7. bölüm / 17
SOL AYAĞIMALTINCI BÖLÜM RESSAM
Bölümler 17Şu an: ALTINCI BÖLÜM RESSAM
- 1 Christian Brown91 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM “A” HARFİ1.871 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM A-N-N-E1.487 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM “EV”2.103 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM HENRY2.247 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM KATRIONA DELAHUNT2.320 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM RESSAM1.293 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM ACIYAN BAKIŞ1.974 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM HAPİSHANE DUVARLARI2.488 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM LOURDES2.471 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM ANNEMİN İNŞA ETTİĞİ EV3.169 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM KISA BİR ZİYARET1.623 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM ACABA NE OLURDU?2.575 kelime
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KALEM2.490 kelime
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ACIMA DEĞİL, GURUR2.925 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM KLİŞELER VE SEZAR2.110 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM KIRMIZI GÜLLER ONUN İÇİN1.840 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hayallerimdeki kızla tanışmak benim için benzersiz olaylar zincirinin oluşmasına neden olmuştu. Kalbimin bir şekilde yanılgıya düşüp düşmediğini bilemeyecek kadar toy ve öyle olsa bile bunu fark edemeyecek kadar küçüktüm. O yaşlarda ilgimin merkezinde, kalbim de dâhil olmak üzere, herhangi bir yerimden çok sol ayağım vardı.
Yine de sanırım duygularım, birazcık hayal gücü olan herhangi bir gencinkiyle aynıydı. İlk başlarda Bayan Delahunt beni ziyarete geldiğinde kafam karışsa ve utansam da giderek sakinleştim ve gerçekten de onun geleceği günleri heyecanla beklemeye başladım. Anneme saçlarımı düzgünce taramasını ve olabildiğince “dalgalı” yapmasını tembihlerdim. Bazen ben de Peter gibi anneme Tony’nin sekiz peni değerindeki briyantininden biraz alıp Bayan Delahunt’ın geleceğini anladığım zaman saçıma sürmesini söylerdim.
Hâlâ konuşamıyordum ama nasıl olduysa yeni arkadaşımla birlikteyken konuşmanın pek bir önemi yok gibiydi. Kendimize ait garip, bilinçsiz bir dilimiz vardı sanki, kendimizi bilinçli olarak ifade etmeden birbirimizi anlamanın tuhaf bir yolunu bulmuştuk. O zamanlar telepati hakkında hiçbir şey bilmiyordum ama yine de bunun, homurdanmama bile gerek kalmadan Bayan Delahunt’la anlaşabilmemi doğru bir şekilde tanımlayacağını sanmıyorum.
Zihnim gelişmeye başlamıştı. Kendim ve etrafımda olup bitenler hakkında daha fazla şey anlıyordum. Biri bana anlattığı için değildi bu; biraz daha fazla hissetmeye, biraz daha fazla düşünmeye ve dolayısıyla biraz daha fazla şey bilmeye başlamamdan kaynaklanıyordu. Kendimi daha iyi tanımaya başlamıştım çünkü kendimi ifade etmeyi ve zihnimin yüzeyinin altında yatan her şeye ulaşmayı öğrenmiştim. Ancak tüm bunların ardından gelecek olanlar ışığında, hâlâ kendimle ilgili oldukça cahildim.
Resme gittikçe daha fazla bağlanıyordum, bu sayede kendimi daha mutlu ve huzurlu hissetmeye başlamıştım. Daha önceki seferlerde yaptığımın aksine, bana bir şey sorduklarında ya da benimle konuştuklarında diğerlerini terslemeye daha az meyilliydim. Resim yapmak hayatımdaki tek büyük aşk, konsantrasyonumun ana ekseni hâline gelmişti. Boyalarımın ve fırçalarımın yörüngesinde yaşıyordum. Yine de beni bu kadar mutlu eden sadece resim yapmak değildi, bu tek başına yeterli olmazdı. Sadece kendimi değil, bir başkasını da memnun etmek için resim yapıyordum: Yararlı olma, resimlerimi gözümde bir tür tanrıça hâline gelen biri için yapma duygusuydu bu. Sevgili “hayallerimdeki kız” küçük resimlerimi memnuniyetle kabul etmekle kalmıyor, aslında onları dört gözle bekliyordu. Onunla ilgili en güzel şey buydu: Kendimi önemli, işe yarar ve sorumlu hissetmemi sağlayabiliyordu. Berbat resimler yapıyordum. Yaptığım ya da yapabildiğim tek şey, kâğıdın her tarafına dağılmış büyük kahverengi ve yeşil yığınlar ile gökyüzü diye kocaman mavilikler çizdiğim korkunç küçük manzara resimleriydi. Ama Bayan Delahunt onlardan her zaman büyük şaheserlermiş gibi söz ederdi. Ben de bu teşvikle daha iyi ve daha büyük bir özgüvenle resim yapardım.
Bütün renkleri kendim karıştırırdım. Boyalarımı yere dizer, kalemlerimi ve fırçalarımı hazırlardım; hepsini sol ayağımla yapardım. Evdekiler bu konuda bana yardım etmek için istekliydiler ama onlara güvenemiyordum çünkü hiçbiri boyalar, fırçalar ya da bunların nasıl kullanılacağı hakkında en ufak bir şey bilmiyordu. Değerli ekipmanıma kötü bir şey yapabileceklerinden korkuyordum, bu yüzden onların bakımını ben yapardım.
İlk başlarda tüm boyalarımı eski bir karton kutuda, yatağımın altında saklardım. Ama babam bana onları saklamam için ahşap bir kutu yapmıştı ve ben buna “alet kutusu” adını vermiştim.
Noel’den birkaç hafta önce, bir aralık günü ayağımla Sunday Independent gazetesinin sayfalarını karıştırırken on iki ile on altı yaş arası çocuklar için düzenlenen bir Noel resim yarışması duyurusu gördüm. On iki yaşımı biraz geçmiştim, bu yüzden yarışmaya katılabilirdim. Bir pazar sabahıydı, herkes ayındaydı. Annem mutfakta akşam yemeği için lahana yıkıyordu, babam ise pencerenin önünde oturmuş, gazetesini okuyordu. İlana tekrar baktım. Renkli olduğunu tahmin ettiğim bir resmin sıradan bir siyah-beyaz kopyasıydı. Neşeli bir balo salonu sahnesiydi bu; pistin ortasında yakışıklı prensle dans eden Külkedisi vardı, etrafı diğer dansçılarla çevriliydi. Hepsi de şık kostümler içindeydi; erkekler dar pantolonlar ve ceketler, kadınlarsa uçuşan etekler giymişti. Başlarının üzerinde büyük avizeler sallanıyordu.
Çizmek için iyi bir resim olacağını düşündüm ve o kadar etkilendim ki baktıkça bitmiş hâlini ve renklerle parladığını görür gibi oldum. Her şeyi o kadar net görüyordum ki resmi çoktan yaptığımı hissediyordum.
Annemi mutfaktan çağırdım ve ona yarışmayla ilgili haberleri gösterdim.
“Dene bakalım,” dedi. Başımı salladım ve yeterince iyi olmadığımla ilgili bir şeyler mırıldandım. “Bu çok saçma,” dedi annem, “Dâhi olmana gerek yok. Sadece dene.”
Ben de denedim. Aynı öğleden sonra resmi çizdim ve düşündüğümden daha iyi yaptım. Külkedisi’ne özel bir ilgi gösterdim. Onu pembe yanakları, altın saçları ve güzel mavi elbisesiyle oldukça çekici bir kız yaptım. Beyaz satenden terlikleri, iki küçük fare gibi elbisesinin altından zarifçe görünüyordu. Yakışıklı prensin giysisini parlak bir mora boyadım ve sanatsal bir dokunuş olarak mücevhermiş gibi küçük sarı noktalarla süslemeye karar verdim. Her ikisinin de gözlerini maviye boyadım, ancak Prens’in gözlerine yeşil bir nokta ekledim.
Resmi bitirdiğimde yaptığım işten tatmin olmuştum. Yarışmayla ilgili hiçbir şey yapmak istemedim çünkü hiç şansım olmadığını düşünüyordum. Ancak, annemi dinlemeyi reddedebilsem de “hayallerimdeki kızın” benden istediği hiçbir şeyi reddedemiyordum. Annem ona yarışmadan bahsedip boyadığım resmi gösterdiğinde, Bayan Delahunt çok geç olmadan katılmam gerektiğini söyledi. Bu benim için birültimatomdu. Resmin üzerinden daha dikkatli bir şekilde geçtim, oraya buraya birkaç dokunuş daha ekledim ve genel olarak biraz daha tonları ayarladım. Sonra anneme mühürlettim, damgalattım ve ertesi gün gazete bürosuna postalattım.
Tüm bunların gerçekten de zaman kaybı olduğunu düşünüyordum. Kısa sürede bunu yaptığımı bile unuttum. Küçük teselli ödüllerinden birini bile kazanma umudum yoktu. O hafta boyunca her zamanki gibi resim yapmaya devam ettim, her ne kadar faydasız olduğunu düşünsem de en azından Bayan Delahunt’un benden istediği şeyi yaparak onu memnun ettiğim için mutluydum.
Ertesi cuma sabahı kapı çalındı. Annem kilerde çamaşır yıkıyordu ve elleri sabun köpükleriyle kaplıyken kapıyı açmaya geldi. Ben de o sırada mutfaktaki büyük yuvarlak masanın üzerine tünemiş, etrafımda boyalarım ve fırçalarımla resim yapıyordum. Burası benim için resim yapmak için alışılmadık bir yerdi, çünkü çalışmalarımı üst katta, yalnız kalabileceğim yatak odasında yapmayı tercih ederdim. Ama o sabah değişiklik olsun diye mutfakta resim yapmaya karar vermiştim.
Annem kapının çalındığını duyunca kapıyı açtı ve bir gazete muhabiri ile Independent’tan bir fotoğrafçının beni görmeye geldiğini gördü. Meğer benim haberim olmadan Bayan Delahunt gazetedekilere gitmiş ve ofislerine gönderilen resimlerden birinin ayak parmaklarıyla resim yapan bir çocuk tarafından yapıldığını söylemiş. Gazeteciler buna biraz kuşkuyla yaklaşmışlar ve muhabirlerinden birini gönderip ne olup bittiğini kontrol ettirmeye karar vermişler.
Muhabir ve fotoğrafçı mutfağa girdiğinde, mavi bir lagünün içinde, rüzgârla sallanan palmiyeler ve altın sarısı kumsallarla tamamladığım tropik bir Güney Denizi adasının son rötuşlarını yapıyordum. Kapının açıldığını duyunca başımı kaldırıp baktım. İki basın mensubu odanın öbür ucunda durmuş bana bakıyordu, annem de hemen arkalarındaydı. Kafam karıştı ve hızla resim yapmaya devam ettim.
“Doğruymuş!” İçlerinden birinin oldukça etkilenmiş bir fısıltıyla haykırdığını duydum.
Sonra annem iki adamı da yanıma getirdi ve ben de kim olduklarını öğrendim.
“Duyduklarımıza inanmakta zorlanmıştık, Bayan Brown,” dediler, “Ama şimdi…”
Anneme benimle ilgili pek çok soru sordular ve annem onlara o yaşıma kadar olan küçük hikâyemi anlattıkça daha da şaşırdılar. Bütün bunlar olup biterken ben de elimden geldiğince sakin olmaya çalışarak sessizce resim yapmaya devam ettim. Sonunda ayak parmaklarımın arasında bir fırça ve önümde bir şövaleyle masanın üzerinde otururken bir fotoğrafımı çektiler. Bu şövale birkaç ay önce bir arkadaşım tarafından bana hediye edilmişti. Çok kullanışlıydı ama ben daha çok yerde resim yapmayı tercih ediyordum ve şövale sadece beni bir sanatçı gibi göstermek için konulmuştu. Bu benim ilk fotoğrafımdı.
Ertesi pazar sabahı Peter’la yatakta rahatça uzanmış, uyku ile uyanıklık arasında gidip geliyordum ki babam koşarak merdivenleri çıktı, odaya daldı ve beni oturur pozisyona getirdi.
“Bak!” dedi Sunday Independent’ın bir nüshasını yüzüme doğru sallayarak. “Bak, gördün mü? Kazanmışsın!”
Bu doğruydu. Orta sayfada, bir önceki cuma günü çekilen fotoğrafım duruyordu. Fotoğrafta kısa pantolonlu, ince bacakları birbirinin altına kıvrılmış, kaşları oldukça züppe bir edayla yukarı kalkmış ve bedenini sabit tutmak için sıkıca zemine bastırdığı iki bükülüm bir eli olan küçük bir çocuk vardı. Tüm ailenin kahvaltı ettiği ve başarım hakkında heyecanla konuştuğu mutfağa götürdüler beni. Babam beni odaya taşırken herkes bir anda konuşmayı kesti. Annem elindeki çaydanlığı bıraktı ve babam beni kollarında tutarken yanıma geldi.
“Denemekten asla vazgeçme Chris,” dedi beni öperken.
Günün ilerleyen saatlerinde “hayallerimdeki kız” da geldi. Elimi tuttu ve alnımdan öperek benimle gurur duyduğunu söyledi.
Sol ayağım ve ben yine başarmıştık.
Bölüm etkileşimi
