17. bölüm / 17
Vuslatın Karası[Mahalle Kurgusu]14.Bölüm:Yetim&Öksüz:"Kimsesiz"
Bölümler 17Şu an: 14.Bölüm:Yetim&Öksüz:"Kimsesiz"
- 1 PROLOG492 kelime
- 2 1. Bölüm:"Çığlık Bile Atamıyorsun"2.805 kelime
- 3 2. Bölüm:Can Kırıkları2.912 kelime
- 4 3. Bölüm:Karar3.045 kelime
- 5 4. Bölüm:Rezil2.644 kelime
- 6 5. Bölüm:"Kara Kuzu"2.614 kelime
- 7 6. Bölüm:"Sağol Kara"2.364 kelime
- 8 7. Bölüm:"Soba Olurmusun Bana"2.632 kelime
- 9 8. Bölüm:"Küçük Kız"2.721 kelime
- 10 9. Bölüm:"Küçük Karım"4.653 kelime
- 11 10. Bölüm:"O kadının kızısın"3.830 kelime
- 12 11. Bölüm:"BEBEK"5.533 kelime
- 13 12. Bölüm:Gidiş &Terk Ediş(Sezon Finali)4.387 kelime
- 14 13. Bölüm:"Turan Timi"3.390 kelime
- 15 14.Bölüm:Yetim&Öksüz:"Kimsesiz"4.495 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 15. Bölüm:"Şehit"4.468 kelime
- 17 16. Bölüm:"Rapunzel gibi"5.769 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Instagram:figen_baktemur
Yeni bölümle geldim hoşgeldimmmm
Umarım beğenirsiniz. Biraz beklettim sizi kusura bakmayın lütfen. 🙏bolca yorumlarınızı bekliyorum. Hatta yorum sınırını bölüm başına oy sınırını da bölüm sonuna koyucam.okuyup yorum yap ayanlar için🥲😔
Neyse Yorum sınırmız:35 yorum.iyi okumalar dilerim.
***
Hakkari (Yüksekova)
"Yine de kalmış bir şeyler senden,
Bir ışık, bir koku, bir ses...
Geceleri gözlerimi kapattığımda,
Sana uyanıyorum hani kavuşmuşçasına."
~Nazım Hikmet Ran~
***
"Komutanım götünüz- yani gözünüzün yağını yiyeyim yeter. Ekmek musaf çarpsın dersimi aldım, boş boğazlık etmeyeceğim bir daha."
Vuslat, takım arkadaşlarıyla oturduğu çardakta sırasıyla cezasını çekip oturttuğu askerlerine baktı. Esat ve Cemre dışında diğer ikisi ve koşu sahasındaki Duran nefes nefeseydi.
Ömer ve Reşat cezalarını çekmiş ve komutanları cezalarını erken keserek onları yerlerine oturtmuştu; ancak ciğerleri ısınmadan yaptıkları ağırlıklı koşudan dolayı ciğerleri yanıyor, kas ve eklemleri sızlayarak adeta bu cezaya isyan ediyordu.
Öte yandan Reşat ve Ömer, Duran'a göre gerçekten kısa bir ceza almıştı. Zira Duran, sırtına bağlanmış iki koca tekerlekle sahayı ellinci turunda bile durmak için bir komut almamıştı.
Dilimin kemirini seveyim Duran.
Duran içinden kendine beddua ede ede koşmaya devam ederken gram hâli yoktu ama duramazdı da. Çünkü biliyordu ki komutanına göre, o söylemeden başlanılan bir işi bitirmek itaatsizlikten farksızdı ve var olan işi uzatırdı.
"Komutanım beni Cemrem'e bağışlayın ne olur. Daha futbol takımı kuracaktık. Daha Duran Can ve Cemre Hanımlarımız olacaktı."
Vuslat, her ne kadar eğlendiğini hissetse de bunu belli edecek herhangi bir mimik belirtmeksizin Cemre'ye dönüp baktı.
Kadın burnundan soluyordu. Akılsız herif, diye geçirdi içinden Duran için.
Kendi verdiği cezası bitse bile, bir de bu söylediklerinden sonra Cemre'nin vereceği cezaya katlanacağını unutuyordu herhalde.
Cemre'yi es geçip yanında oturup yine derin düşüncelere daldığını anladığı arkadaşı Esat'a döndü.
Yine fazla düşünceliydi.
Hiçbir zaman ne olduğunu sormamıştı.
Tanıştıkları süreden bu yana onlar birbirlerini sorgulamamışlardı hiçbir zaman; ne kendisi, ne Vural, ne de Esat.
Hayır, üçü de birbirlerinin ne yaşadıklarını en ince ayrıntısına kadar biliyorlardı.
Ancak yerli yersiz hiçbir zaman bir defaya mahsus veya istisnalar dışında sesli dile getirdikleri olmamıştı yaşadıklarını.
Çünkü üçünün de bildiği bir şey varsa, o da acıların anlatılarak geçmediğini bildikleriydi. Hâl buyken neden arkadaşının canını yakacağını bile bile bir şeyi yüzüne vurarak hatırlatsındı ki?
Esat da bazen düşüncelerini doğrulayarak kendisi de aynı şekilde düşünceler denizinde boğulduğu zamanlarda bile merak edip ne olduğunu sormuyordu.
Kıyak adamdı Esat, saygı duyuyordu.
Öte yandan, yan gözle Duran'a baktığında zár zor ayakta duruyor olduğunu gördü. Hâlâ nefes nefese, bitap bir hâlde koşmaya çalışıyordu.
"Lan Kemal Sunal'ın bir filmi var ya keleşim, koşuşun aynı orada oynayan muhtar Şener Şen gibi amın- anasını satayım yani."
"Mecnunum... Kendi iyiliğin için kes sesini bebeğim."
Ömer girdi araya bu sefer.
"Komutanım ben konuşabilir miyim?"
"Kes sesini Ömüş. Zaten nefesi götümden alıyorum."
Duran, koştuğu her saniyenin sonunda verdiği ve aynı şekilde zorla aldığı hırıltılı nefeslerin ardından konuşmuştu.
Ömer hemen lafa atladı.
"Teessüf ediyorum komutanım yani, hani ben sizin canınızdım? Ne oldu bizim aşkımıza, ne oldu bizim sevgimize?"
Duran, koşarken bile olsa zor aldığı nefeslere rağmen kendini tutamayıp gülmeye başladı.
"Ulan... Ulan Ömüş, aferim lan, tek de hatırladın videoyu."
Reşat, söylenen imanın kendisine yapıldığını bilse de sadece gülmekle yetindi.
Aradan geçen beş dakikanın sonunda Duran kıpkırmızı kesilmiş, damarları boynundan belli oluyor, zâr zor önünü görecek hâle gelmişti.
tur tamamlanmak üzereydi.
Duran, var olan ses tellerinin işlevselliğini ve cezanın ne zaman biteceğini teyit ettirmek için zor da olsa öksürükleri ve hızlı solukları arasından düzensiz de olsa bir cümle kurabildi.
"Cemre komutanım, balım, böreğim, peteğim, çöreğim, nadide çiçeğim benim...
Ne olur bari sen durdur şunu, daha senin vereceğin ceza var."
Cemre, arkadaşlarının yanında kendisine yönelik kurulan cümleyi duyduğu anda girdiği utanç dalgasına sebep olan adama yan gözle öyle bir bakmıştı ki; Duran o bakışı yakalasaydı tükürüğü boğazında kalırdı herhâlde.
Cemre ise sesli, sert bir soluk verdi. Bu soluğun ne anlama geldiğini herkes bilirdi. Bu, Cemre komutanını biraz tanıdıysa onun dilinde "Sabır el-azim el-kerim" demek oluyordu.
"Gevşek herif, Allah'ın belası, dayak arsızı, bekle sen."
Vuslat'a döndü Cemre bir hışımla ayaklanırken.
"Neden 5 teker değil?"
Cemre, sahada koştur koştur iki saattir durmaksızın ilerleyen adama karşın duyduğu sinir ve utanç dalgası için birine hesap sormak istiyordu.
Ancak yanlış kişiye yükseldiğini, havaya kalkan sorgulayan bir kaştan hemen anladı.
Çağtay komutanından bahsediyorduk, elbette o olamazdı.
Ömer ve Reşat, bu yorgun hâllerine rağmen istemsiz bir şekilde Cemre'nin hâline ve söylediğine gülmeye başladılar.
Cemre, duyduğu seslerden hemen sonra hızla iki yorgun olduğunu söyleyen askere döndü.
İyileşeli daha iki gün olmuştu ama belli ki bu, Reşat'ın dilinin kemiğini susturmak için bir engel değildi.
Reşat kendini tutamadan, kendisine bakan Cemre komutanına hitaben konuşmadan edemedi.
"Komutanım 'adam vur' dediiniz siz de 'öldürdünüz' yani ama."
Cemre hırsını alamayıp Reşat'a bir adım yaklaştığında, Reşat anında yerine sinip az önce yanlış ne söylediğini sorgulamakla meşguldü.
Ödü kopuyordu bu kadından.
Duran nasıl bu kadına aşık había gelmişti aklı hayali almıyordu; onunla konuşmaya başlarken bile besmeleyle başlıyordu konuşmasına.
Evet, kesinlikle arkadaşının garip zevkleri vardı, bu su götürmez bir gerçekti...
"Sen de aynı cezadan istiyorsan hiç durma Mecnun, buyur, bir daha sorgula beni."
Reşat yutkundu.
"Ha-haşa komutanım, ne hacet."
Cemre cevap vermek yerine sadece yan gözle tehdidinin gerçekliğini göstermek için kısa ama etkili bir bakış atmakla yetindi.
Duran'ın vücudu daha fazla bu ekstrem egzersize dayanamamış olacak ki, Cemre'nin gittiğini gördüğü birkaç saniyenin sonunda bacakları isyanını dile değil eylemle göstererek kıvrılıp yerle buluştu ve bayıldı...
"Anaaa la, bu bayıldı ya la Ömüş!"
Ömer de aynı şeyi zaten görmüş gibi aşırı bir tepki vermedi.
"Ayılınca bana patlayacak şimdi."
Reşat şaşırmış gibi idman alanında bayılmış olan adamdan gözlerini
çekip yanındaki Ömer'e döndü.
"O niye la?"
Ömer bıkkınca ofladı.
"Neden bayılmama izin verdin diye."
Reşat bu dediğini anlamamış ve komik bulduğu için kaşlarını çatıp sırıtmaya zorladı kendini.
"Ne alaka oğlum?"
Ömer ağlamaklı ifadesini bir kenara bırakıp, uyandığında 'neden beni orada baygın bıraktın' diyerek kızmasın diye yerdeki baygın komutanına ilerleyip bir hışımla sırtlandı yerdeki bedeni ve hâlâ Reşat teğemene bir cevap vermediğini hatırlatarak yanıtladı onu.
"Ona göre gökten taş yağsa ben yaptım çünkü."
Omzunda komutanı karargaha doğru ilerlerken Reşat da yanında ilerliyordu.
"Abartma Ömüş, o kadar da değildir."
Ömer ona 'yav he he' bakışları atmak istese de yapmadı.
O sırada Ömer'in omzundaki adamdan birkaç kıpırtı hissedildi ve bir çığlık koptu; erkeksi bir çığlık.
"Lan Ömüş, niye bayılmama izin vermedin lağğannn!"
Ömer ise duyduğu cırtlak ve aşırı ses karşısında Reşat komutanının sesini duymazdan gelip sırtında çırpınan adamın yapacaklarına karşın Hürrem Sultan gibi besmele çekmekle meşguldü.
"Allah'ım bismillah..."
***
Odanın önüne geldiğinde adımları durdu Çağtay'ın.
Komutanı Turgut çağırdığında ne için çağırdığını az çok biliyordu.
En sonki görev üzerinden iki gün geçmişti, rapor vermesi gerekiyordu.
Kapıyı tıklattığında duyduğu "Gel" komutuyla içeri girdi.
Adımını içeri attığı anda görmeyi beklediği yüz karşısındaydı. Tek bir farkla; bir kişi daha vardı.
Bir kadın da vardı odada.
Hemen masanın başındaki koltukta oturmuş adamın önündeki koltukta oturuyordu. İçeride varlığını fark ettiği gibi oda kendisine çevirmişti bakışlarını.
Gözleri o tarafta çok oyalanmadan tekrar Turgut komutanına döndü.
"Beni emretmişsiniz komutanım."
Turgut başıyla onaylayıp siyah deri koltukta oturmuş kızın önündeki koltuğu gösterdi.
"Otur Çağtay."
Çağtay söyleneni yapıp siyah deri koltuğa ilerleyip oturdu.
Bu süre zarfında fazladan bir gözün hâlâ kendisini izlediğinin farkındaydı. Ancak dönüp de karşılık verme gereği duymadı.
Gereksizdi.
Hemen işini yapıp gitme taraftarıydı.
Gözleri Turgut komutanına kaydığında, bakışlarının karşısındaki koltukta oturan kızda da olduğunu gördü.
"Bize müsaade eder misin kızım?"
Çağtay şaşırmadı ama beklemiyordu da; yine de bozuntuya vermedi.
Kızıydı demek.
Bakmasa da hemen önündeki koltukta bir hareketlilik oldu.
"Tabii babacım. Kendini çok yorma, evde olacağım."
Sonrasında kız Turgut komutana arkadan sarılıp yanağına bir öpücük bıraktı ve doğrulup gitmeden hemen önce kendisine iki dakikadır olduğu gibi yan gözle sadece bir kez bakıp kapalı kapıyı tekrar açıp arkasından kapatarak çıktı odadan.
Kız odadan çıktıktan hemen sonra aralarında ufak bir sessizlik baş gösterdi.
İlk konuşan Turgut oldu.
"Zaman geldi Çağtay."
Çağtay ne dediğini anlamış gibi oturduğu yerden belli etmesede kasıldı ve duruşunu dikleştirdi.
"Ne zaman?"
Turgut oturduğu koltukta geriye yaslanırken içli bir nefesi de beraberinde verdi.
Söyleyeceği şeyi söylemek istemiyor ancak başka çaresi olmadığını da biliyordu.
"İki ay sonra..."
Sessizlik... Şaşırmadı Çağtay. Ancak hazır olup olmadığını da kendisine sormuyor değildi.
Bir cevap almasa da devam etti Turgut.
"İki ay sonra Çağtay Vuslat herkes için bir ölü olacak..."
Cevap yok.
"Kaybedeceğin bir şeyin olmadığını düşünüyorsun belki ama hâlâ bir karın ve çocuğun var Vuslat. Emin misin bu görevi devam ettireceğinden?"
Bu sefer sessizlik sadece odada yankılandı, zira Vuslat'ın kafasının içi sessiz olmaktan çok çok uzaktı.
Yarından sonra bir patlamada şehit olmuş bir asker olacaktı.
Bütün haber kanalları alttaki kırmızı çizgideki son dakika haberinde duyuracaktı adını.
Sonrasında herhangi bir tabut taşıma merasimi olmayacaktı; ne de olsa kimsesi yoktu; annesi, babası, kardeşi...
Kimsesi yoktu.
Var olan kişileri de kendisi soğutmuştu kendinden zaten. Onları bu listeye eklemeye ne yüzü vardı ne de hakkı.
Neticede ne demişti çocukluğunun en güzel hatırası...
Bebeğinin annesi?
Şehitlik mertebesi bile haram olsun sana.
Bu sözleri aklına getirerek arkasından çok da üzülmeyeceğini düşünmek istiyordu ama nafile.
Tanıyordu birlikte büyüdüğü kızı.
Her hareketine kadar ezberindeydi.
Hâl böyleyken kendisinden bu sözü söyleyecek kadar nefret ettiğini düşünse de tanıyordu karasını.
Merhametliydi o. Kıyamazdı acı çeken kimseye.
Bir karıncayı ezdiğinde bile oturup ağlayan bir kızdı o. Bu listede kendi iğrenç ismi bile olacaktı kesin.
Bir anlığına nefret etti Feyza'nın bu özelliğinden. Neden bu kadar merhametliydi ki? Dünyada bu kadar kötü varken neden bu kadar saf bir güzelliğe sahipti?
Babası, annesi yüzünden o kadar acıya maruz bırakılmamış gibi davranıyordu. Aksine, olumsuzluklar dağındaki tek bir temiz tüyle mutlu oluyor, kendisine gülmek için bir neden yaratıyordu.
"Vuslat?"
Komutanın sorar sesi kendine gelmesini sağlarken düşünceler peş peşe kayboldu zihninden.
Yine bomboştu şimdi. Sesler kesilmiş, ölü bir sessizlik çökmüştü zihninin en ücra köşelerine.
"Tek çarenizin ben olduğunu söylediğinizde vatanım çoktan benim için kararını vermişti. Benim üstüme söz düşmez."
Turgut içi titreyerek bakıyordu Çağtay'a. Bir oğlu olsa Çağtay gibi olmasını isterdi.
Gurur duymuştu bu çocuğu tanıdığı kısa süre boyunca.
Yine de beklediği cevap bu değildi.
"Senden zorunda olduğun şeyden emin olup olmamanı sormadım asker."
Vuslat ne demeye çalıştığını anladı. Bilerek dolaylı bir cevap vermişti eskiyi zihninde tekrardan var etmemek için ancak kaçınılmaz sonu her defasında karşısında bitmekten vazgeçmiyordu.
Bu yüzden söyleyeceği şeyin ağırlığını bildiğinden öncesinde bir yutkunma gönderdi boğazından aşağıya.
"Emin olmayacağım bir şey söz konusu değil."
"Beni düşünecek, üzülecek kimsem kalmadı artık. Var olan kişilerin de beni düşünmeyeceğinden emin olarak geldim buraya."
Turgut bu cevaba asla ama asla sevinmese de üzüldüğünü de belli etmedi.
General Cihan'dan aldığı tavsiye mektubuyla ulaşmıştı Çağtay'a. Girdiği görevlerdeki dinamikliğe ve kazandığı ödül sayılarına bakmaksızın okuduğu Ankara Kara Harp Okulu'ndaki üst rütbeli tanıdıklardan bile Çağtay Vuslat için "mükemmel" diyebileceği inisiyatifler almıştı.
Çağtay daha kendisini tanımadan önce bile bütün seceresi masasında yazan bir dosyada elinde incelemekle meşguldü.
İyi bir geçmişi vardı Vuslat'ın; en azından akademik olarak...
Uzun zamandır El-A'war denen bir piçin peşindeydiler.
Bir gözü kör, kendisine verilen ismi sonuna kadar hak eden bir piçti.
Dımaşk ve onun gibi daha birçok bölgede yaptığı katliamları bilmeyen yoktu.
Birçok kez yakaladıklarını düşünerek birçok ekiple ismi geçen bölgeye operasyonlar düzenlemiş olsalar da birkaç teçhizat ve orada kısa süreliğine konakladıklarını belli eden birkaç eşyadan başka bir şey bulamamışlardı.
Karşısındaki adama da bu yüzden ulaşmıştı ya zaten.
Bu ülke ve içindeki insanlar göremeyecekleri kadar çok ölüm ve acı tatmıştı; amaçlı amaçsız fark etmeksizin buna neden olan herkese gerekli ceza verilmeliydi, daha fazla ceset ve katliam görmemeliydi çocuklarını ölen kadınlar ve babaları ölen yavrular...
Çağtay Vuslat'a bu bilgi ilk verildiğinde, içeriye yeni soktukları adamlarının verdiği bilgi üzerine Çağtay'dan bir şekilde haberleri olmuştu.
Çağtay'ın görevi ise inlerine sızmaktı.
Hâl böyleyken, yüzünü görmedikleri bir adamın ölü olduğunu bilmeleri de uzun sürmeyecekti.
Çağtay'a bunu ilk söylediğinde gizlilik için aklında zaten bir fikir gelmişti. Ancak söylemeye çekinmişti.
Nihayetinde kaçınılmaz son bu ya; şehit olma fikrini Vuslat'a söylediğinde kabul etmemesini, belki de görevden çekilmesini bile beklemişti ancak beklediği gibi olmamıştı.
Çağtay kabul etmiş ve kendisini şaşırtmayı başarmıştı.
Gerisi zaten hızla ilerlemiş, Çağtay kendisine vazife edilen Turan Timi'ne yüzbaşı rütbesiyle girip komutasını almıştı.
Uygun anı bekliyorlardı El-A'war denen adamın inine girmek için.
Bundan şu an Turan Timi'nin bile haberi yoktu.
Hayır, bu adamın peşlerinde olduklarını biliyorlardı; sadece komutanlarının bu operasyondaki kilit nokta olduğunun farkında değillerdi.
O an gelene kadar Çağtay, Turan Timi'ne karargahta boş görevler yağdırmak ve beklemek yerine cesurca bu dağ köpeklerinin her birinden kurtulmalarını sağlamıştı.
Turgut, Çağtay'ın söyleyecek başka bir şeyi olmadığını anladığında derin bir nefes verdi.
"Çıkabilirsin oğlum."
Vuslat, duyduğu kelime sonrasında uzun zaman sonra ilk defa bir insan belirtisi gösterip yutkundu ve gözlerini kaçırdı.
Turgut anında pişman olsa da olan olmuştu artık.
Çağtay girdiği duygu karmaşasından anında kurtulup hızla ayaklandı ve komutanına gecikmiş bir cevabı verdi.
"Emredersiniz komutanım."
Odadan çıktığı anda bile az önceki duyduğu sözdeydi aklı.
Uzun zaman olmuştu 'oğlum' lafını duymayalı.
Söylediğini duyacak kimsesi de kalmamıştı artık. Her eve yorgun geldiğinde saçlarını okşayarak sevip "asker oğlum" diye seven bir annesi, Nergis'i, çiçeği yoktu artık.
Uzun zaman önce her başı sıkıştığında akıl aldığı, omzunu sıvazlayıp gururla
"benim aslan oğlum" diyecek bir babası da yoktu.
Kimsesi kalmamıştı.
Kimsesizdi bu dünyada.
Önce yetim bırakılmışıştı bu dünyada.
Tek sığınağım dediği kadınsa aşkına kavuşmak için erkenden kendisini bu dünyada bir başına bırakıp gidince de öksüz olmuştu bu sefer.
Koridorda ilerlerken düşündükleri omuzlarını dik durmaya zorlamasına sebep oluyordu.
Bahçeye çıktığında zihnindeki her şeyi bir kenara bıraktı. Kural buydu; yalnızken ne yaparsan yap, ağla, zırla, her şeyi yap.
Dış dünyayla birleştiğin an ise duygularını bir kutuya koy ve tekrar yalnız kalmadığın sürece kilidini açma.
Timini kontrol etmesi gerektiğini biliyordu.
Biraz bile yanlarında olmasa cıvıtıyorlardı. Hoş, yanında olsa da gevşekliklerinden bir ödün vermiyorlardı ya...
O yüzden bir an önce toparlanıp atış talimi olan yere doğru ilerledi.
Duyduğu sesler çalışmaktan çok çene çaldıklarını anlamasını sağladı ve bıkkın bir nefes verdi.
Dayak arsızıydı bunlar, başka bir açıklaması olamazdı.
Atış talimi olan yere adımlayıp yaklaştığı her an sesler daha da netleşiyordu.
"Ömüş kıpırdama bebeğim, yapacağım merak etme."
Erkeksi bir çığlık duyuldu.
"Komutanım bırakın Allah aşkına, ne istiyorsunuz benden?"
"Sus lan, keleş lan benim ismim, götüne sıkacak değiliz ya."
"Anamm yardımm edin!"
Ortamda bir kahkaha koptuğunda sonunda görüş alanına atış levhasına bağlanmış Ömer ve onun bulunduğu levhaya nişan alan Duran göründü.
"Bağırma lan. Cemrem yaparken nasıl hissediyor onu anlamaya çalışıyorum."
Ömer susmak bilmedi.
"Bana bak Ömüş, hareket etmemeni kendi iyiliğin için tavsiye ederim. Bilmiyorum anlatabildim mi?"
Ömer aniden hareketi kesti.
İçinden ettiği duaları sesli söylemeye bile korktu, olur da bir hareket belirtisi gösterir de kurşun götünü deler diye.
Vuslat ise bulunduğu yerden karışmak yerine öylece izlemeyi seçti. Uğraşamazdı bu dingillerle.
Ömer için endişelenmiyordu da; Keleş'in silahlarla arası iyiydi, adı üstünde lakabı bile 'keleş'ti.
Gözleri Esat'ı aradı bir anlığına. Biraz etrafta dolandıktan sonra nitekim aradığını buldu da.
Esat yine çardağın bir köşesinde oturmuş yetiştirdiği saksıdaki sardunyalarla ilgileniyordu.
Yanına gidip huzurunu kaçırmak istemedi, nadiren yüzünde görülen bir ifadeydi çünkü.
Cemre, yemekhane koridorundan çıkıp atış alanında bulunan bir sedire çöktüğünde, etrafındaki her şeyden uzak ve ilgisiz sadece elindeki bilgisayarla uğraşmaya başlamıştı.
Timin teknolojik zekası ve aynı zamanda bombalarla içli dışlı olan tek askeriydi Cemre.
Aynı saniyelerde gözü dışarıya açılan nöbet tutan askerlerin yanından geçip giden kişiye takıldı.
Yine o kız...
Albay Turgut'un kızı.
Askerlerle bir laf dalaşına girmiş gibi hararetle bir şeyler söylüyordu. Dudak okuyabilse bile merak edip de fazladan bir saniye daha bakmadı o tarafa.
Dudaklarını okumak istediği tek bir kadın vardı. Artık o kadın da hayatında olmadığına göre...
Tekrar atış talimi yapılan yere döndü. Duran, Ömer'i çözmüş saçını okşuyordu.
"Ulan Ömüşüm, benim için kendini feda etmeni asla unutmayacağım lan."
Ömer tedirginlikle sırıttı.
"Ya, ya tabii, sizin için her şey."
Aynı saniyelerde bir ses duyuldu bahçede. Hayır, bir şarkı veyahut melodi...
Nitekim ne olduğu birkaç saniye kimse tarafından anlaşılamadı.
Vuslat ve diğerleri ilk birkaç saniye ne olduğunu anlayamayarak etrafına bakındı. Öyle ki bilgisayarı elindeyken bomba patlasa kafasını kaldırmayan Cemre ve ilgilendiği sardunya elindeyken etrafa kulağını tıkayan Esat bile kafasını uğraştığı işten kaldırıp ne olduğunu anlamak için etrafına baktılar.
Duran, duyduğu şeyin anladığı ve bildiği bir şarkı olduğunu anladıktan sonra gözlerini heyecanla açıp arkadaşlarına döndü.
"Aman Tanrım, biri karargahın bahçesinde Bılıbende çalıyor galiba."
Ömer de sesin nereden geldiğini anlamak için etrafına baksa da kafasını sallayıp komutanının başlattığı sözün devamını getirdi.
"Aman Tanrım, evet ben de duydum."
En sonunda ileriden yanlarına sol omzuna yasladığı koca bir teyiple Reşat göründü.
Esat, Cemre ve Esat ne olduğunu anlayamazken Ömer ve Duran aynı anda bağırdı.
Reşat aradığı kişileri bulmuş gibi sanki altın bulmuşçasına seviniyor, boştaki eliyle 'gel gel' işareti yaptı.
Kime yaptığı ise meçhuldü.
"La gelinde halay çekek!"
Yüksek şarkı sesine rağmen bağıran sesi duyuldu ve Duran'la Ömer aynı anda bağırdı.
"Dönüşüm zamanı KUZEKERELER!"
***
BİTLİS(Tatvan)
"Abi bir dur yeter Allah aşkına ya."
Vural, kendisini tutmaya çalışan kızı umursamadan pembe renkte gördüğü ne varsa kucağına doldurmakla meşguldü.
Yine de cevabını esirgemedi.
"Ya bırak kızım, çocuğu çıplak mı görürceğiz eve?"
Feyza, geldikleri mağazada adımını attığı ilk andan beri geldiğine pişman olmuştu, zira abisi eline ne geldiyse alıyordu.
Hayır yani bir de pembe alıyordu. Hayır yani abisi müneccim mi de kendisi bilmiyordu?
Doktorun bile daha emin olmadığı bir şeyden nasıl kendisi emin olabiliyordu, anlamıyordu bir türlü.
Hayır, parasını har vurup harman savuruyordu bir de, zor durumda bırakmak istemiyordu abisini.
"Ya abi saçmalama bırak, ne yapacağız bu kadar şeyi?"
Abisi son sözlerini kafasını çevirdiği için anlayamamıştı.
"Bak küçük kardeşim, yeğenimi ve kendini daha fazla yormadan ya bir köşede bekle ya da hevesimi kaçırma."
Feyza, daha fazla zorlamanın bir anlamı olmayacağını bildiği için kaldığı köşede izlemekle yetindi.
Abisinin dediği gibi yorulmuştu gerçekten.
Elini sırtına atıp kütletmesi gerekiyordu ama böyle şeylerden doktoru titizlikle kaçınması gerektiğini söylediği için hemen elini geri çekti.
Bir yere oturursa geçerdi belki.
Abisi aldığı her şeyin cezasını kasada çekerdi belki...
Oh olsun! O ayakta dikilirken kendisi burada oturup dinlenirdi artık.
Yarım saatin sonunda nihayetinde abisi kasaya gelmeyi akıl edebilmiş ancak beş dakika da kasada geçmişti.
Abisinin taşıdığı poşetleri görmek bir an olsun ona acımasına neden oldu; sonrasında bu duyguya bir süt dişi geldiği gibi göndermişti.
Kendisi istemişti, çekerdi çilesini. Zaten yardım etmeyi teklif etse bile kabul etmezdi.
Son zamanlarda ağrıları daha da artmıştı sanki.
Buraya gelmeyi kendisi de istese de daha çok abisinin heyecanına ortak olup hevesini kaçırmamak için yanında durmayı istemişti.
Şimdiyse en sonunda eve gidebilme yolunda arabaya binmiş ve tekrardan karargâh yoluna ilerlemeye başlamışlardı.
İlerledikçe gördüğü dağlar ona huzur veriyordu. Sessizlik artık bir cezadan çok ödül gibi geliyordu.
Çünkü ancak sessiz olup odaklanabildiğinde bebeğinin güçlü varlığını hissedebiliyordu.
Eli karnına giderken yine sonsuz sessizlikteki tek sese odaklandı: Bebeğine.
Sınav sonuçlarının açıklanmasına iki ay kadar bir süre vardı.
Bekleyişi onu her ne kadar heyecanlandırsa da aynı zamanda korkutuyordu.
İstediği bölüm çıksın çıkmasın, bir üniversite kazanıp okumayı canı gönülden istiyordu.
Ev, patika yoldan ayrılıp çakıllı yola girdiğini belli ettiğinde daldığı düşüncelerden uzaklaşıp kaldıkları lojmana baktı.
İkinci katta kalıyorlardı.
İlk katta ve onun üstlerinde de hep tanıdığı ve bildiği kişiler vardı.
Ya abisi Vural'ın timinden ya da diğer askerlerin aileleri vardı.
Hepsini tanıyordu ve biliyordu, Allah var onlarda kendisine sevecenlikle yaklaşmışlardı.
Şükrediyordu, her şey için.
Arabadan inip lojmana doğru ilerlediği süre boyunca abisi koluna girip yardımcı oldu, minnettar bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Çakıllı yoldan ve merdivenlerden ödü kopuyordu abisinin.
Her ne kadar ilk kata yerleşeceği bir ev arasa da bulamamıştı abisi. Nihayetinde bu ikinci katı boş olan eve her ne kadar içi rahat etmese de yerleşmişlerdi ve ne zaman bir yere gidecek olurlarsa ya abisinin yardımıyla koluna girerek çıkıyorlardı evden.
İlk zamanlar buna gerek yoktu çünkü bebek hiçbir sorun veya ağrı çıkarmıyordu ancak birkaç ay öncesine kadar şikâyet ettiği şey için abisine teşekkür ediyordu.
Zira kendisi de korkmaya başlamıştı; olur da bir aksilik veyahut sakarlık yaşar da bebeğine bir şey olur diye.
Lojman kapısından içeri girip içine girdiklerinden hemen sonra ikinci kata kadar merdivenlerde Vural'ın yardımıyla evlerinin bulunduğu kata ulaştılar.
Vural, Feyza'nın kolundan çıkıp elinde tuttuğu poşetleri bir kenara bıraktı ve elini cebine atarak anahtarı bulup kapıyı açmaya çalışırken, hemen yan dairenin kapısı gümbürtüyle açıldı.
Bir kız kayarak anlamadıkları bir hızda ayaklarının dibine düştüğünde, daha doğrusu Vural'ın ayaklarının dibine düştüğünde herkes hâlâ olayın şokunda gibiydi.
Feyza, yanında bir yere düşmüş kıza bir de buna sebep olan kişiyi görmek için hemen yan kapıya baktı.
Kapı komşuları ve aynı zamanda Vural'ın alt rütbesinde olan başka bir timin üyesi olan Barçın'dı bu.
Ancak niyetine ve az önceki davranışına anlam vermesine kalmadan, yere düşmüş kızın ardından bir de iki koca bavul atıldı dışarı.
"Ne hakla evime geliyorsun kızım sen? Abin falan değilim ben senin, defol git bu evden, şehirden görmeyeceğim yüzünü, git o ananın yanına!"
Vural daha Feyza'nın hemen yanına atılan bavulların şokunu üzerinden atamazken bir gözü seğirir gibi oldu sanki.
Barçın da sanki o anda fark etmişti komutanının varlığını; ne yapacağını bilemeyip gözlerini kaçırdı.
Vural komutanın ismi ve unvanı geldiğinden beri çok duyulmuştu; uğraşılmaması gereken biri olduğu gerçeği herkes tarafından bilinen bir gerçek olmuştu hemen birkaç dakikalık karargâh ve bu lojmanda.
"Barçın değil mi?"
Yere düşen kızın bakışları yerdeydi ancak ağladığı sarsılan omuzlarından belli oluyordu.
Karşısında duran ayaklarla başını kaldıran kız kaldırılacağını ya da herhangi bir yardım bekledi ancak görüş açısına giren siyah deri postalların sahibi yanından geçip gittiğinde donup kaldı.
"E-evet komutanım."
Barçın'ın kapısının hemen önüne geldiğinde rahatlıktan çok uzak bir hâldeydi, ateş püskürtüyordu adeta.
Bunu karşısındaki adamdan çıkarmayı düşündüğü ilk birkaç saniye kararını yerine getirmesini engelleyen tek şey, Barçın denen herifin karısı olduğunu tahmin ettiği kadının korku dolu bakışları oldu.
Sinirini yatırmaya çalışıp gözlerini ilk birkaç saniye kapatıp açtı.
Tekrar Barçın'a döndüğünde değişen pek bir şey yoktu ama en azından biraz önceye kıyasla sınırlarının bilincindeydi.
Eliyle yavaşça Barçın'ın gömleğinde bir leke varmış gibi elinin tersiyle yavaşça sildi.
"O eline koluna sahip çıkıyorsun, anladın mı koçum?"
"T-tabii, emredersiniz komutanım, bu kız böyle bir anda şey yapınca-"
Elini geri çekerken bedenini geri ittiğinin bilinciyle tekrar kendi kapısına doğru ilerledi Vural.
"Ailevi meselelerinle ilgilendiğimi kim söyledi?"
Herhangi bir cevap gelmedi. Anahtarını çıkarıp kapısını açtığında kardeşine döndü.
"İyi geceler komutanım."
Yan dairenin kapısı hızla ve sertçe kapanıp etrafı derin bir sessizliğe bıraktığında yere savrulan kız hâlâ aynı yerdü, tek fark Feyza da yanına çökmüştü.
Ofladı. Bir de bununla uğraşacaktı.
"Feyza kalk gir içeri, ilaç saatini de geçtik zaten."
Feyza ona bakmadan hâlâ baktığı kızdan gözünü ayırmadığında tekrar ofladı.
Tekrar kardeşine döndüğünde fark ettiği şeyle aklı uçacaktı adeta.
"Ya kızım öyle çökülür mü, kalksana yerden."
Feyza bu sefer kafasını çevirip kendisini dinlediğini belli etti ancak yine bir şey söylemedi.
Vural ne demeye çalıştığını anında anladı.
"Ne yapayım kızım? Adam istemiyor evinde, bacadan mı sokayım?"
Yere başını eğmiş kız kafasını kaldırmamaya yeminli gibi saçları da yüzünü kapatınca yüzünden hiçbir şey seçilmiyordu.
Kızın ağlayışı duyduklarıyla şiddetlendiğinde Feyza abisine öfkeyle baktı.
"Hiç öyle bakma abicim, ne üdüğü belirsiz insanı sokmam kardeşimle yaşadığım evime."
Feyza tam konuşacakken eli bir anda karnına girince söyleyeceği ne varsa yarım kaldı ve yüzü acıyla kasıldı.
Vural o ifadeyi görür görmez aklı her şeyi unutup hemen kardeşinin dibine çöktü ve yüzünü elleri arasına aldı.
"Abicim, abicim iyi misin? Ne oldu, karnın mı ağrıyor, hadi söyle."
Feyza acıdan sarsılıyor, acıdan sıkıktığı dudakları ise konuşmasına bir an olsun izin vermiyordu.
Kardeşinin bu haline tanıklık ettiği her saniye aklı çıkma noktasına gelen Vural, hemen Feyza'yı bacakları ve sırtından tutup kucakladığında merdivenlerden inerken yaşatacağı sarsıntıdan korkup kapısı açık eve doğru ilerledi ve kardeşini salondaki koltuğa yatırdı.
"Tamam, sakin ol abicim, bak şimdi doktoru arayacağım, geçecek ağrın."
Elleri titreyerek telefonunu aramaya başladı. Bulamadığı her saniye daha da deliye döndü. Arabada unuttuğunu anladığında ise sesli bir isyanla küfretti.
"Şey... Ben yardımcı olabilirim."
Sessiz ama duyulan kısık sese çevirdi başını.
Az önce kapının önünde yere yığılmış kız gitmiş, ayakta duruyor, yüzü az öncekine kıyasla tam anlamıyla seçiliyordu.
Çok odaklanmadan ne demeye çalıştığını anlamaya çalıştı.
Nasıl, nasıl yardım edebilirdi ki?
"Nasıl olacak o?"
Kız bu tepkiyi beklemiyormuş gibi kaşlarını çattı.
"Yanisi, fizyoterapi okuyorum, yardım edebilirim."
Kardeşinden gelen homurdanmaları tekrar duyan Vural hızla uzandığı koltuğun yanına çöküp elini tuttu ve dudaklarına götürdü. Acı çektiğini görmeye dayanamıyordu, artık değil...
Hemen odada bulunan diğer kıza yöneldi.
"Yap, nasıl yapıyorsan yap ama acısını geçir."
Kız komutu aldığı gibi Vural'ın dibinde durdu.
"Bana alan sağla lütfen."
Vural, kardeşinin acıyla kıvrandığı her saniye gözlerine dolduğunu fark etmediği yaşların gözlerinin akını kırmızıya çevirdiğinden bir haber hemen çekildi ayak altından.
Odada kalıp daha fazla acıya katlanmaya çalışan kardeşine bakmak istemediği için başka bir odada bekleyeceğini düşünmüştü ama bu tanımadığı kızla kardeşini aynı oda da tek başına da bırakmazdı.
Odada volta atıyordu.
Gözleri üç saniyede bir Feyza'ya kayıyor, her seferinde kardeşinin yüzündeki ifade yerini daha rahat bir şeye bırakıyordu.
Kız elini karın bölgesinin hemen bel çukuru olan yere koymuştu kardeşinin, belirli aralıklarla ovup acıyı dağıtıyormuş gibi aşağı yukarı gezdiriyordu elini.
Vural ne yaptığını anlamadı ama Feyza iyi olduysa anlamasına da gerek yoktu.
Aradan geçen beş dakikanın sonunda Feyza tamamen kendine gelmiş, hatta mağazadaki hâlinden bile daha dinç gibi uzandığı koltuktan kalkma hissi hissetmişti.
Vural yardım edecekken kız bunu onun yerine erkenden yaptı.
Feyza'nın bakışları kıza teşekkür edercesine bakıyordu ancak sözcüklerle de tasdiklemesini isteyerek abisine bir bakış attığında Vural anında anlasa da önce eğilip o sevdiği kokulu saçlara bir öpücük bırakıp mırıldandı.
"Şükürler olsun ki iyisin."
Feyza sıcak bir tebessümle gülümsediğinde içi daha da rahat etti.
Kardeşi tekrar aynı işareti yaptığında oyalanmadan kendilerini acı bir tebessümle izleyen kızla göz göze geldi.
Az önceki heyecanlı ve öğrendiklerini aktarmayı canı gönülden bekleyen o kız gitmiş, tekrar yerde hüsranla oturup ağlayacak o kıza dönüşmek üzere gibiydi.
"Teşekkür ediyor."
Kız daldığı düşüncelerden ilk birkaç saniye daldığı yerden bakışlarını çekmedi.
"Hey!"
Vural elini önünde salladığında kendine gelen kız utançla kafasını yere eğip tekrar kaldırıp etrafına baktı utançla.
"E-evet, ne demiştin?"
"Kardeşim sana teşekkür ediyor."
Farkındalıkla gözleri açıldığında tekrar iyileştirdiği kıza baktı.
"Ne demek, görevimi yaptım."
Vural istemese de yapmak zorunda olduğunun bilinciyle derin bir nefes verdi.
"Ben de teşekkür ederim."
Kız beklemiyormuş gibi kendisine döndüğünde neyi yanlış söylediğini düşünmeye başladı.
"Dediğim... Dediğim gibi görevimi yaptım."
Vural kafasını anlayışla salladığında Feyza'yla göz göze geldi.
Ağzını açmasına bile gerek yoktu, ne demeye çalıştığını anlamıştı.
O da kafasını iki yana sallayarak bu isteği reddetti; hayatta olmazdı.
Kız ayaklandığında kapıya doğru ilerlemeden önce iki kardeşe yönelik konuştu.
"Neyse, ben gideyim artık, iyi akşamlar dilerim."
Feyza'nın bakışları katlanılmayacak kadar rahatsızlık verince Vural nasıl konuşacağını bilemeden sormak zorunda olduğu soruyu sordu.
"Nerede kalacaksın? Gidecek bir yerin var mı?"
Kızın kapıya ilerleyen adımları yerinde durduğunda kendisine dönmesini bekledi ama olmadı.
"Hayır ama buraya yakın bir gecekondu görmüştüm, oraya giderim herhâlde."
Vural ve Feyza bu taraftaki gecekonduların hikâyelerini çokça duymuştu. Feyza duyduğu anda elini sıkıca tutup abisini kendisine bakmaya zorladı ve bakışlarıyla adeta yalvardı.
Vural ne kendi gönlüne ne kardeşinin gönlü bir gece yarısı bir kızı gecekondu yolunda bırakmaya razı gelemediği için ve az önceki iyiliğini de düşününce şimdilik zararsız olduğuna kanaat getirdiği kıza hitaben konuştu.
"Kalacak bir yer bulana kadar burada kalabilirsin istersen."
Kız bu sefer şaşkınlığına mani olamadan tekrar yönünü onlara döndü.
"Şaka?"
Vural anlamayarak kaşlarını çattı ve anlalayıp anlamadığına bakmak için kardeşine döndü. O ise sadece gülümseyerek karşısındaki kızın verdiği tepkiye gülümsüyordu.
"Şaka ne?"
"Burada kalabilir miyim gerçekten?"
Vural onun bu heyecanlı tavrından bir anlığına tırssa da belli etmedi.
Kardeşi yüzünden başına bela etmeselerdi bari!
"Kalabilirsin dedim ya kızım."
Kız aniden ellerini havaya kaldırıp havaya bakarak bir şeyler mırıldandıktan sonra tekrar oturur vaziyetteki kızın ve adamın yanına geldi ve hâlâ adını bilmediği yeni kısa süreli ev arkadaşlarıyla tanışmak için ilk adımı attı ve elini ikisinin ortasına uzattı.
"Öyleyse ben Mehru, tanıştığıma memnun olmam için sizin de adınızı söylemeniz gerkiyor?"
Oy sınırı:40 oy
Bölüm sonuuuu👇
Nasıldı bakalımmm??
Yeni karakterimiz mehruyu nasıl buldunuz?
Vuslata hiç üzülenininiz var mı?
Vural fazla mı korumacı?
Yeni ev arkadaşına Vuralın tepkisi ne olucak acaba😅
Peki şu Turgutun kızı olan karı. Kim oluyorda Vuslata bakıyor.
Cesarete bak🔫
Ay neyse bir aonraki bölümde görüşmek üzere Allah'a emanet olun.
WP kanalıma beklerim.👇
Bölüm etkileşimi
