3. bölüm / 21
Zahir+1& | Başlangıç3.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sor, Konuş, Haykır
Bölümler 21Şu an: 3.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sor, Konuş, Haykır
- 1 1.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir köle, Bir kuma, Bir hiç2.092 kelime
- 2 2.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kaç, Koş, Saklan2.123 kelime
- 3 3.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sor, Konuş, Haykır2.237 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kadın, Bir nefes, Bir hiç2.105 kelime
- 5 5.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Utanç, Arzu, Pişmanlık2.270 kelime
- 6 6.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sevgi, Hüzün, Acı2.393 kelime
- 7 7.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir bakış, Bir yasemin, Bir hiç2.598 kelime
- 8 8.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Hazır, Açık, Sessiz,2.377 kelime
- 9 9.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kilit, Kapı, Anahtar2.320 kelime
- 10 10.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir cehennem, Bir sigara, Bir hiç1.974 kelime
- 11 11.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Oda, 57, 452.033 kelime
- 12 12.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Gerçek, Silah, Aslı2.361 kelime
- 13 13.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir Koridor, Bir Asansör, Bir hiç2.267 kelime
- 14 14.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sarılma, Burası, Mesafe1.577 kelime
- 15 15.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | His, Tanıdık, Bahçe2.040 kelime
- 16 16.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kırgınlık, Bir yorgunluk, Bir hiç1.890 kelime
- 17 17.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kumaş, Tekrar, Üşüyorum1.783 kelime
- 18 18.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bakış, Gözler, Mısır1.977 kelime
- 19 19.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir gece, Bir haya, Bir hiç2.185 kelime
- 20 20.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Elbise, Yakışmış, Gözleri1.886 kelime
- 21 21.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Düşünce, Araba, Çekingen2.409 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sor, çünkü sorulmayan her soru, ruhunda bir gölge bırakır ve seni kalbine esir eder.
ㅤㅤㅤ°•﹏‿✧‿︵‿.◟❦◞.‿︵‿✧‿﹏•°
Araba ağır bir sarsıntıyla ilerlemeye başladı. Tekerleklerin taşlı yolda çıkardığı sert gıcırtı, kalbimin ritmiyle yarışıyor, her viraj ve ani dönüş göğsümde bir boşluk bırakıyordu. Sanki içimdeki korku, yolun taşlarıyla birlikte titreşiyor, bedenimi parçalara ayırıyordu. Camdan dışarı baktım; gecenin karanlığı, ay ışığının arasından süzülerek gölgeleri parçalı bir şekilde yüzüme çarpıyordu. Ağaçların siluetleri birer kara deniz gibi dalgalanıyor, ayın solgun ışığı gözlerime işliyordu. İçimde hem korku hem merak, hem soğuk hem de tuhaf bir sıcaklık dolaşıyordu. Bu sıcaklık istemsiz bir teslimiyetin ilk kıpırtısıydı belki de; karşı koymak yerine gözlemlemeye mecbur bırakılıyordum kendimi.
Karşımda oturan adam hâlâ kıpırdamıyordu. Tek fark edebildiğim, göz kapaklarının neredeyse belli belirsiz kırpışlarıydı. Mavi gözleri üzerime sabitlenmişti; bakışı, sadece görmekle kalmayıp içimdeki yaraları tek tek ölçüyordu. Sanki sakladığım her korkuyu, her kırıklığı, her utancı çıkarıp yeniden yerleştiriyordu zihnimde, bir mucize gibi ama ürpertici bir hakimiyetle. Hem derin hem uzak, hem soğuk ama tuhaf bir şekilde yakın... Nefesim donmuş, ellerim elbisemin kumaşına kenetlenmiş, titriyordu. İçimdeki ses bağırıyordu: “Sor! Konuş! Haykır!” Ama dilim, boğazımda düğümlenmişti; kelimeler kendi irademin değilmiş gibi boğazımda çırpınıyordu.
Sonunda sessizliği o bozdu. “Benden korkuyorsun.” Sesi ne bağırıyordu ne de fısıldıyordu; tok, keskin ve tartışmaya kapalıydı, adeta bir karar gibi. Dudaklarım titreyerek aralandı: “Sen… kimsin? Ve benden ne istiyorsun?” Adam başını hafifçe yana eğdi, gözlerindeki mavilik loş ışıkta daha da derinleşti. Dudaklarının kenarı kıvrıldı; o gülümseme, ne merhamet ne öfke taşıyordu. Sadece soğuk bir hakikatin habercisiydi. “Sen… artık bana aitsin,” dedi. Sözleri arabanın uğultusuyla karıştı ve içimde bir dalga gibi yükseldi. Ellerim hâlâ kumaşa kenetlenmiş, titriyordu; ama bu titreme artık sadece korkudan değildi. İçinde bilinmez bir çekim, istemsiz bir teslimiyet vardı. Adam hafifçe öne eğildi, ellerini dizlerinin üzerine koydu. Gözleri hâlâ üzerimdeydi; soğuk ama sarsılmaz bir kararlılık taşıyordu. “Direnmek anlamsız,” dedi.
İçimde tuhaf bir karışım doğdu; korku ve garip bir güven birbirine karışıyor, gözlerimi ondan ayıramıyordum. Arabanın metalik uğultusu, taşlara çarpan tekerleklerin ritmi, kalbimin atışı… her şey onun varlığıyla eşitlenmişti. “Bana… gerçekten zarar vermeyecek misin?” diye fısıldadım, sesim titrek ama merak doluydu. Adamın dudakları hafifçe kıvrıldı. “Sana zarar vermek… istemiyorum.” Sesi kulaklarımda bir tılsım gibi dolaştı. Hafifçe başını eğdi; soğuk gülümsemesi dudaklarının kenarında belirdi. Araba ilerliyor, gece sürüyordu ve ben, istemesem de, istemsizce ona ait olmanın tuhaf, ağırlık veren ama bir şekilde güvenli hissettiren sıcaklığını içimde hissediyordum.
Bir süre daha sessizce bana baktı. Mavi gözleri sabit, dikkatli ve ölçülüydü; hiçbir duygu dışarıya taşmıyordu. İçimde onun bakışına karşı hiçbir kıpırtı yoktu; sadece gözlem ve gözlemlenen arasındaki mesafe vardı. Omuzlarımı biraz daha geriye çektim; içimdeki yorgunluk, korku ve geçmişin ağırlığı birleşerek bir gölge gibi çöktü omuzlarıma. Camdan dışarı baktım. Araba taşlı yolu ağır ağır aşıyor, her sarsıntı göğsümde bir boşluk bırakıyordu. Gecenin karanlığı, memleketimden uzaklaşmanın acı gerçekliğini gözlerime çarpıyordu. Sokaklar, eski evler, çocukluğumun daracık sokakları… her biri zihnimde bir film şeridi gibi geçiyordu. İçimde tuhaf bir boşluk, kaybolmuşluk ve hüzün vardı. Artık hiçbiri bana ait değildi; şehir, taşlar, hatta kendi hatıralarım bile başka bir yere sürüklenmiş gibiydi.
Hatırladığım tek şey, babamın soğuk bakışları, annemin korkuyla büzülüşü ve içimde sessizce çığlık atan benliğimdi… Hem babama, hem geçmişime, hem de kendime duyduğum öfke ve kırgınlıkla doluydu. Çünkü sevilmemiştim, korunmamıştım. İçimdeki boşluk her nefesle büyüyor, kaybolmuşluğum daha da ağırlaşıyordu. Hatıralar birer diken gibi saplanıyor, her biri bana ne kadar savunmasız ve yalnız olduğumu hatırlatıyordu. Memleketimden uzaklaşmak, yalnızca fiziksel bir mesafe değildi; ruhumdan, geçmişimden koparılmak, yıllardır biriktirdiğim korku ve öfkeyle baş başa kalmak, kendi karanlığımda yalnız yürümek demekti.
Adam hâlâ sessizdi. Bir süre boyunca bana baktı; gözleri öylesine derin ve sabitti ki, içimde hem tuhaf bir direnç hem de soğuk, merak dolu bir his uyandırdı. Ardından çantasını açtı ve içinden kalın bir kitap çıkardı. Sayfaların hışırtısı, arabanın uğultusuyla birleşerek kendine özgü bir ritim oluşturuyordu; her sayfa, her kelime, gecenin ve yolun sabit, değişmez akışına eşlik eder gibi görünüyordu.
Ben düşüncelere daldım. Sorular aklımda dönüp duruyordu: Neden buradayım, neden hâlâ yaşıyorum, nereye gidiyorum… Ama bir süre sonra hepsi anlamını yitirdi, kelimeler zihnimde boğuluyor, düşünceler sisli bir gölge gibi kayboluyordu. Arabanın hafif titremesi, taşlara çarpan tekerleklerin ritmi, adamın mavi gözlerindeki sabit bakış ve kitabın sayfalarının hışırtısı… hepsi birbirine karışmış, beni kendi varlığımın ötesine çekiyordu. İçimde bir ağırlık vardı; yılların birikmiş yorgunluğu, kırgınlıklar ve karşılıksız beklentilerin yükü, ruhumu sessiz ama sarsılmaz bir şekilde bastırıyordu.
Gözlerimi kapattım. Sorular hâlâ vardı, ama artık sessizlikle birleşmiş, hafiflemiş, sanki uzak bir nehrin akışıyla birlikte yavaş yavaş uzaklaşıyordu. İçimdeki boşluk, geçmişin gölgeleri, yılların getirdiği yorgunluk ve kayıp duygusu ile karışmıştı; her nefes, bu ağırlığı biraz daha bastırıyor, sonra yavaşça gevşeyerek beni derin, zamansız bir uykuya sürüklüyordu. Arabanın uğultusu, taşların sesi ve adamın sessiz varlığı, her şeyi arka plana itiyor, ben kendimi yalnız ama bir şekilde güvenli, rüya ile gerçek arasında süzülürken buluyordum.
Her kısım, her gölgenin hareketi, her titreşim bir zamanlar sahip olduğum ama artık ulaşamadığım anıları hatırlatıyordu. Bu anılar acı veriyordu, ama aynı zamanda bir rahatlama da sunuyordu; geçmişin ağırlığıyla yüzleşmek, içimdeki boşluğu yavaş yavaş dolduruyordu. Uyku, artık bir kaçış değil, bir teslimiyet olmuştu; zihnim sessizliğin içinde yavaşça çözülüyor, içimdeki tüm kırılganlık ve sorular, derin bir dinginliğe dönüşüyordu.
Ve sonunda, tüm bedenim ve ruhum uykunun eline teslim oldu. Her tarafım gevşedi, kalbim yavaşladı, gözlerim tamamen kapandı. Arabanın ritmi, taşların sesi, adamın kitabın sayfalarındaki hışırtı… hepsi bir fon gibi arkada kaldı. İçimdeki ağırlık hafifledi, düşünceler eriyip kayboldu. Sadece sessizlik ve huzur vardı. Uykunun derin, güvenli kollarına kendimi bıraktım; tüm dünyadan, tüm korkulardan ve tüm sorulardan uzak, sadece varlığımın sessizliği içinde süzüldüm.
~•~
Ne kadar uyudum bilmiyorum. Arabanın ani bir sarsıntısıyla gözlerimi açtım. İlk fark ettiğim şey, geceydi; hâlâ bitmemişti. Ay gökyüzünde daha da yükselmiş, camdan içeriye daha keskin bir ışık düşüyordu. İçimde tuhaf bir sersemlik vardı; uykunun sisinden yeni uyanmış bir çocuk gibi etrafıma baktım. Adam karşımda oturuyordu. Hâlâ. Elindeki kitabı kapatmış, sessizce bana bakıyordu. Mavi gözleri ay ışığında daha da belirginleşmişti. O bakış… uyumadan önce gördüğümle aynıydı. Derin, soğuk, ama anlaşılmaz bir şekilde yakın. Gözlerimi kaçırmak istedim, ama yapamadım. Sanki bakışları beni sabitlemiş, bir yere zincirlemişti.
Boğazımı temizledim, sesi kırık çıkan bir fısıltıyla konuştum: “Ne kadar oldu… ne kadar zamandır gidiyoruz?” Adam gözlerini benden ayırmadan yanıtladı: “Yeterince.” Ne demekti bu? Yeterince… Ama neye göre? İçimdeki merak bir an için öfkeye dönüştü. Sanki benim bütün sorularım, bütün cevap bekleyen haykırışlarım onun gözlerinde, dudaklarının kenarında küçücük bir gülümsemeye dönüşüp kayboluyordu. Oysa ben hâlâ yanıyordum, hâlâ içimdeki geçmişin küllerinde debeleniyordum.
Başımı çevirdim, camdan dışarıya baktım. Yol hâlâ uzuyordu; dağların siluetleri, ay ışığında keskinleşen ağaç gövdeleri, gölgeler… Her şey bana yabancıydı. İçimden bir an, geri dönme isteği geçti. Ama geri dönecek bir evim yoktu. Ev dediğim yer zaten bana hiçbir zaman ait olmamıştı. O sokaklarda sevilmedim, korunmadım, varlığım bile fark edilmedi. Yalnızlıkla büyümüştüm, yalnızlıkla yoğrulmuştum. Ve şimdi, bu yabancı adamın karşısında, yine aynı yalnızlığın içine sürükleniyordum.
Ama bir fark vardı. Bu yalnızlık, onun bakışlarıyla bir anlam kazanıyordu. Soğuk, sert, ama net. En azından belirsiz değildi. Adamın sesi düşüncelerimi böldü. “Düşünüyorsun.” İrkilip ona döndüm. Kaşlarımı çattım. “Evet, düşünmek yasak mı?” Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Ne gülüyordu, ne de ciddiyetini bozuyordu. Sadece küçük bir kırılma, neredeyse alay eder gibi. “Hayır,” dedi. “Sadece, düşüncelerin seni yutuyor.”
O an, içimde bir şey düğümlendi. Evet, doğruydu. Kendi düşüncelerim beni yutuyordu. Geçmişim, hatıralarım, nefretim, boşluğum… hepsi üstüme çöküyordu. Ama bunu ondan duymak… beni hem kızdırdı hem de garip bir şekilde rahatlattı. Bakışlarımı yeniden ondan kaçırdım. Arabanın camında kendi yansımamı gördüm; solgun, yorgun ve sanki yabancı bir yüz. Kendi gözlerimin içine bakamadım.
İçimdeki yorgunluk yeniden ağırlaştı. Uyku tekrar beni çekmeye başladı. Ama bu sefer direnmedim. Adam hâlâ sessizdi; kitabı dizlerinin üzerinde duruyordu, parmakları kapalı sayfaların üzerinde dinleniyordu. Gözleri, sanki beni değil, içimdeki boşluğu izliyordu. Başımı camın soğuk yüzeyine yasladım. Yol uzuyordu, gece derinleşiyordu. Ve ben, istemsizce, bir kez daha uykuya teslim oldum.
~•~
Araba aniden sarsıldı. Metalin keskin çınlaması, gecenin sessizliğini delip geçen bir patlama gibi kulaklarımı doldurdu. Uykunun ağırlığı, birkaç saniye öncesine kadar bedenimi saran bir battaniye gibi sıcak ve güvenli iken, bir anda paramparça oldu. Gözlerimi korkuyla açtım; kalbim göğsümde deli gibi çarpıyor, içimde panik ve sersemlik birbirine karışıyordu. Camın yanından fırlayan ilk kurşun… camın kenarından geçmişti. Bütün bedenim anlık bir elektrik çarpmasıyla titreşti; uykunun sakinliği tamamen silinmişti.
“Ne oluyor?!” diye bağırdım, sesim çatlamış, boğuk ve korku doluydu. Adam… hiç panik yapmadı. Bir eliyle kolumdan sertçe tuttu, beni kendine doğru çekip aşağı bastırdı. Soğuk, keskin ve tartışmasız bir emir tonuyla, “Eğil,” dedi. Gözlerinde tek bir titreme yoktu; yüzünde yalnızca kontrol vardı. Arabanın camından geçen ikinci kurşun, başımın üzerinden geçtiğinde, onun reflekslerinin hayatımı kurtardığını anladım.
Arabanın önü yalpaladı; şoför sert bir manevra yaptı, direksiyonu kırdı ve taşlı yolda tekerlekler kaydı. İçimde midemi altüst eden, neredeyse bütün vücudumu sarsan bir savrulma hissettim. Dışarıda karanlıkta silüetler belirdi; ağaçların arasından kayan gölgeler, ellerinde parlayan metal, sinsice ilerliyordu. “Bize ateş ediyorlar!” dedim, sesim titreyerek yükseldi.
Adam hâlâ sakin, buz gibi bir netlikle önümdeydi. “Biliyorum,” dedi. Sözü kısa, kesin ve korkusuzdu. Çantasını bir hamlede açtı; içinden kitap değil, ağır bir tabanca çıktı. Hareketleri öylesine doğal, öylesine alışılmıştı ki, sanki bunu yüzlerce kez yapmıştı. Şarjörü kontrol etti, mekanizmayı çekti ve sonra tekrar bana döndü. “Başını eğmeye devam et.”
Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi; nefesim düzensiz ve hızlıydı. Bir yanım onun soğukkanlılığına hayret ederken, diğer yanım tuhaf bir güven duygusuna kapıldı. O an, tüm kaosun ortasında, yanında olmak sanki tek güvenli liman gibiydi. Üçüncü kurşun camı paramparça etti. Küçük cam kırıkları saçlarıma ve omzuma saplandı; acı ve ürperti birlikte dolaştı vücudumda. Gözlerimi sıkıca kapadım, dişlerimi kenetledim. Dışarıdan gelen bağırışlar ve koşu sesleri, ardından adamın tabancasından çıkan ilk atışın patlamasıyla kulaklarımı sağır edecek bir gürültüye dönüştü.
Her şey bir anda hızlandı. Motor homurdanarak ileri fırladı, araba karanlığı yarıp hızla yol aldı. Kalbim neredeyse yerinden çıkacak gibiydi; o birkaç saniyelik dehşet, tüm uykularımı, düşüncelerimi, güven duygumu darmadağın etmişti. Başımı yavaşça kaldırdım ve gözlerim adama kaydı. Tabancayı hâlâ elinde sıkıca tutuyordu, bakışları dışarıya, saldırganlara kilitlenmişti. Dudaklarının kenarında en ufak bir tereddüt yoktu; her hareketi kararlı ve kesin. Titreyerek fısıldadım: “Bunlar… kim?”
O an, mavi gözleriyle bana döndü. Loş ışıkta donuk ve keskin bir bıçak gibi parlayan gözleri, tüm cevabı taşıyordu: “Senin geçmişin,” dedi. Bütün tüylerim diken diken oldu. Boğazımda bir çığlık birikti; ama tam çıkacakken… gözlerim karardı, dünya aniden kayboldu.
~•~
Birden sıçrayarak uyandım. Nefesim kesik kesikti, göğsüm sanki ateşin içindeymiş gibi yanıyordu. Avuçlarımda ter birikmişti, saçlarım alnıma yapışmıştı. Etrafıma bakındım; camdan içeri hâlâ ay ışığı sızıyor, araba aynı ağır uğultusuyla taşlı yolu aşıyordu. Her şey sessizdi. Ellerimi sıkıca birbirine bastırdım. Az önceki kurşun sesleri, camların kırılışı, adamın elindeki silah… Hepsi öylesine gerçekti ki, bunun sadece bir rüya olduğuna inanmakta zorlanıyordum. Nefesim hâlâ düzensizdi, kalbim göğsümün içinde çırpınan bir kuş gibi çarpıyordu.
Başımı yana çevirdim. Karşımda oturan adam hâlâ aynı sakinlikle kitabını okuyordu. Sayfaların arasında parmakları usulca hareket ediyor, gözleri satırlara gömülüydü. Sanki dünyada hiçbir şey yokmuş gibi… sanki biraz önceki dehşeti sadece ben yaşamıştım. Bir an gözlerim onda kaldı. Ya az önceki kâbus aslında içgüdülerimin bana gösterdiği bir gerçekse? Ya gerçekten bir gün o tabancayı çantasından çıkarırsa?
Dudaklarımı ısırdım, gözlerimi kapattım. Kendime fısıldadım: 'Bu sadece bir rüya… sadece bir rüya…' Ama içimdeki ürperti, gerçek ile hayalin sınırını hâlâ bulanık bırakıyordu. Birden araba sessizliğin ortasında yankılanan bir telefon sesiyle doldu. Çalan melodi sert değildi, ama gecenin karanlığında insanın içini delen bir uğultu gibiydi. Adam başını yavaşça eğdi, cebinden çıkardığı telefona baktı. Ekranın soğuk ışığı yüzüne vurdu, keskin hatlarını daha da belirginleştirdi.
Telefon çalmaya devam ederken hiçbir şey söylemedi. Açmadı. Sadece ekrana baktı, sanki uzun zamandır beklediği bir şeymiş gibi… ama parmağını tuşlara götürmedi. O ışık kısa bir an için arabanın içini de aydınlattı; koltukların gölgeleri uzadı, benim yüzüm bile solgun bir yansıma gibi cama vurdu. Sonra telefon sustu. Ekran karardı. Arabanın içi yeniden sessizliğe gömüldü. Adam telefonu çantasına geri koydu, gözlerini bana çevirdi.
“Neredeyse geldik.” dedi yalnızca. Sesi ağırdı. O an anladım ki bu sessizlik, bu yolculuk, artık bambaşka bir noktaya gidiyordu. Araba birden keskin bir viraj aldı, taşların üzerinden kayarak ilerledi. İçimdeki sarsıntı göğsümde yankılandı, ama gözlerim artık korkudan çok dışarıya sabitlenmişti. Camın ardında uzanan gece… ne garip ki, karanlık her şeyi yutarken bile, Türkiye hâlâ güzeldi. Ay ışığı toprağın damarlarını, zeytin ağaçlarının gövdelerini, dağların gölgesini parça parça ortaya çıkarıyordu. Bu toprak, her şeye rağmen hâlâ büyüleyiciydi.
Bir süre sonra uzaklarda ışıklar göründü. Önce belli belirsiz, sonra giderek çoğalan, parlayan şehir ışıkları. Gözlerimi kısıp baktım ve dudaklarımdan istemsiz bir fısıltı döküldü: “İstanbul…”
Evet, burası İstanbul’du. Karanlığın bile gizleyemediği güzellik. Camdan gördüğüm siluet, Boğaz’ın derin gölgeleri, minarelerin ince hatları, köprülerin asılı ışıkları… Her şey büyüleyici bir rüya gibi parlıyordu. İçimde bir an için bütün korkuları bastıran bir sıcaklık belirdi. İstanbul, hem bir sığınak hem de bir tuzak gibiydi; ama güzelliği karşısında susmaktan başka çarem yoktu.
Araba yavaşladı. Şehir ışıklarının arasından ayrıldık, daha ıssız ama göz kamaştırıcı bir yola girdik. Ve sonunda… önümüzde kocaman bir ev belirdi. Araba daha kapıya varmadan, dev demir kapılar ağır bir uğultuyla kendi kendine açıldı. İçimde ürpertiyle karışık bir hayranlık yükseldi. Hiç kimse dokunmamıştı, ama kapı sanki görünmez bir elin buyruğuyla itaat etmişti. Bahçesi öyle büyüktü ki, araba yaklaşırken gözlerim yeşilliğin içine gömüldü. Kapının önünde beyaz gömlekli adamlar bekliyordu; yüzleri seçilemiyor, ama beden dilleri dimdik ve hazırlıklıydı. Sanki çoktan biliyorlardı geleceğimizi.
Bahçenin içi ışıklarla doluydu. Her köşede fenerler yanıyor, beyaz taş yollar gölgelerle birleşiyordu. Çiçekler, fıskiyeler, heykeller… hepsi ay ışığıyla ve yapay ışıkların parıltısıyla parıldıyordu. Bu ev, sıradan bir ev değildi; içine girenin hayatını değiştiren türden bir mekândı. Araba ağır ağır içeri girdi, ben camdan dışarı bakmayı bırakamıyordum. İçimde hem merak hem ürkek bir teslimiyet kabarıyordu. İstanbul’un gecesiyle, bu evin ışıkları arasında kalmıştım.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ‿︵‿◟❦◞‿︵‿
Senin geçmişin” dediğinde neyi kastediyor? Ailesi mi, memleketi mi, yoksa bastırdığı travmaları mı?
𝙊𝙠𝙪𝙙𝙪ğ𝙪𝙣𝙪𝙯 𝙞ç𝙞𝙣 𝙩𝙚ş𝙚𝙠𝙠ü𝙧 𝙚𝙙𝙚𝙧𝙞𝙢. 𝙊𝙮 𝙫𝙚𝙧𝙞𝙥 𝙮𝙤𝙧𝙪𝙢 𝙮𝙖𝙥𝙖𝙧𝙖𝙠 𝙙𝙚𝙨𝙩𝙚𝙠 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙨𝙖𝙣ı𝙯 ç𝙤𝙠 𝙢𝙪𝙩𝙡𝙪 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙪𝙢.♥️
Bölüm etkileşimi
