14. bölüm / 17
SOL AYAĞIMON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KALEM
Bölümler 17Şu an: ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KALEM
- 1 Christian Brown91 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM “A” HARFİ1.871 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM A-N-N-E1.487 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM “EV”2.103 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM HENRY2.247 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM KATRIONA DELAHUNT2.320 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM RESSAM1.293 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM ACIYAN BAKIŞ1.974 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM HAPİSHANE DUVARLARI2.488 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM LOURDES2.471 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM ANNEMİN İNŞA ETTİĞİ EV3.169 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM KISA BİR ZİYARET1.623 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM ACABA NE OLURDU?2.575 kelime
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KALEM2.490 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ACIMA DEĞİL, GURUR2.925 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM KLİŞELER VE SEZAR2.110 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM KIRMIZI GÜLLER ONUN İÇİN1.840 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Klinikteki deneyimlerim ve üzerimdeki etkileri sonucunda zihnim türlü türlü düşüncelerle doldu. Gözlerimin önünden bir perde kalkmış gibiydi, sanki çok uzun zamandır kafamı kurcalayan ve bana eziyet eden bir şeyin anahtarını sonunda bulmuştum.
Delice konuşmak, anlatmak istiyordum. Sadece aileme ve arkadaşlarıma değil; herkese, tüm dünyaya anlatmak istiyordum. İçimde bir şey vardı, konuşmak için içgüdüsel bir dürtüydü bu. Bunu içimden çıkarmak, başkalarına iletmek ve onların beni anlamasını sağlamak istiyordum. Kendim hakkında düşünmeye ve hissetmeye başladığımdan beri aradığım bir şeyi bulduğumu hissediyordum. Bunu bulmak yıllarımı almıştı, ama şimdi onu nihayet keşfettiğime emindim ve aniden dört bir yana bunu duyurmak ve tüm insanların kalbine bu mesajı taşıyarak dünyayı dolaşmasına izin vermek istedim.
Bu sadece kendimle ilgili bir şey değildi; benimkine benzer bir yaşamı olan, yüksek duvarlarla çevrilerek her yönden kapana kısılmış, kapatılmış ve bastırılmış herkesle ilgiliydi. Sonunda bu duvarlara tırmanmanın ve onların gölgesinden kurtulmanın, güneşin altında yerimi almanın ve dünyadaki rolümü güçlü insanlarla birlikte oynamanın bir yolunu bulduğumu hissediyordum.
Ama söylemek istediklerimi, herkes bilmesini istediğim şeyleri nasıl ifade edebilirdim? Ellerim hiçbir işe yaramıyordu; hâlâ eğri büğrü ve asi, hâlâ herhangi bir şeyi kavrayamayacak ya da tutamayacak kadar güçsüzlerdi. Telaşlı arı sürüleri gibi zihnimde dönüp duran düşünceleri dile getirmekten dudaklarım da acizdi çünkü hâlâ ailem dışında kimsenin anlayabileceği bir dil konuşamıyordum. Bu durumda dilim tutuktu, düşüncelere daldığım bir sessizliğe mahkûmdum.
Peki ya benim sadık eski dostum, sol ayağım? Bana çok iyi hizmet eden ve onca yıl boyunca umutsuzluğa ve yenilgiye karşı tek silahım olan ayağım? Şimdi onu kullanamaz mıydım?
Hayır! Bunu asla yapmazdım. Bayan Collis’e verdiğim sözden dönemezdim. Dönersem kendimi hain ilan etmiş olurdum. Bir söz vermiştim ve buna sadık kalmaya kararlıydım.
Yine de beni sol ayağımı kullanmaktan alıkoyan şey yalnızca bu rahatsız edici sadakat duygusu değildi. Korkarım ki bu duygu bile bu çekime direnmemeye neden olacak kadar güçlü olamazdı. Çünkü ayağımı tekrar kullanmaya başlarsam kendi iyileşme sürecime engel olacağımı ve normal olmasa bile aktif bir yaşam sürme şansımı çok daha zayıflatacağımı biliyordum. Sol ayağımı bağlayıp bir kenara koymuştum, onu tekrar hizmete çağırmayacaktım. Bu, teslim olmak anlamına geliyordu ama ben henüz beyaz bayrak sallamaya hazır değildim.
Çıkmaz bir sokağa girmiş gibiydim; nereye dönsem yol tıkalıydı. Elleri ve ayakları bağlı ve ağzı tıkalı biri nasıl hissederse öyle hissediyordum.
Sonra birden aklıma bir fikir, bir ilham geldi. Bir öğleden sonra mutfakta oturmuş, söylemek istediklerimi kâğıda dökmenin bir yolunu nasıl bulabileceğimi düşünüyordum ki kardeşimden birinin masadaki kitabının üzerine eğilmiş, elinde bir kalemle bir şeyler yazdığını fark ettim. Eamonn’du; o zamanlar henüz on iki yaşındaydı ve ev ödevini yapıyor, İngilizce kompozisyon yazıyordu. Çatık kaşlarından bundan pek de hoşlanmadığını görebiliyordum. Onun orada oturup bir şeyler yazma becerisi varken ne yazacağını bilememesi, benim de pencere kenarında oturmuş, beynim fikirlerle dolup taşyorken elime kalem alamıyor oluşum neredeyse sandalyeden fırlayıp koşma isteği uyandırıyordu!
Bunun yerine öne doğru eğildim ve ona ne yaptığını sordum.
“Okul için bir kompozisyon yazmaya çalışıyorum,” diye yanıtladı Eamonn iç çekerek. “Doğru yapmazsam dayak yiyeceğim.”
Fırsat ayağıma gelmişti. Ona yardım edebileceğimi söyledim, karşılığında benim için bir şey yapması şartıyla.
“Elbette yaparım,” dedi kendinden emin bir şekilde. “Ne yapmamı istiyorsun?”
“Benim için yaz,” dedim kısaca.
Yüzü düştü. “Ama ben kendi yazımı bile yazamıyorum ki!” dedi mızmızlanarak. “Ne yazacağımı nereden bileceğim?”
“Aptal,” diye cevap verdim. “Sen sadece kalemi tutacaksın ve ben de sana ne yazacağını söyleyeceğim.”
Kardeşim bu fikre çok şüpheyle yaklaştı, bu ona karmaşık geldi ve işin arkasında “şüpheli” bir şeyler olduğunu hissetti. Ama aynı zamanda bu kompozisyonu doğru yapmak istiyordu, bu yüzden sonunda teklifimi kabul etti ve ben de onun ödevini yaptım.
İşimiz bittiğinde evin arka tarafındaki çalışma odama gittik, çekmeceden dokuz penilik bir not defteri çıkarıp masaya oturduk ve birbirimize baktık.
“Senin için ne yazmamı istiyorsun?” diye sordu kardeşim masumca, kalemi elinde tutuyordu.
Pencereden dışarı, bahar mevsimiyle parlayan gökyüzünde sallanan ağaç dallarına bakıp biraz düşündüm, sonra dönüp genç kardeşimin meraklı yüzüne baktım.
“Hayat hikâyemi,” dedim ona.
Zavallı Eamonn kalemini masanın üzerine bıraktı.
“Senin… Neyini?” diye sordu.
Aynı şeyi tekrarladım. Bu sefer oldukça sessizdi.
Sonunda benim için “belirsiz bir süreliğine” yazmayı kabul etmesini sağladım. O gün öğleden sonra, hiçbir hazırlık yapmadan yazmaya başladık.
Otobiyografimi yazmak için işe koyulduğum o günlerde on sekiz yaşındaydım. Çok ağır bir çalışmaydı, yedi ve sekiz heceli kelimelerden oluşan gerçek bir kelime ormanıydı. O zamana kadar okuduğum tek kitap Dickens’tı ve tecrübesizliğimden dolayı onun yazım tarzını taklit etmeyi kendime görev edinmiştim. En nihayetinde kullandığım dil, elli yıl öncesine ait İngilizceydi! Öyle kelimeler ve ifadeler kullandım ki bunlar, birkaç saniye içinde herhangi birinin dilinin tutulmasına neden olabilirdi.
Kelimeler o kadar uzundu ki kardeşim onları sayfaya yazmadan önce harf harf hecelemem gerekiyordu. O muazzam ilk denemenin yazımı sırasında neden ikimizin de sinir krizi geçirmediğini hâlâ merak ediyorum. Cesaretim kırılmadan önce binlerce kelime yazmış olmalıydız. Yazma sürecimiz erimiş kursun gibi ağır ağır ilerliyordu. Zavallı kardeşimin parmaklarına yazı yazmaktan sık sık kramp giriyordu. Ben böyle devam edersem kitabın sonsuza kadar uzayıp gideceğini görene kadar neredeyse dört yüz sayfa yazmıştı.
Kitabın adı her şeyi özetliyordu. Adını “Bir Akıl Hastasının Anıları” koymuştum! Bunu hoş bir ironi, beş yaşındayken akıl sağlığımdan şüphe eden doktorların suratına geçirdiğim bir tür yumruk olarak düşünmüştüm.
İmkânsız olsa da dil muhteşemdi. Örneğin, kendime sakat deyip işin içinden çıkmak yerine, “ölümlülüğün talihsiz bir parçası” veya “ilahi bir düşük” diyordum. Ayrıca açık bir kelimenin sonuna “cilik” ekleyerek onu anlaşılmaz bir kelimeye dönüştürmeyi de çok seviyordum: “Yenilgi” demek yerine “yenilgicilik” diyordum. Aynı şekilde özünde basit olan fikirlerimi ifade etmek için soyut kelimeler kullanmakta da ustaydım; olamayacak bir şeyi tanımlamak istediğimde “düşünülemezlik”, uymayan bir şey için “uyumlanamayan” gibi kelimeler seçiyordum. “Materyalist” kelimesini çok sık kullanıyordum, oysa ifade etmek istediğim şey aslında gerçekten düşüncesizce neşeli şeyler yapmaktan ibaretti. Hatta o zamanki çarpık anlayışıma göre, kardeşim Peter’ın Dickens okumak yerine danslara ve partilere gitmeyi tercih ettiği için materyalist olduğunu falan söylüyordum!
Geçen gün bu meşhur metnin birkaç sayfasını çıkardım.
[140. Sayfadaki Kitap Alıntısı Metni]:
"İlk bölümde evdeki hayatımın bir tasvirini yapmışım: '(...) İşçi sınıfı doktrini ve ahlakının hâkim olduğu bir ortamda yetiştim. Tüm dünyanın bildiği gibi, edebi (...) bilgi arayışı, insan ırkının bu sınıfı tarafından yaygın olarak uygulanmamaktadır... Entelektüalizm bu türe ait özelliklerden değildir...'"
Bu son cümlenin ne anlama geldiğini çözememiş olabilirsiniz. Alın benden de o kadar!
Otuz ikinci sayfada hâlâ işçi sınıfı konusundaydım: "'Sınıfsal ve sosyal farklılaşmanın insanlığın uyumlu gelişimi için gerekli olduğunu kabul etmekle birlikte, bu tür bir ayrımın ılımlı sınırları içinde kalması, böylece gereksiz ön yargıların ve gereksiz sosyal sürtüşmelerin önlenmesi gerektiğini düşünüyorum...'"
Bu, "sosyal" kelimesinin ne anlama geldiği hakkında bir fikrimin olmasından çok önceydi!
Tüm bunlar elbette ne söylemek istediğimi bilmediğim anlamına gelmiyordu ancak sorun nasıl söyleyeceğimi bilmememdi. Henüz düşüncelerimi net bir şekilde ifade etmenin ve anlaşılır bir forma sokmanın bir yolunu bulamamıştım. Aslında o zamanlar, karmaşık bir ifadeye dönüştürebileceksem asla basit bir ifade kullanmamaya kararlı gibiydim. Tek bir düşünceyi nadiren tek bir cümleyle ifade ederdim. Anlamı gerçekten ifade ettiğimden emin olmak için üç ya da dört cümle kurmam gerekirdi ve bazen tek bir düşünceyi ifade etmek için bütün bir paragraf yazdırmam gerektiği de olurdu. Konudan sapmadan ya da babamın deyimiyle "lafi dolandırmadan" duramıyordum.
Şimdi alıntıladığım pasaj Dickens’ın üzerimdeki etkisini açıkça gösteriyor, çünkü o kadar tipik bir Dickens cümlesi ki bu, neredeyse kitaplarından herhangi birinin arasından çıkmış olabilir. (...) Günün çalkantılarından ve hummalı faaliyetlerinden kurtulduğumuzda, bilinçli bir çaba ya da zihinsel bir irade olmaksızın, pişmanlıklar ve yumuşak sevinçlerle karışık bir hayalin içine düşeriz… Unutulmuş geçmişin tüm mutlu ve gözyaşı dolu sahneleri içsel gözümüzün önünde toplanır… Yeniden yaşarız başımızdan geçen zorlukları ve hissettiğimiz neşeyi… Tüm küçük gururlarımızı ve gösterişlerimizi hatırlarız… Kendi kendimize haykırırız: “Bu ben değildim! Ben asla bu kadar pervasız olmadım!” (…) Yine de geçmiş asla yalan söylemez, geri döndürülemez… Keşke öyle olmasaydı! İşte o zaman ne kadar çok aziz ve melek olurdu!..”
Bu sözleri sarf ettiğimde on sekiz yaşındaydım!
Yazdıklarım yığınlar hâlinde birikti. Ben dikte etmeye devam ettikçe kardeşim yazmaya devam etti, ta ki ikimiz de ne yaptığımızı tam olarak bilmeden benim konuştuğum ve onun mekanik olarak yazdığı aşamaya gelene kadar. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorduk. Hâlâ hayat hikâyemi yazmam gerektiğine dair belli belirsiz bir fikrim vardı ama bir yere varacak gibi değildim. Ben konuşmaya, Eamonn yazmaya ve her geçen gün defterler dolmaya devam etti. Ortaya çıkan şey sadece kelimelerden oluşan bir ormandı ama içinde açık bir yol yoktu.
Bir yerlerde bir sorun olduğunu biliyordum çünkü söylediklerimi yazdırmaya başlamadan önce düşüncelerim yeterince açıktı. Ancak yazmaya başladığımız anda hepsi karmakarışık oluyor, bükülüyor ve rüzgârın savurduğu yapraklar gibi zihnimden dağılıp gidiyorlardı. Onları yakalamakta ve tutmakta zorlanıyordum. Kendi salaklığıma kızmaya başlamıştım.
Kendime aptal dedim, zavallı kardeşime aptal dedim. Aslında evdeki herkese aptal diyordum çünkü istediğim kadar iyi yazamıyordum! “Kitap” uzadıkça daha da sinirli oluyordum. Yoluma bir şey çıkarsa ayağımı kaldırıp şiddetle tekmeliyordum. O kadar sinirleniyordum ki bazen tüm kitabı yakıp gözümün önünden kaldırmak istiyordum ama bunu yapacak cesareti kendimde bulamıyordum. O zamana kadar neredeyse iki yılımı harcamıştım ve kendime bile tüm bu çalışmaların boşa gittiğini, başarısız olduğumu itiraf etmeye dayanamıyordum. Pes edip her şeyi ateşe atamayacak kadar inatçıydım. Biliyordum, iyi bir kitap yazabileceğimi hissediyordum. Ama keşke, ah keşke…
Bulmuştum! Keşke bana tavsiyelerde bulunacak, arada boşluklar ya da delikler olmadan nasıl net ve yapıcı bir şekilde yazacağımı gösterecek biri olsaydı! Ne hakkında konuştuğunu bilen, beni doğru yola sokacak biri. Yol gösterici bir eleştirmene ihtiyacım vardı; sadece zeki değil, aynı zamanda yürekli biri olmalıydı.
Ama bu kişiyi, bu mucizevi ruhu nerede bulabilirdim? En azından Kimmage’da değildi tabii! Burası sadece duvarcıların yaşadığı bir evdi. Kardeşlerim yazmak hakkında hiçbir şey bilmiyordu, ben de tuğla örmek hakkında hiçbir şey bilmiyordum; olup olacağımız buydu işte!
Düşündüm, düşündüm ama aklıma kimse gelmedi. Sanki tamamen kendi başımaymışım gibi hissettim. Elimden geldiğince kendi başıma devam etmek zorundaymışım gibi görünüyordu, düşünce edercesine kendimi ifade etmeye çalışıyordum ve bu yolda ilerledikçe daha da kayboluyordum.
Sonra bir gün, depresif bir şekilde pencere kenarında otururken kendimden daha fazla dikte edemeyecek kadar iğrenirken aniden aklıma bir isim geldi; o kadar aniden ki neredeyse sandalyeden düştüğümü duydum: “Collis!” Kendi kendine yüksek sesle “Collis!” dediğimi duydum. Hiç düşünmeden Eamonn’a seslendim, çekmeceden bir kartpostal almasını ve hemen Dr. Collis’e göndermesi gerektiğini söyledim. Çok telaşlıydım, sadece şu küçük mesajı yazdırdım:
“Sevgili Dr. Collis, Bir kitap yazmaya çalışıyorum. Sakıncası yoksa lütfen gelip bana yardım edin. Christy Brown.”
Ancak kart postalandıktan sonra ne yaptığımı düşünmeye başladım. Doktoru bir yıldan uzun bir süredir, Londra’dan döndüğümden beri görmemiştim. Kliniğin kurucusu ve İrlanda Serebral Palsi Derneği’nin başkanı olması dışında hakkında pek bir şey bilmiyordum. Onu ilk gördüğüm anda sevmiştim. Onunla ilk karşılaştığımda utanmamış ya da yabancılık çekmemiştim. Bu alışılmadık bir durumdu çünkü çok iyi tanıdığım insanların yanında bile kendimi hep yabancı gibi hissederdim. Bazen ailemin yanında bile böyleydim.
Ama sonuçta o sadece bir doktordu, değil mi? Dünyanın en iyi adamı olabilirdi ama yazmama yardım edemedikten sonra bunun ne anlamı vardı? İyi bir adam olmanın dışında, kimdi o?
Onun yalnızca Dr. Collis olmadığını sonradan öğrendim. O, ünlü Marrowbone Lane oyununu, The Silver Fleece’i, kendi otobiyografisini, diğer oyunları ve kitapları yazan Robert Collis’ti.
Ertesi gün evin arka tarafındaki küçük çalışma odamda, ateşin başında oturmuş Dickens’ın bir kitabını okuyordum ki kapı aniden açıldı ve Dr. Collis bir kolunun altında büyük bir kitap yığını, diğerinde de bir çantayla içeri girdi. Kitapları yatağın üzerine bıraktı, çantayı yere koydu ve bana döndü.
“Merhaba,” dedi ve masanın karşı tarafındaki sandalyeye oturdu. “Acil mesajını bu sabah aldım. Demek bir kitap yazıyorsun. Görelim bakalım.”
Taslağı yatağın altındaki eski bir deri kutuda saklıyordum. Dizlerinin üzerine çöktü, çantayı çıkardı, müsveddeyi masaya getirdi, gözlüklerini taktı ve okumaya başladı.
İlk sayfayı okurken kaşlarını kaldırdığını gördüm. İkinciyi ve üçüncüyü okudu ve her seferinde kaşları daha da yukarı kalktı. Sonra elindeki sayfayı masaya fırlattı ve bana baktı.
“Bu nasıl bir şey?” dedi ve durdu.
Eleştiri kaldırıp kaldıramayacağımı ve söylediklerini anlayıp anlamayacağımı görmek için bana dikkatle baktı. Poker suratını bozmamaya çalıştım. Gülümsedi.
“Evet, korkunç olmuş,” dedi. “Kullandığın dil Kraliçe Victoria döneminde popüler olmuş olabilir, ama…”
Bunu duyduğumda kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Durum kötüydü. Şu anda her şeyden çok yapmak istediğim şeyi -hayat hikâyemi yazmayı- asla yapamayacakmışım gibi hissetmiştim. Her zaman olduğum yere geri dönmüş gibiydim; bir şeyler yapmak istiyor ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. Hayallerim gerçekleşemeyecek kadar büyüktü. Hayatım boyunca evin dört duvarı arasına kapanmış ve bir okula gitmemiş bile görmemiş biri olarak nasıl bir kitap yazabilirdim ki? Böyle bir fikri düşünmek bile delilikti.
Robert Collis önümde oturup o korkunç yazıları okurken aklımdan bunlar geçiyordu. Bazen kendi kendine homurdanıyor, bazen ise başını eğmiş, öylece oturuyordu.
Birden durdu ve sandalyede oturuşunu dikleştirdi. Şaşkınlıkla başını kaldırdı. Yüzünde gördüklerinden hoşlanan bir gülümseme vardı.
“Güzel!” diye bağırdı heyecanla elini masaya vurarak. “Burada bir sürü yabani otun arasında bir gül gibi duran, taşların arasında küçük bir mücevher gibi parlayan bir cümle yazmışsın. Bu da bana, eğer nasıl yazacağını bilirsen yazabileceğini gösteriyor. Ben de bunu öğrenmek istiyorum.”
Sonra ayağa kalktı ve raftaki birkaç kitabıma göz attı. Başını iki yana salladı.
“İyi bir modern İngilizceyle yazmak istiyorsan modern İngilizce okuman gerekir, Christy. Dickens çok iyi ama… Edebi zevk, diğer tüm zevkler gibi değişir.”
Sonra bana getirdiği kitapları gösterdi ve hepsini masanın üzerine yaydı. L. A. G. Strong’un kısa öykülerinden oluşan bir kitap, Seán O'Faolain’in iki kitabı, edebiyatçı kardeşleri John Stewart ve Maurice Collis’in bazı kitapları ve dünyanın dört bir yanından ünlü edebiyatçıların eserlerinden oluşan altı ciltlik bir koleksiyon vardı.
“Bunlar sana iyi İngilizceyle nasıl yazı yazıldığını öğretir,” dedi.
Bana eğer yazar olmak istiyorsam yazmayı öğrenmem gerektiğini söyledi. Yazmanın resim yapmak kadar zor bir sanat olduğundan ve ustalaşmak için pratik yapmak ve yavaş yavaş kendine has bir üslup geliştirmek gerektiğinden bahsetti. Bana ne kadar zor olursa olsun, elimde iyi bir şey olduğunu söyledi: Yazmak istiyordum, buna eğilimim vardı ve bu, ilerledikçe geliştirebileceğim bir üsluba sahip olmak kadar önemliydi. Bir şeyi gerçekten iyi yapmak için, onu yapmaktan hoşlanmak gerekirdi. Arkasında hiçbir şey yoksa yaptığın şey işe yaramazdı. Bu şekilde yazmak, yemek olmadan tat almak gibiydi.
Sonra oturdu ve yazıları eline aldı, tekrar düşünceli bir şekilde baktı. Bir süre sessiz kaldı. Ateşin çıtırtısını, şöminenin rafındaki saatin gürültülü tik taklarını ve bahçenin karşısındaki mutfaktan gelen belli belirsiz sesleri duyabiliyordum. Sonunda konuştu.
“Christy,” dedi, dirseklerini masaya dayayıp öne doğru eğildi. Kâğıt yığınını işaret etti. “Bütün bunlar boşuna değildi. Okunamaz hâlde olabilirler ama boşuna değillerdi. Başka hiçbir işe yaramadıysa bile sana fikir üretme konusunda bol bol pratik kazandırdı. Tabii eğer hâlâ hikâyeni yazmak istiyorsan.” Durdu ve sorgulayan gözlerle bana baktı. Başımı kuvvetle salladım. Bu hikâyeyi yazmayı her şeyden çok istiyordum.
“Peki o zaman,” diye devam etti. “Öyleyse her şeye yeniden başlamalısın!” Artık konuşmaya, bana öğretmeye başlamıştı. Onun pek çok öğrencisi olan bir öğretmen olduğunu sonradan fark etmiştim. “Herhangi bir öykü yazmanın iki ilkesi vardır,” dedi. “Birincisi, anlatacak bir hikâyen olmalı, ikincisi de bunu öyle bir şekilde anlatmalısın ki okuyan kişi hikâyenin içinde yaşayabilsin. Şimdi sana bazı önemli noktaları anlatacağım: Mümkünse uzun bir kelime yerine kısa bir kelime kullan. Fırçayla resim yaptın, aynı şeyi kalemle yapmaya çalış. Pratik yap. Sadece buradaki odayı tarif et: Tuhaf sandalyeni, şu lekeli duvardaki resmi, kırık aynayı, kitapları, şu renkli fotoğrafı…”
O akşam ve sonraki birçok akşam, Dr. Collis bana yazmayı öğretirken onu daha önce hiç dinlemediğim kadar dikkatle dinledim. Söylediği tek bir şeyi bile unutmadım.
Sonunda yanıma geldi ve elimi sıktı. O anda hayatımda üstlendiğim en zor işe başlamak üzere olduğumu biliyordum ama arkamda bu adam varken bir gün bu işin bittiğini de göreceğimi biliyordum… Bunu güçlü tokalaşmasından anlamıştım.
Bölüm etkileşimi
