20. bölüm · YEDİ SANİYE

19.BÖLÜM

Şevval Demir

............. ARADAKİ MESAFE.............

AREL

Aradan iki gün geçmişti.
İki gün boyunca sarayın dışına çıkmamıza izin verilmemişti.

Koridorlarda Kara Muhafızlar her zamankinden daha fazla görünüyordu.

Başlarda bunun Liyana'nın bizi hâlâ esir tutmasının başka bir yolu olduğunu düşünmüştüm.

Fakat sonra...

Bir şey fark ettim.
Muhafızların bakışları bizi takip ediyordu.
Ama sadece bizi değil.

Sanki sarayın dışından gelebilecek herhangi bir şeye karşı da hazır bekliyorlardı.

Ve Liyana...

Onu iki gündür doğru düzgün görmemiştim.
Bu da sinir bozucu bir şekilde merak etmemi sağlıyordu.

"Yine onu mu düşünüyorsun?"

Başımı çevirdim.
Roan pencerenin kenarında oturmuş bana bakıyordu.

"Hayır."

"Yalan atma"

Veyra hemen araya girdi.

"Her şeyi kendinle karıştırmayı bırak."

Roan ona döndü.

"Ben olsam beni düşünmesini anlardım."

Veyra gözlerini devirdi.
"İnanılmazsın."

Kieran bir kitabın sayfasını çevirirken konuştu.

"İkiniz bir gün gerçekten birbirinizi öldüreceksiniz."

Elera hafifçe gülümsedi.
"Bence o kadar kolay değil."

Kieran ona baktı.
"Ne demek istiyorsun?"

Elera omuz silkti.
"Hiçbir şey."

Roan hemen doğruldu.

"Bir şey mi biliyorsun?"

"Hayır."

"Kesinlikle biliyor."

Veyra ellerini kollarında birleştirdi.
"Biriniz daha konuşursa pencereden aşağı atlayacağım."

Roan sırıtıp ona baktı.
"Yapamazsın."

Veyra'nın kaşları çatıldı.
"Neden?"

"Çünkü seni yakalamak zorunda kalırım."

Odanın içi bir anda sessizleşti.
Roan'ın yüzündeki gülümseme bile kayboldu.

Veyra birkaç saniye ona baktı.
Sonra arkasını dönüp pencereye yürüdü.

"Çok konuşuyorsun."

Ama sesindeki sertlik...
Eskisi kadar gerçek değildi.
Tam o sırada kapı çalındı.
Hepimiz sustuk.
İçeri Valeor girdi.

"Prenses Liyana'nın emri var."

Roan iç çekti.

"Başladı yine."

Valeor ona bakmadan konuştu.

"Arel."

Kaşlarımı çattım.

"Ne var?"

"Prenses sizi görmek istiyor."

Roan hemen yanıma geldi.

"Onu mu?"

"Roan."

"Ne? Belki benim de gitmem gerekiyordur."

Valeor'un bakışları soğuktu.

"Hayır."

Roan başını eğdi.
"Denemeye değerdi."

♠️🌹♣️

Liyana'nın odasına doğru ilerlerken içimde anlamsız bir gerginlik vardı.
Onu birkaç gündür görmemiştim.

Bu kadar kısa sürede neden bu kadar alıştığımı bilmiyordum.
Kapının önünde durdum.

"Prenses Liyana."

İçeriden sesi geldi.
"Gir."

Kapıyı açtım.
Liyana pencerenin önünde duruyordu.
Üzerinde koyu mor, sade bir elbise vardı.

Saçları omuzlarının üzerinden dökülüyordu.
Beni duyduğu halde hemen dönmedi.

"Çağırmışsın."

"Doğru.'

"Niye?"

Liyana arkasını döndü.

"Çünkü seninle konuşmam gerekiyor.

Kaşlarımı kaldırdım.
"Bu yeni."

Liyana hafifçe gülümsedi.
"Çok konuşuyorsun."

"Roan'la fazla vakit geçiriyorum."

İstemeden güldü.
Gerçekten güldü.
Bir an ikimiz de sustuk.

Çünkü son zamanlarda aramızda olan her şeyden sonra...

Onu ilk kez bu kadar rahat görüyordum.

Sonra Liyana ciddileşti.

"Valeor sana bazı şeyleri söylemiş olabilir mi?"

"Hayır."

"İyi."

"Bunu neden soruyorsun?"

Başını iki yana salladı.
"Önemli değil."

"Bir şey saklıyorsun."

"Sen de bana sürekli bunu söylüyorsun."

"Çünkü sürekli bir şey saklıyorsun."

Bu kez gözlerini devirdi.
"İnanılmaz derecede inatçısın."

"Sen de."

Liyana birkaç saniye bana baktı.
Sonra pencerenin yanından uzaklaştı.

"Gel."

"Nereye?"

"Yürüyüşe."

Şaşkınlıkla ona baktım.
"Sen mi beni yürüyüşe çağırıyorsun?"

"Fikrimi değiştirmeden önce."

Gülümsedim.
"Peki."

♠️🌹♣️

AREL

Bahçede yürümeye devam ediyorduk.
Hava iyice kararmaya başlamıştı. Sarayın yüksek duvarlarının ardında gökyüzü koyu mor bir renge bürünmüş, bahçedeki lambalar birer birer yanmıştı.

Liyana birkaç adım önümdeydi.

Sessizdi.

Bu kez onu konuşmaya zorlamadım.
Yanına geldiğimde göz ucuyla bana baktı.

"Şaşırdım."

"Neye?"

"Bu kadar uzun süre susabildiğine."

Kaşlarımı çattım.
"Konuşmamı mı istiyorsun?"

"Hayır."

Gülümsedi.

"Şu anki halin daha katlanılabilir."

"Ne kadar naziksin."

Liyana kısa bir kahkaha attı.
Onun gülüşü bahçenin sessizliğinde kaybolurken...

Bir an durup onu izledim.
Bunu fark ettiğinde kaşını kaldırdı.

"Ne?"

"Hiç."

"Yine bakıyorsun."

"Sen de bana bakıyorsun."

"Ben prensesim."

"Bu bir cevap değil."

"Olmak zorunda değil."

Gülümsedim.
Tam o sırada Liyana arkasını dönüp yürümeye devam etti.

Fakat taş yolun kenarındaki alçak bir basamağı fark etmedi.

Ayağı kaydı.

"Liyana-"
Refleksle kolundan tuttum.
Ama bu kez sadece kolunu yakalamakla kalmadım.

Dengesi tamamen kaybolunca bana doğru savruldu.

Bir elim beline giderken diğeri omzuna geldi.
Ve bir anda...

İkimiz de olduğumuz yerde kaldık.
Liyana bana o kadar yakındı ki...

Aramızda neredeyse hiçbir mesafe yoktu.

Nefesini hissedebiliyordum.
Gözleri benim gözlerimdeydi.
Mor gözleri...

Bu kadar yakından daha da farklı görünüyordu.
Sanki içlerinde küçük bir gece gökyüzü vardı.

"Liyana..."

Sesim düşündüğümden daha kısık çıkmıştı.

"Ne?"

Onun nefesi yüzüme değdi.
Bir an hiçbirimiz hareket etmedik.
Sonra başını hafifçe kaldırdı.
Burnumuz neredeyse birbirine değdi.
İçimde anlamlandıramadığım bir şey oluştu.

Normalde yapmam gereken şey geri çekilmekti.
Ama çekilmedim.
Liyana da çekilmedi.

"Şimdi gözlerime bakıyorsun," diye fısıldadı.

"Fark ettim."

"Tehlikeli."

"Benim için değil."

Liyana'nın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Belki de tehlike senin sandığın yerde değildir."

Bu kez onun ne demek istediğini anlamadım.
Ama sormaya fırsat bulamadan...

Uzakta bir baykuş sesi duyuldu.
Liyana istemeden irkildi.
Dengesi yeniden kayınca onu daha sıkı tuttum.
Ve bu kez...

İkimiz de güldük.
Liyana hemen toparlanıp bir adım geri çekildi.

Saçlarını omzunun arkasına attı.

"Bir şey olmadı."

"Tabii."

"Bana öyle bakma."

"Nasıl?"

"Sanki az önce-"
Sustu.
Kaşımı kaldırdım.

"Az önce ne?"

Liyana gözlerini kıstı.
"Bir şey söylemedim."

"Hayır, söyledin."

"Hayır."

Bir adım ona yaklaştım.

"Az önce ne diyecektin?"

Liyana geri çekilmedi.
Bu kez yüzündeki ifade değişmişti.
Eskisi kadar rahat değildi.
Sanki kendisi de ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

"Yaklaşma."

"Niye?"

"Çünkü..."

Bir an durdu.
"Çünkü sinir bozucusun."

Gülümsedim.
"Bu sebep beni durdurmaz."

Bir adım daha attım.
Aramızdaki mesafe yeniden kayboldu.

Liyana başını hafifçe kaldırdı.
Gözlerimin içine bakıyordu.
Bu kez gözlerinde hiçbir güç yoktu.
Sadece...

Liyana vardı.
Ve ilk kez bunun onu savunmasız hissettirdiğini düşündüm.

"Şu an geri çekilmen gerekiyor," dedi.

"Neden?"

"Çünkü ben öyle diyorum."

"Bu da bir cevap değil."

"Ben prensesim."

İstemeden güldüm.
"Bu ikinci kez işe yaramadı."

Liyana'nın dudakları kıvrıldı.
Bir an daha...

Sadece birbirimize baktık.
Sonra rüzgâr saçlarını yüzüne savurdu.

Refleksle elimle saçlarını yüzünden uzaklaştırdım.
Liyana bir anda sustu.

Elim yanağının yanında kalmıştı.
Gözlerim gözlerindeydi.
Ve o an...

Sanki bütün bahçe sessizleşmişti.
Nefeslerimiz birbirine karışacak kadar yakındık.
Ama hiçbirimiz son bir adımı atmadık.

Liyana gözlerini kapatır gibi oldu.
Sonra...

Birden geri çekildi.
Başını iki yana salladı.

"Bu iyi bir fikir değil."

Kaşlarımı çattım.

"Neden?"

Liyana arkasını döndü.
"Çünkü sen burada kalmamalısın."

"Yine mi bu konu?"

"Yine."

Sesindeki o değişim dikkatimi çekti.
Az önceki Liyana gitmişti.
Yerine yine kendini koruyan o mesafeli prenses gelmişti.
Yanına yaklaştım.

"Liyana."

Durdu ama dönmedi.
"Ne?"

"Az önce neden geri çekildin?"

Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra omzunun üzerinden bana baktı.

"Çünkü bazı mesafeler kapanırsa..."

Sesi yavaşça kısıldı.

"...geri dönmek zorlaşır."

Bir süre ona baktım.
Sonra istemeden gülümsedim.

"Belki de kimse geri dönmek istemiyordur."

Liyana'nın gözlerinde kısa bir şaşkınlık oluştu.
Sonra...

İlk kez cevap veremedi.
Ve yürümeye devam etti.
Ama bu kez...

Benden birkaç adım önde değildi.
Yanımdaydı.
Omuzlarımız yürürken ara sıra birbirine değiyordu.
Hiçbirimiz bunu söylemedik.
Hiçbirimiz geri çekilmedik.

🌙🖤⚔️
O gece aramızdaki mesafe gerçekten biraz daha kapanmıştı.
Ve belki de ikimiz de bunun bir gün bizi değiştireceğini henüz bilmiyorduk.