9.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kilit, Kapı, Anahtar

Vaveyla Yazarı: ࣪ ִֶָ☾⭑ .࣪

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 21Şu an: 9.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kilit, Kapı, Anahtar

Kilitli kalmak bazen korunmaktır.

ㅤㅤㅤㅤ°•﹏‿✧‿︵‿.◟❦◞.‿︵‿✧‿﹏•°

Arkamı döndüğümde, dünya o an yerinden kaydı. Karşımdaki yüz… yabancı değildi. Aksine, fazlasıyla tanıdıktı. Zihnimin derin bir rafından, tozlu ama canlı bir anı gibi çekilip çıkmıştı. Bir kapı gibi açıldı zihnimde: Müzayede gecesi. Işıkların altında, kalabalığın uğultusunda… O gece üzerime beyaz bir elbise giydirmişlerdi. İnce kumaş tenime yapışıyor, belimi nefessiz bırakıyordu. Işıkların parlaklığı, içimdeki korkuyla alay eder gibiydi. Merdivenden inerken kalabalığın uğultusu üzerime kapandı. Elimi tutan adam, beni işaret eder gibi konuşmuştu: “Bu parça, antik bir sembolün temsilcisi,” demişti.

Beynim, gerçeği ve bu anıyı kabul etmemek için saniyeler kazanmaya çalışıyordu. Şimdi o elin sahibi karşımdaydı. Boğazım kasıldı, midem burkuldu, ayaklarım yerin içinden çekiliyormuş gibi hissettim. “Se… se… sen,” diyebildim zar zor. Pis pis gözlerimin içine bakarak gülümsüyordu. O gecekiyle aynı. Ama maskesiz. Pis. Sahiplenici. “Kaçabileceğini mi sandın, Pera?” Sesi sakindi. Bu daha korkunçtu. Dizlerimin bağı çözüldü. Acele etmiyordu. Zamanın onun tarafında olduğundan emindi. Bir adım attı. Aramızdaki mesafe kapandı. Havasını hissettim. O geceki gibi… pahalı bir parfüm, metalik bir alt nota. Midem yeniden kasıldı. “Ne işin var burada?” diyebildim sonunda. Kelimeler ağzımdan zorla çıktı, bana ait değillerdi sanki. “Bu evde ne işin var?” Kaşlarını hafifçe kaldırdı, eğleniyordu benimle. “Ev mi?” dedi gülerek. “Hâlâ bazı şeylerin sana ait olduğunu mu sanıyorsun sen? Unutma, sen bir hiçsin.”

Sonra yüzü sertleşti, sesi alçaldı: “Ben seni nerede bıraktığımı çok iyi hatırlıyorum. Sen hemen unutmuşsun.” Birdenbire kahkaha atmaya başladı. Kulaklarımda yankılanan sesi mide bulandırıcıydı. Kahkahasıyla arkamda bir baskı hissettim. Önce ses değil, ağırlık. İki ayrı el, iki ayrı ağırlık kollarıma kapandı. Parmakları etime gömüldü. Tutmak değildi bu; kilitlemekti. Omuzlarım geriye çekildi, bedenim dengesini kaybetti. Canım yandı ama acı, korkunun gerisinde kaldı. “Bırakın!” demek istedim. Sesim çıkmadı. Sürükleniyordum. Ayaklarım yere değiyordu ama yürümüyor, taş gibi çekiliyordum. Bahçeye açılan kapıdan çıktığımızda havanın serinliği yüzüme çarptı. Ama o serinlik… birkaç saat önce çıplak ayakla bastığım, bana canlılık veren serinlik değildi artık. Keskin, yabancı, acımasızdı. Gözlerim sağa sola savruldu. Bir çıkış aradım. Bir yüz. Bir mucize. Ve gördüm. Çimlerin üzerinde, hizmetçi kadın. İlk anda anlamadım. Beynim görüntüyü parçalar hâlinde aldı. Açık gözler… hareketsizlik… çimlere yayılan koyu kan… Sonra görüntü yerine oturdu. Karnına… sıkmışlardı. Kırmızı, yeşilin içine sızmıştı. Gözleri açıktı ama bakmıyordu. Elinin biri hâlâ yarı kapalıydı; sanki biraz önce bir şey tutuyormuş gibi.

Dünya durdu. Kulaklarım uğuldadı. Sesler çekildi. Adamların konuşması, ayak sesleri, rüzgâr… Hepsi silindi. Sadece o görüntü kaldı. Midem kasıldı, boğazım yandı. Nefes alamadım. Göğsümde bir ağırlık çöktü. Dizlerim çözüldü ama kollarımdan tutulduğum için yere düşemedim. “Hayır…” Dudaklarım kıpırdadı. Sesim çıktı ama bana ulaşmadı. “Hayır… hayır…” Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Sanki bakmayı bırakırsam gerçekten ölmüş olacaktı. Sanki gözlerimle hâlâ burada tutabilirmişim gibi. Adam kulağıma eğildi. Nefesini hissettim. “Gör,” dedi fısıltıyla. “Unutma diye.” O an şok, bedenimin her yerine yayıldı. Titremedim. Bağırmadım. Ağlamadım. Çünkü şok, önce sessizlik verir. İçimde bir şey dondu. Kalbim hâlâ atıyordu ama onunla bağlantımı kaybetmiştim.

Arabaya doğru sürüklendim. Kapı açıldı. Metalin soğuğu koluma değdi. Beni içeri ittiler. Başımı çevirmeme izin vermediler ama son bir kez gördüm onu. Çimlerin üzerinde. Gözleri açık. Bu evde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Arabanın içi karanlıktı. Deri koltukların boğucu kokusu midemi daha da bulandırdı. Hareket ettiğim anda başımın arkasından sert bir baskı hissettim. El… büyük, kararlı, tereddütsüz. Sonra karanlık daha da koyulaştı. Bir çuval kafama geçirildi. Nefesim kesildi. Kumaş ağzıma, burnuma yapıştı. Nefes aldıkça lifleri içime çekiyordum. Dünya tamamen kapandı. Görme gitti. Yön duygum dağıldı. Sadece sesler ve bedenimdeki panik kaldı.

Bileklerim yakalandı. Soğuk bir şey kablo bağı mı, ip mi derimi kesti. Bir kez çektiler, bir kez daha. Kanım parmak uçlarıma hücum etti, ellerim uyuştu. Bağlanmak değildi bu; teslim alınmaktı. “Lütfen…” dedim. Sesim çuvalın içinde boğuldu. Kendime bile yabancıydım. Araba hızlandı. Tekerleklerin asfaltla kurduğu tekdüze uğultu başladı. Hayatımda ilk kez bir ses bu kadar netti. Motor. Lastik. Yol. Kaçış yoktu. Göğsüm daraldı, nefesim düzensizleşti. Dayanamadım. Hıçkırık… kontrolsüz, utançsız, parçalı. Ağladım. Sessizce değil. Güzelce hiç değil. Ciğerimden koparak ağladım. Omuzlarım sarsıldı. Çuval ıslandı. Gözyaşım ağzıma aktı, tuzlu ve acıydı.

Ne istiyorsunuz benden?” dedim. Cümle yarım çıktı. “Bırakın beni… lütfen…” Bir cevap bekledim. Küfür, tehdit, nefes… Hiçbir şey gelmedi. Sadece araba. Sadece yol. “Onu neden öldürdünüz?” dedim sonra. Bu soru ağlamayı bile susturdu bende. İçimden geldi. Kontrolsüzce. Sanki cevap alırsam dünya tekrar yerine oturacakmış gibi. “Ne yaptı size?” Sessizlik. O sessizlik, bağırmaktan daha zalimdi. Çünkü insan cevapsız bırakıldığında, suçun gerçekten kendisine ait olabileceğini düşünmeye başlıyor. Araba bir tümsekten geçti. Başım koltuğa çarptı. Boynum sızladı ama acı artık önemsizdi. Vücudum başka bir yere geçmişti. Hayatta kalma modundaydım. Zaman uzadı. Dakikalar mı geçti, saatler mi bilmiyorum. Çuvalın içinde terledim. Ellerim tamamen hissizleşti. Ağlamam yavaşladı, hırıltıya döndü. Gözyaşı bitti ama boğazımdaki düğüm kaldı. Arada adamın varlığını hissettim. Konuşmadı, dokunmadı. Oradaydı sadece. Bu, en kötüsüydü. Çünkü konuşmayan biri seni insan olarak görmüyordur.

Araba hâlâ gidiyordu. Ve ben… ilk kez gerçekten şunu anladım: Bu bir kaçırılma değildi. Bu, geri alma operasyonuydu. Arabanın uğultusu bir anda kesilmedi; sadece ritmi bozuldu. Sanki yol da tereddüt etmişti. Tam o sırada telefon çaldı. Metalik, kısa, sabırsız. Ses, kafamdaki çuvalın içinden bile beynime saplandı. Yanımdaki adamın bedeni gerildi. Bunu gördüğüm için değil, hissettiğim için biliyorum. Bazı gerginlikler gözle görülmez, tene yayılır. Telefonu açtı. “Evet.” Tek kelime. Ne saygı ne sıcaklık. Alışılmış bir itaatti bu. Karşıdan gelen sesi net duyamadım ama tonunu duydum. Emir veren, beklemeyen, açıklama yapma gereği duymayan bir ton. Hayatımda o tonda konuşan erkeklerin hepsi aynı şeyi yapmıştı: almıştı. Sahiplenmişti. Yok saymıştı. “Birkaç gün orada kalacaksınız.” Kalacaksınız. Birkaç gün.

Bu bir geçiş değildi. Bu bir askıya almaydı. Zamanım askıya alınıyordu. Hayatım, biri karar verene kadar donduruluyordu. Adam başını hafifçe eğdi. Sanki karşısındaki onu görüyormuş gibi. “Anlaşıldı.” Ses karşıdan devam etti. Bu kez daha net, daha keskin. “Sonra hemen Mısır’a döneceksiniz.” Mısır. Kelime mideme oturdu. Bir yer adı gibi değil, bir kapan gibi. Orası benim için bir ülke değildi. Orası bir geçmişti. Bir damgaydı. Bir kez oraya ait ilan edilmiş bir bedenin, bir daha gerçekten kurtulamadığı bir yerdi. Adamın sesi yine duyuldu. “Evet… evet.” Sonra… "Kıza dokunmayın. Alın, getirin.” Dokunmayın. Sanki bu bir merhametmiş gibi. Sanki insan olmak, talimatla korunabilirmiş gibi. İçimde bir şey koptu ama ses çıkarmadı. Kopan şeyler bazen sessiz olur.

Telefon kapandı. Sessizlik geri geldi ama bu sessizlik boş değildi. İçinde karar vardı. İçinde benim adım vardı ama bana ait değildi. Araba yeniden hızlandı. Yolun sesi değişti. Asfalt bitti. Çakıl başladı. Sarsıntılar arttı. Artık şehir yoktu. Artık adres yoktu. Kalbim hızlandı. Gitmek istemiyorum, diye düşündüm. Bu düşünce bir çığlık değildi. Daha çok yorgun bir gerçekti. Gitmek istemiyorum çünkü orası benim hayatım değil. Gitmek istemiyorum çünkü Yağız orada yok. Gitmek istemiyorum çünkü bu beden, bu hafıza, bu kırılganlık oraya ait değil. Yağız.

Adını içimde söyledim. Bir tutamak gibi. Sabahki hâlini düşündüm. Gitmeden önceki sessizliğini. Kitaplıktaki yasemin yaprağını. Taş sandalyeyi. “Dönmek zorunda değil,” dediğim o sesi. Ama ya dönemeyecekse? Ya ben gidersem ve o döndüğünde… beni bulamazsa? Bu düşünce içimi oyarken araba yavaşladı. Sonra durdu. Bir el koluma yapıştı. Sert. Uyarısız. Ardından diğeri. İki kolumdan birden tutuldum. Bu tutuş taşımak için değildi. Kontrol etmek içindi. Kapı açıldı. Soğuk hava yüzüme çarptı. Beni aşağı indirdiler. Ayaklarım yere değdi ama yönüm yoktu. Yürütüldüm. Adımlarım bana ait değildi. Sadece sürükleniyordu. Bir kapı sesi. Açıldı. Kapandı.

İçeride hava değişti. Kapalı. Küf. Taş. Nefes aldığımda boğazım yandı. Birkaç adım daha attırıldım. Sonra durduk. Çuval bir anda çekildi. Işık gözlerimi yaktı. Gözlerimi kapattım. Başım döndü. Açtığımda bir oda gördüm. Taş duvarlar. Parmaklıklı bir pencere. Perdeler yoktu. Yatak metal ayaklıydı. Beyaz çarşaflar fazla düzgündü. Sandalye ve masa… sanki insan yaşasın diye değil, beklesin diye konmuştu. Ellerim hâlâ bağlıydı. Beni yatağa doğru ittiler. Dizlerim çarptı. Sonra bedenim çarşafa düştü. Canım acıdı ama bağırmadım. Çünkü bağırmak burada anlamsızdı. Çünkü sesimin gideceği bir yer yoktu. “Ben Mısır’a gitmek istemiyorum,” dedim. Sesim titriyordu ama kopmamıştı. “Lütfen… bırakın.” Adam bana bakmadı bile. Kapıya yöneldi. Kapıyı açtı. Çıkmadan önce durdu. Bir an. Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi. Söylemedi.

Kapı kapandı. Anahtar döndü. Kilit sesi. O ses… içimde bir şeyi mühürledi. Yatağın kenarında oturdum. Bileklerim yanıyordu. Oda üzerime doğru daralıyordu sanki. Kaçacak yer yoktu. Saklanacak köşe yoktu. Ama zihnim… kaçtı. Yağız’a gitti. Beni arar mıydı? Bu evde bir şeylerin yanlış olduğunu hisseder miydi? Hizmetli kadını… çimlerin üzerindeki kanı… bu boşluğu? Gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü ağlamak burada beni küçültürdü. Derin bir nefes aldım. Taş duvarlara baktım. Parmaklıklara. Kilitli kapıya. Bu bir bekleme yeriydi. Ama ben beklemek istemiyordum. Ayak sesi yoktu. Anahtar sesi yoktu. Birinin kapının arkasında beklediğine dair en ufak bir iz bile yoktu. Bu sessizlik, kontrolsüz bir terk ediş gibiydi. Beni kilitleyip unutmuşlar mıydı, yoksa özellikle mi yalnız bırakmışlardı, anlayamadım. Ama şunu biliyordum: Bu yalnızlık tesadüf değildi.

Yatağın kenarında otururken sırtımda taş duvarın soğuğunu hissettim. Duvar sertti, affetmezdi. Tıpkı buraya getiren kararlar gibi. Ellerimi hareket ettirmeye çalıştım. Bileklerimdeki bağlar canımı yaktı. Acı keskin değildi; süreklidi. İnsan böyle acılara bağırmaz, sadece yavaş yavaş içine çekilir. Zaman ilerlemiyordu. Saat yoktu. Pencerenin parmaklıkları arasından süzülen ışık, yer değiştirmiyordu. Sabah mıydı, öğle mi, bilmiyordum. Zamanın durduğu yerler vardır; insanın içi gibi. Burada zaman, benimle alay ediyordu. Gitmek istemiyorum, diye düşündüm yine. Bu düşünce artık bir cümle değildi. Bir ağırlıktı. Göğsümün tam ortasında duran, nefes alırken bile yerinden oynamayan bir ağırlık. Gitmek istemiyorum çünkü gitmek, bir yere varmak değil. Gitmek, bir daha kim olduğumu hatırlayamamak demek. Yağız’ı düşündüm. İstemeden. Zorla. Onun yüzü, bu karanlıkta bir ışık gibi belirmedi. Daha çok, gözümü kamaştıran bir boşluk gibiydi. Varlığı değil, yokluğu çarpıyordu. Şu an nerede olduğunu bilmiyordum. Belki bir masanın başında, belki bir odada yalnız. Belki de içi huzursuz ama nedenini bilmeden. İnsan bazen bir şeylerin koptuğunu hisseder ama nereden olduğunu anlayamaz. Yağız da öyle hissediyor muydu?

Hizmetli kadın geldi aklıma. Çimenlerin üzerinde yatan hâli. Gözleri açık ama bakmayan gözler. O görüntü, zihnimin içinden gitmiyordu. Suçluluk geldi ardından. Ben hayattaydım. O değildi. Bu fark, içimde bir yerden çürümeye başladı. Neden ben? Neden o? Bu soruların cevabı yoktu ama ağırlıkları vardı. Yatağa uzandım. Sertti. Çarşaflar temizdi ama soğuktu. Bu temizlik, insan eli değmesin diye yapılmış gibiydi. Başımı yana çevirdim. Duvara baktım. Taşların arasındaki küçük çatlakları saymaya başladım. Saymak, düşünmemek içindi. Ama işe yaramadı. Düşünceler, sayının arasından sızdı. Beni neden saklıyorlar? Neden hemen götürmüyorlar? Birkaç gün… O birkaç günün içinde ne olacaktı? Beni alıştırmak mı istiyorlardı? Direncimi mi kırmak? Yoksa sadece uygun zamanı mı bekliyorlardı? Bilmemek, en büyük işkenceydi. Çünkü bilinmeyen her şey, zihinde büyür.

Bir an için kaçmayı düşündüm. Parmaklıkları zorlamayı. Bağları dişimle çözmeyi. Ama bunlar gerçek kaçış planları değildi. Bunlar umutsuzluğun ürettiği küçük yalanlardı. Kendimi kandırdığımı biliyordum. Bu oda, benden önce de insan görmüştü. Ve o insanlar, buradan kendi başlarına çıkmamıştı. Gözlerimi kapattım. Derin nefes almaya çalıştım. Nefesim sayılıydı. Bir, iki, üç… Sayarken kalbimin ritmini duydum. Hâlâ atıyordu. Bu önemliydi. Hâlâ buradaydım. Hâlâ düşünebiliyordum. Bu da bir direnişti. Kendime bir söz verdim. Sessiz, kimseye duyurmadan. Panik olmayacaktım. Zihnimi onlara teslim etmeyecektim. Bedenim burada olabilirdi ama aklımı alamazlardı. Aklım giderse, ben de giderdim. Bunu biliyordum.

Parmaklıkların arasından sızan ışığa baktım. O ışık bana ait değildi ama hâlâ ulaşabiliyordu. Demek ki dünya tamamen kaybolmamıştı. Sadece benden gizlenmişti. Ve gizlenen şeyler… bir gün ortaya çıkar. Yatağın üzerinde kıpırdamadan yattım. Kapıya bakmadım. Çünkü bakarsam, açılmasını beklerdim. Beklemek istemiyordum. Beklemek, burada en tehlikeli şeydi. Kimse gelmedi. Kapı açılmadı. Ses yoktu. Ama zihnim… durmadı. Ve ben, o sessizliğin içinde, hayatta kalmanın en zor kısmını öğrendim: İnsan bazen kurtarılmayı değil, kendini kaybetmemeyi seçer. Kapının kilidi döndüğünde ses çok netti. Öncesinde bir ayak sesi yoktu. Bu daha korkunçtu. Demek ki uzun süredir kapının önündeydi. Demek ki beni içeride yalnız bırakmamıştı; yalnız hissettirmişti. Kapı açıldı.

Işık, odanın içine bıçak gibi girdi. Gözlerim istemsizce kısıldı. Başımı çeviremedim ama bedenim tepki verdi. Omuzlarım gerildi. Kalbim bir an duracak gibi oldu. Yatakta doğruldum. Refleks değildi bu. Hayatta kalma içgüdüsüydü. Oturur vaziyette yakalanmak, uzanırken yakalanmaktan daha az savunmasız hissettiriyordu. İçeri giren adamı tanıdım. Bu evdeki adamdı. Yabancı değildi. O yüzden daha tehlikeliydi. Gözlerinde acele yoktu. Korku yoktu. Sahiplenmenin verdiği rahatlık vardı. Kapıyı arkasından kapattı. Kilitlemedi. Kilitlemesine gerek yoktu. Çünkü bu oda zaten kilitliydi. Yaklaştı. Adımlarını saymadım. Saymak istemedim. Yaklaştıkça odanın havası ağırlaştı. Nefes almak zorlaştı. Sanki hava, onunla birlikte bana doğru eğiliyordu. Yatağın kenarında durdu. Eğildi. Göz hizama geldi. Bakışları yüzümde gezindi. Bir eşyayı inceler gibi. Sonra eli kalktı.

Dokundu. Parmakları yanağımda gezindi. Sert değildi. Bu daha beterdi. Okşar gibiydi. Sahiplenir gibi. İzin istemeden, hak görerek. Tenim ürperdi. Geri çekilmedim. Çekilemedim. Donmuştum. Bedenim bana ait değildi o anda. Sadece zihnim izliyordu. “Bu gece,” dedi sakin bir sesle, “benim olmanı istiyorum.” İstiyorum. Bir rica değildi bu. Bir teklif hiç değildi. Bu, sonucu baştan belli bir cümleydi. Karar çoktan verilmişti. Bana sadece duymak düşüyordu. Gözlerim doldu. Tutmaya çalıştım. Yapamadım. Çünkü bazı anlar vardır; insan güçlü kalmak istemez. Sadece insan olmak ister. Onun gözlerine baktım. İçinde hiçbir şey yoktu. Ne şefkat, ne tereddüt, ne bir kırılma. Sadece sahip olmanın rahatlığı. O boşluğun içine bakarken… gözümden bir damla yaş koptu.

Sessizce. Yüzümden süzüldü. Yanağımdan indi. Dudaklarıma kadar geldi. Tuzunu orada hissettim. Acıydı. Ama o acı, kalbimdekiyle kıyaslanamazdı. Ağlamadım. Hıçkırmadım. Sadece o tek damla… beni ele verdi. Hâlâ hissettiğimi. Hâlâ kırılabildiğimi. Adam gülümsedi. Küçük bir gülümseme. Zafer gülümsemesi değildi bu. Daha kötüsüydü: haklı olmanın gülümsemesi. “Elinden bir şey gelmeyeceğini biliyorsun,” dedi fısıltıyla. “Direnmek seni sadece yorar.” İçimde bir şey titredi ama çökmemeye çalıştım. Yağız geldi aklıma. Kitaplıktaki sessizlik. Bahçedeki taş sandalye. Bir tabak fazla koymak. Hayata küçük bir kapı aralamak… Bu adam o kapıyı kapatmaya çalışıyordu.

Ama ben… Ben gözyaşımı sildim. Elleri bağlı olan biri gibi değil; iradesi bağlı olmayan biri gibi baktım ona. Sesim titredi ama kaybolmadı. “Ben senin değilim,” dedim. Bu bir meydan okuma değildi. Bu bir gerçeği yüksek sesle söylemekti. Ve bazen gerçeği söylemek, kazanmak değil… kaybolmamaktır. Adamın yüzü bir an için değişti. Çok kısa. Ama gördüm. Çünkü insan, gücünü sorgulatan bir cümleyi asla tamamen sakin karşılayamaz. Bakmamam gerektiğini biliyorum ama bakıyorum. Çünkü bakmazsam yok olacağım. Çünkü gözlerimi kaçırırsam, gerçekten yenilmiş olacağım. Oysa hâlâ buradayım. Hâlâ düşünüyorum. Hâlâ hissediyorum. Ceketini çıkarırken içimde bir şey kopuyor. Sessizce. Kimsenin duymadığı bir yerden. Omuzlarından kayan kumaşı izlerken, bunun bir soyunma olmadığını anlıyorum. Bu bir gösteri. Bana “kaçacak yerin yok” deme biçimi. Gözlerimin içine bakıyor. Bilerek. Elini gömleğinin düğmelerine götürdü.

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ‿︵‿◟❦◞‿︵‿

Pera kurtulabilecek mi, yoksa kaderi onu Mısır’a mı sürüklüyor?

𝙊𝙠𝙪𝙙𝙪ğ𝙪𝙣𝙪𝙯 𝙞ç𝙞𝙣 𝙩𝙚ş𝙚𝙠𝙠ü𝙧 𝙚𝙙𝙚𝙧𝙞𝙢. 𝙊𝙮 𝙫𝙚𝙧𝙞𝙥 𝙮𝙤𝙧𝙪𝙢 𝙮𝙖𝙥𝙖𝙧𝙖𝙠 𝙙𝙚𝙨𝙩𝙚𝙠 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙨𝙖𝙣ı𝙯 ç𝙤𝙠 𝙢𝙪𝙩𝙡𝙪 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙪𝙢.♥️

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

720okunma 10beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18