1. bölüm · Zahir+1& | Başlangıç
1.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir köle, Bir kuma, Bir hiç
𝙉𝙊𝙏: 𝙊𝙠𝙪𝙢𝙖𝙮𝙖 𝙗𝙖ş𝙡𝙖𝙙ığı𝙣 𝙩𝙖𝙧𝙞𝙝𝙞 𝙚𝙢𝙤𝙟𝙞 𝙗ı𝙧𝙖𝙠𝙖𝙧𝙖𝙠 𝙝𝙖𝙩ı𝙧𝙡𝙖.
𝐊ö𝐥𝐞𝐧𝐢𝐧 𝐬𝐮𝐬𝐤𝐮𝐧𝐥𝐮ğ𝐮, 𝐞𝐟𝐞𝐧𝐝𝐢𝐬𝐢𝐧𝐢𝐧 𝐞𝐧 𝐛ü𝐲ü𝐤 𝐲𝐚𝐥𝐚𝐧ı𝐝ı𝐫.
ㅤㅤㅤㅤ°•﹏‿✧‿︵‿.◟❦◞.‿︵‿✧‿﹏•°
Ben Pera.
Mutluluk ne bilmem. Gülmek nedir, hiç bilmedim. İnsanlar yanımda kahkahalar atarken, gözlerim boşluğa dalar, dudaklarım kımıldamazdı. Çünkü ben gülmek nedir bilmiyordum, hatta unutmuştum. Belki de hiç öğrenemedim. Çok küçük yaşta insanların yüzlerine taktıkları maskeleri, kalplerinde biriken kini taşırken dışarıya şeker dağıtır gibi tebessüm ettiklerini öğrendim. Herkesin maskesi vardı; kimse gerçek değildi. Ve ben, bu sahteliklerin arasında en gerçek olandım: zincirlenmiş bir köle, değersiz bir kuma, görünmez bir hiçlik.
Gözlerimi açtığımda yanımda yine bir adam yatıyordu. Demiştim ya ben bir köle, bir kuma, bir hiçtim. Onun derin nefesleri ciğerlerime zehir gibi doluyordu. Ben ise nefes almak istemiyordum. O an bütün bedenim taş kesilmiş gibiydi. Ben çok yorgundum. Ruhumun üstüne yığılmış binlerce yılın ağırlığı vardı sanki. Yavaşça yataktan kalktım, çıplak ayaklarım zemine değince titredim. Perdeyi araladım; gökyüzündeki yıldızlar… Onlar çok güzeldi. Hep oradaydılar ve hep özgürlerdi. Benim gibi zincirlenmemişlerdi. İçimden bir çığlık koptu ama dudaklarımdan çıkmadı.
Geçmişim yıldızlar gibi gözlerimin önünde parladı. Çocukluğum. Mısır’ın tozlu sokaklarında çıplak ayakla dolaşan, küçük bir kızdım. Adımı bile doğru dürüst hatırlamıyorum. Kimse de sormamıştı zaten, ama sorsalar onlara ismimi kendim koyduğumu söylerdim. Pera, ne güzel isim değil mi? Annemin ismiydi. Ailemin yüzü hafızamdan silinmişti. Bir gün babamın beni pazara götürdüğünü hatırlıyorum sadece. Ellerimi bağladığını, gözlerimin ise korkudan dolduğunu hatırlıyorum. Daha çocuğum, anlamıyorum ne olduğunu. Sonra bir adam elini cebine attığını ve birkaç altın verdiğini, beni aldığını hatırlıyorum. İşte o an, babam beni değil, hayatımı satmıştı. Ve ben, o gün ölmüştüm.
Her gün başka bir adamın elinde, her gün başka bir evin duvarlarında, her gün başka tokatlar, başka sözler. Hizmetçi oldum. Cariye oldum.Tekrar satıldım. Her satışta ruhum incindi; parçalandı, eridi. Sonunda “ben” diye bir şey kalmadı, sadece bedenim vardı. Onu da isteyen aldı.
Artık kaldıramıyorum, hep bir mide bulantısı yaşıyordum. Perdeyi kapatıp lavaboya ilerledim. Eğildim, kusacağımı hissettim. Midem boştu aslında ama ruhum, kirle doluydu. Yüzümü yıkadım. Aynaya baktım. O an gözlerimdeki derin boşluğu gördüm. Gözlerim bana bakıyordu, ben de onlara. Ağlamaya başladım ama tek gözyaşı bile akmıyordu; kurumuştu. Göğsüm sıkışmıştı; kendimi sıkmaktan kalbim acıyordu artık, sessiz ve derinden. Çünkü kimse benim acımı bilmezdi. Kimse anlamazdı. Bu çile yalnızca bana aitti. Annemi hatırlamaya çalıştım, belki o gün öldürdüler, belki de yaşıyordu ama artık onların kızı değildim. Ben hiçbir yere ait değilim. Her satıldığımda biraz daha yabancılaştım. Her evde biraz daha kayboldum. İçeriden bir ses geldi.
“Gel lan yatağa, fahişe.” Donup kaldım. Ses boğazımı sıktı. Ayaklarım beni odaya zorla sürükledi. Adam yatakta doğrulmuş, gözlerini üzerime dikti. Sanki bakışlarının içinde pis bir arzu kıvılcımı vardı. Bir kez daha midem bulandı. Ayaklarım beni istemsizce yatağa doğru götürdü. Çünkü ne yapacağımı bilmiyordum. Gitmesem dayağı vardı, zorlaması vardı, kan vardı, gidersem de bedenim vardı. Hangisi daha az acıydı? Mide bulantım yeniden bastırdı; arkamı döndüm ve lavaboya koştum. Arkamdan alaycı bir ses yükselmişti. “Ne içtin sen, orospu?”
Evet… onlara göre ben bir orospu, bir fahişeydim. Bunu ben mi isteyip seçmiştim? Kimse bana sormadı ki… Bana bir gün bile sorsalar, ‘Ne istersin?’ diye… Cevabım olur muydu? Bilmiyorum. Çünkü hiç düşünmedim. Benim için istemek diye bir şey yoktu. Her gün aynı karanlık, aynı iğrençlik… Elimi karnıma koyup sıktım. Bu acı daha ne kadar sürecekti? Aynaya baktım. Orada, solgun bir yüz ve derin bir boşluk gördüm. Ve ben, küllerin içinde kaybolmuş bir kadınım.
Göğsümün altında taş gibi bir ağırlıkla yürüdüm odaya. Taşın adı umut olsaydı keşke; ama taşıdığım sadece acıydı. Yataktaki adam gözlerini kapamış, uyuyordu; onun uyuması bana mutluluk getirmiyordu, sadece olağan bir rahatlamaydı. Duvarda asılı altın çerçeveli bir tablo ışığı yansıtıyordu odaya; resimdeki figür özgürdü sanki. O resme bakarken içimde kıskançlık filizlendi, o kişi bana çok uzaktan bakıyordu, elleri serbestti. Benim ellerimi bir zamanlar babam bağlamıştı; şimdi ise yıllardır görünmez iplerle bağlıydım.
Gecenin suskunluğunda adımlarım yankılandı. Ayak tabanlarımın derisi çoktan eskimiş, gençliğimin izleriyle oyuk oyuk olmuştu. Her çatlak bana geçmişi hatırlatıyordu. Hangi evde, hangi odada, hangi yatakta olduğumu artık ayıramıyordum. Her birinde başka bir isim, başka bir küfür, başka bir tokat, başka bir aşağılanış vardı. Hepsi aynı acı melodinin farklı sözleri gibiydi. Yavaşça yatağa yaklaştım. Adamın yüzünde derin bir uyku vardı, bana ait olmayan bir huzur taşıyordu sanki. Yanına sessizce uzandım. Gözlerimi kapatıp uykunun karanlığında ellerimi uzattım, bir anlığına da olsa tokatların sesi, küfürlerin yankısı susmuştu.
•••
Sabah çoktan gelmişti. Perdeyi çekip dışarı baktım. Şehrin uzaktan görünen silueti vardı: minareler, çatılar, rüzgârla uçuşan çöp kâğıtları… Şehir, eski bir kitap gibiydi; her sayfasında başka hayatlar, başka hikâyeler, başka acılar yazılıydı. Benim sayfam ise yırtılmış, atılmış bir sayfa gibiydi. Kimse o sayfayı okumuyordu. Ama bazen rüzgâr o sayfayı kaldırıp başka tarafa savuruyordu. Başkalarının anlattığı hikâyeler belki bir gün beni de anlatırdı. Belki bir şair, benim gözlerimi bir şiire dönüştürürdü. Hayal kurmak tehlikeliydi. Hayal kurarsam yıldızlara tutulurdum. Yıldızlar beni düşünür müydü ki bir kez? Yıldızlara her baktığımda içim ikiye ayrılıyordu; bir yanım onların özgürlüğüne sığınmak isterken diğer yanım onların bana asla ulaşamayacağını biliyordu. Umut ve çaresizlik aynı gökyüzünde yan yana parlıyordu.
Aşağıdan sesler geliyordu; yeni bir parça gelmiş olmalıydı. Sessizce merdivenlerden indim ve eve gelen adamları seyrettim. Bir süre sonra havada bir gerginlik hissettim. Kutudan çıkan eser farklıydı: eski bir parşömen. Eskiden bir tapınakta okunmuş olmalıydı. Adamın gözleri parladı; çünkü bu eser onun için değer demekti. Değer yaratmak, onun doğasını besliyordu. Ben ise o an tuhaf bir temizlik ihtiyacı hissettim. Çünkü ne kadar kirli olduğumu bir kez daha anladım. Onun elindeki değerlerle benim geçmişim arasında görünmez bir çizgi vardı. Ve ben hep o çizginin dışında kalmıştım.
İçimde hep bir soru vardı: Neden ben? Bu soruyu kimse cevaplamadı. Bir kez daha düşündüm; belki de kimse cevap vermezdi. Çünkü dünyanın mantığı benim acımı açıklamaya yetecek kadar yumuşak değildi. İnsanlar kendi hesaplarına göre yaşıyorlardı. Kimse bir kölenin geçmişini sorgulamazdı. Bu yüzden sessizliği seçtim. Belki de susmak, yaşamanın tek kuralıydı.
İçeriye bir kadın girdi; güzelliği odadaki havayı değiştirecek kadar belirgindi. Evin müdavimlerinden biriydi, belli… Üzerime beyaz bir elbise giydirmişlerdi, kumaşı inceydi, tenime yapışıyor, beni olduğumdan daha kırılgan gösteriyordu. Dudaklarında sahte mi, gerçek mi ayırt edemediğim bir gülümseme vardı. Bana baktığında gözlerinde bir teselli aradım, ama bulamadım. Belki de hiçbir kadın bir köleye bakarken şefkatle bakmazdı. Onun elleri narin, dokunuşları sanat eserlerine aitti. Parşömenlerle, tablolara, altın çerçevelere değdi. Benim kırık bedenime değil. O an anladım ki ben, burada en değersiz eşyaydım; bir tablo bile benden kıymetlidir.
“Bu eserler nereden geliyor?” diye sordu kadın, ince sesi odada yankılanarak. Adam hiç düşünmeden, soğukkanlı bir tonla cevap verdi: “Bazı parçalar uzak yerlerden. İnsanlar unutulmuş eserleri satıyordu. Biz bulup koruyoruz.” Ciddi, neredeyse gururlu bir ifadeyle söylemişti bunu.
Koruyor… Kelime kulağıma ters çalındı. Bir şeyi korumak, ondan almayı mı gerektirirdi, yoksa ona iyilikle bakmayı mı? Onun sözleri, benim hayatımın bir aynadaki ters yansıması gibiydi. Çünkü benim hikâyem de “koruma” adı altında alınmış, çalınmış, satılmış bir hayattı. Her eser bir geçmiş taşıyordu; bir tapınağın, bir evin, bir ülkenin hikâyesini. Ama hepsi bir noktada koparılmış, sökülmüş, ait olduğu yerden uzaklaştırılmıştı. Adamın elinde tuttuğu parşömenlerle ben aynı kaderi paylaşıyorduk: İkimiz de birilerinin değer verdiğini sandığı ama aslında sahiplenip susturduğu parçalardık.
Ev halkından biri konuştu: “Yeni bir müzayede yapılacak. Bu akşam eve gelen konukların arasında sanat dünyasından önemli isimler olacak. Eserler sergilenecek, fiyatlar yükselecek, yeni anlaşmalar imzalanacak,” dedi beyaz gömleklilerden biri.
O an içimden geçen tek düşünce şuydu: Bu gece ben de sergilenecektim. Hem de kelimenin tam anlamıyla. Bir süs eşyası gibi, bir aksesuar gibi… Hazırlıklar hemen başlamıştı. Salonun içinde ayak sesleri, fısıltılar, titrek kahkahalar dolaşıyordu. Hizmetçiler oradan oraya koşturuyor, gümüş tepsiler parlatılıyor, kristal kadehler tek tek ışığa tutuluyordu. Perdeler ağır ağır çekiliyor, salonun her köşesine gösterişli çiçekler yerleştiriyorlardı. Herkesin yüzünde bir telaş, bir heyecan vardı. Benim yüzümde ise yalnızca suskunluk. Çünkü biliyordum… Bu sıradan bir akşam değildi. Bu, Müzeyyen gecesinin başlangıcıydı.
Ev artık ışıl ışıl olmuştu. Benimle ilgilenmek için bir kadın göndermişlerdi odaya. “Bu gece için güzel görünmelisin,” dedi. Onun gözleri ışıltılıydı, sanki bana bakan bir yabancı değil de dost gibi yaklaşmak istiyordu. Ellerinin dokunuşu yumuşaktı, uzun uzun saçlarımı taradı. Bazen saçlarımı nazikçe kaldırıyor, bazen çekiştiriyordu; acı ile okşayıp arasında gidip gelen o dokunuş, içimde tuhaf bir huzursuzluk bıraktı. Sonra başımı kaldırdı, gözlerimin içine bakmadan fırçalarını aldı. Dudaklarımda, yanaklarımda, göz kapaklarımda dolaştı. Belki kendi içinde bana acıyordu, belki sadece işini yapıyordu. Ama ne fark ederdi ki? Güzel görünmekle hiçbir alakam yoktu. Güzel görünmek, yalnızca bir maske takmaktı. Maskeler, insanların gerçeği saklamak için icat ettiği süslü bir makyajdı. Onları sürünce daha çok sevilmeyi beklerlerdi, ama ben maskelerin arkasında boğuluyordum.
Kadının nazikliği bile beni tiksindiriyordu. Çünkü o naziklik, benim içimdeki çığlığı susturamıyordu. Bana iyi davranması, geçmişimi temizlemiyor; yüzüme sürdüğü ruj, dudaklarıma bulaşan kanı silmiyordu. Çünkü bana iyi davranması, benim geçmişimi temizlemiyordu.
Hazırdım işte… sergilenecektim. Üzerime beyaz bir elbise giydirmişlerdi; kumaşı inceydi, tenime yapışıyor, beni olduğumdan daha kırılgan gösteriyordu. Belimi öylesine sıkmışlardı ki nefes almak bile acı veriyordu. Kumaşın parlaklığı ışıkların altında göz kamaştırıyordu. Merdivenden inerken, kalabalığın uğultusu arasında bir davetli yaklaştı. Elimi tuttu, sözde zarif bir şekilde. “Bu parça, antik bir sembolün temsilcisi,” dedi. Onun sesi bana bir duvarın arkasından gelen yankı gibi ulaştı. Ne söylediğini umursamadım, çünkü o cümlede ben bir parçaydım. Bir köşeye oturtuldum, elimi hâlâ tutan adamın yanında. Bakışlar üzerimde geziniyordu; kimi hayranlıkla, kimi merakla, kimi açgözlülükle. O an içimde ağır bir benzetme belirdi: Ben, cam bir vitrinin içine konmuş bir heykeldim. Kırılmaya hazır, dokunulmaması gereken ama herkesin gözlerini üzerine diktiği bir merak nesnesi. Ve vitrinin içinde boğulurken, dışarıdan gelen hayran bakışlar beni daha da küçültüyordu.
Gece ilerledikçe kalabalık birbirine karıştı, kahkahalar ve kadeh sesleri havada yankılandı. Ben ise sessizce bir köşede oturuyordum. O sırada uzaktan bir adam bana doğru yürüdü. Diğerlerinden farklıydı; bakışları daha yumuşaktı, sanki gözleri üzerimde değil, içimde geziniyordu. Yanıma eğildi. “Seninle konuşmak istiyorum,” dedi. İçimden acı bir gülüş yükseldi. Konuşmak mı? Benimle? Kelimeler çoktan boğazımda zincirlenmişti. Yine de, içimde belli belirsiz bir umut kıvılcımı kıpırdadı. Dudaklarım titreyerek fısıldadı: “Neden?” Adam hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Çünkü… senin gözlerinde bir hikâye var.” O an kalbim ürperdi. Bir yabancı, hem de bu karanlık dünyanın bir parçası, gerçekten gözlerimde ki hikâyeyi görebilir miydi?
Onun sesi o gece bana bir şeyler fısıldadı. Kelimeleri yumuşaktı, ama arkasında ince hesapların gölgesi vardı. Gözlerinde uzun yolculukların yorgunluğu, dudaklarında ise alışılmış bir ikna ediciliğin izi okunuyordu. Kravatı özenle bağlanmış, ayakkabıları neredeyse hiç toz görmemişti; belli ki bu dünyanın pisliğine dokunmadan içinde gezebilenlerdendi. “Hikâyeni bilmek istiyorum,” dedi. “Seninle ilgileniyorum.” Ah, işte… İlgi. Kulağa masum gelen, ama aslında en tehlikeli tuzaklardan biri. Çünkü kimse bedava ilgi göstermezdi. İlgi, her zaman karşılığında bir şey isterdi. Adamın gözlerinde bir plan vardı, yüzünde belli belirsiz bir stratejinin gölgesi… Sanki beni bir hamur gibi yoğurup, istediği şekle sokacak; sonra da o şekli başka bir amaç uğruna kullanacaktı. İçimdeki ürpertiyi bastırarak dudaklarımı araladım:
“Teşekkür ederim, çok kibarsınız… ama ilgilenmiyorum.” Sözlerim zor çıktı ağzımdan, ama çıkmıştı işte. Adam, bir anlığına dondu, ardından yüzünde belli belirsiz bir tebessümle başını salladı. Gözlerindeki ateş bir an parladı, sonra gölgelerin arasına karıştı. Sessizce arkasını dönüp uzaklaştı.
İnsanlar dağıldığında, akşam yine aynı adam beni çağırdı. Gitmemek için içimde savaş verdim, ama savaş başlamadan yenildi. Kapının eşiğinde kaldım bir süre; içimde küçük bir isyan kıvılcımı yanıyordu, ama o kıvılcım beni taşımaya yetmedi. Ayaklarım sanki bana ait değildi, beni sürükleyerek odaya soktu. İçimde bir isyan kıvılcımı yaktım, ama o kıvılcım yürümeye yetmedi. Çarşafların ağır kokusu boğazıma yapıştı. O an nefes almak bile yük gibi geldi. Adam oradaydı; gömleğinin yakası gevşemiş, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir yorgunluk izi vardı. Ama gözleri… gözleri benden çok başka şeylere bakıyordu. Duvarın tam karşımdaki antika maskeye. Maskenin boş gözleri benim gözlerimin içindeki boşluğu hatırlatıyordu.
Bakışları önce uzaktan, sonra daha kararlıydı. İçimde, bir tanrıya yalvarırcasına bir itaat vardı; itaatten başka bir seçenek yoktu. Çünkü itaatsizlik her zaman daha ağır bir bedel, daha sert tokat, daha derin yaralar getirirdi. O yüzden dizlerimden başlayıp kalbime kadar yayılan o korkuyu bastırmaya çalışarak sessizce boyun eğdim. Çocukluğumun sessiz haykırışları, pazarda çıplak ayakla kalışım, taşların ayak tabanımı kesişi, ilk sahibimin gözleri… O gözlerde gördüğüm şey hâlâ içime kazınmıştı: insanı insan olmaktan çıkaran, sahiplenici o boşluk. O bakışların ağırlığı beni bir kez daha parçaladı.
Yatağa doğru ağır adımlarla yürüdüm. Her adımda kalbim biraz daha daralıyor, boğazımda taş gibi bir düğüm büyüyordu. Yatağa yaklaşmıştım ki kapı birden gürültüyle kırıldı. Ahşabın çığlığı kulaklarımı deldi. İçeri ışıkla birlikte siyah silüetler doldu; ellerinde silahlar, gözlerinde ölümün gölgesi vardı. Kalbim atmadı bile; sanki çoktan susmuş, çoktan durmuştu. O an içimden fısıldadım: Buraya kadarmış, Pera. Fazladan yaşadın. Belki öteki dünyada huzur bulursun. Gözlerini kapa.
Kollarımı istemsizce açtım. Göz kapaklarımın arkasında karanlık bir boşluk vardı; tüm dünya sessizleşti. Ölümü çağırır gibi bekledim. Nefesim küçüldü, vücudum taş gibi sertleşti. Kalbim attığını hissetmiyordum ama içimde ince bir iple hâlâ bir şey vardı; umut muydu, yoksa yalnızlık mı, ayrımı yoktu. Sonra silah patladı.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ‿︵‿◟❦◞‿︵‿
𝐊𝐚𝐩ı𝐲ı 𝐤ı𝐫𝐚𝐧 𝐚𝐝𝐚𝐦𝐥𝐚𝐫, 𝐤𝐮𝐫𝐭𝐚𝐫ı𝐜ı𝐥𝐚𝐫 𝐦ı 𝐲𝐨𝐤𝐬𝐚 𝐝𝐚𝐡𝐚 𝐤𝐚𝐫𝐚𝐧𝐥ı𝐤 𝐛𝐢𝐫 𝐠üç 𝐦ü?
𝙊𝙠𝙪𝙙𝙪ğ𝙪𝙣𝙪𝙯 𝙞ç𝙞𝙣 𝙩𝙚ş𝙚𝙠𝙠ü𝙧 𝙚𝙙𝙚𝙧𝙞𝙢. 𝙊𝙮 𝙫𝙚𝙧𝙞𝙥 𝙮𝙤𝙧𝙪𝙢 𝙮𝙖𝙥𝙖𝙧𝙖𝙠 𝙙𝙚𝙨𝙩𝙚𝙠 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙨𝙖𝙣ı𝙯 ç𝙤𝙠 𝙢𝙪𝙩𝙡𝙪 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙪𝙢.♥️
