5. bölüm / 21
Zahir+1& | Başlangıç5.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Utanç, Arzu, Pişmanlık
Bölümler 21Şu an: 5.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Utanç, Arzu, Pişmanlık
- 1 1.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir köle, Bir kuma, Bir hiç2.092 kelime
- 2 2.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kaç, Koş, Saklan2.123 kelime
- 3 3.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sor, Konuş, Haykır2.237 kelime
- 4 4.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kadın, Bir nefes, Bir hiç2.105 kelime
- 5 5.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Utanç, Arzu, Pişmanlık2.270 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sevgi, Hüzün, Acı2.393 kelime
- 7 7.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir bakış, Bir yasemin, Bir hiç2.598 kelime
- 8 8.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Hazır, Açık, Sessiz,2.377 kelime
- 9 9.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kilit, Kapı, Anahtar2.320 kelime
- 10 10.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir cehennem, Bir sigara, Bir hiç1.974 kelime
- 11 11.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Oda, 57, 452.033 kelime
- 12 12.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Gerçek, Silah, Aslı2.361 kelime
- 13 13.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir Koridor, Bir Asansör, Bir hiç2.267 kelime
- 14 14.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sarılma, Burası, Mesafe1.577 kelime
- 15 15.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | His, Tanıdık, Bahçe2.040 kelime
- 16 16.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kırgınlık, Bir yorgunluk, Bir hiç1.890 kelime
- 17 17.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kumaş, Tekrar, Üşüyorum1.783 kelime
- 18 18.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bakış, Gözler, Mısır1.977 kelime
- 19 19.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir gece, Bir haya, Bir hiç2.185 kelime
- 20 20.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Elbise, Yakışmış, Gözleri1.886 kelime
- 21 21.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Düşünce, Araba, Çekingen2.409 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Utanç, vicdanın çığlığıdır; insanın kendi gözünde çıplak kaldığı andır.
ㅤㅤ°•﹏‿✧‿︵‿.◟❦◞.‿︵‿✧‿﹏•°
Uyumadın mı?
Sesi o kadar derindi ki, odadaki sessizliği delip geçti. Bornozumun yakasını kavradım, parmaklarım titredi. “Uyuyamadım,” dedim. Sesim inceydi, kırılgandı. Kapının eşiğinde durmuştu. İçeri girmedi ama varlığı bütün odayı doldurdu. Ay ışığı omzuna vuruyor, yüzünün yarısını karanlıkta bırakıyordu. Gözleri gözlerime değdiğinde başımı çevirdim, ama bakışı içimde kaldı. Kalbimin en derininde bir sıcaklık gibi titredi.
Bir süre sessizlik… yalnızca nefeslerimiz vardı; sanki oda bile nefes alıyor, bizimle birlikte titriyordu. Sonra birkaç adım attı. Taş zeminden gelen hafif sesle ürperdim. Gözlerim istemsizce ona döndü. “Bir şey mi oldu?” dedim sessizce. Cevap vermedi. Sadece baktı. Uzun, sabırlı, neredeyse acımasız bir dikkatle… sanki içimdeki bütün sırları okumaya çalışır gibiydi. Boğazımda bir düğüm vardı. İçimde açıklayamadığım bir çekim; ne geri gidebiliyor ne de yaklaşabiliyordum.
Elini cebinden çıkarıp kapının kenarına dokundu. Sonra parmaklarını yavaşça çözerek bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe artık bir nefes kadardı. Kalbim kaç diyordu ama ayaklarım itaat etmiyordu. Ay ışığı yüzüne vurduğunda gözlerinin rengi koyulaştı; derin, karanlık, neredeyse tehlikeli bir ton aldı. “Korktun mu?” diye sordu. Sesinde ne alay vardı ne merhamet, yalnızca çıplak bir merak. “Hayır,” diyebildim ama yalanın titreşimini o da fark etti. Hafifçe gülümsedi.
Zaman yavaşladı. Ellerim birbirine kenetlendi, bornozumun kuşağı avuçlarımda terledi. O bir adım daha yaklaştı. Artık nefesini hissediyordum. Oda küçülmüş, hava kalınlaşmıştı. Dudakları birkaç santim ötemdeydi. Hâlâ dokunmadı, bekliyordu. Belki benden bir işaret, belki de kendi kararını vereceği o anı… Kalbim deli gibi çarpıyordu. Nefesimi tuttum. Ve o an, nefesimle nefesi birbirine karıştı. Dudakları dudaklarıma değdi. Ne tam bir öpücük, ne sadece bir dokunuş. Sanki nefesinin içinde kayboldum.
~•~
Uyandığımda, oda hâlâ geceyle sabah arasında asılıydı. Perdelerin arasından sızan loş ışık, eşyaların üzerinde soluk çizgiler bırakıyor, duvarların gölgesi uzun gövdelerini uzatıyordu. Bir süre öylece yattım. Nefesim, sanki başkasının bedeninden çıkıyormuş gibi bana yabancıydı. Dudaklarımın kenarında hâlâ o sıcaklık vardı, rüyanın ateşi. Gerçek olamayacak kadar canlı, ama unutulamayacak kadar derin bir yankı. Elimi istemsizce dudaklarıma götürdüm. Parmağımın ucunda hâlâ dokunan bir sıcaklık varmış gibi hissettim. Kalbim hızla çarpıyor, göğsümde garip bir ağırlık vardı. Rüya mıydı bu, yoksa zihnim bana oyun mu oynuyordu? Dudaklarımdaki o sıcaklık… ellerimden geçen o hayali temas… her şey gerçekte değilken bile gerçek gibiydi. Bir an kendimi şaşkın ve tuhaf hissettim, sanki hâlâ rüya ile gerçek arasında kalmıştım.
Elimi yüzüme sürdüm; parmak uçlarım titriyordu. Zihnimde hâlâ onun sesi: 'Korktun mu?' O kadar netti ki… Gözlerimi sımsıkı kapattım, içimdeki görüntüyü silmeye çalıştım; o karanlıkta bana yaklaşan gölgesini, nefesinin dudaklarıma karıştığı o anı. Ama zihnim bana ihanet etti. O anı yeniden oynattı, tekrar, tekrar… İçimde ise bir karışım vardı: utanç, arzu, pişmanlık… hepsi bir arada. Derin bir nefes aldım. Rüyanın etkisi hâlâ beni bırakmamıştı, zihnimde tekrar tekrar dolaşıyor, kalbimi hızla çarptırıyordu. “Pera…” Kendi adımı fısıldadım, kendime dönmek ister gibi. “Evli… bir adam…” Fısıltım odanın içinde yankılandı, neredeyse utanmış bir nefes gibi. Bornozumun kuşağını sıktım; kumaşın soğukluğu bile kalbimdeki ateşi söndüremedi. Ayağa kalktım. Ayaklarım taş zeminde çıplak, serinliği bedenime işliyordu.
Dolabı açtım. Parmaklarım elbiselerin arasında gezindi; kumaşların hışırtısı bile kalbimin ritmini hatırlatıyordu bana. En sonunda siyah, sade, bileklerime kadar uzanan bir elbisede karar kıldım. Elbiseyi elime aldığımda, bornozumun kuşağını çözdüm; kumaş soğuk ve ağır, tenime yapışıyor, her hareketimde hafif bir direnç gösteriyordu. Tam bornozu omzumdan indirmek üzereyken, kapı yavaşça aralandı. Hızlıca bornozu kendime sıkıca sardım, kuşağını bağladım.
Bir ışık hüzmesi içeri süzüldü. İçeriye süzülen ışıkla birlikte bir siluet belirdi. Gözlerim otomatik olarak ona kaydı; bir an için zaman durdu, odadaki sessizlik ve sabah ışığının ince titreşimi, nefesimi sıklaştırdı. Ve o ışığın içinde Yağız vardı. Odanın havası değişti, sanki tüm oksijen onunla birlikte içeri girmişti. Sabahın gri ışığında yüzünün keskin hatları ve geniş omuzlarını hafifçe aydınlatıyordu, ama hâlâ bir gölge, bir gizem etrafını sarmıştı. Gözleri üzerimdeydi; bakışları yumuşak değil, ama yıkıcı da değildi; ölçülü, dikkatli ve hâlâ rüyanın yankısını hissettirir gibiydi.
Bir adım bile atmadan, bütün alanı dolduruyordu. “Uyandın mı?” dedi. Sesi… sanki toprağın altından geliyordu; düşük, derin, yankılı. Kalbim bir anlığına durdu, sonra daha hızlı çarpmaya başladı. Her harfi, her sessizliği bir yük gibi omuzlarıma biniyordu. Dudaklarım hâlâ rüyanın sıcaklığını taşıyordu, parmaklarım bornozunu sımsıkı kavrıyor; ama bir yandan, içimde istemsiz bir çekim, kontrol edemediğim bir yakı gibi büyüyordu. Yutkundum. “Uyandım,” dedim, kelime neredeyse boğazımdan sökülür gibi çıktı. Gözleri üzerimdeydi. Bakışı, dokunmadan dokunuyordu; sanki rüyamı biliyordu, sanki oradaydı. Gözlerimi kaçırdım, elbiseyi dolabın kapağına astım. “Hazırlanacağım,” dedim, sadece nefes alabilmek için bir bahane bulur gibi. O bir süre daha durdu. Ne dedi, ne yürüdü. Sadece baktı. Sonra kapı sessizce kapandı. Ve ben, kalbimi o sessizliğin içinde bırakmış gibi hissettim.
Bornozumun içinde hâlâ tenimin sıcaklığı vardı, kumaşın dokusu bile kalbimi karıştırıyordu. Saçlarımı kuruturken ellerim titriyordu. Aynada kendime baktım; solgun, uykusuz, ama… başka bir şey vardı o yüzde. Sanki biri bana bakıyordu, ben de ona. Bir kadın ve içindeki başka biri. Hangisi bendim, hangisi o rüyayı görmüştü?
Elimi dolaba uzattım, siyah bir elbise askıdan çıkardım, sade, bileklerime kadar uzanan. Kumaşı parmaklarımın arasından süzülürken, içimdeki karmaşa biraz duruldu sanki. Elbisemi giydim, saçlarımı taradım. Aşağıdan sesler geliyordu. Nehir’in sesi… yumuşak, canlı. Yavaş adımlarla merdivenlere yöneldim. Ev, garip bir huzurla nefes alıyordu. Oysa içimdeki huzursuzluk, kabuk bağlamayan bir yara gibiydi. Bir an orada, merdivenlerin gölgesinde durdum. Salona adım atınca Nehir’i görmüştüm; masanın kenarında oturmuş, elleriyle bir şeyler anlatıyordu. Karşısında Yağız vardı, elinde tablet, başıyla onaylar gibi hafifçe eğiliyordu. İkisi öyle doğaldı ki… ben, o tabloya ait değilmişim gibi hissettim. Güneş pencereden içeri sızıyor, ikisini de sıcak bir ışığa boyuyordu. Nehir bir şey söyledi, Yağız başını kaldırdı. Gözleri bana değdi.
Nehir de başını kaldırdı, beni görünce gülümsedi. “Günaydın, Pera.” Bir an nefesim kesildi. O kadar saf, o kadar içten bir ses tonuydu ki… Sesi sabahın o tatlı sıcaklığını taşıyordu; içten, yumuşak, ama bir o kadar da canlı. Bir an için donup kaldım. O kadar normal, o kadar masumdu ki bu ses… içimdeki karanlık düşünceleri daha da ağırlaştırdı. Kalbim sıkıştı. “Günaydın,” dedim, dudaklarımın kenarına zorlama bir gülümseme yerleştirerek. Sesim kırılgandı.
“Hadi, kahvaltıya,” dedi Nehir. Sanki beni uzun süredir tanıyormuş gibi rahat ve sıcak bir tonda. Masaya geçtik. Yağız sağda, Nehir yanında, ben de karşılarına oturdum. Sandalyenin ahşabı, çıplak dizlerime hafifçe dokundu; o kadar küçük bir temas ama içimde yankısı büyük oldu. Masanın üzerindeki porselen tabaklar sabah ışığında parlıyordu. Çaydan yükselen buhar, havayı ağırlaştırmıştı. Nehir fincana çay doldururken bana döndü. “Rahat uyudun mu?”
Bir an ne cevap vereceğimi bilemedim. Rahat mı? Gecenin karanlığında rüyasında evli bir adamın nefesini hisseden bir kadının, sabah huzur bulması mümkün müydü? Gözlerimi tabağa indirdim. “Evet… teşekkür ederim,” dedim sessizce. Nehir’in dudaklarında o kocaman tebessüm yine belirdi. “İstediğin kadar kalabilirsin, Pera.” Bu kadın sana evini açtı Pera… seni misafir etti. Sen ise onun kocasını bir rüyaya sığdırdın. Kalbim sıkıştı. Bu kadar iyilik… bu kadar güven… Ve ben, içimde koca bir suç taşıyordum. Çatalı elime aldım; ellerimle bir şeyle meşgul olmak, suçun ağırlığını hafifletir sanıyordum. Ama titriyordum. O bir yabancıydı. Üstelik evli bir yabancı. 'Akıllan artık, Pera,' dedim kendi kendime, dudaklarımı birbirine bastırarak.
“Pera, neden yemiyorsun?” Nehir’in sesiyle başımı kaldırdım. Gözleri merakla, ama nazikçe üzerimdeydi. Gülümsemeye çalıştım. “Yiyorum,” dedim, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Çatalı peynire batırdım. Ama tam o anda… Yağız bana baktı. Gözleri kısa bir an durdu üzerimde. Ne sıcak, ne soğuk. Ne yargılayan, ne anlayan. Sadece… bilen. Sanki içimi okuyordu. Sanki rüyayı o da görmüştü. Zaman durdu. Bir saniye… belki daha az. Ama kalbim o aralıkta çırpındı, boğuldu, yeniden doğdu. Gözlerimi kaçırdım, nefesimi tuttum. Ve içimden geçen tek düşünceydi: Keşke o rüya hiç görmeseydim.
Kahvaltı bittiğinde izin isteyip kalktım. Nehir, “dinlen biraz,” dedi, gülümseyerek. Ama o gülümsemenin ardında bilmediğim bir yorgunluk gizliydi. Yağız hiçbir şey söylemedi; sadece gözleriyle uğurladı beni. O bakış… sessizdi ama iz bıraktı. Bir sözcüğün ağırlığından bile daha fazlaydı. Bahçeye çıktım. Toprak, sabahın nemini hâlâ tutuyordu. Çimlerin üzerinde yürürken ayakkabılarımın altı ıslandı, rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Gözlerimi kapattım, içimdeki düğümü çözmeye çalıştım ama olmadı. Rüya hâlâ oradaydı dudaklarımda, göğsümde, zihnimin bir köşesinde. “Saçmalama, Pera,” dedim kendi kendime. Ama kalbim dinlemiyordu.
Tam o anda arkamda ayak sesleri duydum. Ağır, net, temkinli adımlar. Döndüm. Yağız. Yine sustu. Yine sadece durdu. Bir adım geride, ama varlığı… nefesimle aynı yerde. Gözleri bana değdiğinde, dünya yeniden ağırlaştı. Rüzgâr aramızdan geçti, saçlarımı savurup onun yüzüne değdirdi. O an nefes bile almak zordu. Birkaç adım atıp ellerimi kollarıma sardım. Rüzgâr tekrar aramızdan geçti, saçlarımı savurup onun yüzüne doğru taşıdı. O an nefes bile almak zorlaştı. Sonra başını hafifçe eğdi, “Kahve ister misin?” dedi, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sanki dün gece benim rüyamda değilmiş gibi. Kelimeler boğazıma takıldı. “Olur,” diyebildim sadece.
O döndü ve yürümeye başladı, ben de arkasından yürüdüm. Ayaklarım taş zeminde yankılanırken, sabahın serin rüzgârı üzerimden geçti. Kuş sesleri uzaktan yankılanıyordu. Yağız, verandadaki ahşap masaya geçti, ben de karşısına oturdum. Kalbim hâlâ göğsümde çarpıyordu. O an anladım: bazen bir kelime değil, bir bakış insanın bütün dengesini bozabiliyordu. Kuş sesleri uzaktan geliyordu. Bir süre sessizlik hâkim oldu; sadece rüzgârın yaprakları hışırdatan sesi, bir hizmetçi sessiz adımlarla yaklaştı. “Bir isteğiniz var mı, efendim?”
Yağız başını kaldırmadan, “İki kahve,” dedi. Sesi alçak ama buyurgandı. Kadın başıyla selam verip uzaklaştı. Ben ellerimi kucağımda kenetledim. Bakışlarımı ise masadaki ahşap dokuya sabitledim. İçimde bir huzursuzluk vardı. Ne zamana kadar burada olacağım? Bu adamın varlığından kaçabilecek miyim? diye düşündüm. Bu ev, dışarıdan bir sığınak gibi görünüyordu ama içindeyken her şey ağırlaşıyordu. Nereye gitsem Yağız’ın sessiz varlığı etrafımı sarıyor, kaçamıyordum.
Rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu, bir tutamı kulağımın arkasına ittim. Kafamın içi düşüncelerle doluydu: Gitmeli miyim? Yoksa burada kalıp her sabah aynı bakışlara mı uyanacağım? Tam o anda sessizlik kırıldı. Yağız konuştu. Sesi… neredeyse fısıltı kadar alçak, ama kelimeleri havayı keser gibiydi: “Nehir’in fazla zamanı kalmadı.” Kelimeler bir bıçak gibi havayı yardı. Başımı kaldırdım. Kalbim bir anda göğsümde durdu. Gözleri bana dönüktü, ifadesi taş gibi ama gözlerinin ardında derin bir yorgunluk vardı. “Ne demek istiyorsun?” diyebildim zar zor. Neredeyse nefesle birlikte çıkan bir cümleyle.
“Doktorlar birkaç ay dedi,” düz bir sesle, sanki içindeki acıyı kelimelere dökmek istemiyordu. “Ben... alışmaya çalışıyorum, Pera.” Kelimeleri ise içime ağır ağır oturdu. Rüzgârın sesi bile sustu sanki. Nehir’in gülen yüzü gözümde belirdi.
Yağız, gözlerini bahçedeki bir noktaya dikmişti. Bir süre öyle kaldı. Sonra sesi, yumuşak ama taşıdığı ağırlıkla sessizliği deldi: “Seni buraya getirdim, çünkü… Nehir’in hiç arkadaşı olmadı.” Kuşların sesi ve kalbimin sesi vardı. Gözlerine baktım. Söylediği her kelime boğazıma takıldı. “Ne demek… hiç olmadı?” Kafamı kaldırdım. O an rüzgâr durdu sanki.
“Onun yanında hep ben vardım,” dedi, sesi alçalıp yükselmeden. “Ama o, benim dışımda kimseyle gerçekten yakın olmadı. Bu yüzden… hem seni gördüğünde farklıydı. Sanki seni hemen sevdi.” Kelimeleri boğazıma düğümlendi. Nehir’in yüzü gözümün önüne geldi; gülümsemesi, bana sarıldığı o sıcak an. Gözlerim doldu ama belli etmemeye çalıştım. “Bilmiyordum,” dedim. Yağız başını hafifçe salladı. “Bilmeni istedim,” dedi. Kalbim sıkıştı. İçimde karışık bir şeyler kıpırdadı, suçluluk, mahcubiyet, anlamını çözemediğim bir sıcaklık.
“Ama hiçbir şey söylemiyor. Her sabah o gülümsemeyi takıyor yüzüne. Sanki… ölümü kandırabilirmiş gibi.” dedi sessizce. Gözleri hâlâ uzaklardaydı, ama sesi yakınımdan geçiyordu. Bir an için bana değil, kendi içindeki boşluğa konuşuyor gibiydi. Kahveler gelmişti. Hizmetçi fincanları sessizce bıraktı, uzaklaştı. Buhar masanın üzerinde ince bir sis gibi süzülüyordu. Fincanı elime aldım, sıcaktı. Ama içim hâlâ buz gibiydi. Bir yudum almıştım, acıydı. Tam olması gerektiği gibi. Ben buraya yanlış zamanda gelmişim, diye düşündüm. Yanlış ev, yanlış adam, yanlış an. Ama o anda Yağız bana baktı. Bakışı uzun, sessiz, derindi. Sonra dudakları kımıldadı:
“Onu son zamanlarında mutlu et, Pera,” dedi. Rüzgâr masanın üzerinden geçti, fincanın kenarındaki buhar dağıldı. O an kalbimin yerini hatırladım. Ve sessizlikte, içimden yalnızca bir cümle geçti: Mutluluğu kime vereceğim, Yağız? Ona mı, yoksa senden kaçtığım her an kendime mi? Bahçede bir kuş sesi yükseldi, sabah yerini öğleye bırakıyordu. Ama ben, zamanın içinde donmuştum. O anda anladım; bazen bir rüya, insanın en uyanık hâlidir. Ve ben artık uyanmak istemiyordum.
“Peraaa!” Adım, ince bir yankı gibi havada süzüldü. Nehir’in sesi… yumuşak ama yorgundu. Başımı çevirdim. Bahçenin biraz ilerisinde, yasemin çiçeklerinin arasında oturuyordu. Üzerinde açık mavi bir elbise, omuzlarına dökülen şalı vardı. Güneş tenine vurdukça, solgun yüzü daha belirginleşiyordu. Göz altlarındaki morluklar, sanki geceleri uykuyla değil, düşüncelerle geçirdiğini anlatıyordu. Ama o yine de gülümsüyordu. O gülümseme, ölümün bile saygı duyacağı kadar cesurdu. Adımlarım yavaştı. Nehir’in yanına yaklaştıkça rüzgârın taşıdığı yasemin kokusu çoğaldı. “Buradayım,” dedi, sanki o bir çocukmuş da beni kaybetmekten korkuyormuş gibi. “Gel,” dedi, yanındaki boş sandalyeyi göstererek. “Seninle bir şey konuşmak istiyorum.”
O an kalbim, göğsümde iki kez çarptı; birincisi korkudan, ikincisi anlam veremediğim bir sezgiden. Taş sandalyenin bacağı toprağa sürtündü; o ses, aramızdaki mesafeyi ölçer gibiydi. Yavaşça oturdum. Gül dallarının arasından süzülen güneş, yüzüne solgun bir ışık serpiyordu. Nehir, elini uzattı. Parmakları ince, kemikli ama zarifti; yaşamın ağırlığı o narin ellerde birikmişti sanki. Ellerimi tuttu. Soğuktu. Ama o dokunuşun içinde öyle bir samimiyet vardı ki, insanın içine işlerdi. “Bu ev,” dedi sessizce, “hep sessizdi. Sen gelmeden önce, sanki nefes bile alınmıyordu.”
Gözleri dalgındı ama gülümsemesi hâlâ oradaydı. “Duvarların bile konuşmadığı bir yer burası. Yağız sabahları bahçeye çıkar, kahvesini içer… ben pencereden izlerdim. Hep aynı ritüel, hep aynı sessizlik.” Sesi, bir yerden sonra rüzgârla karıştı. Gözlerinde o tarifsiz parıltı vardı; hüzünle huzurun birbirine karıştığı türden. Yutkundum, ellerimi hâlâ bırakmamıştı. “Nehir…” dedim, ama devam edemedim. Boğazıma oturan şey kelime değil, suçtu. O ise sanki içimdeki fırtınayı anlamış gibi başını yana eğdi, gözlerini bana çevirdi.
“Biliyor musun,” diye devam etti, “ölüm bir anda gelmiyor. Gün gün eksiliyorsun. Her sabah biraz daha az oluyorsun. Aynaya baktığında yüzündeki çizgiler değil, solan renklerin konuşuyor. Ama insan buna bile alışıyor.” Elimi sıktı, bu sefer biraz daha güçlü. “Ben, Yağız’ı sevdim,” dedi, gözleri hâlâ bendeydi. “Ama bazen bir insanı sevmenin en acı yanı, onun senden sonra da yaşayacak olması.” Sözleri yüreğime saplandı. Bir şey diyemedim. Sadece onun gözlerine baktım. O an içimdeki bütün karmaşa, bütün utanç, yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Nehir ölümü kabullenmişti. Ama ben, onun ölümüyle yaşayabileceğime inanmıyordum.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ‿︵‿◟❦◞‿︵‿
Nehir, sence Pera'dan gerçek anlamda ne istiyor?
𝙊𝙠𝙪𝙙𝙪ğ𝙪𝙣𝙪𝙯 𝙞ç𝙞𝙣 𝙩𝙚ş𝙚𝙠𝙠ü𝙧 𝙚𝙙𝙚𝙧𝙞𝙢. 𝙊𝙮 𝙫𝙚𝙧𝙞𝙥 𝙮𝙤𝙧𝙪𝙢 𝙮𝙖𝙥𝙖𝙧𝙖𝙠 𝙙𝙚𝙨𝙩𝙚𝙠 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙨𝙖𝙣ı𝙯 ç𝙤𝙠 𝙢𝙪𝙩𝙡𝙪 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙪𝙢.♥️
Bölüm etkileşimi
