6. bölüm / 21
Zahir+1& | Başlangıç6.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sevgi, Hüzün, Acı
Bölümler 21Şu an: 6.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sevgi, Hüzün, Acı
- 1 1.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir köle, Bir kuma, Bir hiç2.092 kelime
- 2 2.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kaç, Koş, Saklan2.123 kelime
- 3 3.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sor, Konuş, Haykır2.237 kelime
- 4 4.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kadın, Bir nefes, Bir hiç2.105 kelime
- 5 5.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Utanç, Arzu, Pişmanlık2.270 kelime
- 6 6.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sevgi, Hüzün, Acı2.393 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 7.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir bakış, Bir yasemin, Bir hiç2.598 kelime
- 8 8.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Hazır, Açık, Sessiz,2.377 kelime
- 9 9.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kilit, Kapı, Anahtar2.320 kelime
- 10 10.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir cehennem, Bir sigara, Bir hiç1.974 kelime
- 11 11.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Oda, 57, 452.033 kelime
- 12 12.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Gerçek, Silah, Aslı2.361 kelime
- 13 13.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir Koridor, Bir Asansör, Bir hiç2.267 kelime
- 14 14.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sarılma, Burası, Mesafe1.577 kelime
- 15 15.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | His, Tanıdık, Bahçe2.040 kelime
- 16 16.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kırgınlık, Bir yorgunluk, Bir hiç1.890 kelime
- 17 17.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kumaş, Tekrar, Üşüyorum1.783 kelime
- 18 18.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bakış, Gözler, Mısır1.977 kelime
- 19 19.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir gece, Bir haya, Bir hiç2.185 kelime
- 20 20.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Elbise, Yakışmış, Gözleri1.886 kelime
- 21 21.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Düşünce, Araba, Çekingen2.409 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sevgi, bazen gitmesine izin vermektir; çünkü kalırsa, artık sevgi değil, sadece acının yankısı kalır.
ㅤㅤㅤ°•﹏‿✧‿︵‿.◟❦◞.‿︵‿✧‿﹏•°
Nehir’in eli hâlâ elimdeydi. Parmak uçları soğuktu, ama o soğukluk içime nüfuz ediyor, damarlarımda onun vedasının yankısını hissettiriyordu. Gözleri bana değil, arkamdaki sonsuzluğa bakıyordu. Bir anlığına göz bebeklerinde gökyüzü ve bulutlar yansıyordu; öylesine dingin, öylesine kabullenmişti ki, ölüm bile yanında sabırlı davranmak zorunda kalır gibiydi.
“Biliyor musun, Pera,” dedi sessizce, sesi rüzgârla harmanlanıp bahçedeki taş duvarlara çarpıp geri dönerken, “İnsan ölürken sevdiği şeyleri değil, yarım bıraktıklarını özlüyor.” O an kelimeleri havada asılı kaldı. Sanki zaman bile onların ağırlığına dayanamayacak gibiydi. Sesi yasemin kokusuna karışıyor, toprağın nemli kokusuna sızıyor, kalbimde derin bir çukur açıyordu. Bir an, o çukurdan kendi geçmişim yankılandı: söyleyemediklerim, yarım bıraktıklarım, bir daha toparlanamayacak cümlelerim…
Gözlerim doldu, ama ağlayamadım. Ağlamak, onun o büyük sükûnetine saygısızlık olurdu. Çünkü o anda, Nehir yalnızca ölmekte olan biri değildi; sanki her şeyi çözmüş, geride kalanlara son bir ders vermeye gelen bir bilge gibiydi. “Ellerimi bırakma,” dedi, gözlerini bana çevirerek. Gözlerinin derinliğinde, yılların birikmiş yorgunluğu ve hâlâ sönmemiş bir direniş vardı. “Ben konuşayım, sen dinle olur mu?” Başımı eğdim, sadece başımla onayladım. Ellerimiz hâlâ birbirine kenetlenmişti. Zayıftı, neredeyse kemiklerini hissedebiliyordum; ama o zayıflığın içinde bile bir direnç vardı. Ölümün hemen eşiğinde bile teslim olmuyordu. O an anladım: Nehir’in gücü hep sessizliğindeymiş.
“Yağız güçlü bir adam,” dedi, sesi rüzgârın arasında dalgalandı. “Ama o gücün ardında ne kadar yalnız olduğunu sadece ben biliyorum.” Cümle, bir itiraf gibi döküldü dudaklarından. Ben başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerinin kenarında hafif bir tebessüm, ama o tebessümün altında bir kırılma vardı. O kadar çok şey görmüştü ki, artık kırılmak bile lüks geliyordu ona. Kısa bir sessizlik çöktü. Kuşlar bile susmuş gibiydi.
Derin bir nefes aldı; göğsü zar zor inip kalktı. O nefesin içinde, hem yılların pişmanlığı hem de kabullenmenin sessizliği vardı. “Onu korumak istedim hep,” dedi. “Dünyadan, insanlardan, hatta kendisinden bile.” Sesi titredi, ama kelimeleri hâlâ sağlamdı. “Ama sevdiğin birini korumak bazen onu boğmaktır, Pera. Ben bunu geç anladım.” Yutkundum. Çünkü o cümle yalnız Yağız’a değil, bana da dokunmuştu. Belki biz hep birilerini korumaya çalışırken, aslında onların nefesini kesiyoruz.
O an Nehir’in ne demek istediğini, içimde bir şey sarsılmadan anlayamadım. O kadar çıplak, o kadar doğru bir cümleydi ki, insanın ruhunu kesiyordu. Rüzgâr tekrar esti. Yaseminlerin kokusu daha keskin geldi. O an anladım; bazı insanlar ölmeden önce susmazlar, çünkü içlerinde söyleyecek son bir hakikat kalmıştır. Ve Nehir, o hakikati bize sessiz, kırılgan ama yakıcı bir miras gibi bırakıyordu.
Sözleri kalbime ağır ağır oturdu; suçlulukla karıştı. Çimenlerin arasındaki küçük bir karıncanın ilerleyişine bakarken, yaşamın ne kadar basit ama bir o kadar kıymetli olduğunu fark ettim. Nehir’in sesi yeniden yükseldi; yorgun ama kararlı, kırılmış ama direncini kaybetmemişti: “Pera,” dedi. “Bana söz ver.” Söz… Dudaklarımın arasında ağır bir taş gibi kaldı, nefesimi kesiyor, kalbime saplanıyordu. “Ne sözü?” diyebildim ancak sesim titriyordu, kelimeler ağırlığına dayanamayarak boğazımda takıldı. “Ne olursa olsun, Yağız’ı yalnız bırakma.”
Kalbim, göğsümde bir an için durdu, sonra acı bir sızıyla çarptı. Yalnız bırakma… Neyi, kimi? Onu mu bana emanet ediyordu? “Nehir, ben…” dedim, ama kelimelerim kendi korkularına yenik düştü, boğazımda hapsoldu. Gözleriyle susturdu beni, bir deniz gibi derin, aynı zamanda sınırları keskin bakışlarıyla. “Biliyorum,” dedi, sesi titrek ama sarsılmaz bir kararlılıkla. “Zor bir şey söylüyorum. Ama bir kadın, sevdiği adamı bir başka kadına… sadece ölürken emanet edebilir.” Sözcükler ağır bir taş gibi çarptı ruhuma. İçimde bir yerlerde, nefesim titreyerek onun acısını hissetti, kendi kalbimle birlikte parçalanıyordu.
Rüzgâr esti, gül yapraklarını savurdu. Bir tanesi Nehir’in dizine düştü; başını çevirdi ve gülümsedi. O gülümseme, ölümün bile saygı duyacağı kadar cesurdu. “Ben değil, o seçti,” dedi sessizce. Sanki Tanrı’nın bir kararını bildirir gibiydi. Zaman o anda durdu. Kuşların sesi, kalbimin ritmi ve rüzgârın hışırtısı dışında hiçbir şey yoktu. Ellerini sıkıca tuttum; hangimiz kime tutunuyorduk, anlamadım. O mu bana, ben mi ona? “Bak,” dedi başını hafifçe yana eğerek. “Güller bile dökülüyor artık.” Bir yaprak sessizce toprağa düştü ve kalbimde bir şey koptu. “Zaman hepimizden biraz alıyor, Pera. Ama bazen geri vermeyi de biliyor. Belki seni onun karşısına bir ceza olarak değil… bir teselli olarak çıkardı.” Sesi giderek alçalmıştı. “Beni unutma,” dedi son kez. “Onu da… kendine rağmen sev.”
Sonra gözlerini kapadı. Rüzgâr saçlarını yüzüne taşıdı; hâlâ elimde onun soğuyan parmaklarını tutuyordum. Dünya sessizleşti. O sessizlikte anladım ki, bazen bir kadın, diğerine en büyük mirasını kalbini bırakır. Yağız’ın sandalyesi gıcırdadı. Bahçedeki sessizliği delen o ses, ölümün habercisi gibiydi. Başını eğmişti, yüzü gölgelerde kaybolmuştu ama bedeni hâlâ ağırlığını hissettiriyordu. Yavaşça doğruldu; adımları çimenleri ezerken toprağın altından yankı yükseliyor gibiydi. Gözleri Nehir’den ayrılmıyordu, ne aceleyle ne tereddütle. Sanki kaderin çoktan karar verdiğini bilen bir adamın yürüyüşüydü.
Nehir’in eli hâlâ elimdeydi. Her nefeste biraz daha soğuyor, damarlarımdan içime sızıyordu. Artık ben nefes almıyordum; onun eksilişine tanıklık ediyordum sadece. Yağız yaklaşırken, gözlerindeki hüzün, acı, veda vardı; sanki yılların ağırlığı, kayıpların gölgesi ve hayata dair tüm kırıklıklar oraya sıkışmıştı. Gözlerinde bir boşluk vardı: derin, soğuk ve inanılmaz derecede gerçek. O an, onun içindeki yalnızlığı, kabullenmiş acıyı ve dünyayla çatışmasını hissedebildim.
Geri çekildim. Ayaklarımın altındaki çimen nemliydi; her adımda toprağa biraz daha gömülüyordum. Bahçeden eve yürürken hava ağırlaşmıştı; kuşlar bile sustu. Rüzgâr gül yapraklarını savuruyordu, biri saçlarıma takıldı. Parmağımla farkında olmadan süpürdüm. Kalbim çarpıyor ama sesim çıkmıyordu. Her şey sessizliğin içinde boğuluyordu. Evin taş eşiğine bastığım anda arkamdan bir ses geldi – derin, kısık, tok ve yankılı: “Pera.” Zaman durdu. Adımlarım havada asılı kaldı. Yavaşça döndüm.
Yağız ayaktaydı, Nehir’in hemen yanında ve hâlâ oturuyordu. Başını hafifçe yana çevirmişti. Gövdesi gölgede kalmıştı ama gözleri… o gri, buz gibi gözleri gölgeyi delip geçiyordu. Bakışları bana dönük, hâlâ bir şey anlatmak istiyordu. Yüzünde ifade yoktu; yalnızca bir boşluk, insanın içini ürperten bir boşluk. Ama o boşluğun içinde, hâlâ saklı kalan bir sevgi, bir hüzün, bir acı vardı.
Bir adım attım, sonra bir tane daha. Zemin eriyordu sanki. Hava ağır, nefesler kesik kesikti. Bir damla yaş yanaklarımdan süzüldü, toprağa düştü; toprak bile sessiz kaldı. Yağız hâlâ Nehir’e bakıyordu. Ne ağlıyordu, ne bağırıyordu. Yalnızca elini uzattı, Nehir’in omzuna dokundu. Parmaklarının titrediğini gördüm. O dokunuşta öyle bir incelik, öyle bir ağırlık vardı ki… yılların acısı ve kaybı bir an için görünür hale gelmişti. Rüzgâr yeniden esti, yasemin kokusu, gül yaprakları ve ölüm birbirine karıştı. Gökyüzü soldu, bulutlar ağırlaştı. O an yalnızca şunu düşündüm: bazı insanlar ölmez; sadece sessizlik kalır geriye. Ve o sessizlik, bir ömür boyu yankılanır.
Yağız başını kaldırdı, gözlerini bana çevirdi. Söyleyecek bir kelime yoktu. Ama o bakış… sanki 'Artık o yok' diyordu. Artık yük ortaktı. Artık sessizlik ikimize aitti. Ben ağladığımı fark etmedim. Gözyaşlarım dudaklarıma ulaştığında tuzun keskinliğiyle irkildim. Ve o anda anladım: Nehir bana kalbini bırakmıştı. Ama ben… onu taşımaya hazır değildim. Nefesim göğsümde düğümlendi. Zaman o an dondu. Nehir’in gözleri hâlâ bana bakıyordu. Bir parıltı kalmıştı gözlerinde, ama artık hayata ait değildi. Dudaklarının kenarında yarım kalmış bir kelime vardı; belki ismim, belki son nefesi. Elimi uzattım, ama parmağımın ucuyla bile dokunamadım. Dokunsam gerçek olacaktı. O an hâlâ, sanki rüya gibi, ama aynı zamanda tüm ağırlığıyla oradaydı.
Yağız hâlâ hareket etmiyordu. Gözleri Nehir’in yüzüne kilitlenmişti. Ne ağlıyordu, ne nefes alıyor gibiydi. Sadece bakıyordu. İçinde yılların ağırlığı, kabullenmenin sessizliği ve pişmanlığın gölgesi birbirine karışmıştı. Gözlerinde ne hüzün, ne de acı vardı… Her biri bir an için dünyayı donduracak kadar keskindi. Bir adım attım. Ayaklarım çimenin ıslaklığında kaydı. 'Yağız…’ demek istedim, ama sesim çıkmadı. Boğazımda bir taş vardı. Ne demek istediğimi ben bile bilmiyordum: teselli mi, özür mü, korku mu? Hepsi birbirine karışmıştı.
Yağız hâlâ Nehir’in elini tutuyordu. Parmakları arasında, artık soğuyan o eli bir an bile bırakmamıştı. Rüzgâr esti, yasemin kokusu etrafa daha fazla yayıldı. Bir yaprak Nehir’in saçına kondu; Yağız onu aldı, avucuna sıkıca bastı. Gözlerini kapatmadı. Sanki o açık gözlerin sonsuza kadar ona bakmasına razıydı. Ben geri çekildim. Omzum titriyordu, nefesim kısalıyordu. Ev birkaç adım ötemdeydi ama sanki kilometrelerce uzaktaydı. Her adımda içimde bir şey eksiliyordu.
Bahçenin taş eşiğine geldiğimde bir kez daha arkama baktım. Yağız diz çökmüştü. Başını Nehir’in dizine yaslamıştı. Omuzları ağır ağır kalkıyor, iniyordu. Ağlıyor muydu, bilmiyorum. Ama o sessizlik… ağlamaktan daha derindi. Nehir’in kokusu hâlâ üzerimdeydi; yaseminle karışık o tanıdık, sakin ama ağır koku… Giysilerime, saçlarıma, hatta tenimin altına işlemişti sanki. Rüzgâr yeniden esti. Yasemin kokusu, gül yaprakları ve ölüm birbirine karıştı. Gökyüzü soldu, bulutlar ağırlaştı. Ben o an yalnızca şunu düşündüm: Bazı insanlar ölmez; sadece sessizliği kalır geriye. Ve o sessizlik, insanın içinde bir ömür yankılanır. Yağız hâlâ Nehir’in elini tutuyordu. Parmaklarının arasında o soğuyan eli bırakmıyor, ama içinde fırtınalar kopuyordu. Gözlerindeki gri boşluk, buz gibi donmuştu; her çizgisi, her bakışı yılların ağırlığını taşıyordu. İçinde hüzün, acı ve kayıp vardı; sanki tüm yaşamı bir an için bedeninde somutlaşmıştı.
Kalbinde bir çığlık olduğunu hissedebiliyordum, ama ağlayamıyordu. Çünkü Nehir’in huzuru, sessizliği ve teslimiyeti gözlerinde kutsal bir şey haline gelmişti; kırmak istemiyordu. O an, yıllardır görmediği bir yalnızlığı, kaybolmuş bir masumiyeti gözlerinde fark ettim. Nehir’in nefesi artık yoktu ama varlığı hâlâ oradaydı. Ölüm, onun çevresinde durmuş gibiydi; gitmeye cesaret edemiyor, sanki sessiz bir saygı duruşuna geçmişti. Yağız’ın elleri hâlâ Nehir’in ellerinin üzerindeydi. Parmakları birbirine geçmiş, zamana meydan okur gibi kenetlenmişti. Onlara bakarken, sanki iki insanın değil, iki ruhun birbirine tutunuşuna tanıklık ediyordum. Yağız… Her nefes alışında görünmez bir ip geriliyordu aralarında; Nehir’in ruhuyla Yağız’ınki arasında ince, kırılgan ama kopmayan bir bağ vardı. O gözlerin içinde yılların pişmanlığıyla yoğrulmuş bir acı saklıydı. Gözlerinde bir şey kırılmış ama aynı anda bir şey de kabullenilmişti. Hüzün ve sükûnet, aynı bedende yan yana duruyordu. Yağız’ın elleriyle Nehir’in ellerinin tutuşunu izledim.
Bu sahne bir barış mıydı yoksa bir ceza mı, emin olamadım. Belki de geçmişle yüzleşmenin en sessiz ama en acı hâliydi bu. Gözlerimi kaçırmak istedim ama yapamadım. Her bakışta içimde bir şey eriyordu. Yağız bir an eğildi, Nehir’in yüzüne yaklaştı. O anda gördüm, Nehir’in gözlerinde hâlâ bir ışık vardı, sönmekte olan bir yıldızın son parıltısı gibi. Sanki bana bir şey söylüyordu: 'Artık yalnız değilsin.' Ama bu kelime sesle değil, kalple duyuluyordu. Sessizlik konuşuyordu. Ve o sessizlik, kelimelerin taşıyamayacağı kadar ağırdı. Yağız, o sessizliğin içinde kendiyle yüzleşiyordu. Yüzünde yılların yükü, koruyamadıklarının gölgesi ve kaybettiklerinin izi vardı. Göz kapakları titredi, dudakları aralandı. “Bunu hak etmedin,” dedi kısık bir sesle. Bir tek cümle. Ama o cümlede bir ömür saklıydı. Özür, pişmanlık, sevgi… hepsi birbirine karışmıştı.
Nehir artık duyamıyordu ama ben duydum. Kalbimin tam ortasında yankılandı o kelimeler. Her nefes alışımda yasemin kokusu doluyordu içime. Ölüm bile bu kokunun zarafetini bozamamıştı. Rüzgâr Nehir’in saçlarını savuruyor, gül yapraklarını etrafa dağıtıyordu. Her yaprak bir hatırlatma gibiydi: kaybettiğimiz her şeyin bir izi kaldı. Ve o anda fark ettim. Nehir, Yağız’ı bana bırakmıştı. Bu söylenmiş ve hissedilen bir emanetti. Kalbim hızla atmaya başladı; içimdeki yankı dışarı taşacak gibiydi. 'Ben bunu taşıyamam,' demek istedim ama sesim çıkmadı.
Çünkü o anda Nehir’in sessizliği bana 'zorunda değilsin ama kaçamazsın' der gibiydi. Yalnız değildi Yağız ama yalnızlığın ağırlığı yine de omuzlarına çökmüştü. İki insanın yükü birleşmişti şimdi ama bu birleşme bir hafiflik değil, ortak bir sızıydı. Bir damla yaş süzüldü Nehir’in gözlerinden, ağır ağır süzüldü ve Yağız’ın yanağına düştü. O damla bir dua gibiydi. Hem veda, hem hatırlatma. Hem suçluluk, hem sevgi. Yağız o anda yeniden eğildi. Nehir’in gözlerine baktı. Ve ben orada, onların arasında nefes alırken şunu hissettim; insan bazen bir ölümü izlerken kendi içindeki hayatın da bir parçasını kaybeder. Ben o anda sadece Nehir’i değil, içimdeki bir masumiyeti de gömdüm. Rüzgâr esti, sessizlik hâkim olmuştu. Kelimeler yetersizdi. Ama bakışlar, dokunuşlar, gözlerdeki hüzün ve veda… hepsi her şeyi anlatıyordu. Ölüm, aşk, kayıp ve kabullenmenin sessizliği; hepsi o bahçede birleşmişti.
Ben orada duruyordum, sessizce. Her nefes, her adım, her yaprak Nehir’in bıraktığı boşluğu hissettiriyordu. Hayatta kalmanın, kaybın ve acının anlamını, o an ilk defa tam olarak anladım. Adımlarımı ağırlaştırdım. Parmaklarım hâlâ Nehir’in hatırlattığı sıcaklığı arıyordu ama boşluk ve sessizlik galip gelmişti. Evimin taş eşiğine bastığımda nefesim kesilmişti, ama adımlarımı durdurmadım. İçeri girdiğimde sessizliği hissettim, ama odama doğru ilerlerken düşüncelerim sarmal gibi etrafımı sardı: Nehir’in bıraktığı miras, Yağız’ın bakışlarında gördüğüm hüzün ve acı, kendi suçluluk ve çaresizliğim… Hepsi içimde çözülmemiş bir düğüm gibi duruyordu.
Odamın kapısını açıp içeri girdim. Dışarıdaki rüzgâr, eşiği geçemeden arkamda kaldı. Odamın kapısını kapatıp yatağın kenarına oturdum. Elleri hâlâ avuçlarımdaymış gibi hissettim. Kokusu, nefesi, sesi… her şey hâlâ yanımdaymış gibi. Bir an, gözlerimi kapadım; onun burada, yanımda oturduğunu hayal ettim. Ama gözlerimi açtığımda sadece kendi yansımam vardı: yorgun, eksik, nefes almakta zorlanan bir ben. Gözlerimi kapattım ama uykum gelmiyordu; kalbim hâlâ kaburgalarımın arasında sıkışmış, nefesim ağır, düşüncelerim darmadağınıktı. Nehir’in elleri hâlâ parmaklarımda gibiydi; soğukluğu damarlarımda yankılanıyor, her nefes alışımda içimde sızlayan bir boşluk açıyordu. Gözlerimi kapatmam, uykunun kollarına sığınmam, hiçbir şeyi değiştirmiyordu.
Her şeyin bir rüya olmasını dileyebildim sadece, ama bu rüya değildi. Her detay, Nehir’in o dingin bakışı, ellerimin arasındaki hafif titreme, ruhuma kazınmış gibiydi. Bir ay olmadan gitmişti… Bir ay… ne kadar kısa, ne kadar acıydı. Zamanın hızına karşı koyamıyor, kaybın ağırlığı altında eziliyordum. Yorganın kumaşı da soğuktu, ama bu soğukluk Nehir’in elinin sıcaklığını anımsatıyordu. Her nefes, sanki onun varlığını biraz daha hissediyor, ama aynı anda kaybını da derinleştiriyordu. Gözlerimi kapalı tutarken zihnim, Nehir’in sessizliğini, Yağız’ın bakışlarındaki hüzünle birleştiriyordu. Sessizlik, bir çığlık gibi büyüyor, odada yankılanıyor, kalbimi sıkıştırıyordu. Bunun gerçek olmasını istemiyorum,' dedim fısıltıyla. Sadece bir rüya olmalı.' Ama biliyordum ki gerçekti. Onun mirasını, bana bıraktığı yükü taşıyacak gücüm var mıydı, bilmiyordum. Uykunun buzlu kolları beni sonunda teslim aldı.
~•~
Sabahın ilk ışıkları pencerenin camından içeri süzüldü. Odaya altın rengi bir sessizlik yayıldı; sıcak ama ağır, neredeyse kutsal bir sessizlikti bu. Gözlerimi açtım, başımı yavaşça çevirdim ve bahçeye baktım. Kalbim bir an durdu. Yağız hâlâ oradaydı. Gece boyunca kıpırdamamış, Nehir’in elini bırakmamıştı. Rüzgâr gül yapraklarını savururken bile, o bağ çözülmemişti. Bir yanım, bu manzarayı delice acı verici buluyordu; diğer yanım, onun o direnişine sessizce saygı duyuyordu. Çünkü bazen sevgi, tutmakla değil, bırakamamakla ölçülür.
Güneşin ışıkları, yapraklarda, çimenlerde ve Nehir’in hatırasına bakan Yağız’ın siluetinde dans ediyordu. Ellerinde sadece bir bedenin değil, yılların hatırasını, kayıpları ve sessizliği taşıyordu. İçimde bir sarsıntı hissettim; insan, hayatta kalmanın ağırlığını ancak böyle bir sessizlikte anlayabilirdi. O bakışlarda, kaybetmenin ve sevmekten doğan yorgunluğun izleri vardı. Artık bu hikâye yalnız bir insanın değil, iki insanın, yaşam ve ölüm arasında bağlanan ruhların hikâyesiydi. Sessizlik hâkim oldu. Kelimeler yetersizdi; bakışlar, dokunuşlar, gözlerdeki hüzün ve veda, her şeyi anlatıyordu. Ben, yatağımın penceresinden sessizce izliyordum; her nefes, her adım, her yaprak Nehir’in bıraktığı boşluğu hatırlatıyordu. Hayatta kalmanın, kaybı ve acının anlamını ilk defa o an tam olarak anladım. Gözlerimde hem hüzün hem de saygı birikmişti. Yağız’ın sessiz bağlılığı, Nehir’in ardında bıraktığı sözdü. Ve o an, içimden geçen tek düşünce şuydu: bazı hikâyeler bir ölümle bitmez, sadece sessizliğe karışır.
~•~
(1 hafta sonra.)
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ‿︵‿◟❦◞‿︵‿
Bir hafta sonra ne olacak sence?
𝙊𝙠𝙪𝙙𝙪ğ𝙪𝙣𝙪𝙯 𝙞ç𝙞𝙣 𝙩𝙚ş𝙚𝙠𝙠ü𝙧 𝙚𝙙𝙚𝙧𝙞𝙢. 𝙊𝙮 𝙫𝙚𝙧𝙞𝙥 𝙮𝙤𝙧𝙪𝙢 𝙮𝙖𝙥𝙖𝙧𝙖𝙠 𝙙𝙚𝙨𝙩𝙚𝙠 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙨𝙖𝙣ı𝙯 ç𝙤𝙠 𝙢𝙪𝙩𝙡𝙪 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙪𝙢.♥️
Bölüm etkileşimi
