12. Bölüm:Gidiş &Terk Ediş(Sezon Finali)

Vaveyla Yazarı: Figen Baktemur

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 12. Bölüm:Gidiş &Terk Ediş(Sezon Finali)

Bu bölümü okurken lütfen Cem Adrian ya da Sezen Aksu dinleyin çünkü ben öyle yaptım siz de bu şekilde benim öğüdümü dinleyerek bu bölümü okuyun çünkü gerçekten işe yarayacak(Ağlamanıza🤧😭)
~HA BU ARADA SEZON FİNALİ OLDUĞU İÇİN BOL BOL YORUMLARINIZI BEKLİYORUM!!!~

Hadi iyi okumlar.

"Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir. Gelecekse çekilen, çekmek güzeldir. Gelecekse kalacaksa, kalmak güzeldir. Ama gidecekse... Neylesin giden, gidene güzeldir."

...

~Özdemir Asaf~

🦋🦋🦋

Bazı sözlerin telafisi olmaz.

Bazı yaraların ilacı olmayacağı gibi bazı sorunların da çözümü olmaz.

Peki ya bazı acılar... Hayır, bahsettiğim fiziksel bir acı için ilaç arayıp bulamamak değil.

Ruh... Ruhu acıyan biri için çözüm yolu nedir?

Ölümü engelleyememek insanlık için çözülemeyecek bir sorundu mesela.

İlk defa bir sorunun bu denli canımı yaktığını hissediyordum.

İlk defa insanlık için sorun teşkil eden bir gerçeği iliklerime kadar hisseder olmuştum.

Cenaze namazı kılındıktan sonra herkes bir yana dağılmıştı.

Daha düne kadar arkasından etmedikleri laf kalmayan kadınlar bile bir köşeye çekilmiş hunharca ağlarken, akşam ailecek toplandıklarında sanki tabutta yatan sözde arkadaşları, komşuları, tanıdıkları kadın değilmiş gibi arkasından atıp tutmaya başlayacak; konuşacak bir şey kalmadığındaysa "Allah rahmet eylesin, ölünün arkasından çok konuşulmaz," deyip yüzsüzce yataklarına uzanarak hak etmedikleri yeni bir güne uyanacaklardı.

Oysaki hak etmiyorlardı.

Bu dünyada yaşamayı en çok hak eden kadın şu an tabutta taşınıp giderken, onların yaşamasını her bir hücreme kadar haksızlık olarak görüyordum.

Cenaze namazından sonra mezarlığa gelmiştik. Çukuru kazan ise tek bir kişi vardı.

Yakından tanıdığım... Düne kadar hayatımın içinden geçen... Üzülmemin en küçük kötü lafına bakan biri...

Kocam dediğim ama kocam olamayan biri.

Zamanında "abi" dediğim ama abi olmayan biri.

İzin vermiyordu. Onun dışında biri eline küreği aldığı gibi öyle bir bakış atıyordu ki muhatabı olan her kim olursa olsun küreği aldığı gibi yerine geri bırakıyordu.

Bense... Onu görmezden gelmeye çalışmak istiyordum ama gözlerimin son durağı yine bana değmeyen soğuk ve acımasız gözleri oluyordu.

Umrumda olmaması gerekiyordu, olmamalıydı.

Ama yüzsüzlükte çığır açmış kalbim dinlemiyordu işte sözümü.

Sessiz ağlayışlarım uzun süre önce dinmişti. Dönük bakışlar ağlayışların yerini almıştı.

Çünkü biliyordum; Nergis teyze, çiçeğim mutluydu şu an. Kerim abinin yanında mezarı kazılırken belki aynı yaşta veda etmemişlerdi dünyaya ama kalpleri her şeye rağmen atmaya devam etmişti.

Kerim abinin kalbini, aşkını Nergis teyze devam ettirmişti.

Kerim abinin her kalp atışını o devam ettirmişti.

Aşk bu değil miydi zaten? Birini sonsuza kadar sevmek isterken zamansız ayrılıkları her ne olursa olsun yaşatma isteği...

Bu da öyle bir şeydi.

Üzülüp ağlamama gerek yoktu artık.

Çünkü Kerim abinin mezarının yanına kazılan çukura belki bir daha hiç göremeyeceğim annem koyulacak ama Kerim abi de bekleyişinin sonuna gelecekti. Artık birlikte olabileceklerdi.

Nergis teyzenin uzun bekleyişi sona ermiş olacaktı...

Telkinler yağdırdım kendime, "Yapma," dedim. "Cenaze boyunca dayandın, şimdi de dayan," dedim ancak olmadı. Tabut açılıp içinden çıkarılan beyaz kefenin içindeki beden benim kaybettiğim annemdi.

Nasıl bırakırdım o gül yüzünü bir daha görmeden?

Erkeklerin arasından hızla girip çukura konulmak için tutulan kadına şuursuzca sarıldım.

Bastırdığım ağlama isteği tekrar gün yüzüne çıkarken gözyaşlarım birazdan toprağın altına gönderilecek olan kadının kefenine damladı.

Yüzünü açmaya çalıştım, engel oluyorlardı. Biri arkadan çekiyordu bedenimi. Sessiz ağlayışlarım haykırışlara dönüştüğünde ağzımdan çıkmayan kelimeler bana azap veriyordu.

Ondan uzaklaştırılmadan hemen önce dudaklarımı kafasının olduğu yere bastırdım ve aşkların en büyüğünün kavuşma anını izlemek zorunda kaldım.

İmamın ve cemaatin işleri bittiği gibi onun yanında toplanıp başsağlığı dilemeye başlamışlardı bile.

Bense yine kimsesizliğimi sonuna kadar hisseden, bir zamanlar bana bu duygunun zerresini yaşatmayan kadının mezarının köşesinde toprağa uzanarak anlamsız şeyler fısıldıyordum.

Başımdaki siyah yazma omuzlarıma düşse de umursamadım.

Yüzüm nemli toprağa yaşlı şekilde fısıldayışlarım mırıltılara dönüştü ve en sonunda bitti. Vermem gereken bütün sözleri verdim. Sessiz olsa da anlayacağını bildiğim kadına vermem gereken sözleri verdikten sonra sustum.

Omuzumda bir el hissetsem de dönüp bakmadım. Takatim yoktu çünkü.

Her kimse o da aynı şeyi anlamış gibi omuzumdaki eli çekildi. Bedeninin de aynı hızla uzaklaştığını hissetmeden önce duyduğum sözler kim olduğunu belli etmişti aslında:

"Başın sağ olsun."

Ömer...

Şu durumda bile ona yaşattığım onca hayal kırıklığına rağmen hâlâ beni düşünüyor oluşuna isyan ettim.

Ben bu adamın aşkını, sevgisinin en küçük kırıntısını bile hak etmiyordum.

Uzaklaşan adımlarından gittiğini anladığım adam için de bir ah ettim içimden.

Ancak o an akıl edebilmiştim karnımdaki canın varlığını. Nasıl unutabilmiştim, aklım almıyordu.

Elim suçluluk duygusuyla karnıma gitti.

Yavaş yavaş okşarken bu, kendimce ondan özür dileme şeklimdi.

Canıma can katan bir canı nasıl unutabilmiştim?

Elim hâlâ karnımdayken uzun zaman sonra anca etrafıma bakabildim.

Kimse yoktu, gitmişlerdi.

Nergis teyze onlar için bir bilemedin iki hafta akıllarda kalacaktı.

Sonrası peki? Benim için yaşadığım süre boyunca hatırlayınca dudaklarımda acı bir tebessüm oluşturacaktı toprağın altındaki kadın.

Elimi karnımdan çekmeden ancak şu an akıl edebildiğim şeyi yaptım ve söyleyebileceğim, söz verebileceğim en son şeyi yaptım.

"Çiçeğim..." Karnımı okşadı usulca. "Bak, babaanne oldun."

Derin bir iç çekiş... "Erken gitmiş olman benden kurtulacağın anlamına gelmez. Kara kızın ve minik torunun her zaman rahatsız edecek seni."

Bir damla aktı gitti usulca.

"Toprağın altında bile benden kurtulamazsın, unut bunu."

Bir hıçkırık...

"Kerim abiye de selam söyle ve ona da bir torunu olacağını söyle, olur mu?"

Kendim söyleyemezdim çünkü. En son bıraktığı asi ve çok konuşan, ona her dakika şarkılar söyleyerek başını şişiren, lafını boyuna bakmadan esirgemeyen o kız değildim artık.

Karşısına bu şekilde çıksam beni hatırlar mıydı ki?

O tanıdığı kızdan çok çok uzaklardaydım. Güvenimi, cesaretimi, hayatımı ve benliğimi sesimle birlikte almışlardı benden.

Onun karşısına bu şekilde çıkmak beni bulunduğum durumdan utandırmaktan başka hiçbir şey yapmazdı.

"Ona iyi bakacağım... Anne. Sen de kendine iyi bak, olur mu?"

Dizlerim üzerinde doğrulduğumda elimi karnımdan hâlâ çekmemiştim.

Yapmam gereken son bir şey vardı çünkü.

Arkamda en başından beri varlığını hissettiğim adama döndüm elim karnımdayken.

O ise bana bakıyordu zaten; yüzünde tek duygu ifadesi olan, ağladığını belli eden kan çanağına dönmüş gözleriyle.

Benim mi annem ölmüştü, onun mu belli değildi. Annesi ölmüş bir adam gibi davranmasını o kadar istiyordum ki şu an.

Bencilce bir istekti belki ama ağlasın, içini döksün, rahatlasın istiyordum.

Ancak o sanki var olan duygu kırıntılarını da mezardaki kadınla beraber gömmüştü toprağa.

Benden ayrılmayan gözleri bana cesaret falan vermiyordu.

Duygusuz gözlerine her baktığımda felaketimi görüyordum sanki.

İlk konuşan o oldu:

"Git buradan Feyza."

Derin, acılı bir iç çektim içimden.

Anlamıyordu değil mi tek çıkış yolumun o olduğunu, yollarımın sonunun her zaman ona çıktığını?

Anlamazdı tabii. Ancak şu an bunu kendim için istemediğim kadar karnımdaki bebek için istiyordum.

Beni burada, yanında istemeyebilirdi.

Ama karnımdaki can, bebeği... Onu da istemeyecek miydi yanında?

"Gitmiyorum hiçbir yere."

Bir iki adım daha yaklaştım yanına.

İtiraz etmemi beklemiyormuş gibi önce afalladı ve yaklaşmamla birlikte şaşkınlığa evrildi.

"Senin karınım ben, hiçbir yere gitmiyorum."

Sözlerime karşılık yüzündeki şaşkınlık yerini derin bir yutkunma sesine bıraktı. Neye bu kadar şaşırıyordu? Yapmam gerekeni yapıyordum.

Elini usulca tuttuğumda titrediğine anbean şahit oldum.

Titriyordu. Temasımdan irkilmiş ama bunu saklamak için kendini kasıyormuş gibiydi.

Ellerimin içindeki büyük elini yönlendirerek usulca karnıma dayadım.

Anlamamış gibi bakışları soruyla doldu.

"Benim, senin, bizim bebeğimiz... Baba olacaksın."

"Hamileyim."

O tek bir cümle dudaklarım arasından ilk çıktığında...

Bu bilgiyi verirken içimden, "Belki benim gibi bebeğimizin varlığına tutunur da acısını içine gömer," dedim. Bu mutluluk dolu haberi aldığında içinde bastırdığı hisler ortaya çıkar da biraz olsun eskisi gibi davranır diye geçiriyordum içimden.

Aramızdaki sessiz bekleyiş her dakika biraz daha gerilmemi sağlıyordu.

Gözlerinde yanan ilk parıltı bana umut verirken sonrasında onun yerini alan duygusuz yüzü görünce ne tepki vereceğini kestiremememe neden oluyordu. Ne söylemesini ne duymayı bekliyordum bilmiyorum ama beklediğim şey bu da değildi.

Onun dudakları arasından duyduğum bu dört kelime bir araya gelip bir anlam oluşturduğunda önce onun ağzından çıktığına inanamadım. Sonra bu mezarlıkta yalnız ikimizin olduğunu acı bir şekilde hatırladım. Gerçekler acı bir şekilde kulaklarımı uğuldatırken karnımdaki elini itip kendimden uzaklaştırdıktan hemen sonra tokadım öyle bir şiddetle yüzünde patlamıştı ki ben bile o an ne yaptığımdan bihaberdim sanki.

"Benden olduğu ne belli?"

Bana söylediği şey buydu.

Duyduklarım yüzünden kulaklarımda bir anlığına bir uğultu baş gösterirken elimi nereye koyacağımı, titreyen bedenimi nereye yaslayacağımı bilemez haldeydim.

Elim ben fark etmeden tekrar karnıma dolanmıştı bile. Ancak bu sefer suçluluk duygusuyla ya da sevgi sözcükleri için değildi.

Sanki...

Sanki onu karşımdaki adam babası değilmiş gibi korumak istiyordum ondan.

Ellerimi karnıma bastırmış, duymamasını diliyordum sadece.

Önce bana "Gideceğim buralardan," diyordu. "Seninle annem istedi diye evlendim, git," diyordu. Şimdiyse söyledikleri yetmiyormuş gibi karnımdaki bebeğinden şüphe ediyordu.

Kollarım karnıma dolanırken onu öz babasından korumak istiyordum.

Onu kabullenmeyen babasından...

Bana, "Bu çocuk benden değil," diyordu resmen.

Beni ahlaksızlıkla suçluyordu.

Beni.

Karısını demiyorum artık, çünkü bu da bir yalandan ibaretti artık. Beni...

Arkadaşının kardeşini, çocukluk arkadaşını...

En sevdiği oyuncak arabayı alabilmek için hayatımda ilk defa babamın cebinden ne kadar korksam da para çalıp yine onun karşısında dayak yiyen beni...

Her şeyi geçtim, o geceden önce tacize uğradığımı unutsam da şuursuzca birlikte olmaya çalıştığı kıza...

Bugün belki de akacak olan son bir damla gözyaşımı elimin tersiyle sildim.

Ben bu değildim. Hiçbir zaman bu olmamıştım.

Konuşamamak bir yana, herkese gösterdiğim o dikbaşlı ve sarsılmaz tavır bir tek onun yanında güçsüzleşirken ilk defa bu duvarların yapımına kendisi yardımcı olmuştu.

Tuğlaları her bir sözüyle elleriyle inşa etmişti.

"Biliyor musun, evet, senden değil!"

Canımı acıttığı her bir günü aklıma getirerek canını yakmak için bir neden oluşturdum kendimce.

Aksi takdirde bu söylediklerimin canını yakacağını bilerek susmak zorunda kalırdım.

Ancak o gün bugün değildi. Belki de hiçbir zaman gelmeyecekti.

"Sen bu bebeğin babası olamayacak kadar insanlıktan nasibini yitirmiş bir adamsın Çağtay Vuslat!"

Gözlerinin içine bakarak kurduğum cümlelerle ilk defa o sarsılmaz duruşu sekteye uğradı.

İlk defa gözlerinde bir titreşim hissettim ama umrumda değildi.

Elimle az ilerideki mezarlarda yatan kadın ve adamı gösterdim. İçimde ne var ne yok döküp rahatlamak istiyordum, onun aksine.

"Sen şurada yatan kadın ve adamın oğlu olmayı hak etmeyecek kadar iğrenç bir adamsın!"

Söylediklerimden çok gözlerimdeki yıkıma odaklanmıştı sanki. Şaheseriyle gurur duyması gerekmez miydi?

İstediği olmuştu. Herkese karşı oluşan o duvar bu sefer de onun için inşa olmuştu.

Bunu en başından isteyen de o değil miydi zaten?

"Sen, sen Çağtay Vuslat; şerefsizliğin, kahpeliğin ete kemiğe bürünmüş halisin! Benim bebeğim böyle bir adama 'baba' diyeceğine hiç demesin daha iyi!"

"Dilerim ki ahım, ahımız senin üzerindeyken o bayıldığın şehitlik mertebesi bile haram olsun Çağtay Vuslat!"

Gözlerinde bıraktığım yıkımın benimkiyle eş değer olduğunu anladığım anda son cümlelerimi de söyledikten sonra onda bıraktığım yükün omuzlarına bindiğine emin olarak son bir kez baktım biraz önce acımasızca kalbimi kırmaktan çekinmeyen sözler söyleyen adama.

Adımlarım geri geri giderken son bir kez, bir zamanlar sevdiğimi sanıp yanıldığım adamın yüzüne baktım. Vücudumu da geri çevirmeden hemen önce kurduğum cümlelerin üzerinde yarattığı etkiyi daha fazla izlemek istemeden yüzüne son bir kez bakmadan çekip gittim oradan.

Çünkü biliyordum; daha fazla yüzüne bakarsam bu sefer de onun acısıyla bükülecekti omuzlarım.

Soğuk hava mezarlığın etrafında bir sis bulutu oluştururken filmlerdeki gibi yağmur falan yağmadı gözyaşlarımı saklamak için.

Gerek de yoktu artık çünkü.

Feyza'yı... Beni, gözyaşlarımı görebilecek belki yüzlerce insan olabilirdi ama arkamdaki adam artık bundan mahrum olacaktı, tıpkı benden mahrum olacağı gibi.

Şu zamana kadar söylediği bütün sözleri yutmuştum belki ama namusuma, çocuğuma ettiği laf, kadınlık gururu diye yanıp tutuşan beni kendime getirmişti.

Adımlarım biraz daha hızlandığında omuzlarımdan düşürdüğüm yazmayı almadan sis bulutunun arasına karışıp gittim oradan.

Bu sefer giden bendim. Ondan, hayatından, evinden ve ona ait olan her şeyden... Nereye, kime gideceğimi bilmeden.

Gittim.

Arkasına bakmadan çekip giden kızın ardından, yarım saati geçen bir süreden sonra Çağtay Vuslat nihayetinde ayaklarında bulamadığı dermanla dizlerinin üzerine düştü.

Yıkıldı desek daha doğru.

Kimse yoktu, kimse kalmamıştı. Rahat rahat ağlayabilirdi artık, değil mi?

Kimse görmese ağlamasına izin vardı, babası öyle öğretmişti ona.

Omuzları sarsıla sarsıla ağladığı her bir saniye ağlayışları hızlandı. Hıçkırıklar dâhil oldu bu sefer.

Ancak kendisinin bile çok sonra fark ettiği bir gerçekle, ağlayışlarla karışık gülme seslerini duyan biri onu deli zannedebilirdi.

Feyza'dan bir çocuğu vardı. Baba olacaktı, baba...

Yavaşça, yerdeki ıslak nemli çamurun pantolonunu ıslatmasını umursamadan babası Kerim ve mezarı yeni kazılan annesinin nemli topraklı mezarlarının ortasına geçti.

"Duydun mu baba? Ben de baba olacağım senin gibi."

Kafası, sanki az önce gömüp mezarını kazdığı annesi canlı yaşıyor gibi o tarafa döndü:

"Duydun değil mi anne? Oğlun baba olacakmış."

Ağlayışlar tekrar ortaya çıktığında kendini gülmeye zorladı:

"Benden baba olur mu lan, ha? Benden baba olur mu? Dik kafalı herifin tekinden baba mı olurmuş?"

Şuursuzca bağırarak mezarlıktaki ağaçlara konan kuşları korkutup uçuracak derecede çok çıkan sesi sonlara doğru kısılmıştı.

Anne ve babasının yanında...

Ölü olsalar bile...

Küfür etmek ona yakışmazdı.

Ancak hiçbir şey de yalan değildi.

"Karım" dediği, koynuna aldığı kadını ilk sabahında yüzüstü bırakan şerefsizin, adinin teki değil miydi sanki o?

Az önce iğrenç imalar yaptığı kadın karısı değil miydi sanki?

"Bebeğim olacak," dedi tekrardan.

"Baba olacağım."

Ancak ne demişti Feyza?

"Sana baba diyeceğine hiç demesin daha iyi!"

"Ya aldırırsa?" diye içinden korkuyla karışık bir his gelip geçmek bilmedi.

Ya onun yüzünden bebeklerini aldırırsa? Ya canı acırsa?

Hoş, az önce de canını yakmamış mıydı sanki "karım" dediği kadının? Az önce de sözleriyle öldürmemiş miydi aralarındaki bağı?

Bir daha bağlanmayacak şekilde koparmamış mıydı aralarındaki ince iplerle işlenmiş sevgiyi?

"Doğru," diye onayladı içinden. Bunların hepsini yapmışken nasıl olur da bebek ve onun üzerinde bir söz hakkım olabilir diye düşündü.

Elleri iki yana düştü, yenilmişlik hissinin beraberinde getirdiği utanç duygusuyla.

"Sen şurada yatan kadın ve adamın oğlu olmayı hak etmeyecek kadar iğrenç bir adamsın."

Az önce duymayı beklediği ama canını bu denli yakacağından bihaber olduğu sözler yine aynı şekilde kulaklarında uğuldadı, yarım saattir olduğu gibi.

"Doğru söyledi. Ben sizin sevginizi bile hak etmeyecek bir adamım."

Ayaklanmadan hemen önce iki avucuna doldurduğu toprağı da koklayıp öptü.

"Hak etmediğim sevgiyi bana verdiğiniz her an için Allah razı olsun sizden."

Akıttığı son damla yaş da bu şekilde kendine bir yol çizip geçti gitti.

Gitmek için ayaklanıp yürürken varlığını unuttuğu telefon çaldı usulca. Buraya kadardı işte. Kimse görmediği sürece o hâlâ üzülüp kırılınca annesinin eteğine sarılan o masum çocukken, gerçekliğe dönüp yalnızlığı kaybolunca yine o dönük bakışları bir kalkan gibi çevreliyordu etrafını.

Babası her zaman haklıydı:

"Zayıflığını gösterdiğin her an yenilmeye biraz daha yaklaşırsın evlat. Yenilgi seni en sevdiğinden vurmak için an kollar. Onlar sevdiğine el sürüp incitmeden, sen sevdiğini yok et."

Babasını dinlemişti her zamanki gibi. Başkaları sevdiğine el sürüp incitmeden, o sevdiğini öldürmek pahasına yok etmişti.

Mezarlıktan çıkmadan hemen önce eşarbı düşen kızın siyah eşarbı takıldı gözlerine. Usulca uzanıp almadan hemen önce telefonu çoktan açıp kulağına dayamıştı:

"Emredin komutanım!"

"Başın sağ olsun teğmen."

"Sağ olun komutanım."

"Hallettin mi?"

Bir anlık bir tereddüt yaşasa da onaylamaktan başka çaresi yoktu:

"Hallettim komutanım."

Yarbayı Tahir telefonu kapatmadan hemen önce çok sık olmayan samimiyeti çıktı ortaya.

"Komutanım?"

Sorarak değil de bir şey söylemek için çırpınır gibi ağzından çıkan kelimeye karşın Tahir onu yanıtsız bırakmadı:

"Teğmen?"

"Bir ricam var sizden."

Tahir o çok sık olmayan alt-üst rütbeyi bir kenara bıraktığını anlamıştı.

Askerinin bunu çok sık yapmadığını bildiği için merakını sesine yansıtarak sordu.

"Komutanım ben... Ben baba olacakmışım."

Telefonun diğer ucundan ses gelmeyince Vuslat bunu olumsuz algılamasına fırsat bırakmadan tekrar konuştu. Vazgeçtiğini düşünmüş olmalıydı Tahir yarbay.

"Ben gittikten sonra karım ve bebeğim gözetim altına alınabilir mi?"

Telefonun diğer ucundan içli bir nefes sesi duyuldu.

Vuslat ilk defa bir şeyi isterken bu kadar içten dua ediyordu kabul olması için.

"Teğmen, bu görevi yapamayacaksan..."

"Hayır, hayır! Vatanım her şeyin önünde, biliyorum ama sizden istediğim tek şey ilk birkaç ay karımın ve çocuğumun gözetim altında olması."

Tahir ilk defa bir şeyi bu kadar içten isteyen Vuslat'a "Hayır," demek istemiyordu. Zaaflar yenilgiyi de beraberinde getirirdi. Vuslat şu an inkâr etse de bunu isteyerek bile bir zaafı olduğunu belli ediyordu.

Şimdi "Evet," dese bile ilerleyen zamanda ne olacağını, nasıl yalanlar uyduracağının bilincinde ve suçluluğuyla "Tamam," dedi bir çırpıda.

O sırada burnuna yaklaştırdığı yazmayı koklayıp öperek kabul olması için dua eden Vuslat için bu haber paha biçilemez bir haberdi.

Komutanının ileride nasıl bir kargaşaya sebep olacağını bilmeden ona içten bir şekilde teşekkür edip onayladıktan sonra telefon kapanıp yerini yine ve yine sessizliğe bırakmıştı.

Elindeki yazmayı yırtmayacak, özel bir şeye dokunacak bir naiflikte tutup katlayıp cebine koydu.

İleride bu yazmanın onun özlemine bir yoldaş, bir arkadaş olacağını bilmeden mezarlıktan çıkıp gitti buralardan.

O sırada Feyza çoktan eskiden oyunlar oynadığı parkta salıncakta oturmuştu bile.

İyi hatırlıyordu.

Abisi yokken iki çocuk salıncak kavgası için tutup aşağı, çakıllarla dolu zemine atıp dizlerinin kanamasına sebep olmuşlardı.

Eve gittiğinde ise abisi yine odasına çekilmişti.

Eve bir süre sessizlik hâkim olmuştu.

Gerisi ise bir curcunadan ibaretti.

Konuşmayı tamamen bıraktığı ilk gündü.

Babası yine içerek gelmişti eve; kalan parayı her gün yatırdığı iğrenç kokulu şeyler...

Feyza başka bir kriz sonrası günah keçisi olmamak için odasından çıkmamaya kararlıydı abisi gibi.

Uzun zamandır görmüyordu onu. Ne yapıyordu kimbilir? Belki yine annesinin resmini çizip onunla konuşmaya çalışıyordur diye geçirmişti içinden.

Öte yandan dizlerinin kanaması durmuş olsa da pantolonunun yırtılan yerleri yaralarına yapıştığı için canı istemese de çok acıyordu.

Odasından çıkmamaya kararlıydı ancak ilerleyen saatlerde, sabah da babası mutfaktayken yaşadığı korkudan yemek yemediği için akşama doğru karnı fena halde acıkmaya başlamıştı.

Sesler de kesilmişti zaten. "Belki yine uyuyup sızıp kalmıştır," diye geçirmişti içinden. Oysaki ileride dönüşeceği kişiyi görse ayaklarını kesmeyi yeğler, aç kalıp bayılmak pahasına da olsa yerinden ayrılıp gitmezdi o annesinin bir kere bile söylenmeden yemek yapmadığı mutfağa.

İlk çıktığında kimsecikler yoktu ortalıkta.

Çocukça bir sevinç yaşamıştı içinden; bugün aç uyumayacaktı.

Bu bilgi onun için bir velinimetten farksızdı o an.

Ancak nereden bilebilirdi?

Buzdolabının kapağını açıp yemek aramaya kalmadan saçlarına yapışan eli...

Koltukların ortasındaki sehpaya küçük bedeni fırlatılırken ne hissetmişti?

Şu an düşününce bile kaburgalarına aynı tanıdık acının sızısı vuruyordu.

Sehpaya çarpan karnı nefes almak için kasılırken eli karnında, insafsızca elinde bir makasla kendine yaklaşan adama bir anlam vermeye çalışmıştı.

"Benzemeyeceksin lan, benzemeyeceksin! Niye ölmedin ha, niye ölmedin?"

Saçlarına tırmanan eller bu sefer koparırcasına saç diplerine asılınca acı dolu bir çığlık bastırmaya çalıştığı dudakları arasından döküldü.

Abisi... Neredeydi o an? Niye gelmemişti?

Niye övündüğü o abilik duygusunu onu korumak için kullanmamıştı?

Salıncakta sallanırken acı bir tebessüm dudaklarını esir aldı.

Kendi acısıyla o kadar kafayı bozmuştu ki bir kardeşinin varlığından bile bihaberdi çünkü.

O gün o makasla karnına gelen bir kesik belki canını yakmıştı, evet; ama hemen sonrasında hâlâ saçlarında olan eller tuttuğu yerden makası saçlarına geçirdiğinde ikisi arasında canını en yakanı bu olmuştu herhalde.

Kendi kanı içerisinde yüzerken karnına yediği makas küçük bir delik açmıştı rahminde belki ama saçlarının acısı daha büyük geldi ona sanki.

O gün attığı çığlığı o ve o adam dışında belki komşular bile duymuştu ama abisi duymamıştı.

Ya da duysa bile umursamamıştı.

Şımarıklık falan yaptığını zannediyordu herhalde.

O gün karnına aldığı makas yarasına ek olarak aynı noktaya aldığı darbelerle birlikte kan kusacak raddeye gelen kızın kendi kanında yüzdüğünü gören ilk kişi ise ironik bir şekilde abisi olmuştu.

Akşam annesini düşünerek geçirdiği bir geceyi daha geride bırakırken duyduğu kardeşinin çığlığı bile onu yatağından kaldırmaya yetmemişti.

"Yine ilgimi çekmeye çalışıyor," diye geçirmişti içinden hatta.

Ancak aradan geçen üç günün sonunda hem açlık hissi hem de kardeşine olan merakı baş göstermişti. Normalde üç günde elli defa kapısını çalıp yemek yemesi için ısrar etmesi gereken kardeşinin üç gündür sesi soluğu çıkmıyordu.

Odasından çıkmak zorunda kaldığı o dakikalarda ne görmeyi bekliyordu bilmiyordu ama kardeşini sehpanın yanında kanlar içinde, dudağından ve karnının aşağısından akan kanlarla hareketsizce ve saçının bu haliyle görmek aklını birkaç saniyeliğine dondurmaya yetti.

Boğazını yırtarcasına bağırdığı isim kardeşinin ismiydi.

Ancak o dakikalarda Feyza baygındı ve bu çığlığı bile duyamayacak haldeydi.

Gözlerini açtığındaysa gördüğü ilk şey, doktorla konuşan Nergis teyzesinin yanında doktorun dediklerini dinleyen abisiydi.

Abisi kendisine baktığını hissettiğini anlamış gibi yanına gelip sarıldığında karnındaki yara sızlasa da ne ses etmiş ne de tepki vermek adına karşılık vermişti.

O gün geride kaldı belki ama o çok konuşup herkesin başını şişiren, susması için yalvarma raddesine gelen insanların istediği oldu.

Feyza sustu. Konuşmadı. Bu ilk başlarda bir istekken zamanla zorunluluğa dönüştü.

O gün ve ondan sonraki günlerde Feyza hep sustu. Mahalle eksikliği hemen hissetti ama ses edecek kadar yüzleri var mıydı, tartışılır.

Vural alışık değildi Feyza'nın bu hallerine. Annesine olan özlemi, kardeşinin bu halini gördüğü her gün yavaş yavaş nefrete evrildi.

Oysa bilmediği şey, tek suçun kendisinde olduğuydu.

Feyza salıncakta ayaklarını ileri geri sallarken hatırladığı anılar silsilesi beynini yorduğu için kalkmak istedi. Kalktı da ancak kalkar kalkmaz gördüğü ve duyduğu sesle yerine çivilenmiş gibi olduğu yerde kaldı.

O, abisi gelmişti.

Nasıl gelebilirdi?

O söylediklerinden, yaptıklarından sonra...

Görünüşüne bakılırsa fazlasıyla telaşlıydı.

"FEYZA! Feyza neredesin?"

Telaşla duyduğu ses ve isim kendi ismiydi.

Ayaklandığı için gayet net gözüküyordu şu an.

Abisi onu fark etmiş gibi telaşlı arayışına son verip rahatlamış bir ifadeyle yanına yaklaşıp sarılacakken Feyza son anda ne olduğunu kavrayabilip kendini geri çekmişti.

"Ne işin var burada?"

Vural soruyu anlamamış gibi kaşlarını çatıp gülmekle kızmak arasında kaldı birkaç saniye:

"Ne diyorsun kardeşim sen?"

Feyza bir anlığına "İnceldiği yerden kopsun," dedi.

İçimde tutarak bir yere varamadım ki şimdiden sonra da varayım.

O, abisini suçlamamak için kendince bahaneler üretirken o arkasına bakmadan giderken neler söylemişti kendisine!

Yap, dedi içinden. Ne kaybedersin ki?

Zaten kaybedecek bir şeyin kalmamışken daha neyi kaybedebilirsin ki?

"Kardeş, öyle mi?"

Güldü istemsizce, komikti çünkü.

"Benden büyük çocuklar tam burada beni döverken neredeydi senin o kardeşliğin?"

Söylediği şeylerin daha şaşkınlığını yaşamasına fırsat vermeden tekrar konuştu:

"Sen bizi bırakıp giden anne dediğin kadının yasındayken ben sırf ona benziyorum diye öz babam tarafından makaslanıp her dakika dayak yerken neredeydi senin kardeşliğin?"

Tişörtünü kaldırıp yarasını göstererek kurduğu uzun cümleyle abisinin gözü uzun bir süre o yara izinde kaldı.

Bunu duymayı beklemeyen abisinin az önce kendisine adımlayan ayakları bir anlığına titremişti sanki.

Yüzünün her bir mimiğini izliyordu Feyza. Abisinin önce kaşları çatıldı. Kafasını iki yana deli gibi sallarken kabul etmek istemiyormuş gibiydi.

Doğru ya; makaslandığı günden sonra babası yine hiçbir şey olmamış gibi eve girip çıkarken kimse ondan şüphelenmezdi.

"Konuşmayacaksın," diye yaptığı tehditler de cabası olunca polis de konuyu fazla uzatmadan kapatmıştı zaten.

Ve abisi ilk defa bu bilgiyi ilk ağızdan, yani olayı yaşayan kendisinden duyunca donup kalmıştı haliyle.

Bir adım yaklaşıp abisinin önünde durduğunda acı ilk defa ruhuyla birlikte bedenini de yakıyordu:

"Senin abiliğin benim attığım çığlıklara kulak tıkamak mıydı abi?"

Sesim çıksa ağlayarak ağzımdan çıkacak olan sözleri abim anlıyordu zaten, duymasına gerek yoktu.

"Soruyordun ya abi, 'Neden konuşmuyorsun? Konuş be kızım, sesini duyayım azıcık,' diye... Annene benziyorum diye! Saçlarım, sesim, gözüm, kaşım annene benziyor diye!"

Annen, annem değil...

Kendime verdiğim sözü ilk günden bozarak damlalar birbirini kovalayarak aktı gözlerimden.

Bunu söylediği için, bu kadar aciz olduğu için kendinden nefret ediyordu belki ama abisiydi sonuçta. Anne, baba... Her şeyiydi. Nasıl atardı bir köşeye her şeyini?

"Sen de mi anneme benziyorum diye sevmiyorsun artık beni be abi? Sen de mi vuracaksın bir tane yanağıma, konuşup sana o kadını hatırlatmayayım diye?"

Hıçkırdım...

"Sen de mi giderek kimsesiz yapacaksın beni?"

Elini karnına koydu titreyerek:

"Bizi..."

Aralarındaki o küçücük mesafeyi de abisi çekip sarılarak yok etti bir çırpıda:

"Allah benim gibi abinin binbir türlü belasını versin be kızım! Ben nasıl bir abiyim ki çektiğin onca acıyı görememişim?"

"Ben nasıl bir abiyim ki kardeşimin çektiği acıda payım varken kendimi suçlayamayacak kadar korkağım? Sen benim gibi abiyi ne yapacaksın bu saatten sonra, ha? Küçücük boyunla o kadar acı çekerken ben nasıl senden daha güçlü görüneyim be kızım? Nasıl bu öğrendiklerimden sonra sana abilik yapayım?"

Feyza omzunun ıslandığını hissettiğinde yutkunma ihtiyacıyla kasılarak abisinin ağlayışlarına eşlik etti.

Yine ağlatmıştı abisini ancak bu sefer abisine eşlik ederek yapıyordu bunu.

Allah belasını vermesindi, neden böyle konuşuyordu ki?

Ağlayışlar iç çekişlere dönüştüğünde ilk ayrılan Vural oldu.

Eli, aldığı bilginin doğrulanmasının heyecanıyla kardeşinin karnına gitti:

"Dayı mı olacağım ben şimdi Feyza?"

Feyza bugün ikinci defa karnına dokunan adamın hisleriyle diğer adamı hatırlamadan edemedi.

Abisini yanıtsız bırakmamak için bu düşünceleri bir kenara bırakıp mutluluk akan gözleriyle ve dudaklarında açan tebessümle başını "Evet," anlamında hızlıca salladı.

Vural aldığı haber karşısında az önce sarıldığı kardeşini tekrar kucakladı ve kendi etrafında bir tam tur attırarak döndürdü.

Fark ettiği şeyle kızı aynı hızla yere indirdiğinde korkuyla omuzlarından tuttu kardeşinin:

"Feyza! Bebeğin içeride başı falan dönmüş olmasın kızım, neden söylemiyorsun?"

Feyza onun bu dediğine istemsizce, bu durumdayken bile bir kahkaha patlatmadan edemedi:

"Daha o kadar büyümedi ki abi!"

"Hah, tamam o zaman, gel buraya!"

Kardeşini tekrar kendi etrafında döndürmeye başladığında durmayacak gibiydi.

Feyza'nın artık midesi bulanmaya başlamıştı bile.

Abisinin omzuna vurarak durmasını söylemeye çalıştı.

Abisi gerekli mesajı almış gibi onu ayakları üzerine tekrar indirdiğinde kıskacından kurtulmasına izin vermeden kardeşini kolunun altına alıp başına bir öpücük kondurmuştu bile.

Yolda amaçsızca yürümeye başladıklarında Feyza merak ettiği soruyu sormadan edemedi:

"Seni durumdan kim haberdar etti abi?"

Vural'a bakarak kurduğu cümle iç çekmesine neden oldu abisinin:

"Ömer."

Tereddüt etmeden söylediği sözle Feyza hem şaşırmış hem de minnetle dolmuştu Ömer'e karşı.

Dünyada Ömer gibi bir adam daha var mıydı acaba?

Merhametli, iyi yürekli, mert, cesur...

"O peki?"

Abisinin sorarken bile vücudunun kasıldığını fark ettiği bu soruya verebileceği bir cevabı yoktu. Söyleyebileceği tek bir cevap vardı, o da belliydi:

"Konuşmaya değmez."

Abisi aldığı cevaptan memnun oldu mu bilinmez ama bildiği bir şey varsa o da abisinin içten içe üzüldüğüydü. 26 yılını geçirip "kardeşim" dediği adamı bir gecede silmek o kadar da kolay olmasa gerekti.

"Nereye gidiyoruz abi?"

Bu sefer de Feyza merak ettiği soruyu sormadan edemedi. Öte yandan abisini bu kötü ruh halinden uzaklaştırmaktı amacı.

Vural kendisine eğilerek bakan kızın sorduğu soruya karşın hâlâ omzunda olan koluyla kardeşini kendine çekip bu sefer de alnından öptü kardeşinin:

"Tayinimi istedim abim. Nereye çıkarsa oraya gideceğiz inşallah."

Feyza böyle bir cevabı beklemiyormuş gibi şaşırsa da çaktırmadan içli bir nefes verdi. Mahallelerine yaklaşırken gördüğü her bir binayı özlemle hatırlayacağını adı gibi biliyordu.

Her ne kadar kötü anısı olsa da iyileri de vardı bu anıların.

Mahallede kim var kim yok yine pencere ve kapı önlerinde toplanmış, birbirleriyle dedikodu veya sohbet ederken ilk defa yana yakıla bahsettiği şeyleri bile özleyeceğinin bilincinde olarak güç almak istercesine daha çok abisine sarıldı.

Tek dayanağı oydu. Bir de karnında yaşam bulan can... Canı.

Babası olmayacaktı belki ama Feyza ona anne ve babayı aynı anda hissettiremez miydi?

Abisi yapmıştı. Abisi de yanındayken kendisi de yapabilirdi belki.

Uzun yıllardır yaşadıkları eve girdiklerinde bu, evde uyudukları son geceydi. Sabah uyanıp yola çıktıklarında ise yeni bir hayata "Merhaba" demek için o evden aldıkları tek şey yaşadıkları iyi anılardı. Gerisi, tamamen çöp ve pislikten olan anılar silsilesini çoktan geride bırakmışlardı bile.

Yeni hayat, yeni ev, yeni aile ve yeni bir üyeyle başlayacak olan yaşamını Feyza tahmin etmese de bildiği ve emin olduğu bir şey varsa...

Hemen yan koltuğuna en sevdiği çikolataları alarak oturan adam... Abisi ve karnında ona her dakika varlığıyla güç veren bebeği yanındayken hiçbir sorunun onu alt etmeye gücünün yetemeyeceğiydi.

İleride ne olacağını, başına nelerin geleceğini, nelerle imtihan edileceğini bilmeden söylemişti bunları içinden.

👩🍼🍫🍬🍼

~Sezon Finali~

•••

SEZON FİNALİYLE KARŞINIZDAYIMMMMMM.

ŞİMDİ SİZ DİYECEKSİNİZ Kİ ABLA YANİ DAHA GELMİŞSİN KAÇINCI BÖLÜME NE SEZON FİNALİ ALLAH AŞKINA DİYEBİLİRSİNİZ. ŞÖYLE BİR DURUM VAR YANİ KONU BURAYA KADARDI. HANİ BU BÖLÜMDEN SONRASINI BEN İKİNCİ KİTABA AYIRACAKTIM ZATEN. BU YÜZDEN BU ŞEKİLDE OLDU AÇIKLAMAM BU KADAR.

ve şey bu bölüme bol bol o verirmisiniz lütfen?bu arada acıklı bir şarkıyla okumuşsunuzdur umarım.

çünkü bayağı üzücüydü ben bile yani yazarken ağlamış olabilirim olabilirim de değil direkt ağladım. neyse bu kadar yeni sezonda görüşmek üzere hoşçakalın.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

226okunma 11beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18