11. bölüm / 21
Zahir+1& | Başlangıç11.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Oda, 57, 45
Bölümler 21Şu an: 11.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Oda, 57, 45
- 1 1.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir köle, Bir kuma, Bir hiç2.092 kelime
- 2 2.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kaç, Koş, Saklan2.123 kelime
- 3 3.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sor, Konuş, Haykır2.237 kelime
- 4 4.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kadın, Bir nefes, Bir hiç2.105 kelime
- 5 5.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Utanç, Arzu, Pişmanlık2.270 kelime
- 6 6.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sevgi, Hüzün, Acı2.393 kelime
- 7 7.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir bakış, Bir yasemin, Bir hiç2.598 kelime
- 8 8.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Hazır, Açık, Sessiz,2.377 kelime
- 9 9.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kilit, Kapı, Anahtar2.320 kelime
- 10 10.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir cehennem, Bir sigara, Bir hiç1.974 kelime
- 11 11.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Oda, 57, 452.033 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 12.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Gerçek, Silah, Aslı2.361 kelime
- 13 13.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir Koridor, Bir Asansör, Bir hiç2.267 kelime
- 14 14.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sarılma, Burası, Mesafe1.577 kelime
- 15 15.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | His, Tanıdık, Bahçe2.040 kelime
- 16 16.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kırgınlık, Bir yorgunluk, Bir hiç1.890 kelime
- 17 17.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kumaş, Tekrar, Üşüyorum1.783 kelime
- 18 18.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bakış, Gözler, Mısır1.977 kelime
- 19 19.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir gece, Bir haya, Bir hiç2.185 kelime
- 20 20.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Elbise, Yakışmış, Gözleri1.886 kelime
- 21 21.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Düşünce, Araba, Çekingen2.409 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Oda sessiz… ama içim değil.
ㅤㅤㅤㅤ°•﹏‿✧‿︵‿.◟❦◞.‿︵‿✧‿﹏•°
Kadın cümleyi kurar kurmaz arkasını döndü. Sanki beni değil, odanın bir parçasını bilgilendirmişti. Tepkimi merak etmedi. O cümle bana özel değildi zaten; belli ki buraya giren herkesin kulağına ilk fısıldanan şeydi bu. Kapı kapandı. Oda karanlık değildi ama aydınlık da sayılmazdı. Daha çok yorulmuş gibiydi.
Ayakta kaldım. Ne kadar süredir, bilmiyorum. Bir kadının baktığını hissettim. Başımı çevirdiğimde göz göze geldik. Sert değildi bakışı, acımasız da sayılmazdı. Asıl rahatsız eden şey rahatlığıydı. İnsan böyle bakıyorsa karşısındakini çoktan çözmüş demektir. Kendimi inceleniyormuş gibi hissettim. Gözlerimi kaçırdım. Kaçırdığım an pişman oldum. Güçsüzlük sezdirir bu. Ama geri dönüşü yoktu. Artık o beni, ben kendimi zayıf görüyordum.
Ayakta durmak anlamsız gelmeye başladı. Nereye oturacaktım? Yanlış sandalyenin bir anlamı var mıydı? Kafamda sorular üst üste yığıldı. En uçtaki sandalyeye iliştim sonunda. Dizlerim titriyordu. Ellerimi birleştirdim, saklamaya çalıştım ama kendimi kandıramadım. Titriyordum. Fark edilmemesini ummak komikti.
“İlk gün böyledir, alışırsın,” dedi biri. Ses arkamdan gelmişti. Dönmedim. Eğer dönersem burada olduğumu kabul etmiş olacaktım. Hiçbir şey söylemedim. Sadece kafamı sallar gibi yaptım. Kapı açıldı. Bir adam başını içeri uzattı. İçeri girmedi. Bakıp kapıyı kapattı. “Niye çağırmadı?” diye fısıldadı biri. Cevap gelmedi. “Belli olmaz,” demişti arkamdaki kadın. Kapı yeniden açıldı. Bu sefer adam içeri girdi. Parmağıyla beni gösterdi.
“Gel.”
Ayağa kalktım. Sandalye arkaya kaydı. Çıkardığı ses fazla yüksekti. Herkes duymuş gibi geldi. Koridordan geçerken duvarlara baktım. Çizikler vardı. Rastgele değildi; tırnakla kazınmış gibiydi. Birilerinin beklerken duvarla kavga ettiğini düşündüm. Kapı arkasından kapandığında ses tok bir şekilde yankılandı. Bu oda diğerlerinden farklıydı. Bekleme salonunun yorgunluğu yoktu burada. Düzenliydi. Fazla düzenli. Masanın üzerinde tek bir kalem, hizalı dosyalar, pencerenin önünde kapalı perdeler. Hava ağırdı. Parfümle bastırılmaya çalışılmış sigara kokusu duvarlara sinmişti.
Adam içeri girdikten sonra kapıyı kilitlemedi. Kilit sesi gelmedi. Ama kilitlemesine gerek de yoktu. Odanın kendisi kilitti zaten. “Geç,” dedi, masanın önündeki boşluğu işaret ederek. Ayaklarımın yere değdiğini hissediyordum ama yürüyüş bana ait değildi. Dizlerim yumuşak, bedenim yabancıydı. Odanın ortasında durdum. Oturmam için bir sandalye yoktu. Bilerek konulmamıştı. Adam beni süzüyordu. Öyle hızlı değil, aceleci değil. Parça parça. Sanki bir eşya seçer gibi.
Yavaşça yaklaştı. Kalbim hızlandı. Göğsümün içi daraldı. Nefes alıp verdiğimi fark ettim ama hava yetmiyordu. Gözlerimi sabit bir noktaya kilitledim: masanın köşesindeki küçük çatlağa.
Adımlarının sesi yaklaştı. Ayakkabısının tabanı zemine sürtüyordu. Sonra önümde durdu.
Boyu yakındı. Fazla uzun değildi ama varlığı genişti. Omuzları alanı kaplıyordu.
Elini kaldırdı. Refleks olarak geri çekilmek istedim. Çekilmedim. Çünkü çekilirsem korktuğumu kabul etmiş olacaktım. Ama zaten korkuyordum. Bunu inkâr etmek sadece kendimi kandırmaktı. Parmakları saçlarıma değdi. Eli soğuk değildi, sıcaktı. Bu daha rahatsız ediciydi. Saçlarımı iki parmağı arasında tutup hafifçe geriye itti. Yüzüm açığa çıktı. Çenemi parmaklarının tersiyle yukarı kaldırdı. Göz göze gelmek zorunda kaldım. Bakışında arzu yoktu. Bu daha kötüydü. Hesap vardı.
“Çok güzelsin,” dedi. Sesi sakindi; sanki sıradan bir tespit yapıyormuş gibi. O cümlede iltifat yoktu. Sahiplenme de yoktu. Yatırım vardı. Eli saçlarımda dolaşmaya devam etti; yavaş, ölçerek, kontrol ederek. “Senin sayende çok para kazanacağız,” demişti.
O an zaman durmadı. Filmlerdeki gibi her şey yavaşlamadı. Aksine hızlandı. O cümle beynimde çarpıp çarpıp yankılandı. Para. Senin sayende. Biz kazanacağız. Ben yoktum o cümlede. Benim isteğim, benim fikrim, benim hayatım yoktu. Sadece yüzüm vardı. Bedenim vardı. Kullanılabilirliğim vardı. Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum.
Bağırmam gerektiğini düşündüm. Elini itmem gerektiğini. Bir şey söylemem gerektiğini. Ama bedenim emir almıyordu. Kaslarım kilitlendi. Sanki biri omurgamın içine beton dökmüştü. Parmaklarımı oynatmaya çalıştım; olmadı. Nefesim yüzeyselleşti. Kulaklarım uğulduyordu. Şok böyle bir şeydi demek. Korku bazen çığlık değildir; bazen sessizliktir.
Adam bunu fark etti mi bilmiyorum ama umursamadığı kesindi. Yüzüme daha da yaklaştı. Nefesi yanağıma değdi. “Donma,” dedi alçak sesle. “Alışırsın.” Bu cümle bekleme odasındaki kadının söylediğiyle aynıydı. Alışmak. İnsan her şeye alışır mı gerçekten?
O an içimde iki şey savaşıyordu. Biri kaçmak istiyordu; kapıya doğru koşmak, bağırmak, tırmalamak, duvarları o çizikleri atanlar gibi kazımak. Diğeri… teslim olmak istiyordu. Daha az acıtır diye. Direnmezsem daha az zarar görürüm diye. Ve en korkuncu şuydu: İkinci ses daha mantıklı geliyordu. Bu düşünce midemi daha çok bulandırdı.
Adam elini saçlarımdan çekti. Bir adım geri gitti. Masanın üzerine yaslandı. “Birkaç güne çözülürsün,” dedi. “Hepsi ilk başta böyle.” Hepsi. Demek yalnız değildim. Ama bu rahatlatıcı değildi. Bu sistemliydi. Planlıydı. Ben bir istisna değildim; sıradandım.
O an asıl korktuğum şey adam değildi. Kendi içimdeki o ikinci sesti. Ya gerçekten alışırsam? Ya bir hafta sonra bu dokunuş beni irkiltmezse? Ya bir ay sonra aynaya bakıp bunun normal olduğuna kendimi ikna edersem? İnsan kırıldığını her zaman fark etmez. Bazen çatlaklar sessiz oluşur.
Adam dosyalardan birini açtı. Gözünü benden çekmişti artık. İşine dönmüştü. Ben hâlâ odanın ortasında dikiliyordum. Hareket etmeyişim artık korkudan değildi sadece. Kim olduğumu kaybetmeye başlıyordum. Bir eşya gibi duruyordum.
Ve en acısı… o an gerçekten bir eşyadan farkım yokmuş gibi hissediyordum. İşte tehlike burada başlıyor. Kötülük çoğu zaman bağırarak gelmez. Sakin konuşur. Mantıklı görünür. Alıştırır. Kapı yeniden açıldığında artık irkilmedim. İrkilmek için fazla yorulmuştum.
Az önce saçlarıma dokunan adam başını kapıya çevirdi. İçeri başka biri girdi. Yüzüne bakmadım. “57 odaya götürün.” O an anladım. Bir yere gönderiliyordum. Bir eşya gibi. Bir dosya gibi. Adım söylenmedi. Kim olduğum önemli değildi.
Yanımdaki adam kolumu tuttu; dirseğimin biraz üstünden. Sert değil ama seçenek bırakmayan bir tutuştu. “Yürü.” Yürüdüm. Koridor uzundu. Tavandaki ışıklar sarı ve yorgundu. Kapıların üzerindeki numaralar gözümün önünden geçti: 41, 44, 49… Hepsi kapalıydı. Hepsi sessizdi. Duvarlara bakmamaya çalıştım. Çizikleri hatırlamak istemedim. Beklerken duvarla kavga edenleri düşünmek istemedim.
Asansörün önünde durduk. Kolumu bırakmadı. O an kaçmayı düşündüm. Kolumu çekip koşmayı. Ama nereye? Çıkışı bilmiyordum. Bu binayı bilmiyordum. Hangi katta olduğumu bile bilmiyordum. Asansör geldi. İçeri girdik. Kapı kapanırken aynadaki yansımama baktım. Gözlerim büyümüş, yüzüm solgundu. Dudaklarım hafif aralıktı. Kendime yabancıydım.
Kapı açıldı. Bu kat daha sessizdi. Halı vardı yerde. Adımlarımızın sesi çıkmıyordu. 57 numaralı kapının önünde durduk. Adam kapıyı çaldı. İçeriden bir erkek sesi geldi: “Gel.” Tek kelime. Beklemeden. Kapı açıldı. Beni öne doğru itti. Dengeyi kaybettim. Halı bitmişti içeride; zemin sertti. Dizlerim çözüldü. Avuç içlerim yere çarptı. Soğuktu. Arkamdaki adam içeri girmedi. Kapıyı kapattı.
Bir an yerde kaldım. Nefes almaya çalıştım. Göğsüm daralıyordu. Başımı kaldırdım. Karşımda bir adam vardı. Üzerinde sadece pantolon vardı. Göğsü çıplaktı. Rahat bir duruşla ayakta duruyordu. Beni izliyordu. Bakışında merak yoktu. Utanma yoktu. Sadece doğrudanlık vardı. Mideme bir şey oturdu. Geri gitmek istedim. Zeminde sürünerek bile olsa uzaklaşmak istedim ama sırtım kapıya yakındı. Adam bir adım attı. Sonra bir adım daha. Bir anda kolumu tuttu.
Bu sefer tutuş sertti. Parmakları kemiğime bastı. Nefesim kesildi. Beni tek hamlede ayağa kaldırdı. Ayaklarım kısa bir an yerden kesildi. Dengeyi bulamadan ayakta kaldım. Yüzüme yakındı şimdi. Nefesini hissediyordum. Bağırmam gerektiğini düşündüm ama sesim çıkmadı. Kolumu bırakmadı. Parmakları hâlâ sıkıydı. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki göğsümden dışarı fırlayacak sandım.
Aklımdan tek bir soru geçti: Buradan çıktığımda hâlâ ben olacak mıyım? Ve daha korkuncu şu oldu… Ya bir süre sonra korkmamayı öğrenirsem? Ya alışmaya başlarsam? O an anladım. En büyük tehlike bu adam değildi. En büyük tehlike, içimde sessizce “dayan” diyen o sesti. Çünkü dayanmak bazen kurtulmak değildir. Bazen sadece daha uzun sürmesi demektir.
Üç ay sonra...
45 numaralı odanın önüne doğru yürürken adımlarımın ritmi değişmiyor artık. Koridoru ezbere biliyorum. Halının zeminde bıraktığı hafif yumuşaklık, duvar diplerindeki kararmalar, tavandaki ışıkların biri diğerinden yarım ton daha soluk. Bu kat beşinci kat. Asansör buraya gelmeden önce her zaman hafif bir sarsıntı yapıyor. İlk zamanlar o sarsıntıda kalbim de sıçrardı. Şimdi gözümü bile kırpmıyorum.
Kolumu tutan yok bu kez. Yalnız yürüyorum. Bu, güven olduğu için değil; artık kaçmayacağımı bildikleri için. İnsan bir yere alıştığında zincire gerek kalmaz. 45 numaralı kapının önünde duruyorum. Kapının yüzeyinde küçük çizikler var. Yeni değil. Benden önce gelenlerden kalma. Kapı kolunun metali soğuk. Elimi uzatmıyorum. Çalacağım anı geciktiriyorum sadece. Arkam sessiz. Koridor boş.
Üç ay önce bu kapının önünde dizlerim titrerdi. Şimdi titremiyor. Bu beni rahatlatmıyor. Rahatsız ediyor. Çünkü korkunun azalması iyi bir şey değil burada. İlk ay her kapı önünde Yağız’ı düşündüm. Kapı açılacak ve o içeri girecek sandım. Bir yanlışlık olduğunu söyleyecek. Beni buradan çıkaracak. “Bitti,” diyecek. İkinci ay bu düşünce zayıfladı. Kendime kızmaya başladım. Gerçekçi olmadığımı fark ettim. Üçüncü ayda artık kapıların arkasında Yağız’ı hayal etmiyorum. O gelmeyecek.
Bu cümleyi içimden ilk net söylediğim gün bir şey sustu içimde. Yağız bilmiyor olabilir. Arıyor olabilir. Vazgeçmiş olabilir. Ölmüş bile olabilir. Bunların hiçbirinin sonucu değiştirmediğini anladım. Ben buradayım. Ve kimse gelmiyor. 45 numaralı kapının önünde dururken bunu çok net hissediyorum. Sonsuza kadar burada kalabileceğim ihtimali artık bana imkânsız gelmiyor.
İlk haftalarda gün sayıyordum. Duvarlara küçük çizikler atıyordum. Sonra bıraktım. Günler birbirine benzemeye başlayınca zamanın anlamı kalmadı. Artık sabahı, geceyi ışığın tonundan ayırıyorum. Perdeler hep kapalı. Saatim yok. Takvimim yok. Ama düzen var. Ve ben o düzene uyum sağladım. Bu itirafı yapmam üç ay sürdü.
İlk başta her dokunuş yabancıydı. Midem bulanırdı. Ellerim titrerdi. Şimdi bedenim ne zaman gevşemesi gerektiğini biliyor. Zihnim ne zaman kapanacağını biliyor. Bazen içerideyken tavandaki çatlağa bakıyorum ve aklımı başka bir yere gönderiyorum. Oda değişmiyor ama ben içimde başka bir odaya geçiyorum. Bu bir yetenek değil. Bu bir savunma.
Adamların yüzlerini tanıyorum artık. Hangisi sessiz, hangisi fazla konuşur; hangisi gözlerimin içine bakar, hangisi bakmaktan kaçınır. Bu bilgi bana güç vermiyor. Sadece burada ne kadar kaldığımı gösteriyor. Adımı biliyorlar. “Pera,” diyorlar. Ben de cevap veriyorum. Sesim titremiyor artık. İşte bu beni korkutuyor. Çünkü ilk günkü korku yok. Onun yerinde bir kabulleniş var. Ve kabulleniş, zincirden daha sağlam.
45 numaralı kapıya bakarken içimdeki son umut kırıntısını yokluyorum. Yok. Yağız gelmeyecek. Kapı açıldığında mucize olmayacak. Burası benim hayatım olabilir. Bu cümleyi düşünmek bile ilk ay midemi bulandırırdı. Şimdi sadece içimde ağır bir boşluk bırakıyor. İnsan her şeye alışır derler. Doğruymuş. Ama alışmak özgürleşmek değil. Alışmak, yavaş yavaş çözülmek demekmiş.
Elimi kaldırıyorum. Kapıyı çalmadan önce bir saniye duruyorum. Son bir kez kendime şunu soruyorum: Buradaki hâlim gerçekten ben miyim? Cevap gelmiyor. Ve ben kapıyı çalıyorum. Tekrar çalıyorum.
İçeriden ses gelmiyor. Bir an bekliyorum. Eskiden o birkaç saniye içimde fırtına koparırdı. Şimdi sadece sayıyorum. Bir. İki. Üç. Kapı koluna uzanıyorum. Metal soğuk. Avucumun içi kuru. Yavaşça indiriyorum. Kapı aralanıyor. İçeri giriyorum.
Odanın içi loş. Perdeler tam kapanmamış; şehrin ışıkları camdan içeri sızıyor. Dışarıda bir hayat var, hareket var, insanlar var. Ama o hayat bu odanın içine girmiyor. Burada hava daha ağır. Daha kapalı. Kapıyı arkamdan itiyorum. Tık diye kapanıyor.
Onu hemen görüyorum.
Pencerenin önünde duruyor.
Sırtı bana dönük.
Ellerini pantolonunun ceplerine koymuş. Omuzları geniş, dik ama hafif gergin. Camdan dışarı bakıyor. Gerçekten bir şey izliyor mu bilmiyorum; aşağıdaki arabaların farlarını mı, karşı binanın karanlık pencerelerini mi, yoksa sadece kendi yansımasını mı… Bazen insan dışarı bakarken hiçbir şeyi görmez. Sadece düşünür. Ya da düşünmemek için bakar.
Birkaç saniye yerimde kalıyorum. Onu izliyorum. Nefes alışını sırtındaki küçük hareketlerden seçebiliyorum. Yavaş. Kontrollü. Eskiden bu anlarda kalbim hızlanırdı. Şimdi göğsüm sakin. Bu sakinlik bana huzur vermiyor.
Üzerimde kırmızı saten gecelik var. İnce askılı. Kumaş tenime değdikçe hafifçe kayıyor. Parmaklarımı belime götürüyorum. İpi tutuyorum. Bir an duruyorum. Bu hareketi kaç kez yaptım bilmiyorum ama her seferinde içimde küçük bir şey susuyor.
İpi yavaşça çekiyorum. Bağ çözülüyor. Ceket gevşiyor. Omuzlarımdan kaymasına izin veriyorum. Kumaş kollarımdan aşağı süzülüyo. Tenimi bir anda daha çıplak hissediyorum. Ceketi tutmuyorum. Düşmesine izin veriyorum. Yere sessizce bırakıyorum. Ses yok denecek kadar az.
Adama doğru yürümeye başlıyorum. Her adımım ölçülü. Ne acele ediyorum ne yavaşlıyorum. Bu yürüyüşü öğrendim. Ne kadar yaklaşacağımı, nerede duracağımı, sesimi ne zaman kullanacağımı. Aramızda bir adım kalıyor. Bir an sırtına bakıyorum. O hâlâ dışarıya bakıyor.
Elimi kaldırıyorum. Parmak uçlarımı sırtına değdiriyorum. Teninin sıcaklığını hissediyorum. Kaslarının altında hafif bir gerilim var. Dokunuşumla birlikte omuzları çok az hareket ediyor. Sesim çıkıyor. Sakin. Düz. “Yatağa geçelim mi?”
Bu cümleyi söylerken içimde bir dalgalanma olmuyor artık. İlk söylediğim zamanı hatırlıyorum. Sesim titremişti. Boğazım düğümlenmişti. Şimdi kelimeler pürüzsüz çıkıyor. İşte alışmışlık bu. Bedenim ne yapacağını biliyor. Zihnim ne zaman kapanacağını biliyor. İçimde bir kapı var; bu odalara girdiğimde o kapıyı kapatıyorum. Duygular dışarıda kalıyor.
Adam birkaç saniye kıpırdamıyor. Elim hâlâ sırtında. Odanın içindeki sessizlik ağır ama tanıdık. Sonra yavaşça dönmeye başlıyor. Elimi çekmiyorum. Yüzü bana doğru dönüyor. Göz göze geliyoruz.
Ve içimde üç aydır bastırdığım her şey bir anda yer değiştiriyor. Bu yüzü tanıyorum. Bu bakışı tanıyorum. Kaşlarının arasındaki o çizgiyi. Gözlerinin kenarındaki o hafif sertliği. Zaman bir anlığına kırılıyor. Nefesim düzensizleşiyor. Az önceki o mekanik, alışmış, donuk hâlim bir anda çatlıyor.
Gözlerinin içine bakıyorum. Artık sakin değilim. Artık boş değilim. İçimde bir şey geri dönüyor.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ‿︵‿◟❦◞‿︵‿
Sizce o adam kim ?
𝙊𝙠𝙪𝙙𝙪ğ𝙪𝙣𝙪𝙯 𝙞ç𝙞𝙣 𝙩𝙚ş𝙚𝙠𝙠ü𝙧 𝙚𝙙𝙚𝙧𝙞𝙢. 𝙊𝙮 𝙫𝙚𝙧𝙞𝙥 𝙮𝙤𝙧𝙪𝙢 𝙮𝙖𝙥𝙖𝙧𝙖𝙠 𝙙𝙚𝙨𝙩𝙚𝙠 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙨𝙖𝙣ı𝙯 ç𝙤𝙠 𝙢𝙪𝙩𝙡𝙪 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙪𝙢.♥️
Bölüm etkileşimi
