15. bölüm / 16
Vuslatın Karası[Mahalle Kurgusu]13. Bölüm:"Turan Timi"
Bölümler 16Şu an: 13. Bölüm:"Turan Timi"
- 1 PROLOG492 kelime
- 2 1. Bölüm:"Çığlık Bile Atamıyorsun"2.805 kelime
- 3 2. Bölüm:Can Kırıkları2.912 kelime
- 4 3. Bölüm:Karar3.045 kelime
- 5 4. Bölüm:Rezil2.644 kelime
- 6 5. Bölüm:"Kara Kuzu"2.614 kelime
- 7 6. Bölüm:"Sağol Kara"2.364 kelime
- 8 7. Bölüm:"Soba Olurmusun Bana"2.632 kelime
- 9 8. Bölüm:"Küçük Kız"2.721 kelime
- 10 9. Bölüm:"Küçük Karım"4.653 kelime
- 11 10. Bölüm:"O kadının kızısın"3.830 kelime
- 12 11. Bölüm:"BEBEK"5.533 kelime
- 13 12. Bölüm:Gidiş &Terk Ediş(Sezon Finali)4.387 kelime
- 14 13. Bölüm:"Turan Timi"3.390 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 14.Bölüm:Yetim&Öksüz:"Kimsesiz"4.495 kelime
- 16 15. Bölüm:"Şehit"4.468 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yeni sezonun ilk bölümüyle karşınızdayım. Bol bol yorumlarınızı bekliyorum ona göre.
Sizi bölümle baş başa bırakayım.Kendinize iyi bakın.Allah'a emanet olun.🥰
İyi okumalar dilerim.
~~~
"Kışlalar doldu bugün,
Doldu boşaldı bugün.
Gelmedi benim yarim,
Ağlama gözüm bugün..."
- Anonim (Türk Halk Müziği)
***
5 Ay Sonra
Saat: 14.23 civarı
Gün: Salı
SURİYE (Şam: Dımaşk)
***
"Siktir. Vuruldum ya len!"
Kulaklığın diğer tarafından bir kahkaha koptu.
"Ahahaha! Lan Mecnun, vuruldun mu lan essahtan, göt?"
Mecnun lakaplı Reşat'ın acı dolu bir tıslamayla sesi tekrar duyuldu kulaklıkta.
"Ne gülüyorsun amına koyayım, sıyırdı sadece."
Duran'ın gülüşü, patlayan mermi seslerine rağmen net bir şekilde duyuluyordu.
"Hadi ya! Ben de ne zaman bundan kurtulacağız diyordum."
Bu sefer acısına rağmen sinirle gülen sesi duyuldu Reşat'ın
"Siktir lan oradan! Yedi cihanda da götünün dibinde olacağım keleş."
Duran yüzünü ekşitti.
"Sus lan, tövbe de!"
"Beddua gibi amk."
Tam o anda bir kurşun geçti Duran'ın omzunun üstünden. Aynı anda bir küfür savurdu.
"Lan tövbe desene amk!"
Bir kurşun da bu sefer onlardan çıktı.
"Bol amin, keleşim benim."
Duran kahkaha attı.
"Kuzgun, civar ne alemde?"
Komutanlarının bir anda duyulan uyarı dolu sesini kulaklıklarından duyan tim, bu ses tonundan ne demek istendiğini anlamış gibi bir anlığına susmak zorunda kaldı.
"Kuzeydoğu saat 4 yönü civarında 8 kişiler komutanım. Şu anda ölmüş 30 leş var. Civarın etrafı 10 adamla korunuyor olsa da 6'sı çoktan vuruldu. Mağaranın içinden de şu ana kadar 5 kişi çıktı,"
dedi Kuzgun lakaplı Ömer.
O sırada kurşunlar durmaksızın sıkılmaya devam ediyordu.
Öte yandan hâlâ laf dalaşına giren sesleri duyan Vuslat, "Aptallar," diye geçirdi içinden.
"Şimdi komutanım, işinize karışmak gibi olmasın amma..." diye konuşacak oldu Keleş lakaplı Duran.
"Karışma o halde Keleş!"
Net ve taviz istemez sesi duyduğu gibi cümlesini yutup mağaranın girişine bakmaya devam etti Duran.
'Ulan Duran, son anda götü yırtın amk,' diye geçirdi içinden. Bu adamın verdiği cezalar, üstün hayal gücünü bile zorluyordu bazen.
"Duran, Cafer'i aradım, geliyor kardeşim."
"Cafer kim amına koyayım? Eben mi yoksa? Çağır çağır gelsin, geldiğin deliğe geri sokarız belki."
"Yok la. İşte sen az önce sıçtın ya, bez getirsin diye şey ettiydim."
"Siktir git lan!"
"Üsteğmenim," diyerek timin en küçüğü Ömer bir anda lafa atıldığında, Duran'a hitaben konuştuğunu herkes anladığı için cevap vermedi ve işlerine odaklandı.
"Ne var len cücük?"
"Teğmenim, benim cezayı düşünme fırsatı bulabildiniz mi acaba?"
"Ömüş... Sus bebeğim. Konuştukça cezan katlanarak artıyor."
Kulaklıkta komutanın duyulan sert sesiyle Ömer'in korkuyla ve aynı hızla
"Emredersiniz komutanım!" diyen sesi kulaklıkları doldurdu.
Daha geçen gün çamurlu patikada yüz tur attırdığı aklına geldi bir an. Bir daha aynı travmayı yaşamasına gerek yoktu; canını seviyordu Ömüş.
Vuslat'ın ilgisi ise onların konuşması değil, yaslanmış olduğu taştan düzenli aralıklarla kafasını çıkarıp görülmediğinden emin olarak içeriden telaşla çıkan adamların üzerlerinde ve teçhizatlarında geziniyordu.
Fazla donanımlı sayılmazlardı ancak yine de bu tür silahlara ulaşmak kolay değildi. Tahmin ettiği gibi; hain vardı. İçeride bir adamları vardı, belki de daha fazla.
Gözleri dürbünden bir saniye olsun ayrılmazken, hava her ne kadar soğuk olsa da elleri titremeyi unutmuş gibi kaskatı kesilmişti; parmak araları bembeyazdı.
"Çağatay Komutanım, dikkat edin!"
Kuzgun'un son anda uyarmasıyla dürbünüyle kafasını geri çektiği gibi bir mermi yaslandığı taşın pürüzlü yüzeyine saplandı.
Merminin taşa saplanmasını fırsat bilerek cebinden çıkardığı çakı yardımıyla, zor da olsa saplandığı yerden çıkarıp baktığında neye, hangi marka veya kuruma ait olduğunu anlayamadı.
Tuhaftı. Onun bilmediği bir mermi çeşidi olması zordu.
Lakin elinde çevirip durduğu mermi bir ilk gibiydi.
Şu an yer ve zaman yeterince müsait olmadığından, sonra incelemek için mermiyi cebine sokup cebinin çıtçıtını kapattı.
Ardından tekrar diğer elindeki silahına iki eliyle kuşandı.
"Birileri kızlarıyla manifest yaptığının bilinmesini istiyor galiba."
Bir anlık aklı bulanmıştı, konudan sapmış gibiydi. Yine ne diyordu bu aptallar?
"Sus lan, yok öyle bir şey! Yok benim kızım falan,"
dedi Mecnun, suçlu olmasa da suçluluk dolu çocuksu bir sesle.
"Benim gözüm Reyhan'ımdan başkasını görmez Keleş."
"Onu biliyoruz zaten bebeğim."
"Senin kızların yok, haremin var," dedi Duran alay barındıran sesiyle.
"Kes sesini Keleş!"
Duran bir anda duyduğu sesle yaslandığı taştan düşecek gibi oldu ve istemsizce küfretti
"Ananı sikeyim!"
Sessizlik...
Yanlış anlaşılmamak için Duran, daha boğazındaki tükürüğü yutmaya fırsat bulamadan kendini konuşmaya zorladı.
"Ay! Yani... Emredersiniz komutanım! Şey oldu şey... Şey olunca ben de şey dedim sadece, affedin Cemre komutanım."
Ses gelmedi. Cemre çok konuşmazdı zaten. Sadece gerektiği yerlerde konuşur, duruşunu belli ederdi.
Varlığını belli etmek için konuşmasına gerek yoktu; duruşunda bile bir ağırlık vardı.
Vuslat o yüzden bu timden Esattan sonra en çok bu kadınla gurur duyup ona saygı duyuyor olabilirdi.
Esattan sonra olmasının sebebi askeri okulda Esatla tanışıyor olamlarıydı. Vural o ve Esat dos bilirdi birbirlerini.ilerleyen zamanda Esat ne ise oydu.aldığı rütbelere rağmen karakterinden ödün vermeyen bşr adamdı. Bu yğzden hem saygı duyup hem kardeşi gibi seviyordu Esatı.
Cemreye duyduğu saygının ilk nedeni ise tabiki diğer dangalaklar gibi gereksiz konuşmamasından kaynaklanıyordu.
Öte yandan, kurban olduğu vatanının 81 ilinin en saçma yerlerinden gelen türlü türlü eşek kadar adama çocuk bakıcılığı yapıyormuş gibi hissediyordu.
Biri Laz'dı, biri Kürt'tü, birinin ne olduğu bile belli değildi.
Hayır, sorun asla ırkları değildi, olamazdı da. Bu deve kadar heriflerin çocukça hareketleri ve davranışları sinirine dokunan kocaman bir darbe gibiydi
Belki geleli daha yeni oluyordu ama durum buydu.
Tek temennisi, bu herifleri ilerleyen zamanda hizaya getireceğine olan inancıydı. Buraya atanmadan önce Turan timi kendisini zaten tanımıştı; namı buralara kadar gelmişti dediklerine göre.
Öte yandan bu herifler, kendi dediklerine tezat olarak başta bu kadar gevşek değillerdi. Attıkları adıma kadar hesap verirlerdi kendisine.
Şimdi nasıl olduysa rahat rahat gevşek gevşek küfürler savurabiliyorlardı. Yüz verince böyle götleri kalkıyordu işte.
Vuslat karargâha döndüğünde vereceği en münasip cezayı düşünmeye başlamıştı bile.
"Sen bir daha şeyi şey yapma Keleş'im, tamam mı? Yoksa şeyin şey olur."
Mecnunun sözlerine karşın Ömer'in de ona katılarak gülen sesi kulaklıkları doldurduğunda, Cemre'nin de zor da olsa güldüğünü duyan Duran kızsa mı sevinse mi bilemedi.
Cemre taş gibi hatundu;
davranışlarından asla taviz vermezdi. Uzun zamandır aynı timde görev yapıyorlardı ve her başarısı, her duruşu onu kendisine biraz daha aşık etmeye yetmişti.
Hislerini fazla belli ettiği zamanlarda boku yediği oluyordu.
Cemre'si o kurban olduğu ağzıyla her ceza verdiğinde, hem kendisiyle konuştuğu için sevinse de verdiği cezalar yüzünden her seferinde "Bu kadından uzak dur oğlum, seni çiğ çiğ yer bu kadın," nutuklarını kendine anlattığı an yine bir şekilde Cemre'ye bakarken buluyordu kendini.
"Sizi seviyorum komutanım," diyerek karşısına dikildiği ilk gün aldığı cezayı hatırladı.
Tüyleri diken diken oldu. Kendisini atış talimi yapılan tahtaya bağlayıp "onu sevmediğini" söylediğini duyana kadar Cemre bir türlü bırakmamıştı. Nitekim söylememişti de öyle bir şey.
Her kurşun sıkılıp bacağı, kolu ve kulağının yanından geçen her kurşunla daha çok bağırıyordu:
"Seviyorum lan sizi! Âşığım, köpek gibi seviyorum!"
Cemre'si daha fazla dayanamamış olacak ki bir zaman sonra
"Ne halin varsa gör," diyerek iplerini açmadan giderken bir gece orada uyumasına neden olmuştu.
"Manyak karı," dedi o anları hatırlarken Duran. Götü donmuştu o gece.
Bir kurşun daha taşa çarpıp sekerek gittiğinde Duran hazırlıksız yakalanıp küfretti. Birkaç saniye bekleyip öyle karşılık verdi karşısındaki köpeklere.
Birkaç dakikanın ardından tekrar duyuldu Duran'ın sesi
"Mecnun, oğlum Rukiye ana sana demedi mi 'Sizinkileri çağır yemeğe' diye?"
"Siktir lan.ordan, hepsi benim! Geçen yedin zaten anacığımın bütün bir sarma tenceresini."
"Ulan hakikaten ya, nasıl yediniz siz onu Duran komutanım?"
"Sen bana 'lan' mı dedin lan Ömüş? Cezan ikiye katlandı oğlum, bittin sen!"
"Ama komutanım... Yediniz ama yani, yalan mı?"
"Vay amına koyayım! Lokmalarımı mı saymaya başladınız? Tüüh sizin kalıbınıza!"
"Lokmalarını değil, tencerelerini sayıyoruz artık."
Mecnun'un sesiyle birlikte inanılmaz bir şey olup herkes gülmeye başladı. Esat komutanları bile gülüyordu.
Kimse şu an bir çatışmanın ortasında olduğunu hatırlamıyor gibiydi. Ta ki Cemre'nin soğuk sesi kulaklıkta yankılanana kadar
"Keleş, sus artık!"
Cemre komutanının sesini duyan Duran tekrar istemeden yerinde dikleşti.
"Siz isteyin, ben dudaklarımı dikeyim be Cemre'm."
Sessizlik...
Uçan kuş bile durdu sanki bu anlamsız ve saçma cümle karşısında.
Duran "siz"den "Cemre'm"e geçtiğini fark etmeyecek kadar heyecanlıydı.
Kendinden geçmiş bir şekilde mırıldandığı şeyleri onunla birlikte kulaklıktakilerin de duyduğunu, kısa süreli fısıldaşmalardan ve kulaklarını çınlatan o kurbanı olduğu sesten fark etti.
"Ebesini sikecek bu sefer," dedi ilk Mecnun.
"Komutanım ölmeye meraklı," dedi Ömüş acıyarak.
"El-Fâtiha," dedi şu ana kadar hiç fikrini belli etmeyip konuşmaya tenezzül bile etmeyen Esat komutanı.
O da bu sessizlik yeminini bozduğuna göre kesin ebeni sikicekti bu kadın.
Vuslat komutanı ise yine sessiz kalmayı seçti.Ama verdiği nefesten onun da hâline acıdığı belliydi.
"Ömüş'e verdiğin şu cezanın iki değil, üç katını vereceğim sana Keleş.Gereksiz herif!" dedi.Cemre sinirle.
"Turan vaziyet al!"
Komutanlarının hepsine birden seslenişiyle kendilerine gelen Turan timi, ateş edilen mermilerin bittiğini ve oyuna yeni başladıklarını anladılar.
Vuslat ilk kurşunu bir adamın alnından geçirerek kendince
"Başlayın" komutunu verdi.
15 dakikadır bu taşların arkasında saklanarak onları izliyorlardı ancak bir şekilde anlamış olacaklar ki bir anda ateş açmışlardı üzerlerine. En sonunda mermilerinin bittiğinden emin olduklarında ise gerçek vuruşu bu dağ köpeklerine anlatmak tatmin edici bir histi.
Kaybettikleri 15 dakikayı 4 dakika 43 saniyede telafi ederek mağaranın dışındaki herkesi öldürdüklerinden emin oldular. En tepede konuşlanmış Ömer'e hitaben konuştu Vuslat
"Kuzgun, civarda başka bir tehdit var mı?"
Ömer'in sesi birkaç saniyeliğine kesildi. Komutanına doğru bir cevap vermek için gözlerini iyice etrafta gezdirdi. Bir tehdit olmadığını anlayıp komutanını yanıtladı.
"Civarda hareket eden herhangi bir cisim yok komutanım ama bu dağ köpeklerine güven olmaz, aralarında ölü taklidi yapanlar olabilir."
Vuslat sessiz kaldı, Ömer haklıydı. Bir önceki operasyonda da buna benzer bir şeyle karşılaşmışlardı.
"İHA dronu hanginizde?"
"Bende komutanım."
Cemre kendisinde olduğunu belirttiğinde ona hitaben konuştu Vuslat
"2 dakikalık bir bomba düzeneğini üzerine yerleştirip mağaraya doğru uçur, Anka."
Anka lakaplı Cemre, komutanının dediğini saniyesinde
"Emredersiniz komutanım!" lafıyla onaylayıp yerdeki sırt çantasına uzandı; içinde işine yarayacak teçhizatları çıkarmaya koyuldu.
"Mecnun, ne durumdasın?"
"Nasıl komutanım?"
"Nasılsın diyorum. Canın çay, kahve falan mı istiyor? Salak herif, omzundan bahsediyorum!"
Reşat bir anlığına şaşırsa da çabuk toparladı.
Kendini düşünmüş olmasına ne cevap vereceğini birkaç saniyeliğine düşündüğü o arada Duran girdi araya.
"Mecnun, adam 'Gel seninle bir ömür aynı yastığa baş koyalım' demiyor amına koyayım!"
diye alay edip kahkaha atmaya başladığında Reşat yerin dibine girdiğini sandı.
"Keleş!"
Komutanın bir anda duyulan sert sesiyle derin bir soluk verdi Duran. Götünü sikmeseydi bari.
"Emredin komutanım!"
"Cemre'nin cezasına bir yenisi daha eklensin istiyorsan buyur, konuşmaya devam et."
Bu kısaca "O ağzını bir daha açarsan çok temiz sıçarım" demekti. Duran'ın tükürüğü boğazına yapıştı.
"Em-Emredersiniz komutanım!"
Vuslat bu cevaptan tatmin olmasa da daha fazla üstelemedi.
"Nasılsın?" dedi tekrar.
Mecnun bu sefer daha fazla rezil olmamak ve cevabı geciktirmemek için hemen konuşmaya başladı:
"Omzumu sıyırdı ama hâlâ içinde komutanım, kan kaybediyorum."
Sessizlik oldu.
Herkes bir anlığına Mecnun için tedirgin olsa da işlerine geri döndü. Konuşurken sesi titriyordu çünkü.
"Ne kadar dayanırsın asker?"
"15 dakika daha dayanırım komutanım."
"Anlaşıldı. Gölge, sen ne durumdasın?"
Esat titrek bir nefes verdi. Burada pusu kurduklarından beri konuştuğu kelimeler birkaçı geçmemişti.
"Karnımdan vuruldum ama iyiyim komutanım. Tampon yaptım, Mecnun kadar dayanırım."
Sesi konuşurken titriyordu. Vurulduğunu yeni öğrenen tim şaşırdı.
"Komutanım, hadi benimki omuzdan tırt bir yer ama sizinki biraz sakıncalı. Dayanabileceğinizden emin misiniz?"
Esat güldü. Titrek bir gülüştü.
"Abartma amına koyayım, senden uzun dayanacağım diye mi korkuyorsun?"
Bu sefer Mecnun gülmeye başladı.
"Hâşâ komutanım! Ben kimim de sizin yerinizde olacağım?"
İkisi de hırıltılı nefesleri arasında tebessüm etmeye çalışıyordu.
Vuslat onları dinlerken eski arkadaşları geldi aklına, her biri...
Aynı hızda gönderdi bu düşünceleri aklından. Yeni bir hayata uyanmıştı artık; eskiyi düşünmeye hakkı yoktu, olamazdı da.
Bu yüzden bu düşünceleri aklına geldiği gibi geri gönderdi geldiği yere.
"Cemre, bomba ne alemde?"
"Hazır komutanım. Emrinizle uçurulmaya hazır."
Vuslat tereddüt bile etmeden yanıtladı.
"Gönder."
Birkaç dakikalığına İHA'nın uçarak uzaklaştığını izlediler. Aradan bir dakika geçti. İHA artık mağaranın üstünde uçup girişine yaklaşmak üzereydi.
Vuslat içinden saniyeleri sayıyordu
5... Hareket yok.
4... Ses yok.
3...
2... Biri hareket etti!
Tam da tahmin ettikleri gibi, rol yapıyordu piçler. Üstelik bir tane de değil, 3'ü de bir yandan silahlarına kuşanmaya çalışacakken...
1... Ve BUM!
Bomba patladı ve az önce ayaklanmaya çalışan heriflerin vücutları dört bir yana dağıldı.
Var olan son hareketlilik de yok edildiğinde, tim bölgeye giriş yapmak için gerekli izni henüz almamıştı. Bu yüzden bu işi alacak ekibin helikopterle gelip onları almasını beklemeye başladılar.
Komutanlarına verilen emre göre helikopterin ineceği yer buraya 4 kilometre ötedeydi ve iki yaralıları vardı. Vuslat, Esat'a yardım ederken Reşat'a sağlam omzundan tutarak Duran yardım ediyordu.
"Komutanım, konuşabilir miyim artık?"
Komutanından herhangi bir cevap almayan Duran, konuşabileceğini anlayıp rahat bir nefes almıştı.
Cemre önünden ilerliyordu, eli boştu çünkü. Bu da daha hızlı ilerlemesine neden oluyordu.
Ömer de Esat'ın terslemelerine kulak tıkayıp daha fazla yerinde boş boş dikilmeyi bıraktı ve diğer kolunun altına girerek yardım etti.
"Üff, garnım da acıktı ha!"
Duran'ın bir anda konuşması kimsenin ona odaklanmasına neden olmadı. Zaten onlar dönüp baksın diye söylememişti; muhatabı yardım ettiği Reşat'tı.
Reşat kendisine hitaben konuşulduğunu anlayıp yaslandığı omuzdan kafasını kaldırdı ve ona baktı.
"Senin de acıktı mı?"
Duran'ın Reşat'a sorduğu soruyla Reşat da heyecanla konuşarak ona katıldığını belli etti
"Olsa yerim be Keleş!"
"Vallahi olsa her zaman yiyorsun zaten."
"Ne bulsan yiyorsun zaten Nurullah."
Reşat olduğu yerden kaşlarını çattı.
"Sen sordun zaten amına koyayım. Hem Nurullah kim?"
Duran bıkkınlıkla ofladı.
"Sana şiddetle 48 saat ekran süresi öneriyorum Mecnun."
Reşat anlamasa da sabır dileyerek önüne döndü.
En sonunda helikopterin olduğu sahaya geldiklerinde helikopter çoktan gelmişti ve içindekiler de önden yürüyen Vuslat'la konuşmaya başlamıştı.
Duran bilerek yavaş yürüyordu, aklında yine hinlik vardı çünkü. Herkes helikoptere binmişti bile.
"Hızlı ol asker!"
Vuslat'ın uyarı tonunda çıkan sesiyle Reşat kaşlarını çattı.
"Emredersiniz komutanım!"
İkisi aynı anda aynı cümleyi tekmil etmiş olsa da sadece biri koşmaya başladı.
"Lan dur! Beklesene amına koyayım! Lan Keleş dur, aç köpek!"
Duran ise ona sadece hızla önünde zıplayıp hoplayarak cevap veriyordu. Sanırsın Heidi'nin dağlarındaydı.
"Gooşşş Meco, gooşşş! Meco gooşşş!"
Duran gülmekten yarılırken Reşat acıdan yüzünü buruştursa da o da onun bu salak hâline gülüyordu. Bir videoda göstermişti ona bunu, hatırlıyordu.
Ağrıyan omzuna rağmen gevşekçe sırıttı
"Tefo değil miydi lan o?"
Duran bir anda Polyanna hâlinden sıyrılıp sekmeyi bıraktı ve ona dönüp gerçekten de şaşkın olduğunu belli eden bir bakış attı.
Ve yanın ayetişip tekrar omzuna girdi.
"Aferin lan Mecnun, ilerleme görüyorum sende."
"Eyvallah kral!"
İkisi de bu hâllerine gülüp helikoptere bineceği esnada, omzundan kanlar durmaksızın akan Reşat bir anda bitiş çizgisine 4 adım kala yere yığıldı.
Helikopterdeki herkes başını çıkarıp ona "Seni gerizekâlı" bakışları atarken, o yerde yığılmış arkadaşını tek bir hamlede omzuna atarken kendisine sinirle köpüren bakışlar atan ekip arkadaşlarına hitaben ağzının kenarıyla mırıldandı.
"15 dakika doldu galiba."
***
Tatvan (Bitlis)
Feyza Kurtay'dan
Karnım sancıdan kasılıyordu. Bu aralar bu küçük afacan canımı yakmaya başlamıştı. Nedenini ise birkaç ay önce gittiğim doktor kontrolünde öğrenmiştim.
Rahmimde,makas kesiği olan yerde bir hasar tespit etmişlerdi. Bebek büyüyüp kendini belli ettikçe canımın yanacağını, hatta bunun ikimiz için de hayati bir risk taşıdığıyla ilgili doktorumdan almadığım uyarı kalmamıştı.
Bana aldırmamı söylüyordu resmen. Allah'tan o gün abim benimle birlikte kontrole gelmemişti; yoksa asla bu bebeği doğurmama izin vermezdi.
Doktora anlatmaya çalışıyordum her kontrolde, her Allah'ın kontrolünde ama anlamıyordu.
Allah'ın verdiği bir canı ben nasıl alabilirdim ki? Öyle bir hakkım yoktu. Benim görevim önce bebeğim, sonra kendim için bol bol dua edip Rabbime tevekkül etmekti. Gerisi Yüce Yaratıcı'ya kalmıştı; her şey O'nun elindeydi. O'ndan geldik, yine O'na dönecektik.
Şu an elimdeki elma kasesiyle yeni dizimi izlerken burnumu siliyordum. Bebekten dolayı hormonlarım adeta çorbaya dönmüştü; neye ağlayıp neye sinirleneceğimi bile seçemiyordum. Şimdiyse elim karnımdayken filmde annesinin çikolata almadığı kızla birlikte ağlıyordum.
Bilmiyorum, belki sadece hormonlardandı. Ya da böyle bir anneye...
Kendi annem gibi bir anneye dönüşmekten korktuğum için ağlıyordum.
Bir elim karnımda, bir elimde ağzıma götürdüğüm elma parçasıyla burnumu çekerken evin kapısı açıldı. Abim gelmiş olmalıydı.
Buraya geldiğimizden beri her şey çok güzel ilerliyordu. Şüphelenecğim kadar fazla hem de...
Abim için ise bu durum biraz daha ters tepmişti. Tamam, bana ve bebeğime olan sevgisi her geçen gün artıyordu ama dışarıya karşı hâlâ çok soğuk gibiydi.
Kendi timi bile ondan çekiniyordu. Bazen onları buraya davet ettiğim oluyordu ancak eve geldikleri gibi Vural nasıl bakıyorsa ayakları geri geri gidiyordu.
Öte yandan komik olan bir detay vardı ki bu ilk zamanlar beni çok rahatsız etmişti.
Timi ve bu lojmandaki herkes bizi karı koca zannediyordu. Delirmiştim!
Abime bunun hakkında konuşmamız gerektiğini söylediysem de kabul etmemişti.
Eğer açıklarsak ve gerçekler ortaya çıkarsa insanların benim hakkımda konuşmalarından korkuyordu. Nitekim açıklamama izin vermemiş ve beni gören her tanıdığın "yenge" hitabına boyun eğmeme neden olmuştu.
Bunlar belki olumsuz olaylardı ancak bunların olumlu yönde ilerleyeni de vardı.
Açık öğretimin son sınavlarını da çoktan vermiş ve en sonunda üniversite sınavına girebilmiştim.
Fenim o kadar iyi olmasa da matematik, Türkçe ve sosyale âşıktım.
Her ne kadar yetersiz bir eğitim ve çalışmayla sınava girmiş olsam da güzel bir puan almıştım. Kimine göre az, kimine göre fazla ama benim için en iyisi...
Bölümlere bakıp puanıma en uygun bölümü seçmek istiyordum ve abim bunu yaparken çok yardımcı oldu.
Burada uzun bir süre yaşayacağımız için buradaki bir üniversiteyi tercih edip hemşireliği seçmiştim. Gerisi Allah kerimdi.
Puanım aslında hemşirelik için çok bir fark olmasa da azdı ancak okul başarı puanım da üstüne eklenince Allah'ın yüzüme güldüğünü anlayıp o gece bol bol şükrettim. Yaşadığım her şeye rağmen...
Her şey için şükrettim.
Şimdiyse açıklanmasına 2 ay kalmıştı tercihlerin.
Hem meraklı hem heyecanlıydım ama korkuyordum. Buradaki bütün üniversiteleri ilk 3'e eklemiştim ama başka bir şehir çıkarsa dondurmak zorunda kalabilirdim.
Abim beni bırakmazdı ama gittiğim her yere de onu sürükleyemezdim.
Abim yanıma oturup elini omzuma atarak beni kendine çekti ve saçıma ufak bir öpücük kondurduğunda düşüncelerimden arındım. Yorgun görünüyordu.
"İyi misin?"
Beni anladığını belli ederek gülümsedi.
"İyiyim güzelim. Sen yine neye ağlıyordun, onu söyle?"
Aklıma tekrar gelen şey az öncekinin aksine beni duygu seline boğmadı. Ah,lanet hormonlar!
"Saçma bir şeydi, boş ver."
"Tamam o halde. Ben gidip uyuyorum, sen de çok geç yatma. Prensesime bir şeyler almaya gidelim."
Gülümseyip bıkkın bir bakış attım. Bebeğin normalde kendini göstermesi ve cinsiyetini öğrenmemiz gereken bir zaman dilimine girmiş olsak da kendisini göstermiyordu.
Doktorun da bir tahmini yoktu bu durumda; söylediğine göre doğumda öğrenme şansımız bile vardı.
"Aabi, nereden biliyorsun kız olduğunu? Belki erkek?"
"Yok kızım. Ben dayıyım, anlarım. Kız benim yeğenim."
"Ne yani, erkek olsa sevmeyecek misin?"
Üzgün bir şekilde ona baktığımda hemen yüzümü elleri arasına aldı.
"Tabii ki seveceğim güzelim. Sağlıklı, sıhhatli doğsun da kız da olsa erkek de olsa fark etmez."
Tekrar gülümsedim.
"Gerçekten mi?"
Benim bu hâlime inanamaz gibi gülüp yanağımı sevdi ve çekildi.
"Gerçekten tabii kızım."
Abimin odasına doğru ilerlediğini görünce o daha arkasını dönmeden konuştum
"Yemek..."
"Aç değilim abicim, karargâhta yiyip de geldim."
Ona onaylamazca bir bakış atsam da Vural bunu görmedi.
Odasına çekilen abisi için hem üzülüyor hem de bir çözüm yolu bulmaya çalışıyordu. Kendisi dışında birine de insan muamelesi yapması gerekiyordu.
Bunun hemen yan komşularının Mardin'den gelen davetsiz bir misafir olduğunu hâlâ bilmiyorduk. İlerleyen zamanlarda ise misliyle öğrenecek gibiydik.
Elindeki fotoğrafa bakıyordu Vuslat; son 5 aydır çekilmiş yeni bir fotoğraf...
Karnı burnunda, ellerinde poşetlerle güzelliğine güzellik katmış bir kadın ve onun yanında bir zamanlar omuz omuza çarpıştığı can dostu olan adam...
İkisi de son 5 ayda ne kadar da değişmişti.
Vural'ın omuzları dik durmaya çalışıyor ama bunun bir zorunluluk olduğunu fazla belli ediyordu. Omuzlarındaki yükü almak istedi Vural'ın, eskisi gibi...
Öte yandan yanındaki kadın...
Bir bilinmezdi.
Yüzüne baktı önce. Uzaktan çekilmiş bir kare olsa da yüzündeki ışık ve nur hâlâ yerini koruyordu; temiz ve saf.
O saflığı ve temizliği kendisinin kirlettiğini bilmek ne büyük bir işkenceydi!
Gözleri saç tutamlarından aşağı, karnına indi genç kadının.
Fazlasıyla şişkindi. Yürürken zorlanıyor gibiydi ancak bir eli karnındayken hissettiği mutluluk, bu acıya katlanabileceğini gösteriyordu.
Sanki bu acıya katlanmak onun için sadece bir sınavdı; karanlık bir yoldaki tek ışık tünelin sonu değil de karnındaki can gibiydi.
Güzel yüzü, son gördüğünden bu yana çökmemiş; aksine daha da toparlanmış gibiydi.
Evet, doğru tahmin etmişti; karnındaki can onu hayatta tutan ve yaşamasına sebep olan tek şey gibiydi.
Eli istemsizce fotoğraftaki kadının
şişkin karnına süründü.
Bebek... Onun bebeği. Babası olduğu can... Bir yandan asla babası olmayı hak etmediğini bildiği can...
Fotoğraftaki kadını ve bebeği dudaklarına yaklaştırıp öpmeden önce, her gece yaptığı şeyi yaparak fısıldadı:
"Özür dilerim Kara... Yaşattığım ama senin asla hak etmediğin her şey için özür dilerim. Babam... Sana layık bir baba olamayacağım için özür dilerim. Kardeşim... Sana layık bir dost olmadığım için özür dilerim."
Fotoğrafı diğer biriktirdiği fotoğrafların arasına koymadan önce yine tek bir gözyaşı damlası kaydı gitti; onları kendi kaderlerine bıraktığı günlere inat, 5 ayın her bir gününe inat bir gözyaşı damlası... Sadece bir tane... Fazlası onu bitirirdi, iradesini siker atardı, kendinden geçirirdi.
Birkaç ay sonra duyacağı gerçeklerin -hayır, onun yalan olduğunu bilmediği gerçeklerin- ağırlığıyla ezilip büzüleceğini, sadece tek bir gözyaşı değil, seller dereler akıtacağını bilmeden kabuslarla dolu bir geceye kapattı gözünü.
SINIR:30 OY 20 YORUM
Söyleyin bakalım yeni sezonun ilk bölümü nasıl olmuş? Umarım beğenmişsinizdir.
Yeni karakterlere ne diyorsunuz Peki? Duran şu anlık favorim. 😅
Yorum atmayı unutmayın lütfen. Düşüncelerinizi merak ediyorum çünkü. 1 sonraki bölümde görüşmek üzere bu arada kendinize iyi bakın Allah'a emanet olun🥰
Bölüm etkileşimi
