8. bölüm / 21
Zahir+1& | Başlangıç8.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Hazır, Açık, Sessiz,
Bölümler 21Şu an: 8.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Hazır, Açık, Sessiz,
- 1 1.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir köle, Bir kuma, Bir hiç2.092 kelime
- 2 2.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kaç, Koş, Saklan2.123 kelime
- 3 3.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sor, Konuş, Haykır2.237 kelime
- 4 4.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kadın, Bir nefes, Bir hiç2.105 kelime
- 5 5.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Utanç, Arzu, Pişmanlık2.270 kelime
- 6 6.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sevgi, Hüzün, Acı2.393 kelime
- 7 7.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir bakış, Bir yasemin, Bir hiç2.598 kelime
- 8 8.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Hazır, Açık, Sessiz,2.377 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 9.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kilit, Kapı, Anahtar2.320 kelime
- 10 10.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir cehennem, Bir sigara, Bir hiç1.974 kelime
- 11 11.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Oda, 57, 452.033 kelime
- 12 12.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Gerçek, Silah, Aslı2.361 kelime
- 13 13.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir Koridor, Bir Asansör, Bir hiç2.267 kelime
- 14 14.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sarılma, Burası, Mesafe1.577 kelime
- 15 15.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | His, Tanıdık, Bahçe2.040 kelime
- 16 16.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kırgınlık, Bir yorgunluk, Bir hiç1.890 kelime
- 17 17.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kumaş, Tekrar, Üşüyorum1.783 kelime
- 18 18.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bakış, Gözler, Mısır1.977 kelime
- 19 19.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir gece, Bir haya, Bir hiç2.185 kelime
- 20 20.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Elbise, Yakışmış, Gözleri1.886 kelime
- 21 21.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Düşünce, Araba, Çekingen2.409 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ben hazırım; yükü hafifken değil, ağırlaştığında da taşımak için.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ°•﹏‿✧‿︵‿.◟❦◞.‿︵‿✧‿﹏•°
Uyandığımda sabah içeriye usulca girmişti. Işık acele etmiyordu; perdelerin arasından süzülüyor, duvarlara dokunuyor, odanın köşelerinde geziniyordu. Zaman, sanki bana saygı duyuyordu. Gözlerimi açtığım an, içimde ne telaş vardı ne de umut. Sadece ağır, yerleşmiş bir his… Kaybın ardından gelen o durgun kabulleniş. Yatağın kenarına oturdum. Çarşaf buruşuktu; gecenin bıraktığı izler hâlâ üzerindeydi. Elimi üstünde gezdirdim. Küçük bir hareketti ama içimdeki dağınıklığı düzeltmeye çalışır gibiydim. Bazen insan, kendini toparlayamadığında etrafını düzeltir. Ben de öyle yaptım. Yastığı havalandırdım, yorganı düzelttim. Sanki düzenlersem, kalbimdeki kırık da yerine oturacaktı. Dolabın kapağını açtığımda içerideki kıyafetler bana baktı. Siyahlar, griler, solgun renkler… Hepsi yasın bir uzantısı gibiydi. Elim bir an durdu. Sonra, arada sıkışmış kırmızı beyaz elbiseyi gördüm. Uzun zamandır giymemiştim. Elimi uzattım. Kumaşı parmaklarımın arasında yumuşacıktı. Canlıydı. Bu ev için fazla mıydı? Yoksa ben, ilk kez kendim için bir şey mi seçiyordum?
Üzerimi değiştirdim. Elbise bedenime oturduğunda aynaya baktım. Tanıdık ama eksik olmayan bir yüz vardı karşımda. Yas hâlâ gözlerimin içindeydi ama tamamen beni ele geçirmiyordu. Saçlarımı topladım, ensede basit bir topuz yaptım. Abartısız. Sessiz. Ama bilinçli. Odamdan çıktığımda ev hâlâ sessizdi. Merdivenlerden inerken ayak seslerim yankılanmadı; sanki ev, sesimi emiyordu. Koridorun serinliği tenime değdi. Yağız’ın yokluğu hissediliyordu. Boşluk olarak değil; bir eksilme gibi. Dün gece bıraktığı ağırlık, hâlâ duvarlara sinmişti. Alt kata indiğimde hizmetlilerden biri, orta yaşlarda, yüzü her zaman sakin olan kadın koridorun ucunda belirdi. Adımlarını yavaşlattı, bana yaklaştı. Sesini alçak tuttu. “Pera Hanım, Yağız Bey çıktı. Kahvaltınızı hazırlamamı ister misiniz?” dedi.
Bir an cevap veremedim. Yağız gitti. Kelimeler zihnimde yankılandı. Gidişini bekliyordum ama gerçekleştiğinde içimde bir şey ince bir yerinden sızladı. Masada dün kalan boş kase geldi aklıma. “Yarın erkenden gideceğim,” deyişi… Gitmek bazen sadece bedenseldi. Ama bazen, geride bıraktıklarını da alıp giderdi insan. “Teşekkür ederim,” dedim sonunda. Sesim sandığımdan daha sakindi. “Kahvaltı… beraber yapalım mı?” Kadın duraksadı. Kaşları hafifçe çatıldı. “Anlamadım?” dedi. “Bir tabak daha koy ve kahvaltıyı hazırla.” Bir anlık şaşkınlıktan sonra başını salladı. “Tabii,” dedi. Adımlarını mutfağa doğru çevirdi. Ben ise kapıya yöneldim. Bahçeye çıkan kapıya. Ayakkabılarımın yanından geçerken durdum. Geri döndüm, eğildim ve ayakkabılarımı çıkardım. Soğuk taş zemine çıplak ayakla bastım. Derin bir nefes aldım. Kapıyı açtım.
Bahçe sabahın serinliğini hâlâ tutuyordu. Çimenler çiğliydi. İlk adımı attığımda ayaklarımın altından bir ürperti geçti. Soğuk değil; canlı. Toprak, sanki beni tanıyormuş gibi dokundu. Parmaklarımı çimenlerin arasına bastım. Islaklık tenime yayıldı. İçim titredi. Bu titreyiş korku değildi. Hatırlamaydı. Yaseminler yine oradaydı. Kokuları, dün geceki gibi boğucu değildi. Daha yumuşak, daha mesafeli. Sanki bana ‘buradayım’ demekle yetiniyorlardı. Taş sandalyeye baktım. Yağız’ın oturduğu yere. Şimdi boştu. Ama boşluk, bir terk ediş gibi durmuyordu. Daha çok, geri dönüş için bırakılmış bir iz gibiydi. Bir adım daha attım. Çimenlerin serinliği dizlerime kadar çıktı sanki. Elbisemin eteği hafifçe dalgalandı. Kırmızı ve beyaz… Bu bahçede fazla mıydı? Belki. Ama ben ilk kez, fazla olmayı göze alıyordum. Yağız’ın gidişini düşündüm. Arabaya binerken arkasına bakıp bakmadığını… Kapıyı kapatırken duraksayıp duraksamadığını… Bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı: Gitmek onun için kaçış değildi. Düzen kurma çabasıydı. Kendini yeniden toparlayabilmek için geri çekilmek.
Ya dönmezse? Bu düşünce içime ince bir korku bıraktı. Ama hemen ardından başka bir ses yükseldi: ‘Dönmek zorunda değil.’ Ama gitmek de her zaman kayıp değildir. Bahçenin ortasında durdum. Gözlerimi kapattım. Ayaklarımın altındaki toprağı, havadaki kokuyu, sabahın seslerini… Kuşlar hâlâ temkinliydi ama suskun değillerdi. Dünya yavaş yavaş geri geliyordu. Kapının açıldığını duydum. Arkama döndüm. Hizmetli kadın, uzaktan seslendi: “Kahvaltınız hazır hanımefendi.” Başımı salladım. İçeri doğru yürüdüm. Ayaklarım hâlâ çimenlerin serinliğini taşıyordu. Salona girdiğimde masa hazırlanıyordu. İki tabak. İki bardak. Bir fazlalık değil; bilinçli bir yer açma. Masaya oturmadım hemen. Pencerenin önünde durdum. Bahçeye son bir kez baktım. Taş sandalye, yaseminler, çimenler… Hepsi yerli yerindeydi. Ama ben değişmiştim. Bir tabak fazla koymak, diye düşündüm. Bu bir beklenti değil. Bu, yer açmak.
Masaya oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Kalbim sakindi ama canlıydı. Yağız’ın yokluğu, bir boşluk olarak değil; bir süreç olarak duruyordu önümde. Nehir’in sesi, artık keskin değildi. Daha çok uzaktan gelen bir fısıltı gibi. Kahvaltı masasında iki kişi için hazırlanmış yer vardı. Ama yalnız değildim. Bekliyordum. Ve bu bekleyiş, ilk kez acıtmıyordu. Çünkü bazı sabahlar, yasın içinden geçer. Bazı sabahlar, insan çıplak ayakla toprağa basar. Ve bazı sabahlar, bir tabak fazla koymak, hayata küçük bir kapı aralamaktır. Ben o kapının önündeydim. Açık. Sessiz. Hazır. Masaya oturduğumda, karşımdaki sandalyeye bakmadım. Bilerek. Çünkü bakarsam, Yağız’ı orada göreceğimi biliyordum. Gri gözlerini değil belki, ama varlığını. Sessizliğini. Dün geceden kalan o ağır ama artık ezmeyen hâlini. Bunun yerine tabağıma uzandım. Zeytinin tuzunu, ekmeğin sıcaklığını hissettim. Çayıma baktım. Buharı yükseliyordu. Hayat gibi… durmadan, fark ettirmeden.
Kahvaltıyı yalnız yapmıyordum. Bunu fark ettim. Karşımda biri oturuyormuş gibi yedim. Çatalıma uzanırken bekledim, sanki o da bir şey söyleyecekmiş gibi. Bir an duraksadım. “İstersen sen al,” der gibi oldum içimden. Bu düşünceyle gülümsedim. Sessizce, kimseye göstermeden. Lokmalar boğazıma takılmadı. Bu önemliydi. Yasın en büyük yalanı, insanın her şeyden vazgeçmesi gerektiğini söylemesidir. Oysa ben çiğnedim. Yuttum. Yaşadım. Her lokmada içimden bir şey çözülüyordu. Yağız’ın dün gece çorbayı içerkenki hâli geldi aklıma. Kaşığı ağzına götürmeden önce duruşu. Gözlerini kapayışı. O anki savunmasızlığı. Bir adamın, acının içinden geçerken ne kadar yalnız olabileceğini ilk kez o kadar net görmüştüm. “Buradayım,” dedim içimden. Ona mı, kendime mi bilmiyorum. Hizmetli kadın sessizce yaklaştı. “Bir isteğiniz var mı?” diye sordu. Sesi, bu evde öğrenilmiş bir dikkatle yumuşaktı. Başımı iki yana salladım. “Yok,” dedim. Gerçekten yoktu. Şu an için.
Kadın arkasını döndü. Birkaç adım attı. O sırada içimde bir dürtü yükseldi. Tutamadım. “Bir dakika,” dedim. Durdu. Döndü. Bekledi. “Bu evde… kitaplık var mı?” dedim. Sesimde tuhaf bir kararlılık vardı. Sanki uzun zamandır sormam gereken bir şeyi nihayet soruyordum. Kadının yüzü aydınlandı. “Evet,” dedi. “Üst katta. Koridorun solunda. Eski bir oda.” “Teşekkür ederim,” dedim. Bu kelimeyi bugün çok söylüyordum. Ama her seferinde içi doluydu. Masadan kalktım. Sandalyeyi itmedim. Yavaşça geriye çektim. Sanki gürültü yaparsam bir şey kırılacakmış gibi. Merdivenlere yöneldim. Her basamakta içimde bir beklenti vardı. Bu beklenti korkudan değildi. Daha çok, bir keşif hissiydi. Kendime ait bir alan bulma ihtimali. Üst kata çıktığımda evin sesi değişti. Aşağıdaki yaşam, burada yankıya dönüştü. Koridor uzundu. Duvarlarda asılı tablolar, yıllardır aynı yere bakıyordu. Yağız’ın çocukluğu, Nehir’in gülüşleri, bu evin geçmişi… Hepsi bu koridorda birikmişti.
Sol tarafa döndüm. Kapıyı gördüm. Ahşap, koyu renkli. Üzerinde ince çizikler vardı. Bu oda çok açılmış ama çok da terk edilmiş gibiydi. Elimi kapının koluna koydum. Soğuktu. Nefesimi tuttum. Sonra yavaşça çevirdim. Kapı gıcırdamadı. Bu da önemliydi. İçeri girdiğimde önce ışık dikkatimi çekti. Pencerenin önünde, ince perdelerin arasından süzülen bir sabah ışığı vardı. Toz zerrecikleri havada asılıydı. Oda, yıllardır bekliyormuş gibiydi. Sessiz ama küskün değil. Kitaplar… Duvar boyunca uzanan raflar. Tavana kadar. Kalın ciltliler, ince kapaklılar, eskimiş olanlar, hiç açılmamış gibi duranlar. Hepsi oradaydı. Bir hayatın düşünce birikimi gibi. Yağız’ın mıydı, babasının mı, Nehir’in mi bilmiyordum. Ama hepsi bu evin zihniydi. Pencerenin önünde sallanan bir sandalye vardı. Ahşap, koyu renkte. Yanında bir de masa, sanki orada durması bile bir davetti sanki. “Otur,” diyordu. “Kal.” Raflara yaklaştım. Elimi uzattım. Parmaklarım kitap sırtlarının üzerinde gezindi. Dokundukça içimde bir şey titredi. İnsan bazen bir başkasının kelimelerine dokunur ve kendi içini hisseder. Tam olarak öyleydi. Bir kitabın kenarı hafifçe yıpranmıştı. Onu çektim. İçinden eski bir ayraç düştü. Kurumuş bir yasemin yaprağı. Nefesim kesildi. Bu tesadüf değildi. Bu evde hiçbir şey öylece durmuyordu.
Kitabı yerine koydum. Başka birine dokundum. Bir roman. Bir şiir kitabı. Bir felsefe metni. Hepsi ağırdı. Ama taşıyamayacağım kadar değil. Aksine… sanki beni taşımaya hazırdılar. Sallanan sandalyeye doğru yürüdüm. Oturmadım. Sadece elimi sırtlığına koydum. Hafifçe ittirdim. Sandalye yavaşça hareket etti. Gıcırdamadı. Ritmik bir sesle sallandı. O ses… insanın kalbini sakinleştiren türdendi. Nefesimi onunla aynı ritme getirdim. Pencereye yaklaştım. Bahçe buradan farklı görünüyordu. Daha uzaktan. Daha bütün. Taş sandalye seçiliyordu. Çimenler, yaseminler… Hepsi bir çerçevenin içindeydi artık. Yaşadığım şeyler, ilk kez zihnimde bir yere oturuyordu. Bir kitabı aldım. Rastgele. Sayfalarını açtım. Okumadım. Sadece kokladım. Eski kitapların kokusu vardır. Tozla, zamanla, insan eliyle karışık. O koku içime dolduğunda gözlerim doldu. Çünkü bu koku, yalnızlığa ait değildi. Paylaşılmış saatlere, susarak yan yana durmalara aitti.
O an anladım: Bu oda benim için hazırlanmış değildi. Ama bana kapılarını açıyordu. Tıpkı bu ev gibi. Tıpkı Yağız gibi. Sandalyeye oturdum. İlk kez. Sallandım. Çok az. Kendimi fazla ileri geri bırakmadım. Henüz. Masaya kitabı koydum. Ellerimi dizlerimin üzerine yerleştirdim. Kalbim sakindi. Ama boş değildi. Yağız’ı düşündüm. Şu an nerede olduğunu. Bir toplantı masasının başında mıydı, yoksa bir odada tek başına mıydı? Beni düşünüyor muydu? Bunu bilmeye ihtiyacım yoktu. Çünkü ilk kez, düşünülmesem de var olabileceğimi hissediyordum. Bu oda, bana şunu söylüyordu: Kalabilirsin. Okuyabilirsin. Düşünebilirsin. Kendin olabilirsin. Ve ben, uzun zamandır ilk kez, bir yerde yalnız olmadığımı değil… kendimle kalabildiğimi fark ettim. Elimi kitabın kapağına koydum. Derin bir nefes aldım. Bu evde artık sadece anılar yoktu.
Kelime vardı. Sessizlik vardı. Ve ben… vardım. Kitabı açtım. Rastgele. Bilerek seçmedim sayfayı; bazı cümlelerin insanı bulması gerekir, insanın onları seçmesi değil. Gözlerim satırların üzerinde dolaştı. Harfler ilk anda netleşmedi. Sonra Mısır dilinde bir cümle durdurdu beni. Diğerlerinden ayrıldı. Sanki bana söylenmişti. “İnsan, en çok sustuğu yerde kaybolur; ama bazen aynı sessizlik, onu hayatta tutan tek şeydir.” Parmaklarım sayfanın kenarında durdu. Cümleyi bir kez daha okudum. Sonra bir kez daha. İçimde bir yere dokundu. Sustuklarımı düşündüm. Nehir’i. Yağız’ı. Bu evde söylenmeyen onca şeyi. Sessizliğin hem boğan hem koruyan tarafını… Sandalyede hafifçe sallandım. Gözlerimi kapatıp cümlenin içimde yer etmesine izin verdim.
Derken… Aşağıdan bir ses geldi. Önce net değildi. Uzak. Boğuk. Birinin adımı gibi. Sonra bir bağırma. Erkek sesi. Sert. Aceleci. Kelimeleri seçemedim ama tonunu hissettim. Bu evin alışık olmadığı bir tınıydı bu. İçimde bir şey gerildi. Sandalyeden kalktım. Nefesimi tuttum. “Yağız?” dedim fısıltıyla. Sesim bana bile ulaşmadı. Ardından başka bir ses. Daha tiz. Bir kadın mıydı, yoksa paniklenmiş bir adam mı, anlayamadım. Kalbim hızlandı. Kulak kesildim. Zaman bir an için daraldı. Aşağıyla yukarı arasındaki mesafe, olması gerekenden çok daha uzun geldi. Ve sonra silah sesi. Keskin. Tek. Evin içini yırtan bir patlama gibi. Duvarlardan sekti. Göğsümde patladı. Yerimden sıçradım. Kitap elimden kayıp masanın üzerine düştü. Yağız’ın beni kaçırdığı gece, gözümün önünden film şeridi gibi geçti. Kalbim öyle sert atıyordu ki, sesi duyulacak sandım. Ayaklarım soğudu. Ellerim titredi.
Bir an hiçbir şey yapamadım. Aşağı insem mi? İnmesem mi? Bedenim hareket etmek istedi ama aklım fren yaptı. Ya tehlikeliyse? Ya yanlış bir ana denk gelirsem? Ya… Yağız geldiyse ya da yoksa. Bu ev onun yokluğunda bana emanet edilmiş gibiydi ama bu emanet, silah sesiyle ağırlaşmıştı. Hizmetli kadın geldi aklıma. Sabah konuştuğum. Yüzü sakin olan, sesi alçak olan… O mutfaktaydı. Ya salondaydı. Ya… Hayır. Bu ihtimali düşünmek istemedim. Mideme bir ağrı saplandı. Birinin zarar görmüş olma ihtimali, ayaklarımı hep yerden kesiyordu. Bir bağırma daha geldi aşağıdan. Bu sefer daha net. Öfke vardı içinde. Panik. Kelimeler hâlâ seçilmiyordu ama sesin titremesi, bir şeylerin kontrolden çıktığını söylüyordu. Kapıya doğru bir adım attım. Sonra durdum. Ya inersem ve… Devamını getiremedim.
Aklımdan bin düşünce geçti. Yağız’ın adamları. Güvenlik. Bu evin korunaklı olduğu fikri. Ama silah sesi, bütün mantığı delip geçmişti. Kalbim 'git' diyordu. Aklım 'sakın' diye bağırıyordu. Koridorda durdum. Duvara yaslandım. Soğuk ahşap sırtıma değdi. Nefesim düzensizdi. Kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Düşün, Pera, dedim. Panik yapma. Ama panik, düşünceden hızlıydı. Bir an için aşağı indiğimi hayal ettim. Merdivenlerden koştuğumu. Bir şeyle yüzleştiğimi. Sonra başka bir ihtimal geldi: Kapının arkasında durup dinlemek. Kim olduğunu anlamak. Yardım çağrısı var mı diye bakmak. Ama ya birinin bana ihtiyacı varsa? Bu soru içimde yankılandı. Kitaplıktaki cümle geldi aklıma. Sessizlik… Sessiz kalırsam kendimi mi koruyacaktım, yoksa kaybolacak mıydım?
Bir adım daha attım. Merdivenlerin başına geldim. Aşağı baktım. Alt kat görünmüyordu. Sadece boşluk. Ve o boşluğun içinde yankılanan sesler. Bir silah sesi daha gelmedi. Bu daha da korkutucuydu. Sessizlik geri dönmüştü ama bu, sabahki sessizlik değildi. Tehlikeli bir durgunluktu bu. Fırtına sonrası gibi değil… fırtına öncesi gibi. “Hizmetli…” dedim kendi kendime. Sesim titredi. “Orada mısın?” Cevap yoktu. Kalbim boğazıma çıktı. Ellerimi yumruk yaptım, sonra açtım. Terlemişlerdi. Ne yapacağımı bilmiyordum. İlk kez gerçekten bilmiyordum. Bu evde kalmak mı, bu ev için hareket etmek mi gerekiyordu? Bir karar vermem gerekiyordu. Ama karar vermek için zamana ihtiyacım vardı. Ve zaman, o an bana hiç tanınmıyordu. Merdivenin başında öylece kaldım. Aşağıdan gelen sessizlik, az önceki silah sesinden daha ağırdı. Çünkü ses bitmişti ama anlam bitmemişti. Kalbim hâlâ o patlamanın yankısını taşıyordu. Ev, nefesini tutmuş gibiydi; sanki ben karar verene kadar hiçbir şey kıpırdamayacaktı.
Korkuyorum, diye düşündüm. Bunu inkâr etmedim. Cesur olmanın, korkmamak değil; korkuyla ne yaptığın olduğunu ilk kez bu kadar net hissettim. Ya aşağı inersem ve yanlış bir şeye tanık olursam? Ya inersem ve artık geri dönemeyecek bir kapıdan geçersem? Ya… Ya hizmetli kadın bana ihtiyaç duyuyorsa? Onun yüzü geldi gözümün önüne. Sabahki sakinliği. “Tabii,” deyişi. Bir tabak fazla koyarkenki anlayışı. O insan, bu evde yalnız değildi. Ben de değildim. Bu düşünce, içimde bir yerden güç çekti. Ayağımı ilk basamağa koydum. Ayak sesim bana çok yüksek geldi. Durup dinledim. Aşağıdan hâlâ ses yoktu. Ne bağırma, ne adım. Sadece evin kendi sesleri… duvarların içindeki eski bir tıkırtı, uzak bir saat sesi. Ama silah sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Onu hayal etmemiştim. Bundan emindim.
Bir basamak daha indim. Sonra bir tane daha. Elim demir korkuluğun üzerinde kaydı. Soğuktu. Nefesimi yavaşlatmaya çalıştım ama kalbim buna uymuyordu. Her adımda, aşağıda beni bekleyen şeyin şekli biraz daha belirsizleşiyor, bu belirsizlik korkumu büyütüyordu. Yarım katta durdum. Buradan salonun bir kısmı görünüyordu. Koltukların sırtı. Büyük pencerenin perdeleri. Her şey yerli yerindeydi. Dağınıklık yoktu. Kavga izi yoktu. Bu beni rahatlatmadı; tam tersine, daha da tedirgin etti. Çünkü silah sesi, böyle bir düzenin içinden gelmişti. “Hizmetli?” dedim, bu kez daha net. Sesim boşluğa çarpıp geri döndü. Cevap yok.
Bir an için geri çıkmayı düşündüm. Odaya dönüp kapıyı kilitlemeyi. Yağız şehir dışındaydı. Adamlarına ulaşmak… Bu evdeyken bile onlara ulaşmak bana yabancı geliyordu. Ben hâlâ misafirdim. Emanettim. Ama bu ev, bir süredir beni misafir gibi hissettirmiyordu. Son basamakları indim. Salonun ortasına vardığımda durdum. Hava soğuktu. Sanki camlardan bir yerden rüzgâr giriyordu ama perde kımıldamıyordu. Gözlerim her köşeyi taradı. Hiç kimse yoktu. Silah sesi buradan mı gelmişti? Yoksa daha içeriden mi? Mutfağa doğru birkaç adım attım. Kapı açıktı. İçerisi boştu. Tezgâh tertipliydi. Kahvaltıdan kalan tabaklar hâlâ masadaydı. İki tabak. Boğazım düğümlendi. Bu manzara, sabahki sakinliğin donmuş hâli gibiydi. Arkamda bir ses duydum. Çok hafif ama sert. Bir kumaş sürtünmesi gibi. Olduğum yerde kaldım. Dönmedim. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Nefes almayı unuttum. O birkaç saniye, hayatımın en uzun anlarıydı. Sonra arkamdan tanıdık bir ses geldi. Titrek ama canlı. "Merhaba, Pera."
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ‿︵‿◟❦◞‿︵‿
Tanıdık ses kime ait ola bilir?
𝙊𝙠𝙪𝙙𝙪ğ𝙪𝙣𝙪𝙯 𝙞ç𝙞𝙣 𝙩𝙚ş𝙚𝙠𝙠ü𝙧 𝙚𝙙𝙚𝙧𝙞𝙢. 𝙊𝙮 𝙫𝙚𝙧𝙞𝙥 𝙮𝙤𝙧𝙪𝙢 𝙮𝙖𝙥𝙖𝙧𝙖𝙠 𝙙𝙚𝙨𝙩𝙚𝙠 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙨𝙖𝙣ı𝙯 ç𝙤𝙠 𝙢𝙪𝙩𝙡𝙪 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙪𝙢.♥️
Bölüm etkileşimi
