2. bölüm / 21
Zahir+1& | Başlangıç2.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kaç, Koş, Saklan
Bölümler 21Şu an: 2.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kaç, Koş, Saklan
- 1 1.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir köle, Bir kuma, Bir hiç2.092 kelime
- 2 2.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kaç, Koş, Saklan2.123 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sor, Konuş, Haykır2.237 kelime
- 4 4.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kadın, Bir nefes, Bir hiç2.105 kelime
- 5 5.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Utanç, Arzu, Pişmanlık2.270 kelime
- 6 6.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sevgi, Hüzün, Acı2.393 kelime
- 7 7.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir bakış, Bir yasemin, Bir hiç2.598 kelime
- 8 8.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Hazır, Açık, Sessiz,2.377 kelime
- 9 9.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kilit, Kapı, Anahtar2.320 kelime
- 10 10.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir cehennem, Bir sigara, Bir hiç1.974 kelime
- 11 11.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Oda, 57, 452.033 kelime
- 12 12.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Gerçek, Silah, Aslı2.361 kelime
- 13 13.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir Koridor, Bir Asansör, Bir hiç2.267 kelime
- 14 14.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Sarılma, Burası, Mesafe1.577 kelime
- 15 15.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | His, Tanıdık, Bahçe2.040 kelime
- 16 16.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir kırgınlık, Bir yorgunluk, Bir hiç1.890 kelime
- 17 17.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Kumaş, Tekrar, Üşüyorum1.783 kelime
- 18 18.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bakış, Gözler, Mısır1.977 kelime
- 19 19.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir gece, Bir haya, Bir hiç2.185 kelime
- 20 20.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Elbise, Yakışmış, Gözleri1.886 kelime
- 21 21.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Düşünce, Araba, Çekingen2.409 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kaçamamak, kaderin sessiz çığlığıdır. Görünmez, derin izler bırakır.
ㅤㅤㅤ°•﹏‿✧‿︵‿.◟❦◞.‿︵‿✧‿﹏•°
“Ölüyor muyum?” diye sordum kendi kendime. Kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu. Silahın gürültüsü kulaklarımı dolduruyor, bedenimi titretiyordu. Ama hayır… ölmemiştim. Hâlâ nefes alıyordum. Hâlâ o lanet olası cehennemin içindeydim. Gözlerimi araladığımda içeri simsiyah siluetler dolmuştu. Yüzleri maskelerle gizlenmişti; ellerinde silahlar, gözlerinde ölümün gölgesi vardı. Bir silah daha patladı. Kulaklarım uğuldadı, sanki binlerce arının vızıltısı beynimde geziniyordu. O anda yanağımda sıcak bir sıçrama hissettim. Elimi yanağıma götürdüm… kandı. Ama benim kanım değildi. Yanımda yatan adamın göğsü delik deşik olmuştu. Her kurşunda biraz daha boşalan hayat, çarşaflara kırmızı çizgiler çiziyordu. Kanı bana bulaştıkça nefesim kesiliyordu.
Silah sesleri evin her köşesinde yankılanıyor, duvarlar çığlık çığlığa bağırıyordu. Ben hâlâ yatağın kenarında donmuş gibiydim. Beynim kaç, koş, saklan, Pera! diye haykırıyordu; ama ayaklarım taş kesilmişti. Gözlerim yalnızca yanımdaki adamın kanayan göğsüne kilitlenmişti. Adamlardan biri bana yöneldi. İnce bileğimi kavradı, sanki kemiğimi kıracak kadar sertçe. “Gel!” diye gürledi. Sesi tok, buyruk dolu, tartışmaya kapalıydı. Çaresizce sürüklendim.
Koridor kan gölüne dönmüştü. Yerde yatan adamların, kadınların, hizmetçilerin üzerine basmamaya çalışıyordum; ama ayaklarım kana bulanıyordu. Her adım, ruhuma işlenen bir çizik gibiydi. İçimdeki her titreşim, hayatımın paramparça olduğunu haykırıyordu. Ne istemişlerdi ki bu insanlardan? Hizmetçilerden, kadınlardan… Şimdi her biri birer gölgeye dönmüş, sessizliğin ve soğukluğun içine gömülmüştü. Gözlerindeki korku hâlâ havada asılı kalmış gibiydi. Bir an ayağım kaydı; dizlerim basamaklara çarptı. Acıyı hissedemedim bile. Her şey o kadar hızlı, o kadar bulanıktı ki… Tek duyduğum, ardı ardına patlayan silah sesleriydi.
Kafamı adamlara çevirdiğimde tabloların duvarlardan söküldüğünü, parşömenlerin aceleyle kutulara doldurulduğunu gördüm. Evin bütün değerleri birer birer yağmalanıyordu. Ben ise taşınan bir eşya gibi itilip sürükleniyordum. Kapıdan dışarı fırlatıldığımda, gecenin soğuğu yüzüme bir tokat gibi çarptı. Ayaklarım yalpaladı, taş zeminde dizlerim çizildi. Kan kokusu ciğerlerime doldu, nefes almak bile ağır geldi. O an kendimi insan değil, bir çuval gibi hissettim; sürüklenen, itilen, değersiz bir eşya gibi…
Önümde siyah bir minibüs duruyordu; kapısı ardına kadar açıktı. Beni tekrar ittiklerinde arabanın içine savruldum. Dizlerim sertçe yere çarpmıştı; acısı bu sefer omuzlarıma kadar yayıldı. Yavaşça kalkıp koltuğun kenarına tutunarak oturdum. İçerisi zifiri karanlıktı; o an bütün hayatım kapatıldı sanki. Arabanın karartılmış camlarından hiçbir ışık sızmıyordu, ama karanlık gözlerimin önünde değil, içimdeydi. Her kıpırdayışımda metalin soğukluğu dokundu bedenime; demir tabut gibi bir aracın içinde kıstırılmıştım. Motor çalıştı, uğultusu midemin içine kadar indi. Her titreşim, içimdeki korkuyu çoğaltıyordu.
Ön camdan yalnızca farların solgun ışığı yolu yarıyor, gecenin karanlığını ince bir bıçak gibi deliyordu. Kollarım hâlâ yanıyordu; o sert parmakların izi derime kazınmış gibiydi. Titriyordum oturduğum yerde, sessizce. Birden telefon sesi çaldı. O mekanik zil, bu cehennemin içinde yabancı bir dünyanın sesi gibi geldi kulağıma. Ön koltuktaki adam telefonu açtı. “Aldık. Evet, elimizde. Tablolar da bizde. Geliyoruz.”
Araba uzun süre gitti. Direksiyonun dönüşlerini hissettim, yolun kasisleriyle sarsıldım. Ama nereye gittiğimden habersizdim. Zaman donmuş gibiydi. Dakikalar mı geçti, saatler mi… anlayamıyordum. Sonunda araç durdu. Kapı yavaşça açıldı. Adamlarından biri kolumdan yakaladı, dışarı doğru sürükledi. Önümde yükselen eski bir taş ev vardı. Duvarları eskimiş, pencereleri paslı demirlerle kaplanmıştı. Çatısından dökülen kiremitler, bahçedeki yabani otlarla birleşerek burayı terk edilmiş bir mezarlık gibi gösteriyordu.
Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı. İçerisi rutubet ve çürümüş ahşap kokuyordu. Arkamdaki adam elini omzuma bastırıp “Yürü” dediğinde, kelimenin ağırlığı bacaklarıma vurdu. Bir adım atmadım, sürüklendim. Sanki kendi isteğimle hareket etmiyor, onun sözüyle yön değiştiriyordum. Bir insanın yürüyüşünü bile elinden almak… işte gerçek esaret buydu. Ben artık sadece bir gölgeydim, onun buyruğunda kıpırdayan bir gölge. Karanlık ve nemli merdivenden çıkardı beni. Koridorun sonundaki kapıyı açtı, içeri itti. Oda neredeyse tamamen boştu: bir yatak, yanında küçük bir komodin. Gösterişsiz, süssüz, ama buz gibi bir hapishane gibiydi burası.
Kapı kapandı. Kilit sesi odada yankılandı; demir sürgünün acımasız tok sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Ellerim titriyordu. Bir an öylece donup kaldım. Sonra dizlerim çözüldü, kapıya doğru koştum. Avuçlarımı kapının soğuk yüzeyine vurdum; yumruklarım acıyla sızladı. “Bırakın beni! Ne istiyorsunuz benden?!” diye haykırdım, sesim boğazımı yırtarcasına yükseldi. Odanın içinde yankılanan yalnızca kendi çığlığımdı. Hiçbir cevap gelmedi. Sessizlik, bana karşı bir duvar gibi dikilmişti. İçimden bir ses 'daha güçlü vur' dedi; ama yumruklarım ağırlaştı. Çaresizlik kanıma işliyordu.
Bir süre öylece kapıya yaslanıp hıçkırdım. Nefesim göğsümde düğümleniyor, boğazımda yanıyordu. Sonra yavaşça başımı kaldırdım. Gözlerim pencereye kaydı. Adımlarım ağırdı. Sanki ayaklarım taş kesilmişti. Pencereye yaklaştım. Perde yoktu. Yavaşça camı araladım; dışarıya baktım. Soğuk gece yüzüme vurdu. Aşağıya baktığımda yükseklik karanlığın içinde dipsiz bir kuyu gibi derinleşiyordu. Kaçmam imkânsızdı. Camı kapattım, titreyen ellerimi camın üzerinde biraz tuttum. Sonra sırtımı sert ve soğuk duvara yasladım.
Buradan kurtuluş yok, Pera… diye fısıldadım kendime. Sesim bana bile yabancı geliyordu; sanki bu sözler ağzımdan değil, ruhumun karanlık bir köşesinden çıkıyordu. Dudaklarım kıpırdıyor ama kelimeler, içimdeki son umudu da alıp götürüyordu. Yatağa yaklaştım. Ayaklarımın ağırlığı, zincirlerle çekiliyormuş gibi. Kendimi yavaşça bıraktım. Çarşaflar buz gibiydi; öyle bir soğuk ki derimden içeri süzülüp kemiklerime kadar işliyor, kanımı donduruyordu. Yatak, sanki bana kollarını açmış bir mezar gibiydi.
Yorgunluk, gözlerime değil, ruhuma çökmüştü. Göz kapaklarım ağırlaştı. Ama bu kapanış, uykuya teslimiyet değil; umutsuzluğun ağırlığıyla yere çakılan bir taş gibiydi. İçimdeki fırtına, dalga dalga çarpan bir öfke değil artık… sessiz, karanlık bir kabullenişe dönüşmüştü.
~•~
Sabahın solgun ışığı göz kapaklarımdan süzülürken ansızın açıldı. Bir an neredeydim unuttum; tavanı, soğuk taş duvarları görünce kalbim sıkıştı. Çarşafın ağırlığı üzerime çökmüştü. Derin bir nefes aldım ama içimdeki korku daha da büyüdü. Dün yaşadıklarım bir kâbus değildi… hâlâ buradaydım. Yavaşça yataktan doğruldum. Başucumda siyah takım elbiseli bir adam oturuyordu; ellerini birbirine kenetlemiş, gözlerini yere dikmişti. Sessizdi, ama varlığı odanın havasını ağırlaştırmıştı. Donup kaldım. Gözlerim onu taradı: omuzlarının dikliği, oturuşundaki ağırlık… soğuk ama ihtişamlıydı.
Kısık sesle sordum: “Sen… kimsin?” Adam başını ağır ağır kaldırdı. Gözleri… buz gibi, mavi. O mavilik, beni boğulacak kadar derindi. “Niye beni buraya getirdiniz?” diye haykırdım. Sesim titrek ama meydan okuyan bir gölge gibiydi. Adamın dudakları kıvrıldı; pis bir sırıtış belirdi. Bir şey söylemedi. Yavaşça kalktı, kapıya doğru yürüdü. Gözlerime son bir kez bakıp kapıyı açtı ve çıktı. Kapının kilitlenme sesi beynimde çınladı. Kapıya doğru koştum.
“Bırakın beni! Açın şu kapıyı!” diye sesimi yükselttim. Ellerimle kapıya vurdum. Sesim odada yankılandı. Ama açan yoktu. Yalnız kalmıştım. Sanki o demir kilit ruhuma da kapanmıştı. Sırtımı kapıya yasladım. Kafamı yavaşça kapıya vurdum. Nefesim hızlanıyordu ama içimde tarifsiz bir boşluk vardı. Sessizlik, çığlık gibiydi. Evden tek bir ses bile gelmiyordu. Gözlerim, az önce adamın oturduğu yere kaydı. Orada hâlâ onun varlığı vardı sanki. ‘Niye ben?’ dedim fısıltıyla. Sesim boşlukta yankılandı.
Pencereye yürüdüm. Soğuk cama yaslandım. Aşağı baktım; yükseklik beni yutacak kadar derindi. ‘Şimdi atlasam… bu çile biter miydi?’ diye düşündüm. Ama dizlerim titredi, ellerim cama varamadı. Ölüm kolay gelmiyordu. En zor olan şey, yaşamak değil, hayatta kalmaktı. Yatağa geri döndüm. Çarşafın soğukluğu tenime değdiğinde ürperdim. Kollarımı göğsümde kavuşturdum, sanki kendime sarılmakla biraz teselli bulacakmışım gibi. Ama bulamadım.
Kapının kilidi yeniden çevrildi. Metalin sürtünme sesi, kalbimdeki korkuyu daha da keskinleştirdi. Yatağın üzerinde doğruldum, gözlerim kapıya mıhlanmıştı. Derin bir nefes aldım ama göğsümdeki ağırlık geçmemişti. Kapı aralandı. İçeriye ağır ve ölçülü adımlarla bir kadın girdi. Orta yaşlardaydı; yüzünde yılların bıraktığı çizgiler vardı ama bu çizgiler yumuşaklık değil, sertlik taşıyordu. Uzun koyu renk bir etek giymişti, ayak sesleri tahtalarda yankılanıyordu. Elinde katlanmış kıyafetler vardı. Yüzünde ne tebessüm ne öfke… yalnızca alışmışlık, sanki bunu defalarca yapmış gibi bir ifade.
Bana doğru yaklaştı, kıyafetleri uzattı. “Al, giyin,” dedi. Sesi ne çok yüksek ne de fısıltıydı; arkasında tartışmaya kapalı bir kesinlik vardı. “Birazdan gelip alacaklar seni.” Sözleri kulaklarımda yankılandı. Kim alacak beni? Bu adamlar mı? Yoksa o mavi gözlü yabancı mı? Ya da bambaşka, bilmediğim daha korkunç biri mi? İçimdeki panik, dar bir kafeste çırpınan kuş gibi kalbimi dövüyordu. Beni nereye götürecekler? Kelimeler kadının ağzından dökülüp gitse bile, beynimde binlerce uğursuz yankıya dönüştü. O an fark ettim: asıl korkum burada kalmak değildi… asıl korkum, benden sonra geleceklerin kim olduğunu bilmemekti. Ellerim titredi. Kıyafetlere baktım ama dokunamadım. Boğazımdan kırık bir ses çıktı: “Ne istiyorsunuz benden? Nereye götüreceksiniz beni?” Sesim sadece yorgun değildi… içinde yılların ağırlığı vardı.
O geceyi hâlâ duyabiliyorum; babamın sesi uzak bir gök gürültüsü gibi çatlamış, elinin soğuk ve sert tokadı evin havasını yarmıştı. Annemin yanağına inen tokadın sesi hâlâ kulaklarımdaydı; çığlığı kısa bir kırılmaydı, ardından dünyası yere çöktü, eteği avuçlarımın arasından kaydı. Dizlerimin titrediğini, ayaklarımın donduğunu hissettim; her şey ağırlaşmış, zaman o an yavaşlamıştı. Eteğine tutundum, tırnaklarım kumaşı delercesine kavradı; parmak uçlarımın arasından annemin teninin sıcaklığı hissediyordum. “Anne…” dedim titreyerek. Sesim boğazımda takıldı, kelimelerim yarım kaldı. Avuçlarım terlemişti; eteği kavrarken parmaklarım kayıyordu. “Anne uyan… Çok korkuyorum…” Ama annem sessizdi. Yalnızca yere düşmüş, kırılgan bir gölge gibi orada yatıyordu. Benim çığlığım odada yankılandı. Sesim bana bile yabancı gelmişti; sanki küçücük boğazımdan değil, kocaman bir boşluktan çıkıyordu. Korkuyordum işte. Bazen yalnız kalınca, eteğine sıkıca sarıldığım o minik ellerimi hatırlarım; o anki saf, yutkunaksız korkumu, annemin yüzünü ve babamın kapılarda bıraktığı uzun, soğuk gölgesini. İnsanın babasından korkması bambaşka bir korkuydu. O an öğrenmiştim: korku sadece bir duygu değil, bedene, zihne ve ruhun en derin köşelerine işleyen bir gerçekti. Ve ben, o küçücük bedenimle, korkuyordum. Babamın bana bakışında sevgi yoktu; yalnızca öfkenin ve yabancılığın soğukluğu vardı. İçimde küçücük bir kız çocuğu vardı; annesinin eteğine sarılmış, o kumaşa sığınarak hayatta kalmaya çalışıyordu.
Ve o sahne… Yıllar geçti ama hâlâ içimde. Ne zaman gözlerimi kapatsam, annemin eteğini tutan parmaklarımı, titreyen dudaklarımı ve “korkuyorum anne” diye yankılanan o incecik sesimi duyuyorum. Çocukken babamın soğuk bakışları, beni sevmediğini her fırsatta hissettirişi, hatta birkaç kez vurduğu o geceler zihnime doldu. Şimdi önümde duran bu yabancıların sertliği, bana onun gölgesini hatırlatıyordu. O günlerde nasıl yalnız hissettiysem, şimdi de öyleydim. Yorgunluğum sadece bu anın değil; yıllardır sevilmeyen, hep itilip kakılan bir çocuğun yorgunluğuydu.
Kadının yüzüme bakışı uzun sürdü. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, ama o kıvrımda merhamet yoktu. “Seni İstanbul’a götürecekler. Hazırlan hemen.” İstanbul mu… Bu kelime kulağıma karanlıktan örülmüş, ağır bir zincir gibi çarptı. Kadının ağzından dökülürken şehir artık bir yer değil, göğsümü sıkan bir celladın adı olmuştu. Kalbim hızla çarpıyor, ciğerlerim daralıyordu. “Benim ne işim var Türkiye’de!” dedim, sesim çatlayarak, ellerim istemsizce titredi. “Bırakın beni! Burası benim memleketim, gitmek istemiyorum!”
Kadın başını hafifçe yana eğdi; sessizliğiyle odadaki havayı keskinleştiriyordu. Sesi beklenmedik bir keskinlikle yükseldi: “Peki, nereye gideceksin? Her gün eskortluk yaptığın o eve mi?” Cümlesi, bir tokat gibi çarptı; kelimeler havada asılı kaldı. Benim için zaman bir anlığına durdu. Beynim boşaldı, nefesim boğazımda düğümlendi. O an gözlerinde ne öfke vardı, ne acı, ne merhamet… Sadece soğuk, tanıdık gelmeyen bir yabancılık. Belki de çığlığım ona sıradan gelmişti. Belki de daha önce yüzlerce kez aynı çığlığı, aynı çaresizliği işitmişti.
Kıyafetleri yatağın üzerine bıraktı. Arkasını dönüp kapıya yürüdü. Kapının eşiğinde durup bir kez daha bana baktı. “Direnme,” dedi. “Direnirsen daha çok acı çekersin.” Kapı kapandı. Sürgünün sesi ruhuma saplanan bir çivi gibiydi. Yatağın üzerinde duran kıyafetlere baktım. Ellerim mi, kalbim mi titriyordu, bilmiyordum. Kumaşa dokunduğumda soğuk ve ağır geldi. Elbise iki elimle tuttum; uzun ve kırmızıydı. O kırmızının canlılığı, bu karanlık odada bile göz alıcıydı. Ama bana ihtişamdan çok kanı hatırlatıyordu.
Kırmızı elbiseyi üzerime geçirdim. Kumaşın arasında hafif bir koku vardı; eski bir parfümün silik izi gibi. Sanki bu elbise daha önce başkasına aitti; belki de benden önce bu evde kalmış birinindi. İçimi bir anlığına ürperti kapladı. 'Beni Türkiye’ye neden götüreceklerdi? Neden ben? Ve neden hâlâ yaşıyordum?' Sorular beynimde çarpışıyordu. Ne kadar derin nefes alsam da göğsüm daralıyordu. Üzerindeki elbiseyi sıkıca kavradım, sanki kumaşı parçalayıp içindeki cevabı bulacakmışım gibi.
Tam o sırada kapının kilidi yavaşça çevrildi. Metalin sürtünme sesi sessizliğimi parçaladı. Kalbim göğsümün içinde deli gibi çarptı. Kapı ağır ağır açıldığında içeriye soğuk bir rüzgâr gibi girdiler. İki adam. Yüzlerinde hiçbir ifade yoktu; ne merhamet, ne öfke. Sadece görevlerini yapan, hissiz taş maskeler gibiydiler. Biri bana yaklaştı, kalın sesi duvarlarda yankılandı: “Hadi. Aşağıya iniyorsun.”
Kolumdan tutmadı. Ama gözlerindeki sertlik, ‘direnirsen canını acıtırım’ demeye yetiyordu. Zaten direnecek gücüm kalmamıştı. Ayaklarım titreyerek yataktan kalktım. Merdivenlerden inerken tahta basamakların gıcırtısı kulaklarımı doldurdu. Her adımda dizlerim sarsılıyor, kalbim boğazıma tırmanıyordu. Evin içi bana bir labirent gibi geliyordu; duvarlar üzerime kapanıyor, nefesim giderek ağırlaşıyordu.
Kapıya yaklaştığımızda gözlerim istemsizce yan tarafa kaydı. O kadın… Oradaydı. Uzun eteğiyle, sanki hiçbir şey olmamış gibi kapının yanında durmuştu. Gözlerimizi buluşturdu. Dudaklarının kenarı yavaşça kıvrıldı. Öyle bir gülümseme ki… ne sıcak, ne samimi. Daha çok, ‘kaçınılmazı kabullen’ der gibiydi. O an içimde bir şeyler kırıldı. "Yürü…" dedi arkamdaki adam, beni sertçe iterek. Dengemi kaybetmiştim; öfke ve korku birbirine karışmıştı. Tenimdeki koku, eski evin rutubetini, korkumu, bir anlığına bile unutturmadı. Arabanın kapısı yavaşça açıldı. İçimdeki bütün direnç, bütün haykırışlar dudaklarımda düğümlendi.
Arabanın içine girdiğimde zaman durmuştu. Tam karşımda oturuyordu. O mavi gözlü adam. Sanki bütün araba sadece onun gözlerinin ışığıyla aydınlanıyordu. Buz gibi, keskin ve derin mavilik… gözlerimi içine çekiyor, boğuyordu. Dizlerim titriyordu. Parmaklarım elbiseye kenetlenmişti. Ben, korku ve öfke arasında gidip gelirken; o sessiz, kararlı, ama tanımlanamaz bir bakışla bana bakıyordu. Sanki kelimeler gereksizdi. Bütün sessizlik, bütün gerginlik, bütün cevaplar onun gözlerinde gizliydi. Ve o an anladım… artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ‿︵‿◟❦◞‿︵‿
Adamın gerçek amacı ne olabilir? Dost mu, düşman mı, yoksa kendi çıkarları mı var?
𝙊𝙠𝙪𝙙𝙪ğ𝙪𝙣𝙪𝙯 𝙞ç𝙞𝙣 𝙩𝙚ş𝙚𝙠𝙠ü𝙧 𝙚𝙙𝙚𝙧𝙞𝙢. 𝙊𝙮 𝙫𝙚𝙧𝙞𝙥 𝙮𝙤𝙧𝙪𝙢 𝙮𝙖𝙥𝙖𝙧𝙖𝙠 𝙙𝙚𝙨𝙩𝙚𝙠 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙨𝙖𝙣ı𝙯 ç𝙤𝙠 𝙢𝙪𝙩𝙡𝙪 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙪𝙢.♥️
Bölüm etkileşimi
