15.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | His, Tanıdık, Bahçe

Vaveyla Yazarı: ࣪ ִֶָ☾⭑ .࣪

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 21Şu an: 15.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | His, Tanıdık, Bahçe

ㅤ His, bazen tek kelimeye sığmaz; ama susunca içini doldurur.

ㅤㅤㅤ°•﹏‿✧‿︵‿.◟❦◞.‿︵‿✧‿﹏•°

Bir süre olduğum yerde kaldım. Soğuk, yüzümde ince bir çizgi gibi dolaşıyor ama beni asıl sarsan şey bu değil. İçimde, sanki yıllar önce kapatılmış bir kapının menteşeleri yeniden hareket ediyor. Açılmıyor tamamen… sadece aralanıyor. O aralıktan içeri sızan şey de hava değil; hatıra. Tanıdık bir boşluk. Yabancı değil, sadece uzun zamandır el değmemiş. Adım attığımda zemin değişmiyor. Sanki ayaklarım toprağa değil de geçmişe basıyor. Her hareketim bir hatırayı yerinden oynatıyor. Burada yürümüyorum; geri dönüyorum. Ama nereye döndüğümü söyleyemiyorum; bazı yerler isim taşımaz, sadece his bırakır.

Bir anda Nehir geliyor aklıma. Hiç çağırmadan, en sessiz yerden çıkıp geliyor. Elini tuttuğum o an… parmaklarının benimkine karıştığı o sıcaklık. O sıcaklık hâlâ gerçek gibi. Sanki zaman onu eskitememiş, sadece saklamış. Bana baktığında gülüyordu. Öyle büyük bir şey söylemeden, her şeyi anlatan bir gülüş… insanın içini susturan türden. O bakışın içinde hem huzur vardı hem de bir şeylerin geçiciliğini sezdiren ince bir gölge. Sonra Yağız beliriyor zihnimde. Bir bankta oturuyordu. Ne tamamen dahil, ne tamamen dışında… sanki hayatın kenarına yaslanmış bir gölge gibi. Bakışları hep uzaktaydı ama aslında her şeyi görüyordu. İnsan bazen en sessiz olanın en çok şeyi taşıdığını sonradan anlar. Şimdi burada, bu soğukta bunu anlıyorum. Bazı insanlar geçmişi hatırlamaz; onun içinde yaşar. Ve ben… hâlâ o anların içinden çıkamamışım.

Bir süre daha olduğum yerde kaldım... İçimdeki görüntüler hareket ediyor, ben sadece onların gerisinde sürükleniyorum. Nehir’in elinin sıcaklığı, Yağız’ın o uzak bakışı, bankın soğukluğu… hepsi birbirine karışmış durumda. Zihnim bir bahçe gibi ama artık düzenli değil; bir şeyler sökülmüş, bir şeyler yarım bırakılmış. Tam o sırada yanımdaki adam sesiyle bu akışı kırıyor. Sert değil ama sabırsız bir tonu var. “Yürü,” diyor. Sanki durmam yasakmış gibi. Kolumdan tutuyor. Yürümeye başlıyorum. Her adımda Yağız geliyor aklıma. Onun beni bulduğu anı düşünüyorum. Sanki beni arıyormuş gibi değil de, zaten nerede olduğumu biliyormuş gibi… bu düşünce içimi rahatsız ediyor. Çünkü bazı insanlar geç kalmaz, sadece doğru zamanda gelir. Ve bazı doğru zamanlar, başka hayatların kırıldığı andır.

Başımı kaldırdığımda onu görüyorum. Bahçenin içinde, sanki o yerin kendisi gibi duruyor. Yanında birkaç adam var ama o an gözüm sadece onda. Bakışı bana sabitlenmiş; ağır, anlayan bir bakış. Sanki yıllardır aradığım kişi sonunda beni bulmuş gibi. Sonra Yağız, yanındaki adamlara kısa bir işaret verdi. Kafasını hafifçe sağa çevirdi. Bu bir yön göstermeden çok bir karardı. Adamlar onu anladı ve hiç konuşmadan geri çekildi. Bahçe bir anda daha boş, daha çıplak kaldı.

İlk adımı o atıyor. Yavaş. Tereddütsüz. Sanki kaçıracak hiçbir şey kalmamış, geriye sadece yüzleşmek düşmüş gibi. İçimde bir şey geriliyor. Bu korku değil; daha eski, daha tanıdık bir şey. Uzun zamandır üstünü örttüğüm, görmezden geldiğim ne varsa tek tek yüzeye çıkıyor. Bastırdıkça güçlenmiş… şimdi karşıma dikiliyor. Geri itemiyorum. Yaklaşıyor. Her adımıyla içimdeki düzen biraz daha çözülüyor. Yerinden oynayan sadece hatıralar değil… ben de kayıyorum. Bildiğim, tutunduğum, “ben buyum” dediğim her şey sarsılıyor. Sanki yıllardır aynı yerde duran bir şey, nihayet hareket etmeye zorlanıyor.

Bir adım kala durmuyor. Durmasını beklediğimi o an fark ediyorum ama durmuyor. Doğrudan bana geliyor. Nefesi aramızdaki boşluğu dolduruyor. Soğuk havanın içinde sıcak bir şey gibi değiyor bana. Kaçamıyorum. Kaçmak da istemiyorum… ama bunu kabul etmek ağır geliyor. Ve sonra… Hiçbir şey söylemeden sarılıyor. Kolları etrafımı sarıyor. Sıkı değil… ama kararlı. Sanki “buradayım” demenin başka bir yolu yokmuş gibi. Sanki bırakırsa bir şey eksilecek, geri dönülmez bir şey kaybolacak gibi. Beklemediğim kadar gerçek bu. Beklemediğim kadar yakın. Bir an donup kalıyorum. Ellerim boşlukta asılı kalıyor. Ne onu itiyorum ne de karşılık veriyorum. Sanki bedenim bile ne yapacağını bilmiyor. Sadece o anın içinde asılı kalıyorum. Zaman daralıyor. Sesler kayboluyor. Geriye sadece bu temas kalıyor. Kalbim düzensiz atıyor. Nefesim kesik kesik. İçimde bir şey çözülmeye başlıyor ama hâlâ direniyor. Sanki aylardır kapalı tutulan bir kapı, ilk kez içeriden zorlanıyor.

Başımı farkında olmadan göğsüne bırakıyorum. Ne bir karar var içinde ne de bir tereddüt. Sanki ben değilim bunu yapan… İçimde uzun zamandır susmuş, yorulmuş bir yanım sessizce öne çıkıyor. Direnmekten vazgeçmiş. Tutunmaktan vazgeçmiş. Ve tam o anda… içimde bir şey çözülüyor. Gürültüsüz. Sessiz. Kimsenin duyamayacağı kadar derinden. Ne bir kırılma sesi var ne de büyük bir yıkım. Ama daha ağır bir şey bu… Yıllardır taşınan bir yükün usul usul dağılması gibi. İçten içe çözülmek. Kendini bırakmak. Bir damla düşüyor gözümden. Sıcak. Yanağımdan süzülürken fark ediyorum onu. Sanki o damla sadece bir gözyaşı değil… İçimde sakladığım her şeyin küçük bir parçası. Sonra bir tane daha geliyor. Tutamıyorum artık. İlk defa tutmak istemiyorum. İçimde ne varsa… yavaş yavaş, sessizce, olduğu gibi akıp gidiyor.

Yıllardır yerini kaybetmeyen o ağırlık… artık saklanmıyor. İçimde sıkışıp kalan her şey, yolunu bulmuş gibi. Ne kadar susturduysam o kadar birikmiş. Şimdi hepsi sessizce çözülüyor. Onun omzunda dururken anlıyorum. Bazı acılar unutulmaz. Üstü örtülür. Ertelenir. Yok sayılır. Ama yok olmaz. Sadece bekler. Ve bazen… en güçlü olduğunu sandığı anda değil, en çok yorulduğu anda çözülür. Parmaklarım yavaşça hareket ediyor. Önce tereddütle. Sonra daha bilinçli. Kıyafetine tutunuyorum. Hafifçe. Sanki gerçekten orada olduğunu doğrulamak ister gibi.

Çünkü hâlâ bir yanım inanmıyor. Bu kadar yakın olmasına. Bu kadar gerçek olmasına. Ve en çok da… bu kadar geç kalınmış olmasına. Gözlerimi kapatıyorum. Kolları hâlâ etrafımda. Nefesinin ritmi yavaş yavaş benimkine karışıyor. Bir süre hiçbir şey söylemiyoruz. Zaten bazı anlar vardır, konuşmak sadece fazlalık olur. Ama bu… o anlardan biri değil. Çünkü içimde biriken şey artık sadece susarak taşınacak gibi değil. Başımı göğsünden ayırıyorum. Gözlerim hâlâ nemli. Ona bakıyorum. Bu kadar yakından… yüzünü ilk kez gerçekten görüyormuşum gibi.

Yağız bir an tereddüt ediyor. Sanki nereden başlayacağını bilmiyor. Dudakları aralanıyor ama kelimeler hemen gelmiyor. O güçlü, suskun duruşunun altında ilk kez bir kırılma görüyorum. “Özür dilerim.” Sesi alçak ama içi dolu. Öyle kolay söylenmiş bir özür değil bu; taşınmış, gecikmiş, belki de yüzlerce kez içinde tekrarlanmış bir cümle gibi. Gözlerimi ondan ayırmıyorum. “Çok geç kaldın.” Sesim sandığımdan daha sakin çıkıyor ama o sakinliğin altında yılların ağırlığı var. Kırılmış şeylerin sesi yoktur zaten.

Yağız bakışlarını kaçırmıyor. Kaçırmak aklından bile geçmiyor sanki. Gözlerini üzerimde tutuyor; öyle ki bakışının ağırlığını omuzlarımda hissediyorum. “Biliyorum,” diyor. Sesi düz ama altı dolu. “Ama vazgeçmedim. Seni çok aradım.” Bu cümle içimde bir yere değiyor; beklemediğim bir yere. İçimde bir şey kıpırdıyor. İnanmak isteyen tarafım hâlâ yaşıyor ama diğer taraf daha güçlü: Geç kaldın.

“Her şeyi anlatacağım,” diye devam ediyor. “Sana borçluyum.” Borç… Sadece bir kelime değil, bir yük gibi. Çünkü bu, sıradan bir “arkadaşlık” meselesi değil. Birinin yanında kalmak, gitmemek, sırtını dönmemek… Bunlar bazen söylenenden daha ağır şeylerdir. Ama ben onun açtığı kapıdan girmiyorum. Başımı hafifçe çeviriyorum. “Aslı nerede?”

Yağız’ın bakışları yumuşuyor ama bu yumuşaklığın içinde bir yorgunluk da var. “İyi,” diyor. Kısa ama net. Bir adım geri çekiliyor; bu mesafeyi bilerek koyuyor sanki, kendini toparlamak için. “Ailesini bulduk,” diye devam ediyor. “Onun yanına gidecek. Artık güvende.” Bir an gözlerimi kapatıyorum. İçimde bir düğüm çözülüyor ama tamamen değil, sadece biraz gevşiyor. “Aslı…” diye fısıldıyorum, daha çok kendime. Onun iyi olması içimdeki yükü hafifletiyor ama bu, her şeyin düzeldiği anlamına gelmiyor. Çünkü bazı şeyler başkalarının iyiliğiyle kapanmaz. Gözlerimi açıyorum. Yağız hâlâ bana bakıyor ama bu bakış eskisi gibi değil. Daha açık, daha savunmasız.

Bakışları üzerimde biraz daha kalıyor, sonra hiçbir şey söylemeden elimi kavrıyor. Parmaklarının arasına sıkışan elim, sanki nereye gideceğini biliyor da ben bilmiyorum. Ne olduğunu sormuyorum. Soramıyorum da. Çünkü içimde hâlâ çözülmemiş şeyler var ve her yeni hareket, o çözülmenin üzerine ekleniyor. Beni peşinden çekiyor. Adımlarım istemsizce ona uyum sağlıyor. Ne geri çekiliyorum ne de hızlanıyorum. Sadece gidiyorum. Kapıya yöneliyor. İçeri giriyoruz. Dışarıdaki soğuk bir anda kesiliyor ama içimdeki o ince sızı yerinde kalıyor. Sanki bedenim ısınmış ama ruhum hâlâ o bahçede.

Düşüncelerimi toparlamaya çalışıyorum ama netleşmiyor. Sanki zihnim geride kalmış da ben tek başıma ilerlemek zorunda bırakılmışım gibi. Yağız hâlâ elimi bırakmıyor. Bana dönüp gözlerimin içine bakıyor. Bu kez bakışı daha yumuşak… ama içinde bir ağırlık saklı. Söylenmemiş cümleler, yarım kalmış duygular o bakışta asılı duruyor. “Aç mısın?” Soru basit. Ama içimde garip bir yankı bırakıyor. Bu kadar şeyin ortasında böyle bir soru… tuhaf. Yine de bir yanı o kadar tanıdık ki. Ne olursa olsun, beden kendi ihtiyacını hatırlıyor. Bir an duraksıyorum. Sonra başımı hafifçe sallıyorum. Evet. Kelimeler gelmiyor. Sadece küçük bir hareket…

Elimi bırakmadan beni mutfağa götürüyor. Adımlarımız ağır. Sanki hızlansak, bu an kırılıp dökülecek. Mutfak sessiz. Düzenli… ama o düzenin içinde ince bir yalnızlık dolaşıyor. Az dokunulmuş, az konuşulmuş bir yer gibi. Sandalyenin arkasına geçiyor. Elimi hâlâ tutarken diğer eliyle sandalyeyi çekiyor. Küçük bir hareket… ama içindeki özen saklanmıyor. Beni sadece oturtmuyor, sanki bana burada bir yer açıyor. Bu evin içinde, bu anın tam ortasında. Gözleri yine bende. Bekliyor. Yavaşça oturuyorum. Sandalyenin çıkardığı hafif ses bile fazla geliyor. Her şey büyümüş gibi. Sessizlik… nefeslerimiz… en küçük hareketler bile.

Elim bir an daha onun elinde kalıyor. Sonra parmakları yavaşça gevşiyor… bırakıyor. O an içimde hafif bir boşluk açılıyor. Sanki beni bir arada tutan şey çekilip gitmiş gibi. Dağılmıyorum ama… o hissin yokluğunu net bir şekilde hissediyorum. Başımı kaldırıp ona bakıyorum. Karşıma geçmiyor. Hiçbir şey söylemeden mutfağın içinde hareket etmeye başlıyor. Dolap kapaklarının sesi geliyor. Metal bir şey tezgâha değiyor. Küçük, kısa bir ses. Her hareketi ölçülü. Acele etmiyor. Sanki zamanı uzatmak ister gibi… ya da bu sessizliğin içinde kendine bir düzen kuruyor. Ben oturduğum yerde kalıyorum. Ellerim şimdi boş. Ama az önceki temas hâlâ içimde duruyor. Sanki bırakmamış gibi.

Etrafı izliyorum… ama hiçbir şey tam net değil. Gözlerim hareket ediyor, zihnim yerinde kalmıyor. Dikkatim durmadan ona dönüyor. Sırtının çizgisi, omuzlarının hafif düşüklüğü, hareketlerindeki o sakin ritim… Hepsi tanıdık. Ama içimde yine de yabancı bir yere değiyor. Sanki aynı anda hem biliyorum hem de ilk kez görüyormuşum gibi. Bir şeyler hazırlıyor. Ekmek kesiliyor. Bıçağın tahtaya değen sesi kısa ve net, sessizliğin içinde daha belirgin. Ardından hafif bir hışırtı… Bir şeyleri yerleştiriyor. Yaptığı şey basit, ama hissettirdiği öyle değil. Sanki sadece bir sandviç yapmıyor da, dağılmış bir şeyi dikkatle topluyor. Parçaları incitmeden, yerli yerine koyar gibi. Sonra yanıma geliyor. Masaya bir tabak bırakıyor. Önüme. İçinde bir sandviç var. Düz, sade. Ama o sadeliğin içinde saklı bir özen hissediliyor. Sanki sadece doyurmak için değil… beni biraz olsun toparlamak için hazırlanmış gibi.

Sonra buzdolabına yöneliyor. Kapıyı açtığında içerden yayılan soğuk hava bile o anın sessizliğini bölmeye yetmiyor. Bir şişe çıkarıyor. Meyve suyu. Bardağa doldururken çıkan o ince akış sesi… tuhaf bir şekilde içime işliyor. Sanki o ses, içimde uzun süredir duran boşluğa dokunuyor. Bardağı önüme bırakıyor. Hâlâ tek kelime bile yok. Ben de susuyorum. Ama bedenim susmuyor. Midem kendini hatırlatıyor. Günlerdir ihmal edilmiş gibi… ya da ben onu bilerek görmezden gelmişim gibi. Elim yavaşça sandviçe gidiyor. Parmaklarım ekmeğe değdiğinde bir an duruyorum. Nedenini bilmiyorum. Belki de o anın gerçekliğini kabullenmek zor geliyor. Sonra ısırıyorum. İlk lokma ağzımda dağılıyor. Tadını tam alamıyorum ama bedenim tanıyor. Sanki unuttuğum bir şeyi bana sessizce hatırlatıyor. Çiğniyorum… yutuyorum. Bir lokma daha alıyorum. Bu sefer daha hızlı. Gerçekten aç olduğum için mi, emin değilim. Daha çok içimde büyüyen o boşluğu bastırmaya çalışıyor gibiyim. Her lokma, doldurmaya çalıştığım başka bir şeyin yerine geçiyor sanki. Durmuyorum. Sanki durursam, o boşluk yeniden açılacak.

Lokmalar birbirini kovalıyor. Fark etmeden hızlanıyorum. Sanki günlerdir aç kalmışım gibi değil de daha çok içimdeki boşluğu susturmaya çalışır gibiyim. Bir yudum meyve suyu alıyorum. Soğukluk boğazımdan geçerken içimde ince bir iz bırakıyor. Küçük, sıradan bir his… ama garip bir şekilde beni buraya bağlıyor. Sanki uzun zamandır ilk kez gerçekten bir şey hissediyorum. Başımı kaldırıyorum ve o an fark ediyorum; Yağız bana bakıyor. Sabit. Sessiz. Gözleri üzerimde. Elinde hiçbir şey yok, kımıldamıyor. Sadece beni izliyor. O bakışta çözemediğim ama içime dokunan bir şey var. Sanki beni değil de, içimde sakladığım her şeyi görüyormuş gibi. Ağzımda hâlâ lokma var. Bir an duraksıyorum, kaşlarım hafifçe çatılıyor. İçimde küçük bir huzursuzluk kıpırdıyor. “Ne oldu?” diyorum. Sesim tam çıkmıyor; yemekle bölünmüş, yarım bir cümle. Ama o an bunu toparlayacak hâlim yok.

Yağız’ın yüzünde hafif bir değişim oluyor. Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrılıyor. Gülümsüyor. Ama bu bildiğim türden bir gülümseme değil; büyük değil, gösterişli hiç değil. Daha çok uzun zamandır kaybolmuş bir şeyin geri dönmesi gibi… sessiz, yumuşak ve biraz da kırılgan. “Hiç,” diyor. Kısa. Ama o tek kelimenin içinde söylenmeyen bir şey var; tam orada, havada asılı kalıyor. Bakışı hâlâ üzerimde. Sanki beni ilk kez böyle görüyormuş ya da burada olduğuma yeni ikna olmuş gibi. Bir an ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Elimdeki sandviçe bakıyorum, sonra tekrar ona. İçimde adını koyamadığım ince bir şey kıpırdıyor.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ‿︵‿◟❦◞‿︵‿
Adını koyamadığı ne?

𝙊𝙠𝙪𝙙𝙪ğ𝙪𝙣𝙪𝙯 𝙞ç𝙞𝙣 𝙩𝙚ş𝙚𝙠𝙠ü𝙧 𝙚𝙙𝙚𝙧𝙞𝙢. 𝙊𝙮 𝙫𝙚𝙧𝙞𝙥 𝙮𝙤𝙧𝙪𝙢 𝙮𝙖𝙥𝙖𝙧𝙖𝙠 𝙙𝙚𝙨𝙩𝙚𝙠 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙨𝙖𝙣ı𝙯 ç𝙤𝙠 𝙢𝙪𝙩𝙡𝙪 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙪𝙢.♥️

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

467okunma 8beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18