4. bölüm / 21
Zahir+1& | Başlangıç4.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kadın, Bir nefes, Bir hiç
Bölümler 21Şu an: 4.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kadın, Bir nefes, Bir hiç
- 1 1.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir köle, Bir kuma, Bir hiç2.092 kelime
- 2 2.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kaç, Koş, Saklan2.123 kelime
- 3 3.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sor, Konuş, Haykır2.237 kelime
- 4 4.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kadın, Bir nefes, Bir hiç2.105 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Utanç, Arzu, Pişmanlık2.270 kelime
- 6 6.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sevgi, Hüzün, Acı2.393 kelime
- 7 7.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir bakış, Bir yasemin, Bir hiç2.598 kelime
- 8 8.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Hazır, Açık, Sessiz,2.377 kelime
- 9 9.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kilit, Kapı, Anahtar2.320 kelime
- 10 10.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir cehennem, Bir sigara, Bir hiç1.974 kelime
- 11 11.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Oda, 57, 452.033 kelime
- 12 12.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Gerçek, Silah, Aslı2.361 kelime
- 13 13.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir Koridor, Bir Asansör, Bir hiç2.267 kelime
- 14 14.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sarılma, Burası, Mesafe1.577 kelime
- 15 15.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | His, Tanıdık, Bahçe2.040 kelime
- 16 16.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kırgınlık, Bir yorgunluk, Bir hiç1.890 kelime
- 17 17.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kumaş, Tekrar, Üşüyorum1.783 kelime
- 18 18.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bakış, Gözler, Mısır1.977 kelime
- 19 19.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir gece, Bir haya, Bir hiç2.185 kelime
- 20 20.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Elbise, Yakışmış, Gözleri1.886 kelime
- 21 21.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Düşünce, Araba, Çekingen2.409 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kadın, hayata yön veren sessiz bir güçtür; her gülüşünde umut, her gözyaşında tarih saklıdır.
ㅤㅤ ㅤ°•﹏‿✧‿︵‿.◟❦◞.‿︵‿✧‿﹏•°
Araba ağır bir uğultuyla durdu. Tekerleklerin taşlı yolda bıraktığı son iz, geceye yayılan sessizlikle birleşti. Camdan içeri sızan solgun ışık yüzüme vurduğunda derin bir nefes aldım. Motor sustuğunda içimdeki bütün uğultular da bir anlığına sustu. Kapı açıldığında serin bir rüzgâr içeri doldu; çiçek kokusu, toprak ve gece birbirine karıştı. Adamın hareketleri hâlâ aynıydı: ölçülü, sert, sanki her adımı önceden hesaplanmıştı.
Bitti mi? Nereye geldiğimizi bilmiyordum. Ama içimde korkuyla karışık tuhaf bir merak vardı; tıpkı uykudan uyanır uyanmaz rüyanın devamını bekleyen biri gibi. Bir an bana baktı, sonra dışarı çıktı. Karanlığın içinden gelen ışık, yüz hatlarını daha da belirginleştirdi: keskin, kusursuz, soğuk. Ben de kapıyı açtım. Ayaklarım yere bastığında taşların soğukluğu ayakkabılarımın altından tenime geçti. Başımı kaldırdım. Karşımda sessiz bir ihtişamla yükselen o ev… sanki kendi nefesini bile dinliyordu. Ay ışığı bahçeye serilmiş, gölgeler bile disiplinli görünüyordu. Her şey fazlasıyla kusursuzdu; güzelliğiyle rahatsız eden bir yerdi burası.
Tam o anda evin kapısı hızla açıldı. İçeriden genç bir kadın çıktı. İnce beyaz bir elbise giymiş; kumaş ayak bileklerine kadar uzanıyor, rüzgârla dalgalanıyordu. Saçları omzuna dökülmüş, çıplak ayakları taşlara hafifçe vuruyordu. Kadın koşmaya başladı. Refleksle bir adım geri çekildim. O ise doğrudan adamın kollarına atıldı. Nefes nefese, kalbinden taşan bir özlemle kollarını boynuna doladı. “Seni çok özledim,” dedi.
Sesi inceydi; neredeyse çocukça, titrek bir sevgiyle doluydu. Sonra hiç tereddüt etmeden dudaklarını onun dudaklarına bastırdı. O an içimde bir şey yerinden koptu. Ne olduğunu bilmiyorum… kıskançlık mıydı bu, yoksa o sahnenin karşısında kendi varlığımı yitirme hissi mi? 'Umrumda değildi,' demek istedim ama bedenim beni ele verdi. 'Adam evli, ne bekliyordum ki?' Ellerim kenetlendi, nefesim hızlandı. Kalbimin ritmi artık bana ait değildi.
Adam hiçbir şey yapmadı. Ne karşılık verdi ne de geri çekildi. Sadece durdu. Bu bile bana fazla geldi. Kadının parmakları hâlâ onun boynundaydı, gözleri parlıyordu. Ve sonra o gözleri gördüm. Mavi. Aynı o mavililik. Ama bu sefer parıltılı, sıcak, neredeyse zehirli bir mavi. Kadın derin bir nefes aldı, sonra bana döndü. Bakışı nazikti ama o gülümsemede gizlenen bir şey vardı; uyarı gibi, tehdit gibi, sahiplenme gibi. Gözleriyle beni baştan aşağı süzdü, ardından sesini incelterek sordu: “Bu kim, aşkım?”
Aşkım. Bu kelime dudaklarının arasından çıkarken havayı kesmişti. İçimde tuhaf bir sıcaklıkla birlikte buz gibi bir ürperti yayıldı. Adam bana dönmeden konuştu. Sesi yine aynıydı: düz, soğuk, ölçülü. “Bu, Pera. Bizimle kalacak.” Kadın kısa bir an durdu. Gülümsemesi dondu, sonra yeniden yüzüne yerleşti. “Ne güzel…” dedi. Ama o gözlerindeki küçücük sarsılma, bir kalp atımı kadar süren o donukluk geceden bile daha gerçekti.
Ve ne demekti 'Bizimle?' Kelimeyi zihnimde çevirdim, tekrar ettim ama hiçbir yere oturmadı. Biz kimdi? Biz neydi? Kadın şimdi tam karşımdaydı. Rüzgâr saçlarımı savurdu, etraftaki fenerler birer birer yanıp söndü. Bahçedeki heykellerin gölgeleri uzadı; sanki hepsi bizi izliyordu. Elini uzattı. Parmakları uzun ve narindi. Elini tuttum; dokunuşu yumuşaktı ama içinde bir titreme vardı, görünmeyen bir korkunun gölgesi. Gülümsemesi tatlıydı, hatta fazla tatlı. Belki de kırılganlığını gizlemek içindi. “Ben Nehir,” dedi. Kısa bir durakladı, sonra devam etti. “Yağız’ın karısıyım.”
İşte o anda, ilk kez duydum o ismi. Yağız. Kelime içimde yankılandı. Sert, soğuk, yabancı. Ona ait bir isimdi; bana asla dokunamayacak kadar uzakta duran bir gerçek gibi. Nehir’in gülümsemesi büyüdü. “Memnun oldum,” dedi, başını hafifçe eğerek. Ben de refleksle gülümsedim. Sahte, yorgun, kırılgan bir gülümseme. Hiçbir şey diyemedim. Rüzgâr fenerleri salladı. Işık yüzüme vurdu, gölgem yere düştü. Ve o gölgede üç kişiydik. Ama içimden bir ses fısıldar gibi söyledi: 'Burada fazlalık olan sensin, Pera. Sen bir hiçsin.' Ve o an, ilk defa gerçekten hissettim: Ben… bir kadındım, bir nefestim, bir hiçtim.
Nehir ellerini yavaşça çekti, ama ben hemen ellerimi birleştirdim. Titrediğimi fark ettirmemeye çalıştım; ama parmaklarım sıkıca kenetlenmiş, avuçlarımda istemsiz bir gerilim vardı. İçimde tuhaf bir karmaşa dolaşıyordu: merakla karışık korku, istemsiz bir çekim ve kendime itiraf edemediğim bir sıcaklık. Bu sıcaklık, istemesem de bedenime nüfuz ediyor, kalbimi kendi ritmi dışında attırıyordu. Yüzüm soğuk, sesim kontrollüydü; ama içimde, sanki bir çocuğun hayranlıkla karışık ürkekliğiyle, Nehir’in varlığına teslim oluyordum. “Hadi içeri geçelim,” dedi Nehir, sesi hem neşeli hem sakin, hafif bir davet tonu taşıyordu. Arkasını döndü ve adımları bahçedeki taşların üzerinde hafifçe yankılandı; adımlarında bir özgürlük, ama bir o kadar da bilinçli bir düzen vardı.
Yağız önden ilerliyordu, adımlarında güven, ritim ve kontrol vardı. Ben arkasında yürürken Nehir bir anda koluna girdi. Hareketi hafif, doğal ama dikkatlice dengelenmişti. “Aç mısınız? Yemek hazırlattım,” dedi. Sesinde hem misafirperverlik hem de bir tür merak vardı; kelimeler hafifçe titriyordu ama özgüveni sarsılmamıştı. Yağız başını çevirip bana baktı. “Aç değilim. Pera aç ona hazırlat,” dedi, sesi ölçülü ve kontrollüydü. İçimde bir tuhaflık belirdi; hem rahatladım hem de sorguladım. Ne demek istiyordu? Sadece bir emir miydi, yoksa bana güvenip vermek istediği bir alan mıydı?
“Ben de aç değilim, teşekkür ederim,” dedim. Dudaklarımın kenarında hafif bir gülümseme belirdi; sahte değil, kırılgan ama kendi sınırlarımı hatırlatan bir gülümseme. İçimde Nehir’in ilgisine karşı bir tür sessiz minnettarlık vardı ama bunu göstermek istemiyordum. İçeri girdiğimde evin ihtişamı beni duraklattı. Uzun merdivenler, geniş koridorlar, ışık ve gölgelerin dansı… her şey hem görkemli hem de ürkütücüydü. Avizelerin sarkıtıldığı tavanlar, titrek fenerler, beyaz taş zeminin soğukluğu… hepsi içimde hem hayranlık hem de bir tuhaflık hissi uyandırıyordu. Burası… gerçekten… etkileyici, diye düşündüm, ama kelimelere dökemedim; çünkü dudaklarımın arasındaki sessizlik, içimdeki karmaşayı saklayan tek örtüydü.
Gözlerim evin detaylarına takılmış, her köşeyi incelemeye çalışırken fark ettim ki Yağız bana bakıyordu. Önce bunu hissettim, sonra farkına vardım: gözleri ölçülü, sakin ama bir o kadar dikkatliydi, sanki her hareketimi, her nefesimi hesaplıyor gibiydi. Ama ben bunu görmeden, sadece evin ihtişamına kendimi kaptırmıştım. Uzun merdivenler, ışıkların yumuşak gölgeleri, titrek fenerlerin arasından süzülen parlak taş zemin… her bir detay bana hem hayranlık hem de tuhaf bir ürperti veriyordu. Sonra, Nehir’in gözlerinin Yağız’a kaydığını fark ettim; gülümsemesinde saklı bir memnuniyet, belki de hafif bir hayranlık vardı.
Yağız sessiz adımlarla yanıma yaklaştı, sessizliği bozan tek şeyin fısıltısıymış gibi bir tonla sordu: “Yol boyunca bir şey yemedin, istersen ye.” Dudaklarımı sıkıca kapattım ve gözlerimi ona dikerek cevap verdim: “Hayır, aç değilim. Sadece… dinlenmek istiyorum,” dedim. Günlerdir ne yiyordum? Ne içiyordum? Ne zaman karnımın tıka basa doymuştu? Hatırlamıyorum bile. Bu sorunun cevabı yoktu; günler birbirine karışmış, açlık ve yorgunluk içimde sessiz bir ağırlık olarak birikmişti. Kaçırıldığım o karanlık anlardan beri midem bir boşlukla doluydu, ama bunu kimseye belli etmemek için kendimi sıkıca kapatmıştım. Her adım, her nefes, içimde bir ağırlık bırakıyordu; açlığın keskin ucu bedenimi sarmış, zihnimi bulanıklaştırmıştı. Yine de, gözlerim onun gözlerinde bir sıcaklık buldu; farkında olmadan ona güvenmek istemiştim, belki de ilk kez böyle hissettim.
Nehir bir adım öne çıktı, nazik bir şekilde gülümsedi: “Ben gösteririm hemen odanı, Pera.” Başımı hafifçe salladım; içimde tuhaf bir rahatlama vardı. Sesimi duyuracak gücü henüz bulamamıştım ama onun yönlendirmesi bile bir güven hissi yaratmıştı. Nehir zarif bir adımla öne geçti; beyaz elbisesi merdivenlerden yansıyan loş ışıkta sessizce süzülüyordu. Arkasından gelen o narin lavanta kokusu ağır havayı yarıp geçti. Ben onun peşinden yürürken Yağız’ın bakışlarını sırtımda hissettim. Gözlerim istemsizce geriye döndü. O hâlâ oradaydı hareketsiz, ifadesiz ama delici bir dikkatle bana bakıyordu. O an kalbim bir anlığına ritmini şaşırdı; sanki her bakışı, içimde sakladığım bir sırrı deşifre edebilirmiş gibi.
Yağız sessizce yanımızdan geçti. Uzun koridor boyunca adımlarının yankısı evin sessizliğine karıştı. Loş bir ışık, duvarlardaki tabloların yüzlerini parça parça aydınlatıyordu: zamanda donmuş bakışlar, unutulmuş gülümsemeler. Parmak uçlarım soğuk taş zeminde yankılanan her sesi duyuyordu. Yağız bir kapının önünde durdu. Kısa bir süre sessiz kaldı, sonra tokmağı çevirdi. Kapı yavaşça açıldı, ardından içeri adım attı. O an, Nehir’in beyaz elbisesi gözümün önünden geçti, ben de onun arkasından ilerledim. Her adımda içimde bir soru büyüyordu: Ben neden buradayım? Ne işim vardı bu sessiz, soğuk evde? Bu insanların arasında neydim? Kaçış mıydı bu, tutsaklık mı, yoksa kaderin rastgele çizdiği bir durak mı?
Nehir’in sesi bu düşünceleri delip geçti. “Burası senin odan, Pera.” Kapıyı açtı. O an içimden bir rüzgâr geçti sanki. Adımımı içeri attım. Oda genişti, tertemiz, fazlasıyla düzenli. Perdeler ağır kumaştandı, yatağın örtüsü bembeyaz. Ama bu sadelik içimde garip bir sızı uyandırdı. Çünkü bu oda bana ait değildi, benim hiçbir odam olmamıştı. Her zaman bir yerlere geçici olarak bırakılmıştım. Her yerde 'misafir' olmuştum ama hiçbir zaman 'ev sahibi' değildim. Elimi duvara koydum; soğuktu. Sanki duvar bile bana ait olmadığımı fısıldıyordu.
Bir anlığına geçmişim gözümün önünden geçti: yabancı yataklar, yabancı kokular, yabancı yüzler. Her seferinde bir başka adam, bir başka ses, bir başka 'burada kalacaksın' cümlesi… Ama hiçbirinde kalamamıştım. Çünkü hiçbir yer bana ait olmamıştı. Gözlerim aynaya kaydı. Orada birini gördüm ama ben olduğuma emin olamadım. Solgun, yorgun, yabancı bir yüz. Belki de gerçekten Pera bile değildim artık. Nehir sessizce yanımdan geçti, yatağın kenarına dokundu. “Umarım rahat edersin,” dedi. Sesi yumuşaktı ama içinde bir titreme vardı, tıpkı az önce bahçede elimi tutarken hissettiğim gibi. Ben sadece başımı salladım. Kelimeler boğazımda birikti ama hiçbiri çıkamadı. Kapı kapanırken odada tek başıma kaldım. Sessizlik üzerime kalın bir örtü gibi serildi.
Odanın içinde bir süre sessizce durdum. Gözlerim etrafı taradı; temiz, düzenli, kusursuz bir yer… Ama bir köşede dikkatimi çeken bir kapı vardı. Elimi kapıya uzattım; tokmağı çevirdiğimde hafif bir tıkırtı duyuldu. İçeriye baktığımda… duş. Sıcak suyun, temizliğin ve yalnızlığın çağrısını hisseder gibi oldum. Kapıyı kapattım, derin bir nefes aldım. Su musluğunu açtım. Önce hafif bir titreme geçti içimden; soğuk bir sessizlikten sonra su, sıcak ve davetkâr şekilde akmaya başladı. Giysilerimi yavaşça çıkardım. Tenime değen sıcak suyun ilk damlaları üzerimdeki bütün gerilimi ve birikmiş yorgunluğu çözüp aldı.
İçimde uzun zamandır hissetmediğim bir hafiflik, bir teslimiyet doğdu. Su, saçlarımı, omuzlarımı, sırtımı okşar gibi akarken ben yere çömeldim; dizlerimi karnıma çekip gözlerimi kapattım. İlk kez… huzuru hissettim. Sıcak su, bedenimi kavrarken ruhum da yavaş yavaş gevşiyordu. İçimdeki korku, kaygı, yorgunluk ve acı; hepsi yavaş yavaş eriyordu. Nefesim derinleşti, titremelerim sustu. Sanki tüm dünya o an durmuştu; zaman sadece benim ve suyun melodisi için akıyordu. Bir süre öyle oturdum, gözlerim kapalı, sessizliğin içinde kaybolmuş halde. Sonra başımı kaldırdım, suyu kapattım. Damlayan suyun ritmi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
Yavaşça duş kabininden çıktım, havluyu omuzlarıma sardım, sonra kalın, yumuşak bir bornozu giydim. Bedenim hâlâ sıcak ve rahatlamıştı ama yorgunluk bir ağırlık gibi omuzlarıma çökmüştü. Yatağa uzandım; nevresim soğuk ve davetkârdı, ama ben onu sıcak suyun ardından rahatlatıcı bir yorgan gibi hissettim. Gözlerimi kapattım, başımı yastığa gömdüm. Bedenimde ve ruhumda bir sükûnet vardı; günlerdir hissetmediğim kadar derin bir yorgunluk ve güven… Uykunun elleri beni yavaşça sarıp kaldırıyor, göz kapaklarımı ağırlaştırıyordu. İçimde bir sıcaklık, bir korunmuşluk hissi… tıpkı, uzun zamandır kaybolmuş bir limana kavuşmuş gibi. Ve öylece, sessizliğin içinde, sıcak suyun ve yumuşak yatağın arasında, ilk kez kendimi huzurlu hissettim.
~•~
Gözlerimi araladığımda, loş bir ay ışığı perdelerin arasından süzülüp yatağın kenarına vuruyordu. Odanın sessizliği neredeyse canlıydı; nefes alıyor, duvarların arasına gizlenmiş bir kalp gibi atıyordu. Birkaç saniye neredeydim, kimdim, zaman kaçtı diye düşündüm. Uykuyla uyanıklık arasındaki o ince sisin içinde, benliğim dağılmış gibiydi. Göz kapaklarımın altında kalan son rüya parçaları hâlâ zihnimde dolaşıyor, ama anlamı çoktan silinmişti.
Hâlâ bornozlarımı giymiştim. Üzerimdeki kumaş soğumuş, tenime hafifçe yapışmıştı. Yavaşça doğruldum; yatağın çarşafları buruşmuş, yastığın üzerinde ıslak bir saç izi kalmıştı. Bir an, ne kadar zamandır uyuduğumu bile hatırlayamadım. Uykumun içinde bile huzur bulamamıştım. Göğsümde, açıklayamadığım bir ağırlık vardı. Nefes almak bile yorgunluk veriyordu. Ayağa kalktım. Çıplak ayaklarım taş zemine değdiğinde bir ürperti dolaştı bedenimde. Hava serindi. Perdenin arasından içeri giren ay ışığı, duvarda gümüş bir nehir gibi akıyordu. Birkaç saniye o ışığa bakakaldım; dışarıda dünya sessizdi, ama içimde bir uğultu… bir karmaşa vardı.
Dolabın kapağını araladım. İçeride özenle katlanmış giysiler, düzenli bir raf, lavanta kokusu… Hepsi bana yabancıydı. Sanki biri bu odayı benim için değil, benim yerime hazırlanmış gibiydi. Parmak uçlarımla kumaşların üzerinden geçtim; yumuşak, temiz, ama bana ait değil. İçimden bir huzursuzluk geçti. Bornozun kuşağını çözdüm, soğuk havanın tenime değmesiyle irkildim. İçeriden sade bir pijama aldım, beyaz, yumuşak dokulu; dokununca sanki fısıldayan bir kumaş. Üzerime geçirmeden önce aynaya baktım. Yorgun bir yüz, solgun dudaklar, gölgelenmiş gözler… Sanki günlerdir değil, yıllardır uykusuzdum.
Tam bornozumu omzumdan indirip pijamayı giymek üzereyken, bir ses duydum. Çok hafif. Kapının tokmağından gelen metalin titrek bir sesi. Başımı hızla çevirdim. Oda bir anda daraldı, hava sıkıştı, kalbim hızla çarpmaya başladı. Kapı yavaşça aralandı. Gıcırtı bile çıkmadı. Ay ışığıyla birlikte bir siluet belirdi kapının eşiğinde. Geniş omuzlu, karanlıkta şekillenen bir varlık… ve ardından yüzünü gördüm. Yağız. Bir an gözlerimiz buluştu. Nefesim boğazıma düğümlendi. Bornoz elimden kaymak üzereydi; refleksle hemen sıkıca sardım kendime, kuşağını aceleyle bağladım. O an içimde garip bir şey kıpırdadı korku muydu, utanç mı, yoksa anlamını bilemediğim bir şey mi… bilmiyordum.
Yağız hiçbir şey söylemeden birkaç saniye bana baktı. Bakışı, sanki düşüncelerimi duymaya çalışan bir sessizlikti. Gözleri loş ışıkta parlıyordu; ifadesi ne yumuşaktı ne sert, ama dikkatliydi. Sonra dudakları hafifçe kıpırdadı. Sesi alçaktı, ama odanın içinde yankılandı.
“Uyumadın mı?”
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ‿︵‿◟❦◞‿︵‿
Yağız neden gelmiş olabilir, gecenin bir vakti, Pera'nın yanına?
𝙊𝙠𝙪𝙙𝙪ğ𝙪𝙣𝙪𝙯 𝙞ç𝙞𝙣 𝙩𝙚ş𝙚𝙠𝙠ü𝙧 𝙚𝙙𝙚𝙧𝙞𝙢. 𝙊𝙮 𝙫𝙚𝙧𝙞𝙥 𝙮𝙤𝙧𝙪𝙢 𝙮𝙖𝙥𝙖𝙧𝙖𝙠 𝙙𝙚𝙨𝙩𝙚𝙠 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙨𝙖𝙣ı𝙯 ç𝙤𝙠 𝙢𝙪𝙩𝙡𝙪 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙪𝙢.♥️
Bölüm etkileşimi
