18. bölüm / 16
Vuslatın Karası[Mahalle Kurgusu]15. Bölüm:"Şehit"
Bölümler 16Şu an: 15. Bölüm:"Şehit"
- 1 PROLOG492 kelime
- 2 1. Bölüm:"Çığlık Bile Atamıyorsun"2.805 kelime
- 3 2. Bölüm:Can Kırıkları2.912 kelime
- 4 3. Bölüm:Karar3.045 kelime
- 5 4. Bölüm:Rezil2.644 kelime
- 6 5. Bölüm:"Kara Kuzu"2.614 kelime
- 7 6. Bölüm:"Sağol Kara"2.364 kelime
- 8 7. Bölüm:"Soba Olurmusun Bana"2.632 kelime
- 9 8. Bölüm:"Küçük Kız"2.721 kelime
- 10 9. Bölüm:"Küçük Karım"4.653 kelime
- 11 10. Bölüm:"O kadının kızısın"3.830 kelime
- 12 11. Bölüm:"BEBEK"5.533 kelime
- 13 12. Bölüm:Gidiş &Terk Ediş(Sezon Finali)4.387 kelime
- 14 13. Bölüm:"Turan Timi"3.390 kelime
- 15 14.Bölüm:Yetim&Öksüz:"Kimsesiz"4.495 kelime
- 16 15. Bölüm:"Şehit"4.468 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aşklar YORUM SINIRI nı buraya bırakıyorum.Yorum sınırı:40 yorum.oy sınırı da bölüm sonunda.Öpüldünüz.keyifli okumalar dilerim
***
~2 Ay sonra~
SURİYE (Dımaşk)
"Komutanım!"
"Komutanım, neredesiniz?"
Reşat tutmaya çalışıyordu ama nafile; Duran yaralı hâliyle bile tutulamıyordu.
"Bırak lan, bırak! Adam içeride kaldı. Lan, bıraksana!"
Reşat dinlemiyordu. Alnından akan yaraya rağmen Reşat zar zor ayakta durup arkadaşını tutmak için çabalıyordu.
Yarım saat önce bir tuzağın içine düştüklerini anlamışlardı. İlk önden komutanları yürüp mağarayı kolaçane ermek istemiş ve onları geride durmaları için uyarmıştı.
Ancak bekledikleri bir kaç snyenin sonunda onlarda dayanamayıp arkasından mağaraya girecekleri anda içeride büyük bir patlama olmuş, mağaranın içi yıkılarak patlamayı dışarıya kadar taşımış, dışarıdaki Turan Timi'ni de etkisi altında bırakmıştı.
Şimdiyse Esat komutanları, mağaranın içine girebilen tek kişiydi. Bombanın şiddetiyle ayakta durabilen tek kişi o olduğu için komutanlarını aramak için o girmişti içeri.
Esat, komutanları üstüne basa basa kimsenin arkasından gelmemesi için uyarmıştı.
Ancak bunu Duran'a anlatmak çok zordu. O da komutanı için endişeleniyordu evet, ama emre de itaatsizlik edemezdi; üstelik diğer arkadaşları bu hâldeyken.
Reşat, ona nasıl sözünü dinleteceğini iyi biliyordu.
"Keleş, bak Cemre de yaralı. Sen git onunla ilgilen, ben komutanı arayacağım."
Duran, aklına yeni gelen şeyle dönen başı izin verdiğince etrafına bakıp taradı. Helikopter biraz önce yere iniş yapmıştı.
Sağlık ekipleri içerideki kimse onunla ilgileniyordu.
Cemre de orada olmalıydı. Ömer zaten dışarıda ilk yaralananlar arasındaydı. Mağaranın üzerine pusu kurduğu için patlamadan en hasarlı çıkan kişi olduğu aşikardı; ilk yardım ekipleri ilk onunla ilgilenmek zorunda kalmıştı. Bilinci ise bir gidip bir geliyordu.
Cemre'nin ise hala durumuyla ilgili bir haber vermemişti sağlık görevlileri.
Ayakları merak ettiği kadının durumunu öğrenmek için helikoptere yönelmeden hemen önce son kez Reşat'a yönelik ona dönüp konuştu:
"Sakın onu bulamadan geleyim deme, Mecnun!"
Duran daha cevap vermeye kalmadan Esat komutanlarının sesi duyuldu, çok uzaktaki mağaranın girişinden.
"Yardım... Yardım edin!"
Esat'ın sesi zannedildiğinin aksine iyi duyulmuyordu. O da patlamadan nasibini almıştı.
Sesi duyan Duran ve Reşat aynı anda mağara girişindeki adama doğru koşup sırtındaki komutanlarını taşımasına yardım ettiler. Helikopterin yanına kadar getirilen bedeni sedyenin üzerine bırakıldı.
"Hemşire, hemşir, her ne sikimse, gelin lan, yardım edin!"
Duran'ın telaşlı sesi helikopterde yaralı bir şekilde yatan Ömer ve Cemre'yi de telaşa sürükledi.
Hemşire kız sedyenin yanına yaklaştığında bile üzerinde yatan bedenin morarmaya başlamış dudaklarından gerçeği anında anladı ama ses etmedi.
Telaşla konuşan arkadaşlarının umudunu yok etmek istemiyordu çünkü.
Herkes merakla gelen hemşirenin ne yapacağını, hangi yaraya müdahale edeceğini beklerken o, sedyede yatan komutanlarına yaklaşıp ilk önce nabzına baktı. Eli ilk nabzına gitti, sonrasında emin olmak için boynuna, şah damarına uzandı.
"Bayılmış dimi? Bir su döksek uyanır şimdi, merak etmeyin."
Oysa Duran da içten içe biliyordu gerçeği; kandan yüzü seçilmeyen komutanın durumunu...
Ancak kabullenmek, daha en başından yenilmek demekti. İçindeki o küçücük umudu doğmadan öldürmek demekti.
Kabullenemezdi, olmazdı.
Yaşıyordu komutanı!
Hemşire daha fazla kendisine merakla bakan askerleri umutlandırmamak için kafasını iki yana sallayarak onlara yönelik konuştu:
"Maalesef... Nabız yok."
Sessizlik oldu. Uzun bir süre.
Hemşire, helikopterdeki hastalarla ilgilenmek için gitmeden önce üzülerek baktı ayakta sedyenin etrafında dikilen üçlüye; ancak hiçbiri görmedi bu bakışı.
Gözleri sedyede yatan adamdaydı.
Kendine ilk gelen Duran olmuştu.
"Lan, nereye... Nereye gidiyorsun bacım? Gel, kurtarsana komutanımı! Ne demek nabız yok lan?"
Helikoptere yürüyen kadının arkasından bağırdıysa da kadın durmadı ve gitti.
Duran 7 aydır tanıyordu bu adamı. İyi kötü sevmişti komutanını; sevdiği kadar tanımıştı da. Bağ kurmaktan çekinen bir adam olduğunu hep içten içe biliyordu.
Ancak kan çekerdi insanı birbirine. Sevmiş, benimsemişti komutanını.
Şimdiyse duyduğu sözlere inanmak, bir yalana bile bilerek kendini inandırmak gibi bir şeydi.
Nasıl, nasıl olabilirdi böyle bir şey?
Dağ gibi adamdı komutanı. Sedyeye bile sığamayan bedeninden nasıl çıkabilmişti ruhu?
Gözleri yaşardı. Aynı saniyelerde Reşat'ın da bir köşede yüzünü kpatarak sessizce ağlayan sesi duyuldu.
Gözleri komutanından ayrılmayan Duran ise bir anlığına, çok kısa bir anlığına gözlerinin hareketini sezip kendini bu umuda inandırarak heyecanlandı:
"Komutanım, gördünüz dimi, gözü kıpırdadı! Ölmedi benim komutanım. Hadi gel yine bak, hemşire bacım!"
Esat, Duran daha fazla kendinden geçip helikopterdeki Ömer ve Cemre'yle ilgilenen sağlık görevlilerini rahatsız etmemesi için, o daha hareket etmeden tutup kollarını sardı bedenine.
"Komutanım bırakın! Bunlar işlerini yapmayı bilmiyor, yine baksınlar! Ölmedi!"
Hareketleri durmak bilmiyordu.
Bir süre daha komutanının kollarında çırpındı.
Nihayetinde günün ve bombanın etki ettiği hasardan dolayı beden yorulup uyuşmaya, hareketleri ise kesik kesik olmaya başladı.
"Öl... Ölmedi komutanım, gözü kıpırdadı, gördüm. Ölmedi..."
Esat daha fazla dayanamayıp yere yığılacak adamı alıp sırtına attı.
Diğerlerinin aksine durgundu Esat. "Kardeşi öldü" diyordu hemşire; Çağtay şehit olmuştu. Kendisinden önce gitmişti bu dünyadan.
Arkadaşının hayatı hiç kolay olmamıştı.
17 yaşında babasını kaybetmiş, ailesinden kalan tek kişiye, annesine Vural ile birlikte bakmak zorunda kalmıştı.
Sonrasında annesi de göçmüştü bu dünyadan.
Şimdiyse Vuslat, "Ailesinden kalan tek kişi de öldü" demişti artık burada olmayan hemşire.
Gözleri buğulandı, görüşü bulanıklaştı. Akacak olan tek damla yaşa izin vermek onun elindeydi ve Esat, uzun zaman sonra ilk defa sevdiği biri için ağlamaya izin vererek bıraktı o tek damla yaşın akıp gitmesine.
"Hakkını helal et kardeşim, benimkisi zaten helal san..."
Esat'ın gözleri sedyedeki adamın sıyırılmış gömlekten gözüken koluna kaydı.
Damar yolundaki küçük morluğa.
İğne izi olduğunu anladığı ize.
O izi gördüğü an cümlesini yuttu. Tahir Komutan'la son zamanlarda olan sık görüşmelerini hatırladı ve sedyede yatan adama bir ölü gibi değil de oyunbozan bir piç gibi baktı.
Ne olduğunu anladıysa da açıklığa kavuşturmadan kimseye ses etmemekte kararlıydı. Omuzundaki baygın Duran'la helikoptere ilerlemeden hemen önce son bir kez sedyede yatan can dostuna, kardeşine baktı:
"Sikik puşt."
***
Bitlis (Tatvan)
Vural kapının önüne geldiğinde içerideki bela aklına geldi. İçinden, "Ne güzel, bütün bir gün o ve çenesi olmadan karargahta işini görüyordu," diye geçirdi.
Şimdi ise yine her akşam olduğu gibi kapıyla bakışırken bir "ya sabır" daha geçirdi içinden.
İçerideki kızla ilk tanışmalarında bir gün... Evet, sadece bir gün evinde ağırlayacaklarının umuduyla kalktığı sabahın sonunda karargaha gidip döndüğü aynı akşamda yeniden kapının önünde aynı kişiyi görmek şaşırmasına sebep olmamıştı.
Ancak sesli sorgulamasına sebep olamayan tek şey, Feyza'nın korkunç olduğuna emin olduğu değil, korkunç olduğuna kalıbını bastığı bakışlarıydı.
Kardeşi istediği zaman pek alâ sözünü geçirtmeyi iyi biliyordu.
Konuşmasına gerek bile yoktu; bakışları yetiyordu vesselam.
Kardeşiyle gurur mu duysa yoksa o bakışlara maruz kalmamak için uyarsa mı, ikilemde kalıyordu.
O günde aynı bu bahsedildiği şekilde bir bakışla susturulmuştu.
"Tamam," demişti, "ne olacak sanki? Bir gün daha, kardeşimin hatırına... Belki hala kalacak yer bulamamıştır."
Sonuçta kapıya atıldığı ilk günün sabahında ev bulamaması normaldi.
Bu nedenle bariz bir zaman tanımıştı ona.
Bu zaman 2 günü, beraberinde 1 haftayı, sonrasında 16 günü buldu.
Şimdi mi? Şimdi...
9 hafta 5 gün, yani 68 gün, açık olmak gerekirse 2 ay 1 hafta gibi bir süreye evrilmişti.
Kardeşi yüzünden zorunda kalmış olduğu bu süre tanıma işi gün geçtikçe çığırından çıkıyordu.
Misafir seven bir yapısı yoktu evet, ama asla evinde ağırladığı birinin kaldığı günü sayamazdı.
Bu, kendisi gibi görgü kurallarına siktiri çeken biri için bile yüz kızartıcı bir eylemdi; ancak konu bu kız, bu bela oldu mu adama kendini sorgulatacak dereceye getirip asla yapmam dediğin şeyi yaptırıyordu.
Üstelik bu baş belası kızla bilerek konuşmamaya çalışsa bile bir süre sonra nasıl oluyorsa kendini onunla saçma bir tartışmanın içinde buluyordu.
Kazananın kim olduğunu düşünmek can sıkıcı hissettirdi.
Hangi tartışmaya giderlerse gitsinler, nasıl bir saçmalığı dert edip konuşsalar bir şekilde her şeye saçma bir şekilde bir cevabı vardı.
Bu kızı tanıdığı 2 ay 1 hafta gibi bir sürede nasıl biri olduğunu anlamıştı; hatta bir listesi bile vardı. Bu listenin başını "dediğim dedik, ağzı laf yapan bir bela mıknatısı" olduğu alıyordu.
Sakardı. Hem de tescilli! Elini neye atsa ya yaralanıyor ya elindeki iş yine elinde kalıyordu.
Ancak bu evdeki varlığının tek iyi noktasını inkar etmek haksızlık olurdu.
İlki, kardeşini her gün biraz daha iyi bulmasına neden olması ve yüzüne renk geliyor olduğunu görüyor olmaktı.
Hamileliği ilerledikçe tek başına evden çıkmasını yasaklamıştı. Karargaha ne zaman gitse aklı hep bir şekilde evdeki kardeşi ve yeğeninde kalıyordu.
Bu kızın evdeki varlığı, ne kadar inkar etse de hem kendi içini rahatlatıyor hem de kız kardeşi bir arkadaş bulduğu için kafa dağıtıp geçmişin yüküyle baş başa kalmayıp mutlu oluyordu.
Diğer yandan Feyza'nın ağrıları daha fazla artmış, ne zaman böyle bir ağrı baş gösterse ilk müdahaleyi o yapıyordu.
Minnettardı; en azından bunu itiraf edebilirdi kendine.
Eve girdiğinde bu sefer kapıyı çalmak yerine akıllılık edip anahtarı almıştı yanına.
İçeri ilk adımını atar atmaz aldığı kokuyla içi yine aynı tanıdıklık hissiyle doldu.
Nergis Teyze'nin mezarına, buraya gelecekleri günün sabahı daha kardeşi uyanmadan gelip ziyaret etmiş, belki birkaç damla da gözyaşı dökmüştü.
Saygı ve sevgi duyduğu sayılı kadınlardan biriydi, hep öyle olmuştu.
Anne bildiği kadının bile belki üzerinde bu kadar emeği yoktu.
Hal böyleyken nasıl ayrılacağı şehirden ona veda etmeden gidebilirdi?
Bu yapacağı, yediğin kaba tükürmek, nankörlük etmek demek değil de neydi?
Aldığı yeşil fasulye ve havuçlu pilav kokusu yine o günleri hatırlattı ona.
Kimseye muhtaç olmayacaklarını söyleyen kadının hazırladığı sofrada oturmuş üç çocuk ve hepsine yetmeye çalışan o kadın...
Çok sevdiğini bildiği için bazen haftanın her günü yeşil fasulye yaptığını bildiği kadın...
Hala hatırlıyordu.
Şu an hatırlamaktan nefret ettiği adamla kavga ettiklerini bile hatırlıyordu.
Gerzek herif annesine daralıp "Vural'ı al nüfusuna" diyecek dereceye gelmişti. Kıskançtı işte; her şekilde, her yaşta kıskançlığı dibine kadar yaşıyordu adını anmak istemediği adam.
Vural'ın burun deliklerinden aldığı iki kokunun birleşimi onu uzak anıların pencerelerini sonuna kadar açmaya yetmişken, içeriden duyulan ses daldığı dünyadan kendine gelmesine neden oldu.
"Siz misiniz, Komutanım?"
Kafasını iki yana sallayarak alnında atmaya başladığını hissettiği damara elini atıp ovmaya başladı. Ne zaman sinirlense, bir konuyu çok düşünense veya üzülse anında alnındaki damar atarak kendini belli ediyordu.
Kendinde nefret ettiği en belirgin özelliği bu olabilirdi.
Elinin tek alnını ovarken diğer yandan postallarını çıkarmaya çalışıyordu.
"Benim."
Cevapsız bıraktığı soruyu hatırlayarak yanıtladı iki postalı da en sonunda çıkarıp ayakkabılığa koyarken.
Salona girdiğinde kardeşinin koltukta daha da şişkin duran karnıyla oturmuş, elinde bir kitap tutmuş okuyor olduğunu gördü.
Şaşırmadı; kız kardeşi kitap okumayı severdi. Sıkılmamak için kendine yeni uğraşlar bulması hoşuna gidiyordu.
Güneş hala tam anlamı ile batmamıştı. Ancak mutfaktan gelen koku fazla iştah kabartıcı ve cezbediciydi.
Öyle ki, aç olmadığını bildiği midesi bile şüpheye düşmüş olacak ki sızlamaya başladığında kız kardeşini rahatsız etmeden mutfağa doğru adımladı.
Her adımında kokunun kaynağına daha çok yaklaştığı için midesinde gerçek bir açlık hissettiğini fark etti.
Zira sırtına yapışmış olabilirdi.
İçeri girdiğinde yemeğinin başında durmuş, tenceresini karıştıran kızı gördü.
Bu kızın ikinci iyi özelliğini söyleyecek olursa, o da her ne kadar sakar olsa da yaptığı işe odaklandığında gerçekten güzel şeyler ortaya çıkarıyordu. Eli lezzetliydi.
Mutfağa girdiği anda gözleri çok üzerinde durmadı. Tek düşündüğü yemekti; nasıl bu denli aç hissettiğini anlayamadı.
Oysaki eve adımını atmadan önce aç olmadığına emindi; hatta her zamanki gibi kardeşi ve yeni kızın ısrarlarına kulak tıkayarak karargahta yediği öğle yemeğiyle yatacağından emindi.
Kendini sorgulaması kulaklarını dolduran bir şarkı melodisiyle son buldu. Zaten mırıldandığı şey kendisine gelmesi için bile yeterince absürt duruyordu.
"Diyarbekir yoluna ley, Diyarbekir yoluna...
Toydum düşüm toruna ley, toydum düştüm toruna...
Bu sevdalar boşuna ley, bu sevdalar boşuna...
Delalım, delalım..."
Şarkıyı mırıldanan kız hem yemeği karıştırıp hem de ayaklarıyla aynı ritimde dizlerini kırıp omuzlarını sallayarak olduğu yerden halay çekiyordu.
Vural bir anlığına omuzlarından dolayı yukarıdan topladığı uzun at kuyruğu topuzundan sallanan kumrala yakın saçlara baktı.
Sonrasında olduğu yerden bile daldığı ritmin ona nasıl farklı bir hava kattığına şaşırdı.
Hemen sonrasında bu saçma ve gereksiz düşünce için kendine inanamadı.
Ona neydi ki? Saçmalık... Halay çekmeye çalışan aptal bir kızdı işte.
Öte yandan bu kızı tanıdığı her gün daha farklı bir özelliğini keşfediyordu.
Bugün için listeye ekleyeceği şeyi biliyordu:
"Tezcanlı bir geveze."
"Belki sesi güzel de olabilirdi."
Belki yani...
Daha fazla bu durumun içinde kalmamak için yemeğin pişmesini bekleyeceğine karar verip kardeşinin yanına salona gidecekken daha arkasını dönmeye kalmadan yönünü kendisine dönüp varlığını fark eden kızın mırıldandığı şarkının durması da buna engel oldu.
"Aa, Komutanım siz uğrar mıydınız ya buraya?"
Vural, fark edilmenin acısını yaşayamadan göstere göstere bıkkın bir nefes verdi. Başlıyorlardı yine.
"Kusura bakma, evimin mutfağına girerken senden izin almam gerektiğini unutmuşum."
Vural bunu bilerek alay barındıran bir ses tonuyla söylemiş olsa da duyduğu cevap alnındaki damarın atmasına neden oldu.
"İyi, bir daha olmasın."
Bu kızla aynı ortama gelmeyi bırak, bazen kendisine yönelik konuşması bile bir şekilde sinir hücrelerinin fazladan mesai yapmasına neden oluyordu.
Verdiği cevabı hiç duymamış gibi yapmayı seçerek masaya ilerleyip oturdu. Madem fark edilmişti, yemeğin pişmesini burada beklerdi.
Mehru onun bu yaptığına şaşırmış gibi gözleri birkaç saniye sandalyeye oturmuş adamda kaldı.
Vural, oturduğu yerden bile hala üzerinde olan bakışlara bir anlam veremeyerek kendisini izleyen kıza yönelik konuştu:
"Ne bakıyorsun yine kukuman baykuşu gibi?"
Tıslayan bir homurtu duyuldu. Mehru, buraya geldiği günden bu yana bu adamdan bir kere bile kendi ismini duymamıştı.
Bazen "yeni kız" diye...
Bazı zamanlar ise saçma nesne ve adını bu zamana kadar hiç duymadığı hayvanlara benzetiliyordu.
Mehru demek bu kadar zormuydu gerçekten?
"Ya, uzun zamandır aklımda; sen niye bana bir kere bile isminle seslenmiyorsun?"
Vural bu cevabı beklemiyormuş gibi kaşlarını çattı. Sorun bu muydu yani?
Canı nasıl isterse öyle hitap ederdi ve canı ona ismiyle seslenmek istemiyordu.
"Paşa gönlüm öyle buyurdu çünkü."
Mehru bu cevaba karşı alayla kahkaha attı.
Vural'ın bakışları bir anlığına iki yana kaymış dudakların ortaya çıkardığı iki derin çukura kaydı.
Fazla derindiler. İki derin çukur gibi... Parmağını bastırsa nereye kadar batardı acaba?
Neyi düşünüp sorguladığını fark ettiği anda kendine inanamadı. Ona neydi kızın gamzelerinden?
Bok gibi duruyordu yüzünde zaten, hiç yakışmıyordu. Evet, kesinlikle...
"Paşa Bey aç olmalı o zaman."
Vural, daldığı düşünce denizinden çıkıp aptal aptal birkaç saniye göz göze geldi karşısındaki kızla.
"Ne dedin?"
"Gêr nabehê."
Vural mırıldandığı şeyi anlasa da cevap vermedi. Bu kız hakkında bildiği bir diğer şey, sinirlenince veya canı sıkılınca ağzı Kürtçe'ye, yani özüne kayıyordu. Ve o Kürtçe'yi gayet tabii mesleği gereği biliyordu.
"Sen bana az önce sağır mı dedin?"
Kız anında yaslandığı tezgahta yemeğinin başına dönüyormuş gibi görünse de kabuğuna çekilmiş olduğunu biliyordu. Ne zaman kendi ses tonuyla konuşsa nerede susup yerini bileceğini anlıyordu kız.
"Kim, ben mi? Koskoca Yüzbaşı Vural Kurtay'a mı? Haşa!"
Bu kız gerçekten delirmesine sebep olucak türden bir şeydi. Tek temennisi bir an önce bir ev bulup gitmesiydi buradan; onun da ne zaman gerçekleşeceği meçhuldü.
Öte yandan abi dediği dallamanın nasıl oluyorda buna izin verecek kadar gavat ve gevşek olduğuna bir türlü anlam veremiyordu.
Kız kardeşi iki aydır başka bir adamın evinde kalıyordu ve buna verdiği tek tepki saçma bir şekilde tepki vermemesiydi.
Sikik puşt! Gevşekliğin vücut bulmuş hali olsa gerekti.
Önüne koyulan tabakla andan kopup masadaki tabağa baktı. Tabaklara...
Yeşil fasulye ve havuçlu pilav... Onların yanına peş peşe koyulan salata tabağı ve su sürahisine bön bön bakarken yemeğin ne ara hazır olduğunu sorguluyordu.
En sonunda masanın diğer köşesindeki sandalyenin de çekilmesiyle kendine gelip yanına baktı.
Kız da yemeğini ve iki su bardağını doldurup oturmuştu masaya.
Mehru yemeğini yemek için bir izne ihtiyaç duymuyordu ancak kendinden bakışlarını çekmeyen adam karşısında bunu yapmak huzursuz hissettiriyordu.
"Ne bakıyorsun? Yesene yemeğini."
Vural hala anlamadığı bir şekilde suratına bakmaya devam ederken daha fazla dayanamayıp işi muzurluğa vurdu. Açtı, aç!
Bir de bu adamın bakışlarıyla mı uğraşacaktı?
"İzin vermemi bekliyorsan yiyebilirsin, sorun yok."
Bu adamı sanıldığının aksine bile isteye sinir etmiyordu; kendisi kaşınıyordu işte, ne diye bakıyordu iki saattir muza bakan sirk maymunu gibi?
Yine ters bir cevap, kaş çatma veyahut bıkkın bir nefes, en basitinden alnındaki damarın kendini belli etmesini bekliyordu ama hiçbiri olmadı.
Güldü...
Neden güldüğünü sorgulaması gerekiyordu belki ama o an düşünebildiği tek şey, karşısında 2 aydır tanıdığı adamın ilk defa kendisine yönelik gülümseyen dudaklarıydı.
"Vay anasını," diye geçirdi içinden. Ne de güzel gülüyordu namussuz!
"Neye gülüyorsun sen?"
En sonunda sorması gereken şeyi akıl edip sorduğunda gülüşü kesilen adamdan beklediği cevap bu değildi:
"Yemeğini ye, küçük fare."
Yüzünü buruşturdu bu cümle karşısında.
"Iyyyy, ya sen niye sofrada bu kelimeyi kullanıyorsun ya, midesiz adam?"
Bir sinir belirtisi göremedi. Kendisinin aksine midesi hiç bulanmamış gibi yemeğini yiyordu.
"Yemeğini ye küçük hamster. Oldu mu?"
Mehru'nun aldığı cevap hoşuna gittiği gibi aynı zamanda heyecanlandırdı da.
Vural bu sessizliği biliyormuş gibi iç çekti; başlayacaktı şimdi yine bilgileri sıralamaya:
"Hamster'ların da fareler familyasından geldiği gerçeğinin yanlış bir bilgi ol..."
"Bir daha söylemeyeceğim, yeni kız."
Mehru vaad edilen tehdit içerikli mesajı aldığını belirterek yutkundu.
Zaten açtı. Bir an önce yemeğini yiyip bu gerginlik akan masadan kalkıp Feyza Kuş'un yanına gitse iyi olacaktı. Doğumu yaklaşmak üzereydi; o da abisi gibi Feyza'yı tanıdığı günden beri ona alışmış ve onun için samimiyetle endişe ediyordu.
Bu ego yığınıyla daha fazla aynı masada oturacağına, gider sessizlikle barışık bir kızın sessizliğine ortak olması daha cezbedici geliyordu.
"Feyza yemek yedi mi bir şeyler?"
Sorulan soruyu kafasını yemeğinden kaldırarak yanıtladı:
"Evet ama çok bir şey yiyemedi, midesi bulanıyormuş. Biraz dinlensin, bir şeyler yedirmeye çalışacağım, olmadı meyve kesip götürürüm."
Vural aldığı cevap karşısında uzun süreli sessizliğiyle beraber başını kaldırıp karşısında oturan kıza baktı.
Bu basit hareketi karşısında ağzı beş karış açılmak üzereydi az kalsın.
Mehru bile biliyordu artık karşısındaki adamı; huyu değildi masada konuşmak, konuşsa bile başını yemeğinden kaldırmadan yanıtlardı her şeyi.
Şimdi ise kendisine üşenmeden cevap vermiş, hatta ve hatta başını kaldırıp yüzüne bile bakmıştı.
"Teşekkürler."
Mehru'nun daldığı düşünceler denizinde bile duyduğu kelime karşısında kaşları çatıldı. İlk birkaç saniye anlayamadı; ne için teşekkür ediyordu?
Sözlü sormaktan çekinmedi:
"Ne için teşekkür ediyorsun ki?"
Vural'ın bakışları birkaç saniyeliğine yüzünde gezindi. Bakışları o kadar ağır gezindi ki yüzünde, o bahsettiği saniyeler dakikalara dönüştü. Bir şeyleri sorgular gibi bakıyordu sanki, bir şey arar gibi...
Bakışları yanağına kaydı gibi hissetti. Bir anlığına gamzesine baktığını bile düşündü.
Ancak bu düşüncenin aklına geldiğini fark ettiği gibi geri postaladı geldiği yere, aptalcaydı çünkü.
Birkaç saniyenin sonunda aradığı her ne ise bulamamış gibi başını tekrar indirip yemeğine odaklandı.
"Kardeşime baktığın ve ilgilendiğin için."
Mehru, tekrardan eski haline döndüğünü anladı ve sözü daha fazla uzatmak istemediğinden kuru bir "önemli değil" ile geçiştirdi.
Yemek faslı kısa sürse de herkes salonda toplanmak yerine bir yerlere dağılmıştı.
Feyza'nın mide bulantısının geçtiğini anlayan Mehru, ona da yemek ısıtıp bitirdiğinden emin olana kadar yanından ayrılmamış; konuşamayan kızı mimiklerinden bile anlıyormuş gibi sohbet ediyordu.
Bu süre zarfında Vuslat yatağında uzanmış, bilgisayarından uzun zamandır yaptığı araştırma dokümanına bir yenisini eklemek için çalışıyordu.
Mehru şimdilik bebek için ayarlanan odada kendisi kaldığı için mahremiyet adına telefon görüşmesini orada yapmakla meşguldü.
Odasına çekilen iki insanın beklemediği şey ise evin içinde yankılanan yüksek ve acılı kadının çığlığıydı.
Vural oturduğu yerde donup kaldı.
O gün...
O günde böyle bir çığlık duyup duyarsız kaldığı için kardeşi öz babası tarafından bıçaklanmıştı.
O gün doktorun söyledikleri kulaklarında çınladı:
"Vücudu yara bere dolu, ifadesi için polisi arayacağım. Yarası çok tehlikeli bir yerde ve enfeksiyon kapmış. Neden bu kadar geç getirdiniz anlamıyorum ama eğer biraz daha müdahale edilmeseydi kardeşinizi kaybedebilirdik."
O güne geri dönmek, kesilmeyen çığlık sesleriyle birleşince nefesi ilk birkaç saniye kesilir gibi oldu Vural'ın.
Eli kalbine gitti. Aynı suçlulukla bir daha yüzleşemezdi. Daha aynı suçluluk duygusunu bile üzerinden atmaya gücü yetmezken bir yenisini daha taşıyamazdı omuzlarında. Yıkılır, altında ezilir, emaresini dahi bulamazlardı artık.
Nasıl bir hızla ayağa kalkıp arkasındaki sandalyeyi düşürdü anlamadı. Kapıyı açtığı gibi kapı menteşelerinden ayrılacak gibi bir ses çıkararak duvara çarptı.
Umursamadan tanıdık olan sesin geldiği yöne doğru ilerledi.
Çok tanıdık...
Salona girdiği gibi göz göze geldiği kızla dizleri titrer gibi oldu.
Aynı, aynı manzaraydı gördüğü.
Kardeşinin kasık bölgesinden dökülen kan o günki gibiydi. Yine sehbanın yanına çökmüştü; gözleri ve yüzü birkaç saat önceki gibi değil, o günkü gibi canlılığını yitirmişti.
Gözleri buğulandı, nefes alışları hızlandı. Duyduğu tek bir sözle ise gözleri kardeşinin elini uzattığı yöne kaydı ama bakmadı:
"A-abi... Öl-ölmüş abi, o..."
Uzun zaman sonra kardeşinin sesini duymasına mı yoksa söylediği şeye mi inansa bilemedi.
Ne dediğiyle ilgilenmiyordu; konuşuyordu kardeşi... O konuşuyordu. Yanlış duymamıştı değil mi?
Hayır... Hayır, kendi kulağıyla duymuştu. Yanlış olamazdı, oydu, onun sesiydi.
Hemen kardeşinin yanına çökmüş Mehru denen kızın elinden kardeşini çekip başını dizlerine yaslayarak saçlarını okşadı. Aklı hala akan kandaydı.
"Sen... Sen konuşuyorsun."
Bir damla yaş akıp saçlarına damladı dizlerindeki kızın. İnanamıyordu, inanılması güçtü. Kaç yıldır sesini duymuyordu? 8, belki de 9 yıl... Saymayı bırakmıştı.
Kalbi ve bedeni hissettiği mutluluk ve gözlerini ayırmadığı kan damlaları yüzünden tir tir titiyordu.
"İyi olacaksın kardeşim, tamam mı? İyisin, çok iyisin, bir şeyin yok."
"Çekil şurdan, ambulansı aradım. Kız düşük yapacak, sakinleştirmem lazım!"
Vural duyduğu sözler karşısında bir tepki vermeyip Feyza'yı bırakmayı bırak, acı içinde ağlayıp bağıran kıza daha sıkı sarıldı. Bırakmak istemiyormuş gibi...
Mehru, onun bir krizin eşiğinde olduğunu anladığı an yapmaktan asla çekinmediği şeyi yapıp karşısında eğilip tokadı yüzüne geçirdi.
Mehru bunu belki Vural kendine gelsin diye yapmıştı, işe de yaramıştı da çünkü az önce sıkı sıkıya sarıldığı bedenden elleri gevşeyip çekilmişti.
Ancak başı tokadın şiddetiyle televizyona dönen Vural'ı kendine getiren atılan tokat değil, okuduğu yazı olmuştu.
Kırmızı çizgideki yazı geçip gidiyordu...
Tıpkı anılar silsilesinin Vural'ın gözünde bir film şeridi gibi geçip gitmesi gibi.
Yazan şuydu:
"Suriye Dımaşk'ta yapılan operasyon sonucunda 6 kişilik Özel Harekat askerimiz bombalı bir saldırıdan 5 kişi olarak sağ çıktı. Yapılan bu hain saldırıdan 1 Mehmetçiğimizin şehit haberini aldık.
Mehmetçiğin adının Çağtay Vuslat olduğu bilgisini verirken yakınlarına ve silah arkadaşlarlarına başsağlığı, ölen askerimize ise Allah'tan rahmet diliyoruz."
***
Karanlık her yerde...
Ve canım çok yanıyor. Bir sancı, bir kasılma... Buna benzer acı...
Ölmek korkutmuyor beni, neden böyle söylediğimi biliyorum çünkü canım çıkacak kadar acıyor.
Öte yandan sen... Kim bilir neredesin, ne haldesin? Belki de artık dünya üzerinde bile değilsin.
Bir gün senin için, "Seni senden nefret edecek kadar çok seviyorum," demiştim.
Hayır, öyle değilmiş Çağtay. Seni senden nefret edecek kadar bile sevmiyormuşum ben. Neden böyle söylediğimi merak ediyorsundur; bunu bugün fark ettim. İsminin geçtiği bir haberde...
Asla geçmemesini dilediğim bir haber kanalında.
Senden nefret edememişim ki ben! Nefret etmeyi seninle öğrendim sanıyordum. Madem öyle, neden nefret ettiğim bir adamın ölüm haberi bana bu denli acı ve ıstırap veriyordu?
Evet, sen öldün... Öldüğünü söylüyorlar. Ve sen öldüğün gün var olan sisler beni karanlığa sonsuza kadar hapsetti. Evet, doğru duydun, artık karanlıktan önümü bırak, kendimi bile bulamayacak raddedeyim.
Karanlık her yerde ve ben ölecek gibiyim.
Hayat o kadar garip ki; ölüm haberini almadan birkaç dakika önce sevdiğini bildiğim bir kitabın alıntısını okuyordum biliyor musun?
Şu şekilde yazıyordu o dizelerde:
"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır."
Sana bu dizeleri sevdiğini hatırlayarak içimdeki nefrete hakim olamayarak ne dediğimi hatırlıyor musun? Ben hatırlıyorum, sadece acı veriyor:
"Şehitlik mertebesi bile haram olsun sana..."
Olmasın Çağtay, ne olur şehitlik en çok sana yakışsın ama sen ölme! Ne olur ölmemiş ol, yalan... Yalan olsun her şey.
Karanlık yerini tekrar aydınlığa bırakırken, "Keşke hiç aydınlanmasaydı," diye haykırmak istedim.
Bir ameliyatın ortasındaydım.
Gözlerime tutulan ışık gözlerimi aralamamı engelliyor, karnımdaki sancı beni dünya üzerinden silmek için çabalıyor gibiydi.
Ölmek istiyor muydum?
Belki...
Evet, hayır.
Ölmeliyim, çünkü artık kalbim bu dünyada atmayı bıraktı.
Yaşamalıyım, çünkü bana tutunan bir can, bebeğim var. Beni canından çok seven abimin omuzlarına yükleyemeyeceğim bir yük var.
"Hasta uyandı, bilinci açık."
Başında seslenen hemşireye baygın bir bakış atmakla yetindim.
"Narkozun etkisi nasıl bu kadar hızlı geçti?"
Karnım... O, o çok ağrıyor.
"Madem uyandı, başka bir narkoz bebeğe zarar verebilir. Ancak rahmindeki yara da çok tehlikeli bir yerde, yapacağımız en ufak hata bebek ve ona zarar verebilir."
Sesler uğuldamaya başlasa da bilincim hala açıktı, duyuyordum.
"Her şey bir yana, bu erken doğum hocam. Üst düzey bir ilgiye ihtiyaç duyan bir doğumun ortasındayız."
Tekrar karnıma giren sancıyla duyulmayacağına emin olduğum çığlığım bulunduğum odada yankılandı ancak daha şaşırmama fırsat bile kalmadan bir sancı daha girdi karnıma.
Çığlıklarım odada yankılanırken yanında bulunan pembe önlüklü hemşire elimi tutup ıkınmam gerektiği ile ilgili uyarılarda bulunuyordu.
Biri alnımdan boşalan terleri siliyordu. Işık kimseyi görmeme izin vermiyordu. Kalp ritimlerimin duyulduğu monitörün sesi çığlıklarımın etkisiyle duyulmuyordu.
Canım... Canım çok yanıyordu. Aman Allah'ım! Bu, bu ölmekle eş değer bir acıydı.
Baba, seni bugün son defa baba olarak anacağım. Senden nefret ediyorum!
Bana yaşattıklarından senin yüzünden başıma gelenler umurunda bile olmazdı. Ama eğer bugün bebeğimin başına bir şey gelirse, seni ölmek için yalvartacağımdan emin olmanı sağlayacağım.
"Feyza Hanım bakın lütfen, ıkınmayı bırakmayın, devam edin lütfen."
Bir çığlık daha kaçtı dudaklarım arasından. Ölmemeliyim. Ölecek raddedeyim ama ölmemeliyim.
Ölemem!
Çığlıklarım ıkınmalarımla birleşince ortaya acımasız bir senfoni çıkıyordu.
Tam o an bir ses duyuldu.
Çığlıklarımı çektiğim acıya rağmen kısmama yetecek bir ses:
"Çiçek, parılda... Bolca ışılda...
Dön bak geçmişe... Bana ait şeyi getir bana..."
Rapunzel... Rapunzel'in şarkısı... Küçük bir kız çocuğuyken, saçlarım hala uzunken, belimden aşağı döküldüğü zamanlarda Rapunzel'le ilgili her şeyi bilirdim. Animasyon ve çizgi filmlerini izlememe rağmen tekrar tekrar sıkılmadan izler, üstüne Rapunzel'i anlatan bütün hikaye kitaplarını alır abimin yanına kıvrılarak her akşam abime bu kitapları okutarak uyurdum.
Ona benzetirdim kendimi. Saçlarım sarı ve onun ki gibi kaleden aşağı uzanacak kadar uzun değildi belki ama ona benzediğini düşünmeme engel olmamıştı bunlar.
Canım yandığı zamanlar, daha o kadın bizi terk edip gitmeden önce... Ne zaman bir yerim acısa, kanasa veya acı verecek bir şey olsa abim saçlarımın ucunu Rapunzel'in yaptığı gibi acıyan bölgeye sarar ve bu şarkıyı mırıldanırdı. O zamanki Feyza'nın masallara inanmak gibi bir huyu olduğunu çok iyi bildiği için ağrılarının hemencecik geçeceğine inandığını biliyordu çünkü.
Abim haklıydı da. O küçük Feyza, canı acısa bile Rapunzel olduğuna o kadar inanmıştı ki ağrısı devam etse bile acımadığına kendini inandırarak acısa bile acımamış gibi yapmaya çalışıyordu.
Şimdi ise abim attığım çığlıklara daha fazla katlanamamış olacak ki asla yapmayacağı bir şeyi yapıp acımın aynı şekilde geçeceğine inanarak bağara bağara aynı şarkıyı söylüyordu:
"Çiçek, parılda, bolca ışılda, dön bak geçmişe... Bana ait şeyi getir bana..."
İnanmak istedim. O zamanki gibi... Acı yok olsun, beni bırakıp gitsin istedim; nitekim oldu da.
Gözlerimin odada tek bir noktaya odaklandığından emin olarak şu anki durumundan zihnimi arındırıp boşalttım. Abimse bu süre zarfında asla susmadı, şarkı hep devam etti. Ikınmalarım da dinmedi belki ama zihnim artık bambaşka alemlerdeydi.
Birinde babam annemi ilk defa bana anlatıyor. Buraya kadar her şey güzel...
Devamı ise o adama cehennem dileklerimi hatırlatacak kadar acı.
Hayır...
Hayır.
Bu anı olmaz.
Başka bir anının penceresini araladım.
Bu anıda annem bana neden doğduğumu haykırarak bana ve babama küfürler yağdırarak bağırıyor...
Hayır! Hayır! Hayır!
Bu da değil.
Onlar bana sadece var olan acımı geri hatırlatıyor.
Bu yüzden zihnimi duyduğum şarkının gücüne inandığım günlere gitmeye zorladım.
Nitekim oldu da.
Çocuk Vuslat bir inat uğruna pencereden düşmek pahasına annesinin uyarılarını dinlemeksizin sarkıp bas bas "Evleneceğim kızım seninle!" diye mahalleyi birbirine katarak çocuk Vural'ın yanındaki 5 yaşındaki Feyza'ya bağırıyordu.
Bir diğer anısında da Feyza'ya bağıran çocuğu dövmeye gidip dayak yiyerek gelen Çağtay ve Vural'ın ağrıyan yerlerini öpen Feyza göründü.
Sonrasında kıskançlık krizine giren ikisini gıdıklayarak ayırmaya çalışan bir Feyza...
Anılar peş peşe geldi.
Bunlardan birine sıkı sıkı tutundum.
Kerim Amcası'nın kucağında otururken babasının asla okşamadığı saçları baba bildiği adam tarafından okşanıp örülürken başına sıcak bir öpücük konuldu çocuk Feyza'nın.
Anılar giderek silikleşmeye başladı. Sesler uzaklaştıkça anılar da bir bir görünmez bir silgiyle silindi hatıralarımdan.
Gözlerim artık tek bir noktada değil, göz kapaklarımın ağırlığına dayanamayan gözlerin buluştuğu karanlıktaydı.
İstediğim olmuştu. Karanlığın içine düşmüş. Karanlık tarafından yutulmuştu.
Karanlık artık korkutmuyordu. Karanlıktaki varlıklar korkuturdu insanı ancak artık benim karanlığımda sanrılara dair hiçbir şey kalmamıştı. Bomboştu içine düştüm karanlık.
Korkmuyordum artık.Boşluk zaten korkutmamalıydı insanı.
Bilincim kapanmadan önce duyduğum ağlama sesleri karanlığıma ışık tutacak güçtemiydi bilmiyorum ama doktordan duyduğum bir:
"Ama...bu-"
kelimesi o inancımı da karanlıkla birlikte öldürdü.
Nihayetinde karanlığımla gerçekten baş başa kaldım. Her zamanki gibi... ama bu sefer korku yoktu.
Sanrılar geri gelmemek üzere aydınlanmıştı çünkü...
🪶🪶🪶
Oy Sınırı:60
4467 kelime.
Bölüm sonuuuuuu.
Aşklar beklettim kusura bakmayın ne olar.
Bölüm yorumlarını alayım lütfen.nasıldı? 😌
Vurla üzülenleriniz varmı?
Mehru bu bölümde iyi geçirdi Vurala diyenler😅
Duygu geçişi nasıldı?
Aranızdan Vuslat geberip gitsin diyenleriniz vardır kesin.
Bölüm etkileşimi
