10. bölüm · Zelzele

9.Bölüm/Tehdit

Belliii ♾️

Gözlerimi açtığımda ilk kez tuhaf bir huzur hissediyordum.Gece boyunca ara sıra uyanmama rağmen uykusuzda hissetmiyordum.Bana ne oluyordu?

Soğuk bir duş alarak azda olsa kendime geldikten sonra hazırlandım.Odamı toplayarak çıktıktan sonra her zamanki gibi benden önce kalkıp kahvaltı hazırlayan Nehir’di.

Yine birbirimizle uğraşıp sofrayı topladıktan sonra,önce Nehir’i okuluna bırakıp alaya geldim.

Nedenini bilmediğim bir şekilde etrafta gerginlik hissediyordum.Timin yemekhanede olacağını düşünüp oraya ilerleyecekken büyük adımlarla yanıma gelen Doruk’tu.

“Komutanım görmeniz gereken bir şey var.” derken sesi gergindi.Hislerim beni yanıltmıyordu.

Doruk’u takip edip Zelzele’nin yanına vardıktan sonra geldiğimiz yer nezaretti.İstemsizce kaşlarımı çattım.Adımlarımızı duyan Yiğit kafasını çevirdiğinde göz göze geldik.Yüz ifadesini okuyamıyordum fakat gergin olduğu anlaşılıyordu.

Birkaç adımda yanıma ulaştıktan elini belime atıp koridora yönlendirdi.Ne olduğuna anlam veremiyordum.

“Meltem kendini öldürmüş.” dediğinde gözlerim büyüdü.

“Ne demek öldürmüş? Nasıl öldürmüş nezarette!” diye dehşet içinde sordum.

“Mahmut yakalandığını öğrenip not göndermiş kendini öldürmesi için.Yemek tabağındaki çatalı birkaç kez şah damarına sokmuş.” dedi.

“Plastik değilmi tabak çatallar?”

“Adam sokmuş alaya,bilerek metal koydurtmuş.” dediğinde taşlar yerine oturdu.

Demekki Meltem babasının nerede olduğunu biliyordu.Mahmut Teke yakalanmamak için kızına ölmesini söylemişti.İşin tuhafı Meltem’in kendisini öldürmesiydi.

“Beynini sulamış kızının resmen!Kızının ölmesini istemek nedir ya?” derken sağ elimi alnıma attım.

“Kızının bunu dinlemeside saçma.Öl dedi diye ölünürmü?” derken sesi düşünceliydi.

“Tahmin ettiğimizden daha büyük bir işin içinde bu Taner.” derken başımıza neler geleceğini tahmin edemiyordum.

O esnada yanımıza gelen Kağan abiyle bakışlarımız ona döndü.Yüzü sıkıntılıydı.

“Komutanım bu Mahmut şerefsizi bir not daha yazmış.” deyip kâğıdı uzattığında hemen alıp sesli okumaya başladım:

“Seninle tanışmak banada nasip oldu be Dişi Kurt.Kızımı yakalama cesaretine hayran kaldım doğrusu.Sanırım sıra bende fakat atladığın bir şey var:Ben sınır tanımam ve sen bundan sonra arkana bakarak yürüyeceksin;ben her yerdeyim!” dedikten sonra yanımıza gelen timde öğrenmişti.

Kafamı kaldırıp Yiğit’e baktığımda alnındaki damat belirginleşmiş,yüzünde mimik oynamıyordu.Gözlerinde tek bir duygu vardı:Öfke.

Bense ciddiye almadım.Rahat davranışım sinirini bozmuştu sanırım.Banada sinirli bakıyordu.

“Ne diyor lan bu amcık!” diye bağırdı Yavuz.
“Yürek yemiş bu herif!” dedi Aras.
“Ulan o sınırlarında boğarım ben bunu!” diyen Alparslan’la devam etmemeleri için bakışlarımı onlara çevirdim.Hepsinin yüzünde sinir vardı.

“Abartmayın,bir notla ölmedim.” deyip kestirip attım.Şimdiye kadar aldığım tehdit mesajlarının yanında hiç birşeydi.

Tehdit mesajı aldıktan sonra genelde dışarda saldırıya uğruyorsun Tuni.

Hepsini kendi ellerimle öldürüyorum ama!

“Allah korusun komutanım!” diye hep bir ağızdan kınandıktan sonra Yiğit konuştu:

“Bir dışarı çıkabilirmiyiz?” dedi.Kafamı sallayıp bahçeye yürümeye başladım.

Arkamdan gelen adım sesleri her zamankinden sertti.

Bahçeye çıktığımızda derin bir nefes alıp arkamı döndüğümde sinir küpü Yiğit’e baktım.

“Sen ne dediğinin farkındamısın?” diye sordu öfkeli sesiyle.Abartıyordu.

“Rütbede değiliz sanırım?” derken sesim ve tavrım oldukça rahattı.

“Sikerim rütbesini! Abartmayın ne demek Tuana! Adam arkana bakarak yürü diyor,açık açık tehdit ediyor seni,gelmiş karşıma bir notla ölmedim diyorsun!” diye bağırdı. Dışarda kimse yoktu çünkü herkes ya antrenmanda ya da Meltem’in cesediyle ilgileniyordu. Sadece kapıdaki nöbetçi askerler vardı,onların da bizi duyması imkansızdı.

“Bağırma bana!” diye bende ona bağırdığımda benide sinirlendirmeyi başarmıştı.

“Ne bu sakinlik? Ne bu rahatlık? Adam ensendeyim diyor!” diyerek dediğimi umursamadı.

“İlk defamı tehdit ediliyorum sence?Sayamadığım kadar çok mesaj aldım bunun gibi! Hiç kimse bir bok yapamadı ama!”

“Banane! Diğerlerinde bir şey olmadı diye bundada olmayacağınımı sanıyorsun? Ya olursa?”

“Olursa olur ne yapayım? Korka korkamı gezeyim etrafta!”

“Tedbirli ol mesela!”

“Evden işe,işten eve gidiyorum ne tedbiri Yiğit?”

“Takip edilebilirsin,evini öğrenebilirler. Hatta belkide çoktan öğrenmişlerdir!” dediğinde iyice cozutmuştu.

“Saçmalıyorsun artık.” deyip içeri adımlayacakken kolumu tuttu.

“Çek elini!” dedikten sonra ateşe dokunmuş gibi geri çekti elini.

“Asıl saçmalayan sensin şu an. Tamam kendini düşünmüyorsun onu anladık,bari Nehir’i düşün.” derken sakindi.

“Senin aksine kendimi düşünen biriyim! Ayrıca sürekli silah ve yedek şarjörlerle geziyorum. Böyle tehdit mesajları aldıktan sonra silahlı saldırıya uğruyordum genelde. Onlarıda halletmem 10 dakikamı almıyor merak etme.” deyip kolumu çektikten sonra içeri girdim. Arkamdan derin bir nefes alıp verdiğini duydum sadece.

Bir şerefsiz arkandayım dedi diye tedbir alacak değildim. Bir şey olursa zaten hallederdim. Mahmut Teke gibi adamlar başıma üşüşürdü hep. Alışkındım.

Koridorda yürürken nereye gideceğim belliydi:Tahir ve Osman.

Tam koridorda sağa dönmüşken biriyle çarpışmam bir oldu. Bir dakika:Yanıyordum!

“Önüne baksana kardeşim!” deyip geri çekilirken kafamı kaldırdığımda gördüğüm kişi doktordu!Yüzü telaşlı bir ifadeye bürünmüşken elindeki kupa bardak yeri boylamıştı.

“İyi misiniz?Çok pardon gerçekten hiç dikkat edemedim.” derken seside telaşlıydı.

“Yanıyorum.” dememle eli ayağına dolaştı.

“Revir! Revire gidelim buyrun!” dedikten sonra koşarak revirin kapısına ilerledi.Bense arkasında yürüyordum.

Kokusundan anladığım kadarıyla üzerime kahve dökülmüştü.Zaten işim olacağı zaman beni bulurdu böyle şeyler!

“Geçin şöyle siz sedyeye.” deyip sargı bezine gitti eli.

“Gerek yok o kadar bir krem falan sürsem yeter.” dedim rahatça.

“Kahveyi yeni yapmıştım,üçüncü dereceden yanık olabilir şu an.” dedi kaşlarını kaldırarak. Doktorun işine karışmazdım.

“Açın üstünüzü.” deyip yanıma ilerleyince anlamaz gözlerle ona baktım.

“He üstüm.” deyip jeton düştükten sonra üniformamın altından tutup karnımın yanan kısmını açtığımda adını bilmediğim doktor bir bana bir karnıma bakakaldı.

Kafamı ne var? dercesine iki yana salladığımda kendine geldi.Muhtemelen karnımın bu kadar sıkı olmasına şaşırmıştı.

“Kızarmış baya.” deyip temizlemeye başladı.

“Evet,yandım çünkü.”

“Gerçekten kusura bakmayın.” dedi mahcubiyetle.

“Sorun değil.” dedim bir şey olmaz der gibi.

“İlk defa görüyorum sizi?” dedi dakikalar sonra.

“Geleli çok olmadı ama yinede karşılaşmamamız garip. Bende sizi ilk kez görüyorum çünkü.”

“1 aydır izinliydim,ailemin yanındaydım. Dün tekrar başladık.” diyerek gülümsemesine karşılık bende hafifçe gülümsedim.

“Tolga bu arada.” diye tanıttı kendini.

“Tuana.” dedim kısaca.

“İsminiz çok güzelmiş.” demesine karşılık gülümsedim sadece.Daha önemli işlerim vardı ve acele etmem gerekiyordu.

Kremi sürmeyi bitirdikten sonra doktorumuz ellerini yıkarken bende ayaklandım.

“Başka bir şey yok sanırım?”

“Her gün gelirseniz çok iyi olur kremi düzenli kullanalım iz kalmasın. Birde bugün yatmadan buz-“ derken aniden kapı açıldı.

İkimizin bakışlarıda kapıya döndüğünde karşımızda duran kişi Yiğit beydi!

“Seni arıyorum her yerde.” dedi rahatlayan bir sesle.

“Teşekkürler Tolga bey,krem için geleceğim her gün.” dedim doktora dönerek.

“Rica ederim,tekrar kusura bakmayın.”

“Önemli değil iyi günler.” cevabımdan sonra sizede yanıtını alıp revirden çıktım.Tabii yanımdaki huysuz beyle.

“Ne için özür diliyor bu? Ne kremi? İyi misin sen?” diyerek ardı ardına sorularını sormaya başladı.

“Sen salakmısın?” dedim alçak bir sesle. Biri duyarsa sıkıntı olurdu. Sonuç olarak burda komutanımdı.

“5 dakika içinde ne olabilir? Paranoyak mı oldun başıma!” diye devam ettim.

“Bütün alayı aradım,sorduğum görmedim diyor. 5 dakika önce hatırlarsanız bir tehdit mesajı aldınız Tuana hanım lütfen telaşımı mazur görün!”

“Başa sarmayalım istersen!”

“Bencede sarmayalım. Tolga niye senden özür diliyor? Az önceki sorularıma cevap istiyorum.” diyerek konuyu değiştirdi.

“Maalesef hayatta bazen istediğimiz şeyler olmayabiliyor Yiğit bey!” deyip arkamı döndüğümde bu kez büyük adımlarla önüme geçti.

“Üstünde kirlenmiş. Rica ediyorum ne olduğunu söyler misin?” dedi sınanmış sesiyle.

“Heh şöyle,rütbe dışında benimle emir vererek konuşma! Üstüme sıcak kahve döküldü,Tolga beyde krem sürdü. Oldumu?”

“Niye özür diledi? O mu döktü yoksa kahveyi?”

“Sen ne zeki adamsın ya,şu hünerlerini azıcık günlük hayatındada görsek keşke! Bilerek dökmedi ayrıca koridorda ben sağa dönünce çarpıştık. Ben niye sana açıklama yapıyorum ya,üstüme kahve döküldü,bitti o kadar. Tövbe tövbe!”

“Çokmu sıcaktı kahve? Kızarmıştır tenin hemen,buz koyalım su toplamadan.” dedi aceleyle. Tenimi bile bu kadar hatırlıyor ve biliyor olmasına şaşırsammı bilemedim.

“Bir dur ya. Akşam koy dedi buzu. Ayrıca ufak bir yanık abartma,görende ateşe düştüm sanır!” dedim gülerek.

“Sen ne bakıyorsun krem sürmesine? Kabarcık oluşmaya başlamıştır bile!”

“Üstümü değiştirmeye gidiyorum sonra da Tahir ve Osman şerefsizlerini sorguya alacağım. Yardım etmek istiyorsan ben gelene kadar sorgu odasını hazırlat.” diyerek ayrıldım yanından. Derin bir nefes verdim. Yiğit’in yanında neden bu kadar geriliyordum?

Hayır gerilmiyordum,hatta onun yanında herkesten daha rahattım. Ama kalbim. Sıkışıyordu sanki. Kafamı iki yana sallayarak odama girip üstümü değiştirdim.

En baştaki hedefime şimdi ulaşıp sorgu odasına girdiğimde karşımda hem Tahir hem de Osman duruyordu. Anlaşılan Yiğit 2’si 1 arada olsun demişti.

“Yinemi sen Dişi Kurt?” diyen Tahir’in alnındaki yara yeşillenmeye başlamıştı.

Tahir,eğer kaşınırsan yaran tam iyileşmeden yenisini alırsın!

“Bugün de tüm düşmanlarım lakabımı ezberliyor herhalde!” diye dalga geçerek karşılarındaki sandalyeye oturdum. İkisi yan yana elleri masanın üzerindeki demire kelepçeliydi. Hoş,olmasa bile bir bok yapamazlardı.

“Meryem Teke hakkında ne biliyorsunuz?” derken sesimdeki tehlikeyi gizleme ihtiyacı duymuyordum. Sorumla beraber ikisinin bakışları kesişti.

“Neler yapacağımı söylememe gerek varmı? Eninde sonunda konuşacaksınız! Bence beni yormaya gerek yok. Özellikle sen Tahir;daha yeni iyileşmeye başlayan yüzünü tekrar dağıtırım. Yaparım,biliyorsun.”

Derin bir nefes aldı Tahir. Konuşan ise Osman oldu.

“Mehmet Teke’nin kızı.” demesiyle beyninin olmadığından şüphelenmeye başladım.

“Beyinsiz andaval,Teke diyorum ya sağırmısın! Onu bilmemem mümkünmü beynine sıçtığım!” diye bağırdım.

“Bizde bunun dışında bir şey bilmiyoruz!” diye bağırması sınırlarımı zorluyordu.

“Senin o ses tellerini koparırım.” dedi tehlikeli bir sakinlikte. Bu sesim andaval için yeterliydi.

“Öz kızı değil.” diye bir anda konuşan Tahir’e döndü bakışlarım. Yüzündeki teslimiyeti saklama gereği duymuyordu. Artık buradan çıkışının olmadığını yeni anladığı için zarar görmek istemediğinden konuşuyordu,görüyordum.

“Ne demek öz kızı değil?” dememle derin bir nefes alarak konuşmaya başladı.

“Mahmut Teke,yani Taner;yıllar önce kimsesiz bir bebeği sahiplendi. Dünya’nın farklı yerlerinden doktorlar tuttu,özel doktorlar. Beynini özel bir çalışmayla dediğim her şeyi yaptırır hale getirttim demişti. Bütün pis işlerini, yakalanma riskinin fazla olduğu operasyonları üvey kızına yaptırır. Ama Meryem üvey olduğunu bilmiyor.” demesiyle sonlanan konuşmasına şaşırdım ama belli etmedim. Dışardan put gibi duruyordum,her zamanki gibi.

Duyduklarına benim kadar şaşıran ama aşırı derecede belli eden Osman ağızı beş karış Tahir’e bakıyordu. İkisinede gözlerimi devirip ayağa kalktım.

“Şanslı gününüz,sıfır hasarla atlattınız.” diyerek odadan çıktım. Meryem’in neden tek bir notla kendini düşünmeden öldürdüğünü öğrenmiş oldum. Şerefsiz hem masum bir bebeği sahiplenmiş, hem de kendi emriyle öldürmesini söylemişti. Mahmut Teke’ye olan nefretim gün geçtikçe artıyordu.

Günün geri kalanında odamda biriken dosyalarla ilgilendim. Geldiğimden beri hiç açmadığım dosyalar daha da çoğalmadan halletmeye başladım. Şu an uğraştığım dosya Mahmut Teke dosyasıydı. Bütün kirli çamaşırları önüme seriliydi.

Taner adlı dosyayla yaklaşık 2 saat ilgilendikten sonra kapım çaldı.

“Gel.” sesimle açılan kapıda Yiğit vardı. Şaşırmadım.

“Buyrun yüzbaşım.” dedikten sonra kapıyı kapatıp masamın önündeki sağa koltuğa oturdu.

“Napıyorsun?” dedi tuhaf bir hevesle. Bu hevesini kırmak istemedim o an. Rütbe olmadığınıda belli etmişti.

“Taner meselesiyle uğraşıyorum öyle,dosyası falan. Sen napıyorsun?” dememle şaşırsada kısa sürdü. Tersleyeceğimi düşünmüştü muhtemelen.

“Bende sabahtan beri onunla uğraşıyorum, sıkıldım. Dedim benim canım üsteğmenim nasılmış? Hemen geldim!” demesiyle gülüşümü gizlemedim.

“İyi yapmışsın da, sabahtan beri şu sandalyedeyim dışarımı çıksak?” dememe şaşırması bu defa uzun sürmüştü.

“Noldu?” diyerek kafamı iki yana sallarken gülümsüyordum. Üstelik bunu nezakettende yapmıyordum. Bana ne olduğunu anlayabiliyordum ama bunun büyümesini tahmin edemiyordum.

“Hiç, şaşırdım biraz.” dedi i harfini uzatarak.

“Çıkmayalım mı yani?” diye kaşlarımı kaldırarak sorduğumda gözleri büyüdü.

“Hayır hayır! Çıkalım,çıkalım tabii ki yani, niye çıkmayalım demi?” diye heyecanla atılırken ayaklanması bir oldu. Gülümseyerek bende onunla beraber ayaklandım.

“Bir kahve ısmarlarsınız artık yüzbaşım!” diyerek kapıdan çıktım.

“Ayıpsınız üsteğmenim, kahve köleniz olsun.” diye karşılık verdi. Gülümsemeye devam ediyordum. Bunun durması gerekiyordu ama durduramıyordum. Bu gece umursamamayı seçtim. Yoksa rahat edemeyecektim.

İkimizde kahvelerimizi alıp her zamanki banka oturduk. Gecenin karanlığına eşlik eden böcek sesleri ve elimdeki kahveyle saatler sonra rahatlamıştım. Birde; yanımdaki beyefendi sayesinde sanırım.

“Koruma talep edelim.” demesiyle gözlerimi kapatıp anın içine sıçtığı için kısaca içimden sövdüm.

“Gerek yok.” dedim nasıl çıktığı belli olmayan sesimle. Duygu barındırmadığı kesindi!

“Tuana-“

“Yiğit! Saldırıya uğrayabilirim ki ilk defa uğramış olmayacağım. Bu zamana kadar hiç bir şekilde koruma talep etmedim, etmeyeceğim. Olumsuz bir durumu tek başıma halledebilecek biriyim. Lütfen artık daha fazla uzatma ve bu konuyu açmaktan vazgeç.” dedim bıkmış sesimle. Gözlerinde sadece iyi niyet vardı bunu görebiliyordum fakat önlem üstüne önlem almayı istemiyordum.

Sessiz kaldı, üstelemedi. Bende tekrar konuşmadım. İkimizde gökyüzünü izledik yalnızca.

“Seninle gidip gelirim olur mu?” dedim dakikalar sonra. Hem önlem almış hem de onu rahatlatmış olurdum böylece.

Dönüp baktığımda ufak bir tebessümle “Olur.” dedi.

“Tamam, sorunu çözdük öyleyse.” dedim. Kafasını salladı.

Aynı fikirde olmuyorduk ama kıramıyordum. Küçük, masum bir çocuk gibi geliyordu gözüme sözlerimden sonra ki sessizliği. Benimle başa çıkamıyordu ve üstelemiyordu. Bu huyunu bildiğim için tolerans gösteriyordum biraz.

Ya da aşık oldu-

Hayır! Sus! Konuşma bu sefer, fikrini duymak istemiyorum!

“Nehir’le nasıl tanışıp güvendin?” diye sordu pat diye. Bu soruyu bekliyordum fakat şu an değil.

“Buraya gelirken yolda bir restorantta durdum. Bir şeyler yedikten sonra arabaya geçmeden bir kahve siparişi verdim. Onu beklerken dışardan bağırışma sesleri geldi. Bir şerefsiz Nehir’i kolundan sürüklemeye yeltenip restorana gelmeye zorluyordu. Yanlarına gittim. Salak salak konuşup asabımı bozdu benim, baya patakladım adam bayıldı sonunda. Nehir korkmuştu,arkama geçmişti ben adamı döverken,bakmıyordu. Tepkilerinden belliydi anlattıklarının doğruluğu, çok zor olmadı o yüzden.”

“Dövdüğün adamı baygın şekilde ordamı bıraktın?” dedi hayretle. Bırakabilirdim ama yeni iş yerime giderken yapmamıştım. Ayrıca cezasını çekmesi gerekiyordu.

“Oraya yakın bir emniyette komiser arkadaşım vardı, onu aradım direkt. Cezasını çekmesi gerekiyordu, yoksa uçurumdan bile atardım onu.” dedim kahvemi bitirirken.

“Fazla kafein tüketiyorsun.” dedi tespit yaparmış gibi. Gözlerimi devirdim.

“Bugün ki ikinci zeki sözlerin.” dedim alayla.

“Dalga geçme. Kaç bardak içiyorsun günde?” dedi tersleyerek.

“3-4 falan. Nöbet günlerimde 6-7 oluyor ama. Veya çözmem gereken bir dosya varsa gece boyu rahat etmek için. Gece operasyonlarında da öyle.”

“Azaltman gerekiyor.” dedi sıkıntıyla.

“Denemedim mi sence? İki gün boyunca baş ağrısı sürdü. Dağda taşta kahvesizlik yetmiyormuş gibi birde baş ağrısı çektim.”

“Bir anda bırakırsan öyle olur.”

“İşimin gücümün arasında kafein miktarımı düzenlemekle uğraşamam hiç! Ayrıca böyle mutluyum tavsiyelerin için sağol.”

Yeniden sessiz kaldı. Eskiden olsa kırdığımı düşünürdüm ama sessizliğine bürünmeden önce son cümlemi düşünüyor, kafasında tartıyordu. Bunu bildiğim için üstelemiyordum.

“Kaç kez vuruldun?” dedim dakikalar sonra. Hep o soru soracak değildiya!

“Saymadım.” dedi tok bir sesle. O kadarmı çok vurulmuştu yani? Gerçi şöyle bir düşündüğümde bende bilmiyordum.

“Vücudunda kurşun izleri dışında yaralarda var. İşkence izleri gibi.” diyerek sormak istediğim soruyu sonunda söylemiştim. Ama bunu söylemek başlı başına bir işkenceydi sanki.

“Öyle çünkü.” dedi yüzündeki gülümsemeyle.

“Ne zaman?”

“7 yıl önce. Mesleğe ilk başladığımda.”

“Esirmi tutuldun?” derken sesimin titremesine engel olamamıştım. İçimden kendime bir küfür savururken o devam etti.

“17 gün. Bir bilgiyi öğrenmek için tuttular beni.” derken o günleri tekrar yaşıyormuş gibiydi. Zor günlerini hatırlatmak istemiyordum ama merak da ediyordum. Ve ilk kez hayatımda aklım yerine kalbimi dinleyerek başka soru sormadım. Zaten ne oluyorsa bu adamın yanında oluyordu.

“Beni merak etmiyormusun?” dedim muzip bir tavırla omzuna omzumu dokundurarak. Etrafta kimse olmadığı için rahattım.

Gülümsedi önce. Gamzelerini çıkardığı gülümsemesinden hemde.

“Her şeyini merak ediyorum ama şurda esir tutulup işkenceye uğradığını duymak en son istediğim şey Tuana.” dedi. Yine kalbime dokundu. Böyle yapması ikimize de zarardı. Susması gerekiyordu.

“Uğramadım zaten.” dedim omuz silkerek. Doğruydu,uğramamıştım. İşkenceye değil çok fazla saldırıya uğramıştım. Kadın olduğum için beni sıkıştırabileceklerini sanıp kaçırma veya alıkoyma zahmetine girmemişti kimse. Ama her defasında onları şaşırtıp, beni öldürmeleri için tuttukları şerefsizleri paketlemem yaklaşık 10 dakikamı alıyordu.

Sessiz kaldı, ben onu anladım. Gözlerindeki parıltıyı gördükten sonra bakışları tekrar gökyüzüne dönmüştü.

“Şu Zeynep. Senden bahsederken gözleri parlıyordu baya. Senin için önemli değilse bile onun için baya önemlisin bence.” diyerek konuyu değiştirdim. Bu konu pek hoşuma gitmemişti ama olsundu.

Gözleri bana döndüğünde hem kaşları çatıktı hem gülümsüyordu. Aklınca ima yapıyordu!

“Hoşlanmış yani baya belli.” dedim gözlerimi büyütüp kafamı yukarı aşağı sallayarak durum tespiti yapar gibi.

“Olabilir.” dedi umursamaz bir sesle. Yüz ifadesi hala aynıydı fakat kaşları biraz düzelmişti. Vücudunun tamamını bana çevirerek beni izlemeye başladı. Düşüp bayılmamak için arkama biraz daha yaslanıp gökyüzüne odaklanmaya çalıştım.

“Yani artık ne konuştuysanız bir hafta kız bildiğin aşık olmuş!”
Çenemi kapatmam gerekiyordu. Acil.

“Olabilir.”

“Ne demek olabilir? Olamaz!” Ve mükemmel bir sonuç! Topu resmen uzaya gönderdim.

“Niye olamaz canım? Sonuçta ben yakışıklı, kaslı, boylu poslu bir adamım. Çok zor olmasa gerek!” diye kendini övdü beyefendi!

“Aman aman havalara bak! Büyümüşte egolanmış!” diye dalga geçtim. Fakat hiç umursamadan saçlarını önünde ayna varmış gibi şekillendirmeye başladı.

“Şu yakışıklılığı görmüyormusun? Gayet normal bir durum bana aşık olunması.” diyerek devam etti kendini övmelere.

“Elimin tersindesin, yakışıklılığını yerle bir etmem bir saniyemi alır. Sonra görürsün kim kime aşık oluyor.” dedim tersleyerek.

“Aşık olan oldu zaten.” dedi. Az önceki ses tonu ve hareketlerinden eser yoktu. Gözlerime odaklanmıştı yalnızca.

Yüzümün yandığını hissedince hafif boğazımı temizleyip önüme döndüm. Yiğit beni izlemeye devam etti. Kalp krizi geçirmenin eşiğindeydim!

“Gidelimmi artık, yarın devam edersin çalışmaya?” dedi aradan geçen dakikaların ardından. Kaç dakika geçtiğini değilde, kalbimin atış süresini hesaplamıştım.

“Olur.” dedim sakince. Masamı toplayıp, kirlenen üniformamı bir poşete koyduktan sonra kapıda beni bekleyen Yiğit’e ilerledim.

Sabah Yavuz’un arabasıyla geldikleri için benim arabamla gidecektik. Yavuz bugün alayda kalıyordu.

Anahtarı Yiğit’e verdim düşünmeden. Araba kullanacak halde değildim.

Sakin geçen 10 dakikanın ardından eve geldik. Yiğit yol boyu dikiz aynasından arkamızı kontrol etmiş, sağına soluna bakmayıda ihmal etmemişti. Gerçekten paranoyaktı!

Asansör bizim katta durunca tam iyi geceler deyip çıkacakken Yiğit’te benimle birlikte çıktı asansörden.

“Saçmalama ya, bu kadar tedirgin olma!” diye çıkıştım.

“Hadi hadi boşuna nefesini tüketme.” dedi umursamayarak. İçi rahat etmeyecekti, biliyordum.

Nehir’in bu saatte çoktan uyuduğunu bildiğim için çantamdan anahtar aramaya başladım.

“Evin 3.yedek anahtarını alabilirmiyim?” diye sordu Yiğit. Biri bende diğeri Nehir’deydi.

“Alamazsın.” dedim tabii ki.

“Tuana!”

“Ne var be! Abarttın iyice, satın alıp tapuyuda senin üstüne yapayım mı?” diye çıkıştım.

“Yok bir binada tek ev yeter bana. Bir şey olursa hemen gelirim aşağıya diye istiyorum, keyfimden değil.”

“Bence keyfinden. Resmen bahane arıyorsun. Zaten alt katındayım, bir şey olursa bugün övündüğün boy posunla kırarsın kapıyı.” dedikten sonra duraksadım. “Ev sahibine açıklamayı sen yaparsın ama.” demeyi ihmal etmedim.

Ben hala anahtar ararken Yiğit kahkaha atıyordu. Az önce söylediklerim komik gelmişti anlaşılan. Fakat gülmesi durmuyordu. Benim için hava hoştu, gamzelerini görüyordum fakat her an biri çıkıp sövebilirdi. İnsanlığımızı da kaybetmemiştik o kadar!

“Sussana gece gece!” diye omzuna vurdum. O ise kahkahasını durdurmuştu fakat gülümsemeye devam ediyordu. Elimdeki koca çantayı alıp küçük fermuarlı kısmı açtı. İçinden anahtarı alıp bana uzattı.

“Madem biliyorsun, ne diye yarım saattir anahtar arattırıyorsun!” diye azarladım. Gece gece sinirlendirmişti.

“Ben nerden bileyim anahtarını nereye koyduğunu? Tahmin ettim.” diye savundu kendini.

“He tamam.” dedim sakince. Kapıyı açtıktan sonra tekrar Yiğit’e baktım.

“İyi geceler o zaman.” dedim sevecen çıkan sesimle. Sahi, içime Nehir kaçmıştı sanki!

Gülümsedi önce. Sakin, masum olanından. Gamzeleride belli oluyordu. Sabaha kadar izleyebilirdim.

“İyi geceler.” dedi ardından. Kapıyı kapatmak istemesem de mecbur kaldım.

Arkamı dönüp olduğum yere oturdum. Yığıldım demek daha doğru olurdu. Sırtımı ve başımı kapıya yasladım.

Elim kalbime gitti aniden. Normalden daha hızlı atıyordu. Beni düşünmesi, davranışları ve sözleri yüzündendi.

Daha fazla kendime ve ona yalan söylemeyecektim.

Ben aşık olmuştum.

Ben Yiğit’e aşık olmuştum.

Yiğit’e.

Hemen ayağa kalkıp elimdeki her şeyi bir kenara bırakıp birkaç dakika önce kapattığım kapıyı yeniden açtım. Aceleyle.

Ayağıma rastgele bir ayakkabı giyip bir hışımla merdivenleri çıktım. Ve 2 dakika önce iyi geceler dediğim adamın kapısını çaldım. Göğüsüm hızla inip kalkarken onu bekledim.

Birkaç saniye sonra kapı açıldığında karşısında beni görünce afalladı. Ama sevindi.

İkimizde birer adım attıktan sonra birbirimize ulaştık. Belimden tutup kendine iyice çektikten sonra dudaklarımız birleşti.

Gözlerimi anın verdiği zevkle kapadım. Kaç dakika veya saniye geçtiğini bilmiyordum fakat dudaklarımız ayrıldı. Gözlerim hala kapalıyken koca elleri yanaklarımı kavradı. Başımı yukarı kaldırdığında gözlerimi açtım.

“Ben varım.” diye fısıldadım. Gözleriyle sorduğu soruyu dudaklarımla cevapladım. Tekrardan dudakları dudaklarımı sardı fakat bu defa kısa sürdü.

“Seninle her şeye.” diye neredeyse fısıldayan sesiyle o konuştu bu kez. Son defa ben dudaklarına kısa süren bir öpücük bıraktım. Ardından ise sımsıkı sarıldı, içine koyup hiç çıkarmak istemiyormuş gibi. Kollarımı beline dolayıp başımı göğüsüne yasladım. Kalbi benimki gibiydi. Hızlı ama heyecanlı.

Ve ben; Tuana Keskin: 27 yaşında, 7 yaşında hayran olduğum çocuğa aşık olmuştum. En özeli ise, duygularımız karşılıklıydı.

Ve artık 7 yaşında değildim. 30 yaşındaki Yiğit’i bırakma niyetim ise; asla yoktu.