8. bölüm / 17
SOL AYAĞIMYEDİNCİ BÖLÜM ACIYAN BAKIŞ
Bölümler 17Şu an: YEDİNCİ BÖLÜM ACIYAN BAKIŞ
- 1 Christian Brown91 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM “A” HARFİ1.871 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM A-N-N-E1.487 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM “EV”2.103 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM HENRY2.247 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM KATRIONA DELAHUNT2.320 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM RESSAM1.293 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM ACIYAN BAKIŞ1.974 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM HAPİSHANE DUVARLARI2.488 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM LOURDES2.471 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM ANNEMİN İNŞA ETTİĞİ EV3.169 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM KISA BİR ZİYARET1.623 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM ACABA NE OLURDU?2.575 kelime
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KALEM2.490 kelime
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ACIMA DEĞİL, GURUR2.925 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM KLİŞELER VE SEZAR2.110 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM KIRMIZI GÜLLER ONUN İÇİN1.840 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
On üç yaşındaydım ve hâlâ kendini keşfetmemiş ya da kendi yeteneklerini kullanabilecek kadar tanımamış bir çocuk sayıldım. Resim benim için her şeydi. Resim sayesinde kendimi birçok farklı yolla ifade etmeyi öğrenmiştim. Bu yolla, henüz benim için gerçeğe dönüşmemiş bir dünyaya bakan ve faydasız bedenimde hapsedilmiş bir mahkûm gibi olan zihnimdeki tüm hislerimi, gördüklerimi ve hissettiklerimi dile getirebiliyordum.
Gözlerimden çok zihnimle görüyordum. Bazen yatak odamda tek başıma saatlerce otururdum. Ne resim yapar ne de başka herhangi bir şeyle meşgul olurdum, sadece oturur ve sıradan hayatımı oluşturan her şeyin ötesine, kendime ait bir dünyaya dalardım. Bu hayallerden birine daldığımda diğer her şeyi unuturdum: Aşağıdaki havasız, küçük mutfaktan yükselen sesler… Kapı eşiğinde org çalmaya çalışan Peter… Alt kattaki radyodan gelen caz müziği sesi… Sokaktaki eskicinin tiz sesi… Hepsi birbirine karışıp bulanıklaşan bir görüntünün içinde eriyip kayboluyordu. Sonra yavaş yavaş bir şey duymamaya ve görememeye başlıyordum. Orada öylece oturup düşünüyordum.
Artık hiç dışarı çıkmıyordum. Dışarı çıkmayı uzun zaman önce bırakmıştım. Kardeşlerimle evde oyun oynamıyordum. Bu ilk başta onları şaşırtmıştı ama yavaş yavaş aramızdaki yeni dokuyu kabullenmeye başladılar. Elbette ailemin geri kalanından uzaklaşmam mümkün değildi; deyim yerindeyse hepimiz birbirimizin bir parçasıydık. Ama ben daha çok kendi içimde yaşamaya başlamıştım. Diğerleriyle birlikte yaşıyordum ama aynı zamanda onlardan ayrı, onlar için en önemli olan şeylerden uzak yaşıyordum. Tek başıma mutluydum ama o zamanlar kendi kendime yetmekten ne kadar uzak olduğumu bilmiyordum.
Yine de bir çocuğun sıradan yaşamından, caddelerden ve arka sokaklardan uzak kaldığım için kalbimin büyüme ve gelişme konusunda bedenimden hâlâ kilometrelerce ileride olduğunu fark ettim. Kalbimi bir kez daha, hem de bu sefer gerçekten ve tamamen kaybettim. Hayatıma yeni bir “hayallerimdeki kız” girmişti, eskisi kadar uzun boylu ve güzel değildi, ama benim yaşlarımdaydı. Adı Jenny’ydi. Evimden birkaç bina ötede oturuyordu. Ufak tefek, enerjik ve neşeliydi; canlı yeşil gözleri, hafifçe büzülmüş dudakları vardı ve kahverengi gür bukleleri, periyi andıran güzel yüzünü çevreliyordu. Ne yazık ki Jenny çok cilveli bir kızdı; sadece o güzel gözleriyle şöyle bir bakış atarak sokaktaki erkekler arasında bir isyan başlatabilirdi. Hepsi onun için deli oluyordu ve büyüdüklerinde onunla kimin evleneceği konusunda tartışmaya başladıklarında birçok kavga çıkıyordu.
Artık dışarı çıkmıyordum ama bu Jenny’yi görmeme engel değildi. Ona uzaktan, yani yatak odamın penceresinden tapıyordum. Bu mesele resim yaparken beni engelliyordu çünkü ne zaman sokaktan Jenny’nin sesini duysem, pencereye doğru fırlıyor ve yatağın üzerine oturup, daha önce var olduklarını bile fark etmediğim diğer kızlarla birlikte koşup zıpladığı sırada onu seyrediyordum. Bir gün ben oturmuş ona bakarken o da başını kaldırıp bana baktı. Yüzümün ısındığını hissettim ve kendimi geri çekmeye çalıştım ama Jenny o anda gülümsedi. Ben de gülümsemeyi başardım ve sonra bana bir öpücük attı. Gözlerime inanamadım ama sokakta koşarak uzaklaşmadan önce aynı hareketi tekrar yaptı, koyu renk bukleleri havada uçuşuyordu ve beyaz elbisesi rüzgârda savruluyordu.
O gece eski bir not defterinden bir sayfa yırttım ve titreyen ayak parmaklarımın arasında tuttuğum kalemle Jenny’ye tutkulu bir not yazdım. Küçük kardeşlerimden birine notu ona ulaştırması için rica ettim, ayak parmağımı tehditkâr bir biçimde sallayarak doğrudan kendisine teslim etmesini söyledim. Notta onun sokağımızdaki en güzel kız olduğunu düşündüğümü ve izin verirse ona bir sürü resim yapacağımı yazmıştım. Sonra da alelacele ona “çok ama çok” sevdiğimi eklemiştim.
Heyecan ve korku içinde kardeşimin dönmesini bekledim, Jenny’nin cevap vereceğine dair içimde umut oluşmasına cesaret edemiyordum. Kardeşim yarım saat sonra geri döndü; elinde Jenny’den getirdiği bir not vardı!
Notu aldım ve hevesle okudum, sanki delirdiğimi düşünmüş gibi komik bir şekilde bana bakan kardeşimi tamamen unutmuştum. Jenny’nin kısa mektubunu tekrar tekrar okudum, özellikle de eğer istersem ertesi gün arka bahçeme gelip beni görebileceğini söylediği kısmı. İçimde tuhaf bir kıpırtı vardı. Öte yandan kendimi hafiflemiş de hissediyordum. Bir terliyor bir üşüyordum. Bir süre sonra kafamı kaldırdım. Kardeşimin elleri hâlâ arkasındaydı; ağzı açık, iri mavi gözlerini yüzüme dikmiş şaşkın bir ifadeyle duruyordu. Ona “Defol!” diye bağırdığımda ürkmüş bir tavşan gibi odadan koşarak çıktı. Sonra kendimi yastığa bıraktım ve iç çektim, kalbim çılgınca çarpıyordu.
Ertesi günkü randevuma gittim, Tony’nin pahalı briyantini alnımdan aşağı damlıyordu. Küçük Jenny çok tatlıydı. Oturup hem resimlerime göz attı ve ona gösterdiğim her bir resme hayranlıkla baktı. Konuşmamın bozukluğu ve ellerim yerine ayaklarımı kullanmam nedeniyle ilk başta çekingen ve beceriksizdim. Ama Jenny ya çok masum ya da çok düşünceli biriydi çünkü bende tuhaf bir şey fark etmemiş gibi davranıyordu. Sanki Peter ya da Paddy gibiymişim gibi benimle oyunlar, partiler ve komşu çocuk hakkında neşeyle konuşmaya devam etti. Onu bu yüzden seviyordum.
Birbirimize pek bir şey söylemiyorduk ama her hafta birbirimize sayısız küçük notlar gönderiyorduk. Jenny her cumartesi gecesi beni görmeye geliyor, bana hiç okumadığım ama çok değer verdiğim küçük kitaplar ve dergiler getiriyordu. Tüm bunları yatak odamdaki kurtların kemirdiği eski dolapta saklıyordum.
Sakat olmama rağmen mahallemizin en güzel ve en popüler kızıyla arkadaş olduğum için içten içe gurur duyuyordum. Peter’ın sık sık hararetle Jenny’nin “muhteşem bir kız” olduğunu ve onun “sevgilisi” olmak için her şeyi yapabileceğini söylediğini duyardım. Bunu her duyduğumda gururlanıyor ve kendimi bir zafer kazanmış gibi hissediyordum; çünkü ben Jenny’ye gitmemiştim, Jenny bana gelmişti!
Peter şüphelenmeye başlamıştı. Bir cumartesi arka bahçede birlikte oturduğumuz sırada yanımıza geldi. Jenny’le başlarımız birbirine çok yakındı, oysa sadece onun getirdiği eski bir hikâye kitabına bakıyorduk. Benim yüzüm kızardı ama Jenny kıpırdamadı bile. Sadece başını kaldırdı, kardeşime şöyle bir gülümsedi ve tekrar kitabın üzerine eğildi. Peter bana öldürücü bir bakış attı ve arkasından kapıyı vurarak eve girdi.
O akşam Jenny gitmeden önce bir süre sessizleşti. Boş boş kitapla oynuyordu. Kaşlarını çatmış ve alt dudağını sarkıtmıştı. Zor bir şey söyleyecek olduğunda hep böyle yapardı. Kısa bir süre sonra ayağa kalktı, bir an tereddüt etti, sonra aniden yanımdaki çimlerin üzerine diz çöken beni alnımdan şefkatle öptü. Geri çekildim, beni daha önce hiç öpmediği için şaşırmıştım.
Bir şeyler söylemek için ağzımı açtım ama o anda Jenny ayağa fırladı, yüzü kızarmış ve gözleri yaşlarla ıslanmıştı. Bahçeden koşarak çıktı; küçük siyah ayakkabılarıyla pat kült sesler çıkararak patikadan aşağıya inip sokakta kayboldu.
Bu olayı takip eden haftalarda ziyaretirme gelmedi ve onu not bombardımanına tutmama rağmen ondan hiç haber alamadım. Bu arada Peter bana zavallı küçük Jenny hakkında bir sürü kötü hikâye anlatarak cesaretimi kırmaya çalıştı ama ona zerre kadar inanmadım. Peter bana Jenny’nin bir peni karşılığında erkeklere onu öpmesi için izin verdiğini söylediğinde bile inanmadım.
Ellerini boş ceplerine sokarak “İşte bu yüzden hep beş parasızım!” dedi kederle.
Geceleri yatağımda oturuyor, Jenny’yi ve o gün arka bahçede beni nasıl öptüğünü düşünüyordum. Kendimi çok üzgün ve yalnız hissediyordum. “Neden gelmiyor?” diye soruyordum kendi kendime. Karanlıkta huzursuzca dönüp duruyor, yanımda gürültüyle horlayan Peter’ı dinliyordum.
On dördüncü doğum günüm geldi çattı ve o sabah aldığım diğer doğum günü kartları arasında bir çocuğa ait el yazısıyla yazılmış bir not vardı; Jenny’dendi. Ancak yine de beni görmeye gelmedi. Yatak odamın penceresinden bakarken onu sık sık aşağıdaki sokakta oynarken görüyordum ama bakışları hep ötelerde oluyor, bir kez bile evimizin olduğu tarafa bakmıyordu. Saatlerce pencerenin önünde oturur, bana bakmasını beklerdim. Alaca karanlık bastırırdı ve ben Jenny’nin elbisesinin soluk beyazlığından başka bir şey göremeyinceye, her yer kararıncaya kadar onun diğer kızlarla birlikte sokakta koşturmasını, gülüşen bir erkek kalabalığının da peşlerinden gelmesini izlerdim.
Hayal kırıklığımı gizlemek için her gün öfkeyle resim yapıyor, bir anlamı ya da teması olmayan küçük, çılgın resimler çiziyordum. Bunlar yalnızca dolup taşan zihnimin çılgınca ve pervasızca kâğıda dökülmesinden ibaretti.
Sonra bir gün arka bahçede sırtımı bir sabun kutusuna dayamış, keyifsizce otururken yakınımda bir ayak sesi duydum. Yavaşça başımı kaldırdım… Gelen Jenny’ydi! Birkaç adım ötede, bahçenin girişinde duruyordu. İnce, çocuksu silüeti, arkasındaki beyaz duvarın önünde belirginleşmişti. Haziran güneşi altında canlı ve parlak bir biçimde ışıldıyor, gölgesi sıcak beton zemine çarpık bir şekilde düşüyordu. Oradan bana bakıyordu ama bana bakan gözlerinde acıma vardı.
Daha sonra birçok kez öğrendiğim gibi, o zaman da basit bir acıma bakışının, benim gibi anlayıştan başka bir şeye, yalnızca sahici insan sevgisinin en zayıf kalbe verebileceği o güce ihtiyaç duyan biri için ne kadar acı ve yıkıcı olabileceğini biliyordum.
Jenny’nin acıyan bakışları karşısında başımı eğdim. İkimiz de tek kelime etmedik. Jenny yavaşça arkasını döndü ve beni bahçede yalnız bıraktı.
Bu olaydan sonra farklı biri oldum. Birkaç mutlu hafta boyunca kendini mahallenin en tatlı kızına “âşık” sanan ve onun da kendisine değer verdiğini düşünecek kadar aptal ve kibirli olan on dört yaşında normal, sıradan bir çocuk olduğumu hayal etmek için kendime izin vermiştim. Artık tüm bu kandırmaca bitmişti ama en acısı da kendimi kandırarak bendeki “rahatsızlığın” önemli olmadığına, “tuhaflığımı” kimsenin dikkate almadığına inandığımı fark etmemdi. Kendimi böylesine kandırmamın ne kadar büyük aptallık ettiğimi artık anlıyordum.
Bayan Delahunt’la tanışma heyecanı, resim yapmanın hayatıma kattığı yenilik ve Jenny sayesinde adım attığım o büyük dünya yüzünden neredeyse kendimi unutmuştum. Kendi zihnim dışında, kendimle diğer insanlar arasında hiçbir “fark” olmadığına inanmaya başlamıştım. Kendimi böyle bir hayal dünyasında, böyle imkânsız bir cennette kaybetmek büyük bir zevkti. Birkaç kısa hafta için bile olsa kendimle ilgili hoş olmayan her gerçeğe gözlerimi kapamak büyük bir mutluluktu. Ama tüm bunlar yüzünden, gerçeğe dönmek daha da beter ve sert bir deneyimdi.
Evdeki hayat da değişiyordu. Birdenbire herkes büyümüş gibi geldi bana. Herkesin sakin tavırları ve kızlara özgü şefkatiyle dalga geçtiği sessiz çocuk Jim ile en ufak fırsatta yumruklarını konuşturmaktan çekinmediği için evde hepimize karşı belli bir üstünlük kurmuş olan cesur yürekli Tony’nin artık birer erkek olduğunu fark etmek şok ediciydi. Lily artık pazar sabahları beni kanal kıyısında gezdiren ve uyumam için gözlerime bozuk para koyan o küçük, esmer kız kardeş değildi. Birdenbire evlilik çağında, nişanlı genç bir kadın oluvermişti. Paddy artık kısa pantolonlu ve arka cebinden mancınık fırlatan bir okul çocuğu değil, her cuma akşamı elinde maaşının olduğu zarfla gururla içeri giren ve büyük bir gösterişle parayı anneme uzatan, çizmeleriyle üstü başı toz ve harçla kaplanmış bir duvarcı çırağıydı. Mona tombul, kabarık saçlı, kocaman yanaklı ve tombik elli küçük bir kızdan, on yedi yaşında ruj ve pudra sürünen, kocaman topuklu ayakkabılar giyen, neredeyse her gece farklı bir “randevusu” olan ve dansa gitmeyi her şeyden çok seven güzel bir genç kadına dönüşmüştü.
Peter benden bir yaş küçüktü ve en çok onu severdim çünkü neredeyse aynı yaşta olduğumuz için birbirimize hiç çekinmeden vurup bağırabiliyorduk. Bu sayede beni diğerlerinden daha iyi tanımaya başlamıştı. Ama benim gözümde o bile değişmişti. Uzun pantolon giymeye başlamış, böylece farklı bir insan olmuştu; biraz daha ağırbaşlı ve dolayısıyla çok daha ulaşılmazdı artık.
Diğer küçük kardeşlerimle aramda hiçbir bağ, hiçbir yakınlık yok gibiydi. Onların da tıpkı benim gibi yaşamaları gereken kendi çocuklukları ve edinmeleri gereken kendi arkadaşları vardı. İyi çocuklardaydı ama sakat ağabeylerine merakla karışık hayranlık duyuyor ve belki de aynı zamanda bilinçsizce ondan korkuyor gibiydiler. Beni çok az tanıyorlardı çünkü bütün gün yatak odamda resim yapıyordum ve radyodaki ayini dinlemeden önce mutfaktaki kanepede oturup gazetelere baktığım pazar günleri dışında onları çok az görüyordum. O zaman bile, kısmen çok iyi konuşamadığım ama çoğunlukla söyleyecek bir şeyim olmadığı için onlarla pek konuşmuyordum.
Ne olduğunu anlamadan on beşinci doğum günüm geldi. Annem bir parti organize etmişti. Eğlenceli bir ortam vardı. Eski arkadaşlarımdan bazıları da gelmişti. Kız kardeşim Mona bana haber vermeden Jenny’yi davet etmişti, o da partideydi. Ama o, arka bahçede geçirdiğimiz zamanlardan tanıdığım küçük, çilli yüzlü Jenny değildi; gri saten bir elbise giymiş, tırnaklarına oje sürmüş ve siyah saçlarına parfüm sıkmıştı. On altı yaşında, güler yüzlü genç bir kız olmuştu. Ona baktım, göz göze geldik. Ama eski Jenny’ye olan küçük benzerliği, yanıma gelip en ufak bir tereddüt ya da utangaçlık hissetmeden elimi tuttuğu anda yok oldu.
“Nasılsın Christy, iyi misin?” diye sordu yarı şen, yarı şakacı bir tavırla. Ben bir şeyler söylemeye çabalarken o yatıştırıcı bir sesle, “Evet, evet, iyisin, yorma kendini,” dedi. Bunu yaptığı için ondan nefret etmiştim.
Küçük parti bittikten ve herkes gittikten sonra annem bana eğlenip eğlenmediğimi sordu. Ona eğlendiğimi söyledim. Ama bu bir yalandı çünkü başım çok ağrıyordu. Ama baş ağrısından daha kötüsü, her şeyden daha kötüsü, o gece uyumak için uzandığımda hissettiğim korkunç kalp ağrısıydı.
Artık çocuk olmadığımı biliyordum ama “yetişkin” de değildim. Çocukluğun mutluluk veren cehaleti ile ergenliğin göz açan acısı ve hayal kırıklığı arasında sıkışıp kalmıştım. Eskisi gibi cahil ve mutlu olmayı arzuluyor ama o günlerin geride kaldığını biliyordum. Jenny o gün bahçede bana acıyan gözlerle baktığında geleceğimin ne kadar umutsuz ve belirsiz olduğunu anlamıştım.
Bölüm etkileşimi
