7.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir bakış, Bir yasemin, Bir hiç

Vaveyla Yazarı: ࣪ ִֶָ☾⭑ .࣪

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 21Şu an: 7.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Bir bakış, Bir yasemin, Bir hiç

Bir bakışta hem özlem hem de huzur gizlidir; bazen sessizliği kucaklar, bazen de sessiz bir dokunuş bırakır.

ㅤㅤㅤㅤ°•﹏‿✧‿︵‿.◟❦◞.‿︵‿✧‿﹏•°

Bir hafta geçmişti ama zamanın akışı bozulmuş gibiydi. Günler ilerlemiyor, sadece üst üste yığılıyordu. Takvim yaprakları değişiyordu belki ama içimde hiçbir şey yerinden oynamıyordu. Nehir’in ölümünden sonra sabahların bir anlamı kalmamıştı; güne uyanmak, sadece hayatta olduğumu hatırlatan tatsız bir alışkanlıktı. Her şey donuktu. Sanki uzun bir rüyanın içindeydim ama uyanamıyordum. Evin duvarları hâlâ onu tutuyordu. Bahçeden gelen yasemin kokusu her sabah içeri doluyor, odalara yayılıyor, içime işliyordu. O koku beni rahatlatmıyordu; tam tersine, nefesimi daraltıyordu. Çünkü Nehir’in kokusuydu bu. Onun saçlarından, teninden, varlığından kalan son iz gibi… Bazen gerçekten, Nehir’in son nefesini hâlâ duyabiliyor gibiydim. Göğsüm sıkışıyor, kalbim anlamsız bir ritimle hızlanıyordu.

Pencerenin önüne geldim. Rüzgâr perdeyi hafifçe dalgalandırdı. Bahçeye baktığımda Yağız yine oradaydı. Aynı yerde. O taş sandalyede… Nehir’in son kez oturduğu yerde. Günlerdir oradaydı. Konuşmadan, hareket etmeden. Sanki zaman onun için de durmuştu ama durmak ona iyi gelmemişti; sadece onu daha ağır bir hâle sokmuştu. Her sabah, her akşam aynı sessizliğin içinde oturuyordu. Bazen rüzgârla birlikte başını kaldırıyor, gökyüzüne bakıyordu. Uzun uzun… Sonra tekrar başını eğip önüne dönüyordu. O sessizlik artık sadece ona ait değildi. Bahçeye sinmişti. Ağaçlara, taşlara, toprağa… Kuşlar bile ötmekten vazgeçmişti. Dünya, sanki Yağız’ın yasına saygı duyuyordu. Bir hafta önceki geceyi düşündüm. İstemeden. O anlar artık zihnime izinsiz giriyordu. Nehir’in son bakışı… Elinin yavaş yavaş soğuması… Yağız’ın gri gözlerinde donup kalan o acı… Hepsi hâlâ olduğu gibi duruyordu. Ama en çok, Nehir’in söylediği o cümle yankılanıyordu içimde.

“Bir kadın, sevdiği adamı bir başka kadına… sadece ölürken emanet edebilir.” O söz, içimde bir yara gibi duruyordu. Ne zaman hatırlasam, kalbim bıçakla kesilmiş gibi sızlıyordu. Nehir’in bana bıraktığı şey bir insan değildi aslında; bir yük, bir sorumluluk, bir suç ortaklığıydı. Bir veda, bir bağ, bir sessiz anlaşma… Her nefeste o miras biraz daha ağırlaşıyordu. O sabah, güneşin solgun ışığıyla bahçeye indim. Çimenler ıslaktı; ayaklarımın altındaki serinlik bedenimi ürpertti. Attığım her adım fazla geliyordu sanki. Sessizliğe yapılmış bir ihanet gibiydi. Yağız beni fark etti ama başını kaldırmadı. Sanki orada olup olmamamın bir önemi yoktu. Havada ağır bir şey vardı. Kabullenme, yorgunluk, geri dönülmezlik… Bir süre arkasında durdum. Ne diyeceğimi bilmiyordum. 'Üzgünüm' demek anlamsızdı. Hangi kelime ölümü açıklayabilirdi ki? Hangi cümle, bir insanın yokluğunu telafi edebilirdi? Sonunda sadece fısıldadım: “Eve girmelisin, Yağız.”

Rüzgâr bile bu kelimeleri taşımak istemedi sanki. Yağız başını yavaşça çevirdi. Gözleri uykusuzluktan kızarmıştı; mat, yorgun ama hâlâ sertti. O mavi bakışta bir boşluk vardı. Soğuk ama canlı. “Gidemem,” dedi. Sesi çatlamıştı ama kararlıydı. “Burası… son kaldığım yer. Yapamadıklarım için pişmanım, Pera.” Nefesim sıklaştı. Onu anlamamak mümkün değildi. Çünkü ben de aslında buradaydım. Nehir’in ölümünden sonra hiçbirimiz gitmemiştik. Sadece bedenlerimiz yaşamaya devam ediyordu; ruhlarımız hâlâ bu bahçedeydi. Yanına değil, karşısına oturdum. Aramızda birkaç adım vardı ama o mesafe, söylenmemiş binlerce kelimeyle doluydu. Rüzgâr saçlarımı savurdu. Yasemin kokusu yine içime doldu; tanıdık ve acıtıcıydı. “Üşüteceksin,” dedim. “Günlerdir buradasın. Nehir… artık seni böyle görmek istemezdi.” Sesim titredi. Soğuktan mı, yoksa içimde kırılan bir şeyden mi bilmiyorum.

Yağız bana baktı. O mavi, buz gibi gözlerle. Bir an için içinden bir şey geçtiğini hissettim ama yakalayamadım. Ne umut diyebildim ne de acı. “Unutmak zor,” dedim ve devam ettim. “Ama insan yaşamak zorunda. Nehir de bunu isterdi, Yağız.” Uzun uzun baktı bana. Gözlerimin ardında bir şey arıyordu. Bir cevap, bir açıklama, belki de sadece suçlayacak bir yer. Sonra fısıldadı: “Seni onu mutlu etmen için getirdim… ama o mutlu olmadan gitti.” Kalbim durdu. Gözlerimi kaçırdım. Ellerimi sıktım ve “O mutluydu,” dedim. “Senin gözlerinin içine bakması onu mutlu ediyordu.” Yağız acı bir gülümsemeyle karşılık verdi. Rüzgâr yaprakları aramızdan geçirdi. “O yok artık. Gitmek istediğin bir yer varsa adamlarıma söyle. Artık özgürsün.”

O kelime içime battı. 'Özgürlük mü…' Cevap vermedim hemen. Çünkü içimde bir fırtına vardı. Ama onu göstermek, Nehir’in bana bıraktığı emaneti kirletmek gibiydi. “Kimsem yok,” dedim. Gözlerinin içine bakarak, “Burada kalabilir miyim?” Yağız başını eğdi. Dudaklarını sıktı. Kafasını yavaşça salladı. Bu evet demekti. Kafasını kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. O bakışta bir şey vardı. Ne tam acı, ne umut. Arada bir yerde… Tanımsız. Sanki Nehir’in yokluğunda beni ilk kez gerçekten görmüştü. Ama o bakışa dayanamadım. Kalbim çırpındı. Sözleri rüzgârla dağıldı. Ben sessiz kaldım. Çünkü artık gerçekten söyleyecek hiçbir şey kalmamıştı. Yağız yerinden kalktı. Hareketi ani değildi, kararlı da sayılmazdı; daha çok, uzun süredir aynı noktada durmuş bir bedenin sonunda itiraz etmesi gibiydi. Dizleri sertçe doğruldu, omuzları bir an sendeledi. Elini taş sandalyenin arkasına koyup kendini dengeledi. O küçük sendeleme, günlerdir taşıdığı yorgunluğu ele veriyordu.

Ben de ayağa kalktım. Aramızda hâlâ mesafe vardı ama artık kaçınılmaz bir yakınlık hissi dolaşıyordu havada. Bahçe akşam serinliğini iyice hissettirmişti. Yasemin kokusu hâlâ vardı ama artık boğucu değildi; alışılmış bir sızı gibi, fark edilmeden içe işliyordu. “Elin üşümüş,” dedim farkında olmadan. Yağız eline baktı, sonra cebine soktu. “Üşüdüğümü fark etmemişim.” Bu cümlede bir şey vardı. Sadece soğuktan bahsetmiyordu. Günlerdir fark etmediği çok şey vardı belli ki. Bahçeye doğru bir adım attı, sonra durdu. Evin kapısına baktı. Sanki içeri girmekle dışarıda kalmak arasında bir karar vermesi gerekiyormuş gibiydi. Ben bekledim. Onu acele ettirmek istemedim. Bazı kararlar itildiğinde değil, kendi ağırlığıyla düştüğünde gerçek olurdu. Aynı hizaya düştük ama kollarımız değmedi. Bilerek mi, farkında olmadan mı, bilmiyorum. Bahçe yolundan eve doğru yürümeye başladık. Taşlar nemi hâlâ tutuyordu. Adımlarımız hızlı değildi. Onunki daha ağırdı, sanki her adımda bir şey sürüklüyordu.

Kapıya yaklaştığımızda durdu. “Ben… işleri aksattım,” dedi birdene. Sesinde suçluluk vardı ama itiraf eder gibi değil, daha çok kendi kendine söyler gibiydi. “Günlerdir kimseyle konuşmadım. Toplantılar iptal edildi, dosyalar bekliyor.” Kapıyı açtım ama içeri girmedim. Ona baktım. “Şaşırtıcı değil,” dedim. “Bir hafta geçti sadece.” Başını iki yana salladı. “Benim dünyamda ‘sadece’ diye bir şey yok,” dedi. “Bir gün bile çok şey yıkar.” İçeri adım attık. Koridor serindi. Ayakkabılarımızın sesi boşlukta yankılandı. Sarı ışıklar aydınlattıyordu evin her köşesini. “Bu yüzden,” ceketini çıkarmadan sözlerine devam etti, “Şehir dışına gitmem gerekebilir. Bir süreliğine. Toparlamak için.” Duraksadım. Elim kapının pervazında kaldı. “Ne kadar sürer?” dedim. Ve devam etti, “Bilmiyorum. Birkaç gün… belki daha fazla.” Bu belirsizlikte bir kaçış vardı ama inkâr edemeyeceğim bir zorunluluk da. Yağız kaçmayı becerebilen biri değildi. Eğer gidiyorsa, gerçekten gitmesi gerektiği içindi. Salona doğru yürüdük. Koltukların üzeri hâlâ düzgündü. Kimse doğru dürüst oturmamıştı. Ev, günlerdir nefesini tutmuş gibiydi. “Burada kalabilirsin,” dedi birdene.

Bu cümle beklenmedikti. Dönüp baktım. Yüzünde emir yoktu, rica da yoktu. Sadece gerçeklik vardı.“Kalırım,” dedim. “Zaten başka bir yere gitmiyorum.” Başını eğdi. Bir an için gözlerini kapattı. “Bazen,” dedi kısık bir sesle, “bir şeyleri yoluna koymak için uzaklaşmak gerekir. Ama ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım, bu ev… peşimden gelecek.” "Gelmesine izin ver,” dedim. “Kaçtıkça daha ağır olur.” Bana baktı. Uzun uzun. O gri gözlerde ilk kez net bir şey gördüm: yorgunlukla karışık bir minnettarlık.“Sen,” dedi, “fazla sakin konuşuyorsun.” “Değilim,” dedim. “Sadece dağılmamayı seçiyorum.” Salonda birkaç adım attı. Pencereye yaklaştı. Bahçeye baktı. Az önce oturduğu yer hâlâ görünüyordu. “Orada kalırsam,” dedi, “hiçbir şey düzelmeyecek.” Haklıydı. Acı kutsal değildi. Sadece alışkanlık yaratırdı.

“Yarın gidersen,” dedim, “ben burada olurum. Evi toparlarım. Sen dönene kadar.” Başını salladı. “Döneceğim,” dedi. Bu kez kararlıydı. “Yarım bırakmak istemiyorum.” Bu cümlede sadece iş yoktu. Başka bir şey de vardı. Ama adını koymadık. Koyarsak ağırlaşacaktı. Koridorun ucunda durduk. Odalara giden yol ayrımında. “İstersen,” dedim, “biraz uyu ve dinlen.” “Sonra,” dedi. “Şimdi… biraz yalnız kalmam gerek.” Anladım. Başımı salladım. “Ben mutfaktayım.” Yanından geçerken kolu hafifçe koluma değdi. Bilerek mi, istemeden mi, yine bilmiyorum. Ama ikimiz de fark ettik. Arkamdan sesi geldi. “Pera.” Döndüm. “Burada kaldığın için teşekkür ederim.” Gülümsedim. Bu kez acıtmayan bir gülümsemeydi. “Bazen gitmeyerek yardım edilir.” O başını eğdi. Ben mutfağa yürüdüm. Işığı yaktım. Ev ilk kez gerçekten uyanıyor gibiydi.

Ve o an şunu hissettim: Bu ev artık bir yas yeri değil. Bir bekleme yeriydi. Mutfakta olduğumu fark ettiğimde bunu bilinçli bir karar vermemiştim. Sadece bir anda, açlığın bana ait olmadığını anladım. Midemdeki boşluk benimki değildi; günlerdir hiçbir şey yemediğini bildiğim Yağız’ınkiydi. Sabahlar, öğlenler birbirine karışmıştı ama onun elindeki kahvenin hep soğuk kaldığını, tabağına hiç dokunmadığını görmüştüm. Açlık bazen bedende değil, bakışlarda durur. Onunki oradaydı. Ocağın altını yaktım. Tencereyi çıkardığımda metalin sesi mutfağın sessizliğini ikiye böldü. Soğanı doğrarken gözlerim yandı ama bu sefer ağlamadım. Ağlamak için fazla yorgundum. Çorbayı yaparken ölçmedim hiçbir şeyi. Tuzunu elimle, suyunu sezgiyle koydum. Bu evde artık hiçbir şey tarifle yapılmıyordu.

Kaynayan suyun sesi yükseldikçe mutfak dolmaya başladı. Önce buhar, sonra koku. Ilık, tanıdık, içe işleyen bir koku. Çorbanın kokusu ciğerlerime dolduğunda durdum. O an fark ettim; günlerdir ilk kez içimde bir şey çözülüyordu. Açlıkla değil, şefkatle. Birine bakmak, birinin hayatta kalmasını istemek gibi basit ama ağır bir hisle. En önemlisi bunları isteyerek yapıyordum. Kaşığı tencerenin kenarına vurup tadına baktım. Eksik bir şey yoktu. Fazla da. Olduğu gibiydi. O sırada, sırtımda tuhaf bir ürperti hissettim. Bir bakış. Fiziksel değildi ama tenime değiyordu sanki. İnsan izlenirken bunu anlar. Kalbinin ritmi değişir, omuzları gerilir. Ocağın başında dururken sırtımdaki o hissi inkâr edemedim. İnsan bazen gerçekten bakıldığını teninde hisseder. Sanki biri omurganın tam ortasına, çok dikkatli bir parmakla dokunur gibi. Başımı kaldırdığımda Yağız’ı gördüm. Kapının eşiğinde duruyordu. Hareket etmiyordu. Sanki yürürse bir şey kırılacakmış gibi.

Üzerindeki kıyafetler değişmişti ama bu onu toparlamamıştı. Sadece acıyı daha belirgin hale getirmişti. Yıkanmış bir gömlek, düzgün bir pantolon… ama gözlerinin altında günlerin değil, gecelerin yükü vardı. Bana bakıyordu. Uzun uzun. Aslında ilk defa bakıyordu. Günlerdir yan yanaydık ama bu başka bir bakıştı; insanın bir şeyi fark ettiğinde baktığı türden. “Çok güzel kokuyor,” dedi. Sesi sandığımdan daha yakındı. Bir adım değil, bir duygu mesafesi kadar. Eldeki kaşığı tencerenin içinde unuttum. Koku o an gerçekten ciğerime doldu. Sıcak, sade, koruyucu bir koku. Çocukluğun, evin, birinin seni düşündüğünün kokusu. Gülümsediğimi fark ettim. Bilerek yapmadım. Kendimi tutmaya çalışmadım da. Oldu. “Uzun zamandır bir şey yemedin,” dedim. Sesim düşündüğümden daha yumuşaktı.

Başını hafifçe yana eğdi. Bu hareketi Nehir yapardı. Bunu fark ettiğim anda içimde ince bir sızı geçti ama hemen susturdum. Artık her şey Nehir olmak zorunda değildi. “Acıkmayı unuttum,” dedi. Sonra ekledi, daha kısık bir sesle: “Ya da hatırlamak istemedim.” O an içimde bir şey çözüldü. Çünkü açlık bazen mideyle ilgili değildir. Bazen insan, yaşamak istemediğinde aç olmaz. Kaseyi doldururken elim titredi. Çorbayı taşırmamak için dikkat ettim ama asıl korkum başka bir şeydi: Bu basit hareketin ikimize de fazla gelmesiydi. Ona uzattığımda bir an almayacak sandım. Alırsa bir şey kabul etmiş olacaktı. İlgiyi, şefkati, hâlâ yaşadığını. Aldı. Masaya oturduğunda omuzları çöktü. İlk kaşığı ağzına götürmeden önce durdu. Gözlerini kapattı. O küçücük anda, bütün sertliği dağıldı. Bir adam değil, yorulmuş bir çocuk gibiydi. “Bu,” dedi, kelimeyi tartarak, “insanın içini yakmıyor.” Gülümsedim. Bu sefer daha belirgin. “Yakmaması lazım zaten.” Bana baktı. Gözleri dolu değildi. Ama dolmamak için kendini zorladığı belliydi. “Bunu yapman gerekmiyordu,” dedi. “Biliyorum,” dedim.

Ve ekledim: “Ben istedim.” Bu cümle ikimizin de üstünde asılı kaldı. İstemek… Uzun zamandır ikimizin de uzak durduğu bir kelimeydi bu. Bir süre sadece çorbanın kaşığa değen sesi vardı. Her yudumda yüzündeki gerginlik biraz daha gevşedi. İnsan bazen birini kurtarmaz. Sadece düşmesini yavaşlatır. O an bunu yapıyordum. Sonra yine o his geldi. İzlenme hissi değil bu sefer. Paylaşılma hissi. Aynı havayı solumak, aynı sessizlikte durmak. “Ben kimseye güzel kokuyor dememiştim,” dedi ansızın. “Unutmuşum böyle şeyleri.” Gözlerimle cevap verdim. Çünkü bazen konuşursan büyü bozulur. O an şunu hissettim: Bu evde ilk kez ölüm yoktu. Acı vardı, evet. Yas vardı. Ama ölüm o mutfaktan çıkmıştı. Yerini sessiz bir dayanışmaya bırakmıştı. Ve ben, hayatımda ilk defa şunu düşündüm: Bazen bir insanı hayatta tutan şey büyük sözler değil. Bir tencere. Bir koku. Ve “buradayım” demeden orada kalabilen biri.

Yağız tabağının dibini sıyırmadı. O kadarını kendine fazla gördü belki. Ama kaseyi masanın kenarına bıraktığında, bitmişti. Bu bile günlerdir görmediğim bir şeydi. Boş bir tabak. Yaşandığına dair küçük, sessiz bir kanıt gibi duruyordu önümde. Kaşığı elinden bıraktı. Bir süre daha masada oturdu, sanki kalkarsa bu an dağılacakmış gibi. Sonra başını kaldırdı, bakışları doğrudan bana geldi. Ne kaçtı, ne saklandı. Olduğu gibi. “Yarın erkenden gideceğim,” dedi. Ses tonu iş gibiydi ama altında başka bir şey vardı. Kaçmak değil. Mecburiyet. Devam etti, sanki bunu söylemesi gerekiyormuş gibi: “Uzun süre bilir. Buradayken… bir şeye ihtiyacın olursa adamlara söyle.” Bu cümlede emir yoktu. Üstten bakma hiç yoktu. Sadece güvenli bir alan bırakma çabası vardı. Sanki 'yalnız değilsin' demenin, onun bildiği tek yolu buydu. İçimde bir sıcaklık yayıldı. Küçük ama gerçek. Uzun zamandır hissetmediğim türden. Kendimi tutmadan gülümsedim. Bu sefer içimden geldi.

“Teşekkür ederim,” dedim. Tek kelimeydi ama içi doluydu. Bana bir şey sorulmadan düşünülmek… Bu evde ilk kez bana ait bir duyguydu. Başını hafifçe salladı. Gülümsemedi. Ama yüzü yumuşadı. O sert çizgiler, bir anlığına gevşedi. Ayağa kalktı. Sandalyenin ahşap sesi mutfağa yayıldı. O ses bile yalnız değildi artık. “İyi geceler,” dedi. Gece değildi. Ama bunu düzeltmedim. Çünkü bazı kelimeler zamandan bağımsızdır. Arkasından baktım. Adımları ağırdı ama kararsız değildi. Yağız koridorun sonunda kaybolduğunda ev yeniden sessizliğini hatırladı. Ama bu, günlerdir alıştığım o ağır, insanın göğsüne çöken sessizlik değildi. Daha çok… nefes alan bir durgunluktu. İçinde bir ihtimal taşıyan, sabaha kadar dağılmayacak ama sabahı da tamamen inkâr etmeyen bir hâl. Masayı toplamaya başladım. Boş kaseyi elime aldığımda duraksadım. Çorbanın dibinde kalan birkaç damla, sanki az önce olanların kanıtıydı. Bu evde hâlâ bir şeylerin işe yarayabildiğinin, birinin bir şey yiyebildiğinin, bir anlığına da olsa hayatta kalmayı seçtiğinin sessiz kanıtı. Lavaboya döktüm, kaseyi yıkadım. Suyun sesi, içimde bir yere çarpıp yankılandı. Uzun zamandır ilk kez bir ses beni ürkütmedi.

Mutfağın ışığını kapattım. Salondan geçerken adımlarımı yavaşlattım. Her köşe, her eşya Nehir’i hatırlatıyordu ama bu sefer anılar saldırmıyordu. Daha çok uzaktan bakıyordu bana. Yağız’ın arada bir içine düşen o vicdan sızıları gibi. Aniden gelen, insanın içini yakan ama sonra geri çekilen. Merdivenlere geldiğimde yine durdum. Neden durduğumu bilmiyordum. Belki de kalbim, bedenimden biraz daha yavaştı. Başımı kaldırdım. Üst katın loşluğu bana baktı. Yağız’ın odasının kapısı kapalıydı. Ardında ne yaptığını bilmiyordum. Belki yatağın kenarında oturuyordu. Belki de ilk kez gerçekten uyumayı deniyordu. Ya da sadece tavana bakıyordu. Bazı insanlar acıyla baş edemez, sadece ona bakar. Bir an için, kapısının önünde durup durmamak arasında kaldım. Hiçbir şey söylemeden. Sadece orada olduğumu hissettirmek için. Yapmadım. Bazı sınırlar, söylenmeden anlaşılır. Bu da onlardan biriydi.

Basamakları çıktım. Her adımda içimde bir şey gevşedi. Sanki gün boyunca sıktığım yumruklarım yavaş yavaş açılıyordu. Odamın kapısını açtım. İçeri girdim ama hemen yatağa yönelmedim. Pencerenin önüne gittim. Bahçeye baktım. Gündüzün son ışıkları çimenlerin üzerinde silinmeye başlamıştı. Yaseminler hâlâ oradaydı. Kokuları, cam kapalı olmasına rağmen içeri sızıyordu. Bu evin inadıydı belki de. Her şeye rağmen güzel kalmakta diretmesi. Yatağın kenarına oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama bu kez korkudan değil. Bir şeylerin yerli yerine oturmaya çalışmasından. Yağız’ın 'yarın erkenden gideceğim' deyişi kulağımda yankılandı. Gitmek. Bu kelime artık bende sadece kaybı çağrıştırmıyordu. Bazen gitmek, geri dönebilecek kadar güçlü olmaktı. Gözlerimi kapattım. Nehir geldi aklıma. Ama bu kez son hâliyle değil. Bahçede gülerken, saçlarını kulak arkasına atarken. Yağız’a bakarkenki o sakin bakışıyla. İçimde hafif bir sızı oldu. Ama bu sızı, insanı yere çökerten türden değildi. Daha çok, sevmenin bedeli gibi. Taşınabilir.

Yağız’ın biraz önce bana baktığı anı düşündüm. O bakışta gördüğüm şey hâlâ netti. İlk kez beni gerçekten görmüştü. Nehir’in emaneti olarak değil. Bu evde kalan bir yabancı olarak değil. Orada duran, nefes alan bir insan olarak. Bu fark, kalbimde ince bir sevinç yarattı. Utangaç, sessiz ama gerçek. Yatağa uzandım. Tavanı izledim. Evden gelen en ufak sese kulak kesildim. Bir kapı gıcırtısı, bir adım sesi… Hiçbiri gelmedi. Ama gelmemesi de yalnızlık değildi. Çünkü artık biliyordum: Aynı evde, aynı gecede, aynı yükle uyumaya çalışan iki insan vardık. Gözlerim ağırlaştı. Uykunun eşiğinde, içimden şu geçti: Bazen mucize dediğin şey büyük olmaz. Bazen biri yemeğini bitirir. Bazen biri sana 'ihtiyacın olursa söyle' der. Ve sen, ilk kez uzun zamandır, gerçekten teşekkür edebilirsin. Uykuya teslim olurken kalbim hâlâ doluydu. Ama bu doluluk, taşacak gibi değildi. Taşınabilecek kadar, yaşanabilecek kadar insandı.

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ‿︵‿◟❦◞‿︵‿

Yağız, kalbini sarsan pişmanlık nedir?

𝙊𝙠𝙪𝙙𝙪ğ𝙪𝙣𝙪𝙯 𝙞ç𝙞𝙣 𝙩𝙚ş𝙚𝙠𝙠ü𝙧 𝙚𝙙𝙚𝙧𝙞𝙢. 𝙊𝙮 𝙫𝙚𝙧𝙞𝙥 𝙮𝙤𝙧𝙪𝙢 𝙮𝙖𝙥𝙖𝙧𝙖𝙠 𝙙𝙚𝙨𝙩𝙚𝙠 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙨𝙖𝙣ı𝙯 ç𝙤𝙠 𝙢𝙪𝙩𝙡𝙪 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙪𝙢.♥️

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

922okunma 23beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18