiniz?” Diye sorma gereği hisseden herkes yerine konuşan yine Kağan abiydi.
“İyiyim, iyiyim neden kötü olayım?”
“Allah iyilik versin komutanım.” Dedi yalnızca Kağan.
“Amin!” Diyen ise bendim.
“Şu an sizi sorgulayamacak kadar meşgulüm komutanım. Lan Alp, madem aldın çiçeği ne diye konuşmadan masasına atıp çıkıyorsun!” Dedi Aras önce bize sonra Alparslan’a laf yetiştirirken.
“Ya komutanım heyecanlandım o an ne bileyim!” Dedi Alp sızlanarak. Pişman olduğu belliydi.
“Dönünce özür dile kızdan. Bize söylediklerinin aynısını ona da söyle.” Dedim.
“Size ne söyledim ben komutanım?” Dedi düşünceli sesle. İstemsizce göz devirdim.
“Gerizekalı, heyecanlandım dedinya! Git kızada aynısını söyle!” Diye çıkıştım.
“Hee, tamam komutanım.” Dedi aydınlanan sesiyle.
“Komutanım hareketlilik var.” Diyen Selin’le tüm odağımızı eve verdik.
Bir odanın perdesi açılmıştı. Perdesi açılan odanın ışığı sönmüştü. Fakat kimse gözükmüyordu. Odanın içi boştu.
“Kim açtı şimdi bu perdeyi?” Dedi Aras. Bilmiyordum. Bilmiyorduk.
“Sikeceğim şimdi ha!” Dedi kısık sesle Yavuz.
“Belki çıkar veya çıkarlar evden.” Diye bir düşünce attı ortaya Doruk. Çıkmazdı. Çıkmazlardı.
Çünkü evde kimse yoktu.
Başımı Yiğit’e çevirdiğimde zaten bana bakıyordu. Gözlerindeki ifadeyi anlamam zor olmadı. Aynı şeyi düşünüyorduk.
“Tuzak!” Dedik aynı anda.
“Ne?” Diyen timle düşüncelerimi toparladım.
“Derhal burdan ayrılmamız lazım!” Dedim dişlerimin arasından.
“Orospu çocuğu bizi kendi ayağına getirdi!” Diye adeta kükredi Yavuz. Şimdi herkes anlamıştı.
“Çabuk,” dedim. “Çabuk uzaklaşmamız lazım!” Dedim yerimden kalkarken. Fakat bir şey buna engel oldu:Kafamın hemen yanından geçen kurşun.
Hızla tekrar eğildikten sonra dişlerimi öfkeyle sıkarken bir küfür yuvarladım.
“Tuana, kafanı kaldırma!” Diye bağırdı Yiğit. Kaldırsam bir bok olmazdı.
Ben onlara canlı lazımdım.
Olduğum yerde hareketsiz kalırken silah kullanamamak canımı sıkıyordu. Aniden kulağımdan geçen kurşun eski yerime kurulmama engel olmuştu. Resmen iki büklümdüm!
“Sikeceğim şimdi böyle işi! Biriniz silah atın!” Diye bağırdım sesimi duyurmak için. Beni duyan tek kişi Yiğit olmuştu ve dediğimi yapmazsa sonuçlarının ne olacağını çok iyi bildiği için hızlıca bana bir silah attı.
Fırlattı desek daha doğru olur Tuni.
Silahı alır almaz üstümüzdeki drone’u fark ettim. Tek kurşunla etkisiz hale getirip yere çakılmasına neden oldum.
“Ateş edenleri görüyor musunuz?” Diye sordum.
“Evle aralarında bizimki kadar mesafe var.” Dedi Yiğit.
“Kaç kişiler?”
“Çok.” Demesi yeterliydi. Sırt üstü yattığım yerden ani bir hareketle ters döndüm. Ben bile nasıl bu hale geldiğimi anlayamamıştım.
“Ne yapıyorsun?” Dedi Yiğit.
“Ne yapıyorum sence? Oturup sizimi izleyeyim!” Diye bağırdım. Ya sabır çekip ateş etmeye devam etti.
“Hedefleri sensin!” Dedi bu kez.
“Hedefleri gözümü korkutmak!” Dedim bende.
Kaç dakika geçtiğini bilmiyordum fakat silah sesleri kesilmişti. Kimse gözükmüyordu ama tedbirli olmalıydık.
“Vakit kaybetmeden gidiyoruz hadi!” Diyen Yiğit’i umursamadım. Kıpırdamadığımı görünce kaşları çatılarak bana baktı.
“Eve gireceğim.” Dedim sakin bir şekilde.
Alıştıra alıştıramı söyleseydik?
“Af buyur?” Dedi anlamamış gibi.
“Eve gireceğim komutanım.” Dememle ciddi olmadığım küçük ihtimalde silindi.
“Girmeyeceksin.” Dedi net bir şekilde. Öfke yoktu sesinde, korumacılık vardı. Fakat benim buna ihtiyacım yoktu.
“O eve gireceğim.” Dedim tekrar. Bu esnada timde yanımıza gelmiş konuşmamıza dahil olmuştu.
“Komutanım riskli.” Dedi yanıma gelen Yavuz. Umursamadım.
“Tam olarak ne basit acaba? İlk defa göreve çıkmış gibi davranmayın!” Dedim.
“Komutanın olarak izin vermiyorum Tuana.” Dediğinde sinirlenmeye başlıyordum.
“Bende bu timin ikinci komutanı olarak girmemde sakınca görmüyorum komutanım. Ayrıca kendi isteğim.” Derken sınırlarını zorladığımın farkındaydım.
“Girmek istiyorsun öylemi? O perdelerin sırayla açılması tesadüfmü sence? Ev boş, kimse yok! Akıllarınca bir düzenek kurmuşlar ve daha neler olduğunu bilmiyoruz. Ne seni, ne de bu timdeki herhangi birini içeriye sokmam! Gerekirse kendim girerim, ama sen giremezsin!” Dedi öfkeyle. Siniri bana değil o şerefsizlereydi.
“Ne demek sizi sokmam kendim girerim?” Derken ciddi olmamasını umuyordum.
“Ne dediğimi duydun üsteğmen. Evin içinde bir şey olabilir doğru söylüyorsun. Ama ben timimdeki kimseyi göz göre göre tehlikeye atmam!”
“Bizde sizi atmayız komutanım!” Diyen Yavuz’a kesinlikle katılıyordum.
“Buraya gelmişken o evi kontrol etmeden dönemeyiz.”
“O zaman hep birlikte gireriz!” Dedim doğru olanı söyleyerek.
“Aynen öyle Tuana komutanım doğru söylüyor. İkinizden biri tek giremez kusura bakmayın komutanım. Anca beraber kanca beraber.” Diyen Alparslan’la Yiğit’in gözlerini yumması bir oldu.
“İçerde bomba bile olabilir! Hep birlikte patlayalım mı istiyorsunuz?” Dedi sabırla.
“Gerekirse hep birlikte patlarız. Aile değilmiyiz ya biz? Sizi tek gönderirsek ailenin ne anlamı kalır?” Dedim bende sabırla. Aramızda uzun sayılacak bir bakışma geçerken gözlerini ilk kaçıran ben oldum.
“Boştan yere kendinizi yormayın komutanım. Ayrıca böyle durarak bile vakit kaybediyoruz hemen girelim şu lanet eve.” Diyen Yavuz yerdeki çantasına uzandı.
“Aynen öyle.” Dedi Aras ve hemen ardından herkes çantasını aldı. Hep birlikte yürümeye başladık.
Selin ve Doğan yaşayan varmı diye kontrol ettikten sonra yanımıza geldi. Hepsi ölmüştü.
Dokuz kişi kapının önüne dikildiğimizde bir hareketlilik yoktu. Solumdaki Yiğit kapı kulağından kavrayacakken elini tuttum.
“Kağan ve Aras kapının önünde bekleyin. Doğan sende evin arkasına git.” Dedikten sonra elimi çekip derin bir nefes aldım.
Kulpu indiren Yiğit’le kapının açılmasını beklemiyordum. Kimse beklemiyordu. Kapı kilitli olur kırarak gireriz zannediyordum.
“Bu ne lan böyle.” Diye sorguladı Yavuz.
Kapıyı tamamen açtıktan sonra karşımızda duran şeyle gözlerim irileşti, kulaklarım uğuldadı, ağızım aralandı.
Bir adım gerilerken bana destek veren Yiğit’ti. Kolunu koluma değdirdi.
Kapı direkt olarak salona açılıyordu ve salonun ortasında sayamadığım kadar çok ceset vardı. Masumların cesedi.
Hepsi yerdeyken bir kişi sandalyedeydi ve gözleri açıktı. Üstündeki kıyafetler kanla kaplanmışken alnının tam ortasına dart çubuğu saplanmıştı. Duvarda büyük harflerle ESERİN DİŞİ KURT yazıyordu.
“Hayır.” Dedim arkamı dönerek. Hayır dedim içimden.
“Benim yüzümden.” Diye fısıldadım fakat kimsenin duyduğunu düşünmüyordum.
Yanılıyordum.
“Sakin ol. Hiç bir şey senin yüzünden değil.” Deyip kollarımdan tutan Yiğit’le titrek bir nefes aldım.
“Hayır.” Dedim tekrar bir şey olmamasını dilerken.
“Yaşıyorlardır belki. Aralarında yaşayan vardır belki.” Dedim çaresizce.
“Yavuz.” Dedi Yiğit ve sonra Yavuz içeri adımladı. Üç adım. Üç adım attıktan sonra durdu. Arkamı döndüm.
“Abi.” Diyen sesin gerçek olmamasını diledim. Sağır olmayı diledim. Ölmeyi diledim. Hiç doğmamış olmayı diledim.
“Abim.” Diyen Yavuz’la dizlerimin üstüne çöktüm. Bedenimi taşıyamadım.
“Selin!” Diyerek yanımdan ayrılan Yiğit’in arkasından baktım. Selin yanıma çökmüş kollarıyla beni sarıyordu. Neden beni sarıyordu böyle? Hak etmiyordum ki.
“Yiğit, abim.” Diyen Yavuz’un yüzünde bir tebessüm vardı. Bu tebessümün mutluluktan olmasını çok isterdim.
“Kardeşi-“ Diyen Yiğit’in susmasına neden olan Yavuz’un çığlığıydı.
“Abi!” Diyerek öne atıldığında gözlerimi kapadım. Yarım saat önce kafamın yanından geçen kurşunun beynimi delip geçmesini de diledim.
“Yavuz dur!” Diyen Yiğit’le yeniden gözlerimi açtım. Biz Selin’le dışardayken diğerleri içerdeydi.
“Yaşıyor!” Diye bağıran Yiğit’i duyduktan sonra gerisi gelmedi. Bunun nedeni sırtımda hissettiğim devasa acı ve kulağımı dolduran silah sesiydi.
Bedenim olduğum yerde öne sendelerken hissettiğim acıyla kasıldım. Kasıldıkça canım yandı.
Silah sesini duyan içerdekilerin bakışı bizi buldu. Önden bir şeyimiz yoktu. Yiğit’in gözleri bedenimi tarıyordu. O an kendimi daha fazla tutamadım ve dudaklarımdan dökülen iniltiye engel olamadım.
“Komutanım!” Diyen sesler artarken vücudum uyuşmuştu. Dakikalar önce istediğim şeylerden biri gerçekleşiyordu oysaki, mutlu olmam gerekirdi.
Bana koşan Yiğit’in yanıma kendini atmasıyla düşüncelerimin berbat olduğunu anladım. Bu adamı bırakıp nereye giderdim ki?
“Tuana!” Diye ismim döküldü dudaklarından. Acı daha baskındı. Bir inleme daha döküldü dudaklarımdan.
“Dayan!” Diye bağırdı bu kez. Onunla yaşamaya devam etmek için dayanırdım zaten.
“Yavuz.” Dedim zorla. Abi demişti. Benim yüzümden ölmüştü içerdeki insanlar. Bunun vebaliyle nasıl yaşayacaktım? Ölmeyi çoktan hak etmiştim.
“İyi. Herkes iyi, sende iyi olacaksın. Zorlama kendini!” Dedi iyi olacağımdan emin bir şekilde. Kurşun sırtımda nereye girmişti bilmiyordum. Umarım felç kalmazdım. Direkt şehit olmayı dilerdim.
“Tuana!” Diyen ses Yavuz’a aitti. Yüzüne nasıl bakacaktım? Gelmemeliydi yanıma. Anmamalıydı ismimi. Suçlamalıydı beni.
“Özür dilerim.” Dedim gözlerine bakarak. Konuşurken zorlanmıyordum. Sanırım acıya alışmıştım.
“Saçmalama senin bir suçun yok!” Diye bağırdı yüzüme. Ölme ihtimalime karşı içimi ferahlatmaya çalışıyordu sanırım.
“Yav-“
“Sus! Devamını getirme. İyi olacaksın!” Diye böldü lafımı.
“Abinin yanına git.” Dedim gözlerim yavaş yavaş kapanırken.
“Hayır hayır. Aç gözlerini Tuana uyumak yok!” Diye bağıran sevgilimin sesinde çaresizliği hissettim.
“Canım.” Diyerek gözlerimi açık tutmaya zorladım. Nefes alamıyor gibiydi.
“Söyle güzelim.” Dedi terleyen yüzümü silerken. Bir yandan da saçlarımı okşuyordu.
“Seni seviyorum.” Dedim yalnızca. Anlardı o beni. Bir tek o anlardı zaten.
“Bende birtanem. Bende herşeyim. Seni daha çok sevmeme izin vermen için dayanman lazım ama.” Dedi şart koşarmış gibi. Güldüm bu sözlerine ama gülünce canım acıdı.
“Beni en çok sen sevdin zaten.” Derken artık dayanmam imkansızdı. Çok bile sürmüştü.
“Tuana!” Diyen çığlığın ona ait olmamasını isterdim fakat öyleydi. Gözlerim karanlıkla buluşurken duyduğum son ses canımın sesiydi.
Bölüm etkileşimi
