11. Bölüm:"BEBEK"

Vaveyla Yazarı: Figen Baktemur

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 16Şu an: 11. Bölüm:"BEBEK"

İ
İnstegram hesabım:@Figen_baktemur

Şu bölümü Kamuran Akkor açıp okumayan da ne bileyim 🙃

Bir ateşe attın beni
&
Diyorlar ki sen delisin

Kamuran Akkor

Bu arada 5463 kelime var bu bölümde en uzun yazdığım kitap bölümü değil ama bu kitapta ilk
Bu yüzden lütfen OY VE YORUMLARI eksik etmezssenşz çok sevinirim🙏

Ve KİMSE MASUM DEĞİL kurguma da bakın lütfen🙏🙏

Sizi bölümle baş başa bırakayım.

🍀

•İYİ OKUMALAR•

İnsan acının nereden geleceğini bilmemekte yanlış mı yapıyordu acaba?

Belki önceden ne olacağıyla ilgili tahminler yürütmek her insanda olması gereken bir özellikti.

Belki de buna sahip olan insanların lanetler yağdırdığı bir özellikti.

Ben bu her ikisinden hangisiydi peki?

Benş biraz tanımışsanız teorilerimin uçuk fikirlerimi takip ettiği, kafamda peş peşe bir ambargo yaptığını tahmin ediyorsunuzdur.

Ancak...

Bu teorileri sıralarken benim bile aklıma gelmeyecek bir ihtimal veyahut gerçek çepeçevre sarmalamıştı dört bir yanımı.

Ya da çepeçevre boş mu bırakmıştı demeliydim?

Zira iki koca haftanın sonuna kadar bu koca evde canlı belirtisi olan tek şey her şeye rağmen atan kalbimdi.

Sahi.

Göğüs kafesinin kemikten parmaklıkları arkasında durmadan atan bu kalp kan pompaladığında yaşamış mı oluyordun?

Ya da sayısız insana aşk ilanı yaptıran bu aciz organ sıralı kemiklerin arkasına saklanacak kadar korkakken nasıl yüzsüzce birini sevdiğine seni inandıracak kadar hızlı atıyordu?

Ya da kaybettiğine...

Abim... O gideli 2 hafta 3 gün olmuştu.

Beni bıraktığı günün ardından 2 hafta 3 gün geçmişti.

Beni arkasında bıraktığı her geçen günün sayısından nefret eder olmuştum.

Bugünkü nefretim de 2 hafta 3. güneydi.

Dün de 2 hafta 2. güne... Ve ondan bir öncekilere.

Beni bıraktıkları koca evde canlı olduğumu kanıtlayan tek şey atan kalbimin sesiydi herhalde.

Arkasına bile bakmadan çekip giden adamdan hemen sonra uzun bir süre bunu hazmedemeyen bedenim gerçeklerle, açık kapıya baktığı her an yüz göz olmuştu. Nihayetinde ne olduğunu kavrayan beynimi bedenim takip etmiş ve dizlerim pişmanlık hissiyle birleşince sinir krizinin eşiğinde olduğumu belli eden titremelerle bedenimi daha fazla ayakta tutamamış ve dizlerimin üstüne yığılmamı sağlamıştı.

İçim dışıma çıkana kadar ağlamak yetmemiş, evi de o sinir harbiyle birbirine katmış olmalıydım ki ne ara sızdığımı bilmediğim koltukta uyanıp kendime geldiğimde etrafta gördüğüm tek şey kırılmış vazo ve aynaların yanında birkaç tane eski çerçeveli fotoğraf karesiydi.

O çöp yığını bende herhangi bir duygu belirtisi uyandırmasa bile gözüme takılan fotoğraf karesiyle eğilip aldım.

Ağladığımı fotoğrafa damlayan sıvı sayesinde fark edebilmiştim.

Gözyaşlarım fotoğraftaki üç çocuğu bile soldururken tekrar bir ağlama dalgasına tutulan bedenimin istediği tek şey, az önce keşke hiç uyanmamayı dilemekti.

Neden?

Neden ben?

Allah'ın belası narsist bir anne ve kendine bile bakamayacak akıl sağlığında olan bir babayı düşünmek ilk defa isyan etmeme neden oldu.

Ama bu isyanım ne kendime, ne baba ve anne denen sözde ebeveynlerime, ne de gördüğüm fiziksel ve ruhsal şiddeti göremeyen abimeydi.

Zaten ben hiçbir zaman onu suçlamamıştım ki.

İsyanım hayataydı. Konuşamıyor olmamaydı, daha haber alamadığım adam ve kadına ,yaşadığım her bir saniyeye ve aldığım her soluğaydı.

Yaşadıklarım o kadar aklımı başımdan almıştı ki.

Kocam olacak adam ve Nergis teyzenin halini bile arayıp sormak aklıma gelmemişti.

Hoş.

Onlar da aramamıştı ki zaten.

Bu evde yalnız kaldığım her saniye aklımı oynatacak raddeye gelecekmiş gibi hissediyordu. Öyle ki insan belirtileri sergilediği tek davranış, açlıktan olduğunu tahmin ettiğim mide bulantılarıyla lavaboda kendimi lavoboda buluyor olmamdı.

Yemek aklıma hiç gelmese de ayakta kalmak için içtiğim birkaç bardak su ve yıkamayı unutup bir kenara bıraktığım, artık küflenmiş olduğuna emin olduğum tencerelerin yanında bulunan küçük yemiş kaseleriydi.

Sahi en son boğazından geçen gerçek anlamdaki yemek neydi?

Tabii ya, abisinin de çok severek yediği yeşil fasulye...

Tekrar gelen ağlama isteğini bir kenara atmak istercesine ayaklandığımda kalktığım gibi önce başım döndü. Ardından gözlerim kararınca beraberinde gelen mide bulantısına engel olamayarak, başım dönmesine rağmen duvara tutunarak aceleyle kendimi banyoya attım.

"Bir şeyler yemelisin" diyen sesi bir kenara bırakarak...

Midemde zaten varla yok arası olan ne varsa çıkarmış, midemin tamamen boşalmasını sağlamıştım.

Yürümeye çalıştığım her saniye gözlerimin karaltısı yerini tekrar baş dönmelerine bıraktığı için daha fazla içimden gelen sese karşı gelemedim.kendime yiyecek bir şeyler almam gerekiyordu.evde hiç bir şey kalmamıştı çünkü.
Bu yüzden zar zor da ışsa salondan çıkıp dış kapıya yaklaştım. Evin anahtarını da alarak mantoda olan, cüzdanının içinde olduğunu bildiğim hırkamıda kuşanarak uzun zaman sonra ilk defa adım atmıştım dışarı.

En son... En son abim çıkmıştı bu kapıdan dışarı.

Şimdiyse onun çıktığı bu kapıdan öylece insancıl bir ihtiyaç için çıktığımı biliyor olmak gözyaşlarımı tekrar yerine getirdi.

Abisi olsa bırak bu baş dönmesini, ağladığımı gördüğü an bana bırakmaz kendisi gider, ne isteyeceğimi önceden tahmin ettiği her şeyin yanında bir de en sevdiği portakallı lolipop ve çikolatadan alırdı.

Burnum bu gerçek karşısında tekrar sızlayıp gözyaşlarıyla karışık akmak için an kolladı.

Boğazıma gelen yumruyu göndermeye çalışarak akan tek bir damla yaşı çok ilerlemeden elimin tersiyle sildim ve burnumu çektim.

Ağlamanın sırası değildi. En azından şimdilik.

Kapıyı kilitleyip hala dönen başımla merdivenleri çıkmayı es geçip asansöre doğru ilerledim.

İçine girip düğmeye bastığımda fark ettiğim şeyle acıyla tebessüm ettim.

İki hafta üç gün sonra ilk defa aynaya baktığımı fark ettim. Ancak iki hafta 3 gün öncesine kıyasla gözaltlarımın aynı beyazlıkla uzaktan yakından alakası yoktu. Beni uzaktan gören biri bağımlı olduğumu falan zannederdi herhalde.

Hoş, ben de böyle saçı başı birbirine girmiş, gözaltları kapkara ve şişmiş, yüzündeki kül rengi 10 metre öteden belli olan birini görsem ben de aynı şeyi düşünürdüm.

Asansör durup dışarı çıktığımda hala duvarlara tutunarak yürüyordum.

Dışarı çıktığım gibi gördüğüm ilk şey, Nuray ve Sibel'in hararetli bir konuşmaya tutuştuğu apartman önüydü.

Kendi evim bana ne kadar yabancı gelmişti öyle.

Sahi bu ev ne zamandan beri bana gerçek bir ev olmuştu ki? Kendisini terk eden kadına benzediğim için beni suçlayıp duran adamın konuşmam için türlü işkenceler yaptığı an mı?

Bizi terk eden kadına benzediğim için yüzüme bakmaya tenezzül bile etmeyip gözlerindeki acıyı saklama gereği bile duymadan yüzüme bakıp suçluluk duymamı sağlayan abimle mi?

Ya da sevdiği adam tarafından tecavüze uğradıktan sonra ortaya çıkan tohumundan sadece o tohumu sorumlu tutan kadınla mı?

Hah!

Belki de hiçbiri. Hatta belki de değil, kesinlikle hiçbiriydi.

Abim... Belki onlaradan ayrı tuttuğum tek insan evladıydı. Ancak gitmeden önce bana yaşattığı her şeyi yüzüme söylemekten çekinmeyen adamın bilerek canımı yakmasından sonra, düşününce o da bana bir ev olamamıştı ki.

Ben bildiğim, bana yaşatılan onca şeyi göremeyip görsem bile her şey için çok geç olduğunu bir kere bile olsun dile getirmemiş, dile getirmeyi bırak bakışlarımla bile bunu göstermekten kaçınırken onu suçlamamak için kendime türlü bahaneler üretirken o...

O canımı bile isteye yakmıştı. Nereden vuracağını da iyi biliyordu üstelik.

O kadından hazetmediğimi bildiği halde beni onunla kıyaslamıştı.

Ah, zaaflar...

En güvendiğin, tanıdığın insan bile böyle bir anda yabancılaşıyordu işte.

Tek vicdan azabım, bir daha görüp göremeyeceğim belli olmayan abime içimdekileri, ona karşı hissettiğim hayal kırıklığını haykıramamak olmuştu o kadar.

Bu dünyada herkesin bir kimliği vardı işte.

Birisi kendi karısına tecavüz eder.

Biri kendi kızından suçu olmadığı halde nefret eder.

Biri ona yaşattığı her şeyi sırf acıyı yaşatana benzediği için kardeşinden uzaklaşır.

Ve bunun gibi benzer ve farklı birçok kişi daha...

Peki ben kimdim?

Kimsesiz,

Yetim,

Hayat gayesi insanlar tarafından aşağılanmak olan, nefes aldığı süre boyunca başkalarının boyunduruğu altında kalacak olan bir sığıntı belki de.

Kim bilir.

Belki de hepsi.

Ne de olsa anne babam yanımdayken bile bir yetimden farksızdım. Abim dışında kimsem yoktu, şimdi o da yoktu. Tamamen kimsesizdim.

Konuşamadığım her an insanlar tarafından aşağılandım ve hor görüldüm.

Kendi evimiz olmasına rağmen çok sevdiğim, bir anneden farksız olan Nergis teyzelerde bir sığıntı gibi yaşamıştım. Yaşamıştık.

Yani ben bunların hepsiydim. Ne eksik ne de fazla.

Bakkala doğru yürüdüğüm her adımda başımın dönmesi biraz daha artıyor ancak bunu açlığa yorduğumdan birazdan yiyeceğim birkaç parça yemekle kendime geleceğimi umuyordum.

Öte yandan etraftaki fısıldaşmaları duymamak dönen başımla bile imkansızdı.

"Hi! Vah, vah, vah... Kızı düşürdükleri hali görüyor musun komşum?"

"Bırak bırak, hak etti. Başına ne geldiyse... Ne o bu yaşta başkalarının evinde bu kadar rahat kalmak!"

"Vuslat'la evlenmiş diyorlar."

"Öyle zaten. Evlendiler bir iki hafta önce."

"Ortada mı bırakmış kızı?"

"Anasını da aldı gitti diyorlar."

O kadar sesin ardından kendimle ilgili olmayan veyahut Nergis teyzenin halinden haberdar olan tek bir ses duymamıştım.

Ne kadar garipti. 20 yıllık komşuları olan kadını bırakıp benim başıboş serüvenime takmışlardı kafayı.

Dönen başımla etrafıma bakmaya çalıştığımda mahalle neredeyse dolup taşmıştı.

Çoğunun bakışları da üzerimdeydi zaten.

Çocuklar yere çizdikleri seksek oyunu için sıra kavgasına girmiş.

Bazı küçük kızlar erkek kardeşlerini veyahut komşu çocuklarını evcilik ve ip atlamaya ikna etmeye çalışırken...

Mahallenin yokuş kısmında top oynayan bazı erkek çocuklarının kaleye zorla koyduğu belli olan kız çocukları, aşağı kaçan topu almak için söylene söylene yokuş aşağı iniyor.

Çamaşır tellerine Remzi amcanın meşhur beyazdan sarıya dönen atletini asmakla uğraşan Hale teyzeyi oğlu durdurup kendi asması için ikna etmeye çalışıyordu. Korkuyordu yaşlı kadının pencereden sarkarak iş yapmasından.

Kahvehanenin önünden geçerken bakışlarım bu sefer genç çaycı Dilaver'e takılmış, baktığı yeri iyi bildiğimden dudaklarımda ruhsuzluktan biraz da olsa uzak bir tebessüm peydah olmuştu.

Şu an berber Cemal abinin kızı Nergis'in pencereden Dilaver'e bakıyor olduğunu adım gibi biliyordum. Bu iki genç anasınıfından beri aynı sırayı paylaşıp bunun yanında bir de aynı gönlü paylaşmıştı.

Tek sorun fazla genç oluşlarıydı. Nergis ve Devran daha lise 3'e bile yeni başlamışken bu kabarık duyguların başlarına bir iş açmamasını diledim içimden, onları gördüğüm ve aklıma geldiği her an olduğu gibi.

İkisini de çok severdim zira.

Nergis boş kaldığı anlar bana derslerinde aşağılamanın kırıntısı bile olmadan ders çalıştırıyor ve anlayana kadar anlatıyordu.

İlk zamanlar bunu Dilaver'le buluşmak için ailesine bir bahane olarak ileri sürdüğünü düşünmüştüm ancak işin aslı öyle değildi.

Derdine ortak olacak birini arıyordu Nergis sadece. Bu kişi de ben olmuştum istemeden.

Zamanla buluşmalarına önayak bile olmuştum.

Bu yüzden bu iki genç ne zaman beni bir yerde görse minnettar bakışlar atmaktan bir an olsun bıkmıyorlardı.

Tekrar dönüp etrafıma bakınca ayağım aksasa da son anda dengemi sağlayabilmiştim.

Bu kadar insan... Bu kadar insan evladı...

Allah'ın kuluyum diye yarattığı bu varlıklar neredeydi şu ana kadar?

Ben bu kadar şey yaşarken hayatlarını ezber bildiğim, iyi ve kötü günlerinde yanlarında olduğum bu insanlar neden bir kere olsun sahte üzüntülerin arkasına saklanmadan yanımda olmamışlardı?

Neden taciz edildiğim akşam biri bile tepki vermemişti o gün?

Tamam, sesi çıkmıyordu belki ama yaşadığı arbededen çıkan gürültülere illaki uyananlar olmuştur.

Peki niçin biri bile beni bir insan evladı olarak görmeyip yardım etmemişti?

Bu kadar mı insanlıktan uzaklaşmışlardı yani?

Şeytanın kulaklarına bir an olsun fısıldamayı bıraktığı bir an bile yok muydu yani?

Şimdi düşününce... Boş versene. Bu insanlar şeytanın kulaklarına fısıldamadığı bir saniye iyilik yapmayı bırak, kulaklarına fısıldayan iblisin geri gelmesini sağlam olduğunu zannettikleri korunaklı duvarlar arasından beklerlerdi.

Üzerimde olan ayıplayan ve aşağılayan bakışlara sadece gülmek gelmişti içimden.

Komikti çünkü.

İyi gününde yanında olmayan bu insanlar, kötü gününde hayatına yorum yapabileceklerini zannediyordu çünkü.

Bakkal Selim amcanın dükkanı arasında otuz adım var yoktu ki...

Baş dönmelerinin en şiddetlisi etrafımı kararttığında, son iki haftadır gücü çekilmiş bedenimin gördüğü son şey, birçok kez birlikte aynı yokuşu çıktığı Ömer beyin kendisine bakan şaşkın ve endişeli haliydi.

Gerisi zaten anlatılmayacak kadar karanlıktı.

Alışık olmadığı bir koku ve seslerle açmıştı gözlerini Feyza.

Aldığı koku steril bir hastane kokusu, duyduğu şeyse monitörden gelen sabit sesti.

Burası... Burası bir hastaneydi.

Ancak...

Ne işi vardı ki burada? En son yiyecek bir şeyler almak için dışarı çıktığını hatırlıyordu.

Ah doğru ya! Yere yığıldığı anı ve gördüğü son kişiyi hatırlamaya çalışarak derin bir nefes verdi.

Aç olduğu gerçeği onu bayılmanın eşiğine mi getirmişti gerçekten? Oysaki sanıldığının aksine o denli aç da hissetmiyordu.

Vitaminler... Vitaminleri eksilmişti belki de.

Hastane penceresinden göründüğü kadarıyla güneş çoktan batmış olmalıydı. Şehrin ışıklarının mani olduğu yıldızların parıltısı yoksa da karanlık sarmıştı her bir yanı.

Ah bir de az da olsa pencerenin açık pervazından yansıyan dolunayın ışığı...

Buradan hemen gitmeliydi.

Vuslat ve Nergis teyzesi...

Onlar eve geri dönerlerse ve kendisini göremezlerse endişelenebilirlerdi.

Saat epey geç olmuştu ne de olsa.

Yataktan kalkmak için yeltendiği sırada tersinde duran yerden koluna dolanan parmaklar buna mani oldu.

Ne olduğunu bile anlamadan tekrar yatakla buluştu ayaklanan vücudu.

"Ne oluyor, bu da kim?" demeye kalmadan duyduğu ses ve gördüğü yüz sorularına en erken cevabı verdi.

"Kalkma, uzan lütfen. Çok bitkin düşmüşsün."

Ömer bey... Ah doğru ya, yere yığılmadan önce gördüğü son yüzlerden biriydi.

Kendisini buraya o mu getirmişti yoksa?

Ama saat epey geç gibi görünüyordu.

Bu saate kadar beklemiş miydi yani?

Feyza içindeki suçluluk duygusuna engel olamadı.

Adamı kesin alıkoymuştu işinden.

Etrafta not defteri, kurşun kalem benzeri şeyler aradı.

Ancak bu çabası önüne bırakılan kağıt kalemle son bulmuştu.

Şaşırmaması gerekti aslında.

Ömer beyin bir seferinde şiir yazdığı ile ilgili bir şeyler söylediğini hatırladı. Dediğine göre ilhamın ne zaman geleceği belli olmuyormuş. Bu yüzden kalem ve küçük bir not defterini yanından eksik etmiyordu.

Hoş, yan yana geldiklerinde Ömer beyin elinden düşürmediği bu defteri hatırlaması bile zehir gibi hafızasına hakaretti.

Bu kadar halsizleştiğine inanamıyordu.

Ömer beye minnet dolu bir bakış atıp boş sayfalardan birini aralayıp yazdığı şeyin sonuna geldiğinde, karşısındaki adama okutmaya kalmadan odanın kapısı açıldı.

"Nasılız bakalım?"

Doktor hanımın samimiyet ve neşe barındıran sesi odayla birlikte, biraz önce öğreneceklerinden habersiz iki gencin de kulaklarını doldururken Feyza onun neden bu kadar enerjik olduğuna anlam vermeye çalışıyordu.

Ancak bu hoşuna gitmediğinden değildi. Merak etmişti. Bu şekilde gülmeyeli ne kadar olmuştu acaba?

Feyza sorulan soruyu havada bırakmamak ve konuşamadığını belli etmek için karşısındaki kadın anlamasa da iyi olduğunu söyledi.

Doktorun yüzündeki neşesi çekilmiş gibiydi bir anda.

Üzülmüş müydü kendisine acaba?

Muhtemelen...

Doktor, ona acıdığını düşünmemesi için yüzündeki ifadeyi anında sildi.

"Bence de çok iyisiniz. Baksanıza onca vitaminsizlik ve açlığa rağmen düşmüş olması gereken afacan hala yerinde sayıyor."

Feyza ilk başta ne dediğini anlayamadı. Hatta kavrayamadı desek daha doğru olur. Bir an farklı bir dili konuştuğunu bile düşünmüştü.

Bu kadın neden şimdi çoğul konuşuyordu ki?

Ve 'düşmüş olması gereken afacan' da kim oluyordu şimdi?

Hemşireye anlamaz bakışlarını atarken yanında oturan adamdan duyulan yutkunma sesi bütün odayı doldurdu ve hemşireyi bile ona bakmaya zorladı.

Ne olmuştu birden? Oda neden bu kadar sessizleşmişti ki?

Ölüm sessizliği kaplamıştı sanki etrafı.

Bu suskunluk, hemşirenin Feyza'nın anlamaz bakışlarını görüp konuşmaya başlayıp aynı hızla başka bir sesin sözünü kesmesiyle son buldu.

"Feyza hanım bilmiyormuşsunuz galiba ama siz ham-"

"Hamilesin."

Ömer...

Bu ses ve kelimenin anlamı odada vuku bulduğunda duyulan tek şey nefes sesleri olmuştu.

Hemşire Ömer beyin yüzündeki hüsranlı ifadede takılı kalmıştı bir süre.

Oysa karısı hamile bir adamda görmeyi beklediği en son yüz ifadesi tam olarak buydu.

Öte yandan Feyza...

Duyduğu sözlerin ağırlığı altında ezilerek mi yoksa az önce eline tutuşturulan defterin açılan bir sayfasında okuduğu cümlelere mi şok olsa bilemedi.

Şüphesiz ilk seçenek diğerini solluyordu.

O... O hamile miydi?

Yani... Yani karnında şu an bir canlı, bir bebek mi vardı şimdi?

Hayır! Evet...

Reddettiği ve kabul ettiği saniyeler aynı aralıktaydı.

Ama... Ama nasıl olurdu?

Olamazdı.

Hayır. Belki de olmuştu.

Vuslat...

Vuslat'la geçirdikleri gecenin izleri hala vücudunda olmasa da bıraktığı hissiyat hala iliklerine kadar titremesine sebep oluyordu.

"Allah kahretsin" demeli, "Nasıl böyle bir hata yapmış olabilirim?" diye salaklığına yanmalı, korunmayı unuttuğu için o gece sarhoş olan Vuslat'ı değil kendini suçlamalıydı. Ancak hiçbiri olmamıştı.

Nedense bunun düşüncesi bile vücudunu titretiyordu.

Onun, Vuslat'tan olan bir çocuğu olacaktı.

Hem de babası Vuslat olan bir çocuk.

Peki bu yersiz tedirginlik neden sarmıştı etrafını? Sanki duymaması gereken bir şeyi duymuş ama elinden bir şey gelmediğini bilerek hayıflanmak gibi değil de...

Duymayı beklediği şeyi duymuş ama hayat hiç beklediği gibi gitmeyecekmiş gibi bir hissiyat baş gösterdi içinde...

Yanağından çenesine, oradan da mavi ince hastane örtüsüne damlayan damlaları fark etmesini sağlayan omzunda hissettiği sıcak el oldu.

Ömer... Doğru ya, o da buradaydı. Hemşire çoktan gitmiş olmalıydı.

Ömer de hamile olduğunu öğrenmiş, hatta sesli söyleyen ilk kişi o olmuştu.

Az önce yanlışlıkla okuduğu satırlardan sonra adamın gözlerindeki kızarıklığa artık bir neden aramasına gerek kalmamıştı.

İçi acıdı birden bu görüntü karşısında.

İnsan beklediği ilgiyi istediği kişiden alamayınca kendisine gösterilen başka bir ilgiye de kör oluyormuş.

Karşısında dağ gibi duran adamın kan çanağına dönmüş gözleri ve bükülen yapılı bedeni birçok şeyi anlatıyordu aslında.

Yıllardır aynı mahalleyi, yeri geldi aynı evi paylaştığı adamdan çaresizce beklediği her şeyi gördü o gözlerde.

O gözler...

O gözlerde kendisini gördü.

Yıllardır gözleri önünde aşık olduğu adamın başkasını sevişine anbean tanık olan kendisini gördüğü an, pişmanlık bile barınmaya utanmıştı vücudunda.

"Son bir kez sarılabilir miyim sana?"

Ömer'in nefret ettiğini fark ettiği titrek, aciz ve cılız sesi içinden bir şeyleri daha götürdü sanki.

Ömer, az önce okuduğu satırların bilincinde olan kıza son bir kez olsun az önce duyduğu gerçeklere rağmen sarılmak istedi ve yaptı.

Normalde bunu hiçbir kadına rızasını almadan yapmazdı. Ama konu Feyza'ydı.

Sabredememişti işte.

Konu o olursa çiğnenmeyecek kuralların bir önemi de kalmıyordu ki.

Yıllardır sevdiği kadın gözleri önünde bir başka adama çaresizce aşıkken Feyza'nın acısını kendi acısı biliyor, aşkına karşılık alamadığı için kıza üzülse mi sevinse mi bilemiyordu.

Yine de ne olursa olsun kızın hissettiği bu duyguları hiçbir zaman bir engel olarak görmemişti. Ne de olsa Vuslat başka birine aşıktı ve iki yıl öncesine kadar nişanlıydı.

Zaten bu bahsettiği var olmayan korku iki yıl öncesine kadar ortaya çıkmış bulunuyordu.

Her ne olursa olsun diyordu içinden. Kalp seçeceği kişiyi sana sorarak seçmiyordu ki sonuçta.

Kendisinin ne günahı vardı?

Bir umut onu, Feyza'yı yolda, bakkaldan çıkarken, kütüphanede kitap okurken veya çocuklarla seksek ve futbol oynamaya çalışırken gördüğünde içinden geçirdiği tek dua:

"Allah'ım, nasip etmeyeceğin şeyin hayalini göz ve kalbimden uzak eyle" oluyordu.

Belki diyordu içinden. Allah alır aklım ve kalbimdeki acıyı. Derdimin dermanı başkasının sevdası olacaksa derman da dert de bende kalsın diyordu da bazen.

Ancak hayat bu ya... Ne zaman istediğimiz şey olmuştu ki?

Yanlış anlaşılmasın, bu bir isyan değildi; sadece kabullenişti.

Kurban olduğu Rabbi de onu bununla sınamayı seçmişti işte.

Bir ümit dedi içinde, acaba olur mu ki bizden?

Feyza... O çocuk gözlü kız sever miydi kendisini?

Beş yılın sonunda her şeyi kendine itiraf etmeye cesaret etmişken, sevdiği kadının evlendiğini hiç olmayacak şekilde duymuştu.

Uzun bir süre gözlerden ırak olan kızı gördüğünde ise hiç görememeyi dilemişti.

Çok bitkin ve yorgun görünüyordu. Gözlerindeki ışık yok olmuş gibiydi.

Karşısında bayıldığında ise kaynar sular başından aşağı dökülmüş; olayın şokunu birkaç saniye üzerinden atamadan Nergis ve Dilaver'in bağıran sesi onu kendine getirmişti.

Kucakladığı kızı daha hastaneye getirip yatağına yatırmasına fırsat kalmadan çöküvermişti omuzları. Ve vücudu koltuğa...

Karşısında uyuyan bitkin yüzü canlandırmak istercesine saatlerce gözleri ayrılmamıştı yüzünden.

Vuslat birkaç haftadır ortalıklarda yoktu. Söylentiler de doğruysa çekip gitmişti herhalde.

Nefret etti içindeki umuttan. Az önce hamile olduğunu öğrenmeden önceki yeşeren umuda lanetler etti.

Gurursuzluk muydu bunun adı? Belki de yüzsüzlük...

Bu kızı, karşısındaki meleği severken kötü olan her şey olmuştu belki ama onursuz değildi.

Omuzlarında hissettiği kollar bu düşüncesini bir an sekteye uğratsa da hayır, kesinlikle onursuz veya aptal değildi.

Kızın onu üzmemek için karşılık vereceğini bilecek kadar iyi tanımıştı temiz ve saf kalbini.

Kollarından ayrılmadan önce belki sonrasında düşününce kendisine kızacağı şeyi yapıp yatakta oturur vaziyette olan kızın saçlarının arasına uzun bir öpücük bıraktı.

Hayır. Bunun aşkıyla veya başka bir duyguyla ilgisi yoktu.

Bu küçük öpücük tamamen saf ve masumdu; içinde ne aşk ne de hoşlantı vardı.

Sadece ve sadece saf bir duygu olduğunu bildiği bir insana saygı duymasını sağlayacak kadar insani erdemlere ve içindeki çocuğu öldürmüş olduğunu zannettiği kızın gözlerindeki ışığın geri gelmesini dileyerek karşısındaki kız kadar saf bir öpücük bahşetmişti meneviş kokulu saçlara.

Odadan çıkmadan hemen önce ise kıza hitaben söylediği son sözde bile yine onu düşünmüştü:

"Ona iyi bak Feyza, içindeki çocuğu öldürenler gibi olma ona karşı."

"Sevgiyi de öğret ona, birini sevebilmeyi ve anlayabilmeyi öğret... Ve en önemlisi; bırak konuşsun Feyza, istemeyeceğin kadar çok konuşsun hem de."

"Hep bunu yapabilmen için dua ettim."

Cümleyi sonlara doğru kısık bir sesle söylese de Feyza duymuştu duyacağını.

Nefret etti kendinden ve içindeki hislerden. Tek bir adam için atan kalbinden... Tek bir adamın isminin geçtiği zihin ve benliğinden...

Feyza Ömer'in baştan sona yaptığı her hareketi gözünü ayırmadan izlerken, kurumaya yüz tutmuş gözleri bu sefer de bu adam için dolmuştu.

Şu durumda bile kendisini, varlığını yeni öğrendiği bebeğinin iyiliğini düşünen adama verebilecek ne bir sözü ne de bir bakışı vardı.

Bakmaya utanıyordu çünkü.

Sevmediği, şu ana kadar görmediği için bu kadar kör ve aptal olduğu için...

Okuduğu tek bir satır bu adamın içindeki her şeyi anlamasını sağlamıştı oysa.

Ancak şimdi karşılık veremeyeceği bir aşkın gönül davasında bu sefer yargıç o iken ne yapacağına karar vermek her şeyden zordu. Lakin bildiği bir şey varsa, Ömer beyi yalnızca Ömer beyken sevdiğiydi. İlerisi yoktu.

Sırf birisi üzülmesin diye kendisini hissetmediği duyguları yaşamaya zorlayamazdı ya.

Artık ikisinin de kendi yoluna gittiği apaçık ortadaydı. Bu son görüşmeleriydi herhalde.

Ömer beyin kan çanağı gözleri karşısındayken bu hissettiği vicdan yükü omuzlarından kalkmak bilmiyordu.

"Bu kadar şeyden sonra artık ne ben yüzüne bakabilirim, ne de o bana bakacak cesareti toplayıp son bir şey söyler" diye içinden geçirse de bilmediği şey ise...

Ömer kapıdan dışarı adımını atar atmaz titreyen ellerine rağmen kararlılıkla aradığı kişiye verdiği haberle ona aslında son bir iyilik yaptığı olmuştu:

"Feyza... O hamile..."

**

"Sana dair içimde birçok şey var çocuk gözlü kız...

Bunlardan biri yokuştan yukarı doğru yol aldığında,

Bakkaldan elinde iki ekmek poşeti ile çıktığında istemsizce hayal ettiğim anlar.

Elimde değil... Sonuçta aşk böyle bir meret işte, sevgiliyle ilgili gerçekleşmesi imkansız hayaller kurdurtuyor insana.

Ama yanlış anlama sakın. Bu hayaller öyle yanlış anlayacağın şekilde şeyler değil.

Aynı evde, aynı çatının içinde sonsuza kadar yaşasak ya seninle? Sevgimi iliklerine kadar hissettirmeme izin versen... Bakkaldan aldığın o iki ekmekle evimize gelsen ya... Bebeğimizi kundağından almaya giderken kızsan ya bana, ses çıkarma çocuk uyanacak diye.

Aşk böyle bir meret işte. Yoksunluğunu çekene kadar bağımlısı olduğunu bile anlayamıyorsun.

Geç oldu farkındayım. Korkağın teki bir adamım ben. Böyle süslü cümleler kurduğuma bakma, daha karşına geçip dizlerim titremeden yürüyemiyorum bile.

Ben korkaktım evet.

Ama...

Ama sen... Sen kör ya da sağır değildin.

Neden görmedin, duymadın beni çocuk gözlüm?

Belki çok güzel olurdu bizden.

Çok belki dedim belki ama...

Belki seversin beni, ha? Meneviş kokulu kara kız."

Aklımda birkaç saat önce okuduğum satırlar dolaşıyordu.

Ömer gitmeden önce defterini yanımda unutmuştu ya da bilerek bırakmıştı herhalde bilmiyorum ama okumak için tekrar elim gitmemişti deftere.

Söylediği her bir söz içime işlemiş gibiydi, kabaran vicdan yükümü hat safhaya çıkarıyordu.

Bu kadar aptal olduğum için kendime kızıyordum istemeden.

Ne ara bu denli bencil bir insan olmuştum ben böyle?

Hastanede geçirdiğim süre boyunca hemşire ve görevlilerin sözünü dinlemeyip eve geri dönmüştüm en sonunda. Bir de yolda taksideyken düşünmüştüm yazdığı satırları. Saf aşkını ve temiz kalbini...

İç çekişlerim taksiye binip mahalleye gelene kadar devam etmişti. Yediğim serum sayesinde çok daha iyi olduğumdan aklımdaki düşünceleri de bir kenara bırakıp toparlanmaya çalışmayı akıl edip eve dönmeden önce yarım bıraktığım işi tamamlayıp bana merakla bakan bakkala bakma gereği bile duymadan alacağım ne varsa alıp parasını ödeyerek çıkmıştım oradan.

Eve döndüğümde ise...

Yine kimse yoktu.

Aldığım birkaç parça şeyi kendimi yemeye zorlasam da devamı gelmemiş ve kalkıp odaya kadar gitmeye üşendiğimden mutfaktan çıktığım gibi koltuğa dikkatlice uzanıp cenin pozisyonu aldım.

Kendimi yemeğe zorladığım birkaç lokma, birkaç saat önce öğrendiğim karnımda yaşam bulan bebek içindi.

Onu düşünürken ellerim istemsizce karnıma dolandığında sebepsiz yere gülümserken buldum kendimi.

Karnımdaydı. Benimleydi.

Vuslat şu an yanımda olmasa da ondan bir parça vardı yanımda.

Konuşsam! Yani anlatsam derdimi, sessiz olsa bile anlatsam dinler miydi, anlar mıydı beni acaba?

Dinlerdi tabii. Annesiydim artık sonuçta. Dinlerdi herhalde.

Ah, çocuklarla ilgili hiçbir şey bilmiyordum.

Ellerim hala karnımdayken gözlerimi huzurlu bir uykuya kapatmadan önce bolca konuştum ve dinledim bebeğimi.

Kendimle baş başa olduğum bu evdeki 2 hafta 3. gün, beklediğim gibi diğer günlerden farklı son bulmuştu.

Gece yarısı olmak üzereydi. 2 hafta 4. gün bir öncekiler gibi olmayacaktı, hissediyordum.

Ama bunun iyi mi yoksa kalbimi parçalayacak şekilde olacak kadar kötü mü olduğunu bilemeyecek kadar hayallere kapılmıştım.

2 haftanın sonunda ilk defa bu boş evde yalnız hissetmiyordum kendimi sanki.

Bebeğime uykuya dalmadan önce söylediğim son şey, ileride tutacağımın meçhul olduğu bir söz olmuştu.

O an için bunu bilmeden fısıldamıştım bebeğime sözlerimi:

"Annen seni her şeyden ve herkesten koruyacak bebeğim..."

Feyza elleri karnına sarılı cenin pozisyonunu bozmadan uyuklamaya devam ederken kapısı öyle bir gürültüyle açılmıştı ki...

Onu bu derin uykudan uyandıracak kadar olmasa da homurdanıp olduğu yerde pozisyonunu değiştirerek uyumaya devam etmişti. Ne olduğunu beyni kavrayamamıştı çünkü.

Duyduğu sesin her gece gördüğü kabuslardan birine ev sahipliği yaptığını düşünen kadın, zaten yorgun bedeni geri uyumak için bahaneleri sıralarken peş peşe duyduğu tıkırtılar bunun bir rüya olmayacağını söyleyip işkillenmesini sağlamış ve kapalı gözleri öyle bir hızla aralanmıştı ki...

Ne yapacağını bilemeyerek duyduğu sesleri tekrar duyma umuduyla ayağa kalkıp kulak verdiğinde; evet, kesinlikle bir ses geliyordu.

Ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden Nergis teyzenin odasına giden ayakları holde öylece çakılıp kalmıştı.

Vuslat... O karşısında duruyordu şu an.

Gelmiş miydi gerçekten?

O muydu bu?

Attığı ilk adım ondan bağımsız gitmişti karşısındaki adama. İlk adımı kendisi atmıştı ona, her zamanki gibi.

Ancak fark ettiği şeyle bir diğer adımı gelmeden durup kendisine anlamadığı bakışlar atan adamın elindeki valizi görmek bu eylemi sonlandırmasına neden olmuştu.

O çanta da neyin nesiydi öyle?

Nereye gidiyorlardı ki?

Hem eşyalarını ne ara toplamıştı Vuslat? Ne ara eve girip de elbiselerini bir çantaya yerleştirip bir şey demeden gideceklerini belli ediyordu?

Hem Nergis teyze neredeydi?

Dışarıda mı bekliyordu acaba?

Feyza üstüne baktı, bu halde hiçbir yere gidemezdi. Karşısında bir anda beliren adam bütün kırgınlığını alıp götürmüş gibiydi.

Gidip sarılmayı her şeyden çok istiyordu ancak bir şeyler onu durduruyordu.

Bu şeylerin başında Vuslat'ın çökmüş gözaltları ve kanı çekilmiş yüzü ilk sırayı paylaşıyordu.

Niye bu haldeydi?

Gurbet ellerde annesiyle uğraşırken yemek yemeyi aksattı herhalde diye bir umut geçirdi içinden, çünkü Vuslat'ın ona bakmaya tenezzül etmeyen gözlerini başka bir şeye yormak istemiyordu.

Evet, evet... Kesin açlıktandı.

Ama sorun değildi. Nergis teyzeyi de yukarı çıkartıp bir güzel yemek yapardı onlara şimdi ne de olsa.

Sadece put gibi yerinde dikilen Vuslat'a bunu söylemesi gerekiyordu.

Evet, evet... Ameliyatlı olduğunu tahmin ettiği Nergis teyzeyi tek başına getirmezdi ne de olsa.

Yanına yaklaştığı Vuslat'ın koluna dokunduğunda aslında neyi beklediğini bilmiyordu ama beklediği bu da değildi.

Vuslat koluna dokunan eli öyle bir hızla kendinden uzaklaştırmıştı ki, ittiği kızın koluyla birlikte bedeni de bir iki adım geri savruldu.

Daha olayın şokundan ayılmasına fırsat bulamadan duyduğu sözlere anlam vermeye çalıştı:

"Dokunma bana!"

Sanki ne söylediğini anlamamış gibi birkaç adımda, az önce kendisini iten adam o değilmiş gibi tekrar kolunu tuttu ve kendisine bakmasını sağladı karşısındaki adamın.

Bakması lazımdı; bakmazsa konuşamazdı, konuşmazsa anlaşılamazdı.

Ne olmuştu birden, neden böyle davranıyordu?

Bir şey mi olmuştu acaba?

Belki de ameliyat tarihi tekrar ertelenmiş ve ona sinirlenmişti. Öyle olmasını dileyecek kadar zehirli zihni ihtimalleri dizmeye başlamıştı bile.

Tek temennisi en kötüsünün en uzak düşüncesi olmasıydı.

"Nereye gidiyoruz bu çantayla? Nergis teyze nerede Vuslat?"

Bana bakan gözlerde gördüğüm acı ve hüsranı aynı anda izledim.

Saniye saniye o gözlerde gördüğüm iki duygu bundan ibaretti.

Sanki bir şey söyleyecek ama sesli söylemeye dili varmıyor gibiydi.

Gözlerini kaçırmasından anlaması gereken ne varsa gerçeklerle birlikte acı bir tokat gibi yüzüne çarpmıştı aslında her şey. Ancak sesli bir şekilde duysa bile ihtimal vermeyeceği sözler bir çift dudağın arasından dökülürken tepki vermesi artık imkansız olmuştu:

"Annem... O, son ameliyatından çıkamadı. Cenazesi bugün defnedilecek."

Son ameliyattan çıkamadı.

Son ameliyattan çıkamadı.

Cenazesi bugün defnedilecek.

Cenazesi...

Bugün...

Defnedilecek...

Annem...

Cümle kelimelere bölünüp binbir parçaya ayrılıp kelimelere dönüşürken kelimeleri de parçalayıp sadece yalnız olan harflere çevirmek istedim.

Zihnimde parçaladığım her kelime kafamda birer film senaryosu gibi tekrar sözcüklere dönüşürken ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim.

Dizlerimin beni taşıyamayacak kadar ağırlaştığını fark etmemle engel olmadım.

Bedenim sert bir şekilde yerle temas edince sarsıldım. Ancak bu, az öncekine kıyasla duyduğum sözlerin yarattığı sarsıntının yanından geçemezdi.

Gözleri bir şey görmez oldu birkaç saniye.

Sonra kendisine baktığını fark ettiği adama kafasını kaldırarak baktı usulca. Aynı acıyı yaşıyorlardı, değil mi? Bir anlığına karşısındaki adamın bu soğukkanlı haline imrendi. Sanırsın ölen kişi kendi annesi değilmiş gibi davranıyordu.

Yıkılmasını bekliyordu. Dağ gibi olan adamın bir köşede sessizce ağlamasını bekliyordu ancak bir askere yakışır şekilde, görev yerinde olmamasına rağmen bu tavır ruhuna işlemiş gibi tek bir insanlık belirtisi göstermiyordu.

Onun için üzülmeye vakti var mıydı bilmiyordu. Yerli yerinde bir acı vuku bulmuşken kalbinin ortasına, düşünmesi gereken en son şey gibi geliyordu karşısındaki adam.

Nergis teyze... O ölmüştü.

Nergis teyze gitmiş, anne ismine dair her şeyi de beraberinde götürmüş gibiydi.

Nergis teyze, Feyza'nın deyimiyle çiçeği olan kadın artık yoktu.

Nergis yoksa ilkbahar, sonbahar ve geriye kalan mevsimlerin de bir anlamı kalmamıştı artık.

Çünkü bir kişi giderek birçok şeyi de yanında götürmüştü.

Anne, abla, yoldaş ve bunun gibi her şeyi de alıp gitmişti demek bu dünyadan.

Bencillik etmişti Nergis teyzesi, biliyordu. Bir keresinde odasının önünden geçerken Kerim abiyle çekildiği fotoğrafa bakarak içli içli ağlayarak kurduğu cümlelere değinecek olursa bu şekilde düşünüyordu:

"Yakında ben de yanında yerimi alacağım Kerim. Merak etme, artık yanın o kadar soğuk olmayacak sevdiğim..."

Nasıl yapabilmişti bunu kendisine? Kendisini anne bilen bir kızı nasıl kendinden mahrum edebilmişti?

Gözaltları tekrar ıslak bir yol çizen damlalara yol gösteriyordu.

O saniye hala kendisine bakan adamı fark edebildi.

Doğru ya, sorduğu diğer soruya cevap vermeyen adam çantayla hareketlendiği an son bir defa Feyza'ya bakarken, bir çantasına bir kendisine bakan kızın merakını anlayıp içli bir nefes verdi. O an Feyza bile anlayamazdı bu nefesin içindeki acı ve çaresizliği.

"Gidiyorum Feyza. Kıydığımız nikah sahte olsa da imam nikahı gerçekti. Bu yüzden bunu bilmen gerektiğini düşündüm."

Feyza put gibi yerde oturup bakışlarını duyduğu her bir sözcükle, bakışlarının odağının çoktan karşısındaki adam olmadığına emin olmuştu.

İçinden fısıldadığı tek bir şey vardı oysa:

"Şaka... Her şey bir şaka, rüya olsun, kabus olsun, birazdan uyanayım bu iğrenç kabusun etkisinden..."

Kendine gelmesi birkaç saniyesini almıştı.

Ne gitmesinden bahsediyordu bu? Aklını falan kaçırmıştı herhalde.

Bir hışımla kalkması hala geçmeyen baş dönmelerini tetiklese de bu onu durdurmamıştı. Tam önünde durarak bir de onun gözlerinin içine bakarak saçmalamasını bekledi.

Ancak cevap alamamak sinirlerine her geçen saniye büyük bir darbe indiriyordu.

"Ne anlatıyorsun sen ya? Nereye gidiyorsun, ne sahtesi, ne saçmalıyorsun Vuslat?"

Sesi çıksa şu an bağırıyor olurdu herhalde.

Zira boğazının acıdığını hissetmişti.

Hala cevap yok... Bu hali daha çok canını sıkarken iki haftadır yolunu gözlediği adamın, kocasının ona bir açıklama yapmasını, az önce ne saçmaladığını söylemesini beklediyse de olmadı.

Yumruk yaptığı elleri adamın göğsüne darbeler indirmeye başlarken bu tavrını tek bir şeye yordu: Yıllardır kendisine anlayamadığı bir şekilde oluşturduğu nefret duvarına...

Oysa birkaç güne kadar iyiydiler, hatta o geceye kadar...

O geceyi hatırlamak ilk defa utanmaktan başka bir duyguyu doldurdu zihnine: Merak.

Kendisini içkili haliyle bile seven ve bedenine sayısız öpücük bırakırken kurduğu cümlelerle ona nirvana yaşatan o adamla bu adam aynı mıydı gerçekten?

Ağlamak istedi. En başından kendini kandırmıştı oysa.

Nergis teyze için evlenmişlerdi ve kurban olduğu, anne yerine koyduğu kadın da ölünce karşısındaki adamın ne yapmaya çalıştığını anladı genç kadın.

Oyundu her şey.

Hayır, bahsettiği bu evlilik oyunu değildi. Ona iyi davranması, sevgi sözcükleri söylemesi, hatta uzun zaman sonra "Kara" deyip o geceyi yaşatması bile başlı başına bir oyundu, öyle mi?

Bu gerçeği kabul etmek istemeyen bedeni histeri kriziyle birkaç gün önceki gibi titreşirken de umurunda olan tek şey karşısındaki adamdan yalan da olsa birkaç çift güzel söz duymaktı.

Ne kadar acınası bir durumdaydı öyle.

"Ne yaptım ben sana ha? Allah için söyle, ne yaptım sana da benden bu kadar nefret ettin sen?"

Vuslat kendisine vuran kızın hareket etse de konuşmasını dudaklarından anlamıştı.

Kollarını tuttuğu kızı inandırmasının tek yolunun farkındaydı. Ve bu farkındalığın başına ileride açacağı belalardan habersiz konuşmaya başladı:

"Beni sevginle öldürdün sen Feyza."

Sustu. Söyleyip söylememek arasında gidip gelse de kararını çoktan vermişti. Geri dönüşü yoktu. Yapmak zorundaydı.

"Seninle isteyerek mi evlendim sanıyorsun?"

Bu cümlelerden sonra uzun bir sessizlik doldurmuştu odayı.

Sanki biri konuşsa ya da konuşma belirtisi gösterse o an her şey bitecek, kıyamet kopacak gibiydi.

Ne demişti az önce?

"Seninle isteyerek mi evlendiğimi sanıyorsun?"

Doğru düşünmüştü.

Zorunda olduğu için, annesinin son isteği olduğu için bile olsa nefretini diri tutarak yapmıştı bunu. Üstelik bunun suçunu ona beslediği aşka atacak kadar korkak bir şekilde yapmıştı.

Nefesini tuttuğunu bile fark etmemişti o an Feyza. Onun ağzından az önce düşünüp dolaylı olarak doğruladığı sözleri şimdi sesli olarak duymak istemiyordu.

Lakin hayat yine istediğini vermemişti ona.

"Annemin son isteği olmasa seninle evlenir miydim sanıyorsun?"

Sessiz bir nefesi dudaklarından verirken sanki bunları söyleyen kendisi değilmiş gibi davranıyordu.

Oysa beni birkaç cümleyle darmadağın etmekten beter adamın ta kendisiydi.

O sırada şimdiye kadar aklına yeni gelen şey karnındaki candı.

Onun ve Vuslat'ın bebeği...

Hayaller kurarak uyuduğu gecede Vuslat'a söylemek için can atarak uykusunu kaçıran küçük bebeği...

Daha yeni öğrendiği babası olacak adamın ise hala daha varlığından haberdar olmadığı bebeği...

Az önce babasının annesine söylediği her şeyi duymamış olmasını dilediği bebeği...

Bebeklerle ilgili bilmediği birçok şey vardı ama annenin çektiği acıyı en ince ayrıntısına kadar hissettiklerini bir an için unutmak istedi Feyza.

Hayır... Üzmüş müydü daha ilk günden bebeğini?

Hala karşısında nasıl dimdik durduğunu merak ettiği adama karşı ilk defa içinde öfke belirdi.

Bebeğini üzmesine sebep olan tek kişi oydu.

Bunu söyleyip "Bebeğimizi üzdün!" diye haykırmak istercesine ağzını araladığında duyduğu sözler, ağzının açıldığı gibi aynı hızla tekrar kapanmasına neden oldu:

"O gece... O gece de başlı başına bir hataydı, sarhoştum. Senden faydalanmama izin veren de sendin."

Bu sefer yutkunan taraf genç kıza gelmişti. Duyduğu sözleri duymak istemezcesine, hayır duymamasını istercesine karnına sardı ellerini Feyza.

Bebeğini daha fazla üzmesine göz yumamazdı.

Hoş, bebeğini korumak istiyorsa ilk kulaklarını tıkaması gerektiğini unutacak kadar annelik içgüdülerine kapılmıştı.

Vuslat'ın gözü bir saniyeliğine karnına inmiş olsa da aynı hızla tekrar gözlerini bulmuştu.

Hata olduğunu kendisi de anlamıştı zaten. Sesli söylemesi canını yakmak dışında bir şeyi değiştirmiyordu.

Hayır, hata olan bebeği değil; o geceye fazla anlam yüklediğini fark ettiğinden dolayıydı.

Kapıdan çıkmadan hemen önce yüzüme bir kere baksa belki de ne söylemiş olursa olsun hamile olduğumu söyleyecektim.

Ama o gün Vuslat çekip gitmişti.

Onu ve varlığından haberdar olmadığı çocuğunu arkasında bırakarak bilinmezliğe gitmişti.

🦋🍀

OY SINIRI: 18 OY

İlk defa bu kadar uzun bir bölüm attım bu kitaba, tebrikleri alayım.

Ve bu arada VUSLATA SÖVME BUTONU BURADA 👉

FEYZA KUŞUM PEKİ... GARİBAN ORTADA KALDI. OFF

NERGİS'E EL-FATİHA 🤧 (Şaka maka bayağı üzüldüm bu sahneyi yazarken)

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın ki ben de bölüm atmayı unutmayayım 😔

Hadi Allah'a emanetsiniz. 😘



Whatsap kanalım yazışma açık katılmak isteyen buyursun gelsin bacı ve kardaşarr

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

161okunma 13beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18