15. bölüm / 17
SOL AYAĞIMON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ACIMA DEĞİL, GURUR
Bölümler 17Şu an: ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ACIMA DEĞİL, GURUR
- 1 Christian Brown91 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM “A” HARFİ1.871 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM A-N-N-E1.487 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM “EV”2.103 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM HENRY2.247 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM KATRIONA DELAHUNT2.320 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM RESSAM1.293 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM ACIYAN BAKIŞ1.974 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM HAPİSHANE DUVARLARI2.488 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM LOURDES2.471 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM ANNEMİN İNŞA ETTİĞİ EV3.169 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM KISA BİR ZİYARET1.623 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM ACABA NE OLURDU?2.575 kelime
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KALEM2.490 kelime
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ACIMA DEĞİL, GURUR2.925 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM KLİŞELER VE SEZAR2.110 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM KIRMIZI GÜLLER ONUN İÇİN1.840 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merrion Caddesi Kliniği, daha önce de söylediğim gibi, Dublin Ortopedi Hastanesi’nin arkasında yer alan, varması oldukça zor, uzun ve dar bir spor salonundan ibaretti. Yoldan uzak konumu bir yana, içerisi de hakikaten çok sıkışıktı. Çocuklar da dâhil olmak üzere her şey birbirinin üzerindeydi. Bir duvara yaslanmış ve odanın neredeyse bir tarafını kaplayan büyük bir ahşap “kaydırak” dışında ekipman için fazla yer yoktu. Bu düzenek sadece çocukların eğlenmesi için değildi, başka bir amaca da hizmet ediyordu. Üstünde bir tür platform bulunan küçük bir merdiven vardı. Burada bazı çocuklar basamakları tırmanma ve merdivenden çıkarken raylara tutunmak için ellerini kullanma konusunda alıştırma yapmış oluyorlardı. Bu sayede aynı anda hem ellerini hem de ayaklarını kullanmayı öğreniyorlardı. Aslında bu, birçoğunun normal şartlar altında ellerini kollarını sallayarak ya da bir yerlere savrularak yapabilecekleri bir hareketti. Çocuklar o delikten aşağı kaydıkça yavaş yavaş gevşiyor ve hareket etme korkularının üstesinden gelmeyi öğreniyordu.
Ancak klinik gitgide kalabalıklaşmaya başlamıştı.
Dr. Warnants bir gün, “Böyle devam ederse çocukları çatıya çıkarmaya başlamak zorunda kalacağız,” dedi.
Öyle de yapacak gibi görünüyorlardı çünkü odadaki trafik çok yoğundu ve çocuklar bir düzine araba kornasından daha yüksek sesle bağırıyorlardı. O kadar kötüydü ki bazen düşüncelerimi bile güçlükle duyuyordum!
İşler iyice raydan çıkmaya başlamıştı ki birdenbire şehrin başka bir bölgesine, konumu daha elverişli bir yerde olan, daha büyük bir binaya taşınacağımızı duydum. Buranın çok küçük olduğunu bilmeme rağmen eski kliniğimden ayrılacak olmak beni üzüyordu. Orada pek çok iyi arkadaş edindiğim için duygusallaşmıştım. Oraya geldiğim ilk sabahı hatırladım: kahverengi ahşap duvarlar, yüksek pencereler, dışarıdaki ağaçların yapraklarından damlayan aralık yağmuru… Ve Sheila…
Tam da bu sıralarda Dr. Warnants bizi bıraktı. Yurt dışında bulduğu bir işe başlamak üzere aramızdan ayrıldı. Onun gidişine hepimiz üzüldük ama nedense onun içinde bir “gezme arzusu”, uzak yerlere seyahat etme dürtüsü olduğunu hissetmişimdir. Ondan en son haber aldığımda Uzak Doğu’daydı, kendi deyimiyle “gün ortasında güneşin altında sıcaktan eriyordu”.
Kısa bir süre sonra Bay Gallagher da Kanada’ya gitti. Âdeta ortadan yok oldu. Ondan bir daha hiç haber alamadım. Görünüşe göre klinik tam da gelişmek üzereyken en yetenekli iki çalışanını kaybetmişti.
Üç yıl önce sıcak bir yaz sabahı yeni kliniğe ilk adımımızı attık. Bull Alley Sokağı denilen bir yerdeydi. Dışarıdan baktığımda büyük, kırmızı tuğlalı, çok yüksek, güzel kemerleri ve tepesinde bir tür yeşil kubbesi olan bir binaydı. Önünde çok sayıda büyük penceresi ve her tarafında ferforje parmaklıkları vardı. Eski kliniğe kıyasla gerçekten de çok “şaşaalı” bir yerdi.
İçerisi daha da güzeldi. Binanın tamamı bize ait değildi, sadece üç odası için anlaşmıştık. Ancak odalar genişti, güneş alıyordu ve herkesin hareket edebileceği kadar alan vardı. Her şey çok daha iyi organize edilmişti. Sonuç olarak personel ve hasta sayısı arttı, tedavi ve ilerleme çok daha iyi bir hâle geldi. Tedavi odası, sınıf ve oyun odası olmak üzere üç farklı odamız vardı. Tedavi odasında tabii ki egzersizlerimizi yapıyorduk; bu egzersizler genellikle on beş, bazen de yirmi çevreye uzanıp fizyoterapistlerin talimatlarını yerine getiriyordu. Çocuklar yerde sıra sıra yatarken çok sayıda kafası, kolu ve bacağı olan ve hepsi birlikte hareket eden dev bir yılan gibi görünüyorlardı.
Sınıfta, “farklılıkları” nedeniyle ablaları ve ağabeyleriyle birlikte normal okullara devam edememiş ve eğitimi geride kalmış çocuklara, böylesine zor bir görev için özel olarak eğitilmiş nitelikli bir öğretmen tarafından sıradan bir ilköğretim eğitimi veriliyordu. Böylece bir uçurum daha aşılıyor, bu çocukların sıradan insanlarla sıradan bir iletişim kurmalarına yardımcı olacak bir bağ daha kuruluyordu. Onlar da “okula gidebildikleri”, kitaplara ve sıralara sahip oldukları ve kardeşleri gibi sayıları öğrenebildikleri için kendileriyle gurur duyuyorlardı. Her zaman öğretmenleriyle ve öğretmenlerinin onlara nasıl yardımcı olduğuyla övünürlerdi. “Sıradan” okullardaki çocukların aksine onlar asla “dayak yemezlerdi”. Onların okulunda öğretmenleri ellerinden geldikçe zihinlerine odaklanırdı. Bu şekilde, kendilerini normal çocuklardan daha aşağı hissetmek yerine, kendilerini onlara denk olarak görmeleri öğretilirdi.
Oyun odasında pek çok şey oluyordu. Burada “oyun” kelimesinin iki anlamı vardı: Aynı zamanda iş anlamına da gelirdi. Oyun adı altında çocuklara doğru el ve ayak hareketlerini geliştirmeleri ve yanlış olanları değiştirmeleri öğretilirdi. Dışarıdan bakan bir yabancıya, çocuklar sadece masalarda oynuyor, sıradan çocuklar gibi koşuşturuyor ve her zaman çok fazla gürültü yapıyorlarmış gibi görünürdü. Öyleydi de. Sıradan çocuklar gibi hareket etmeleri ve davranmaları için yüreklendirilirlerdi. Çocuklar mutlu bir şekilde etrafta koşuştururken tedaviye başladıkları zamanlardaki gibi yanlış fiziksel hareketlere geri dönmemeleri için uzmanlar tarafından sürekli izlenirlerdi. Etrafta koşuşturmak onlar için yeterli değildi; onlara düzgün bir şekilde koşuşturmaları, oynamaları ve odanın içinde doğru şekilde birbirlerini kovalamaları öğretilmeliydi. Doğal hareket etme becerilerinden mahrum kaldıkları için bunun yerine doğal olmayan yanlış hareketler geliştirmişlerdi. Oyun odasında en küçüğünden en büyüğüne kadar her hareketi mümkün olduğunca doğal ve özgür bir şekilde yapmayı öğrenirlerdi. Onlar için “kolay” denen bir şey yoktu. Yerden bir parça tebeşir almak bile bazı çocuklar için korkunç güç bir işti. İşin tekniğini hiç öğrenmemiş birinin ip üzerinde yürünmesi kadar zordu.
Neredeyse kurulduğu günden beri kliniğe geldiğim için, onu bir şekilde benim bir parçam, hayatımın gerekli bir parçası olarak görmeye başladım. Burayı sadece rahatsızlığımı tedavi ettirmek için geldiğim bir yer, doktorlar ve beyaz önlüklü fizyoterapistlerle dolu bir “tıp merkezi” olarak görmüyordum. Doktorları ve çalışanları beyaz önlüklüydü, uzun koridorları ve soğuk mermer duvarları vardı. Bunların hepsi vardı ama bunların yanı sıra klinik başka bir şeye daha sahipti. Verimliliğin yanı sıra ruhu, soğuk bilimsel doğruluğun yanı sıra gerçek insan sıcaklığına da sahipti. O soğuk beyaz önlüklü insanların çok sıcak kalpleri vardı ve yaptıkları işte sıcak bir kalp paha biçilmez bir değerdi. Bu, en az tıbbi becerileri kadar önemliydi çünkü sıradan hastaları olmadığı için yaptıkları da sıradan bir iş değildi. Onlar sadece “hastaları” tedavi eden “sağlık personelleri” değildi, Yalnızca “fiziksel” başlığı altında özetlenemeyecek pek çok büyük sorundan muzdarip bir grup insanla derinden ve içtenlikle ilgilenen insanlardı.
Tıbbi tedaviye olduğu kadar, hatta belki de ondan daha fazla, güvene ve dostluğa ihtiyacımız vardı. Bizi rahatsız eden sadece kaslarımız ve uzuvlarımız değildi; bazen zihnimiz, iç benliğimiz de bükülmüş kollarımız ve bacaklarımızdan daha fazla ilgi isterdi. Çarpık bir ağzı ve yamuk elleri olan bir çocuk, özellikle de bu sorunlara müdahale edilmeden büyümesine izin verilirse çok hızlı ve kolay bir şekilde hem kendisine hem de genel olarak hayata karşı bir dizi çarpık tutum geliştirebilirdi. Normal çocuklara kıyasla “farklı” olduğu fikrinin zihninde kök salmasına izin verilirse bu fikir onunla birlikte ergenliğe ve nihayetinde erkekliğe kadar büyür, böylece hayata bedeni kadar çarpık bir zihinle bakardı. Hayat onun için sadece kendi “çarpıklığının”, kendi duygusal acısının bir yansıması hâline gelebilirdi.
Klinikte ise durum farklıydı. Burada, tabiri caizse “biz bizeydik”. Etrafımız bizimkine benzer ve çoğu zaman bizden daha kötü engelleri olan insanlarla çevriliydi ve böylece bu “farklılığımızın” aslında o kadar da farklı olmadığını görüyorduk. Kendimizi dışlanmış ve başkalarına yük olan insanlar olarak görmekten yavaş yavaş bizi anlayan, hayatlarını bize yardım etmeye ve kendimizi daha iyi anlamamızı sağlamaya adamış insanların var olduğunu fark ediyorduk. Böylece sonunda hastalığımızdan muhteşem bir şey ortaya çıkıyordu.
Kliniğe devamlı gelen çocuklardan biri olan Bernie, herkesin olduğu gibi benim de en sevdiğim çocuklardan biriydi. Kliniğin “umutsuz” vakalar için bile neler yapabileceğinin mükemmel bir örneğiydi.
Kliniğe gelen ilk hastalardan biriydi. Onu ilk gördüğümde sadece iki yaşındaydı. Her sabah aynı ambulansla kliniğe gelirdik. O zamanlar çok küçüktü ama çok kötü bir durumdaydı. Önümdeki sedyede yatarken ben de onu izlerdim, ama tek görebildiğim küçücük suratından dışarı bakan gözleriydi. O kadar küçüktü ki gözleri onun en büyük parçasıymış gibi görünürdü. Sıcaklığı yokmuş, canlı değilmiş gibi tamamen hareketsiz yatardı. Sadece soğuk ve etrafına karşı duyarsız görünen, kaskatı kesilmiş, büzülmüş bir şeye benzerdi. Onun bir insan olduğunu belli eden tek yeri gözleriydi. Geri kalan her yeri battaniyeye sarılmış bir oyuncak bebek gibiydi.
Yavaş yavaş, günbegün, “buzları çözülüyormuş” gibi daha fazla canlılık göstermeye ve etrafında olup bitenlere daha fazla ilgi duymaya başlamıştı.
Kendisi için özel olarak hazırlanmış egzersizlerle iyi bir aşamaya geldi ve bugün Bernie, kliniğin en canlı hastalarından ve en güzel örneklerinden biri oldu. Kendisiyle ilgilenen fizyoterapist Bayan Dorothy Henderson’ın özenli eğitimi sayesinde Bernie, bir tahta parçası gibi hareketsiz bir giysi yığınından, gevezelik etmeye ve kıkırdamaya başlayan canlı, sevimli birine dönüştü. Bayan Henderson ona “tatlı dilli kız” diyordu. Bu alanda neler yapabileceğini “göstermeye” oldukça hevesliydi. Küçük çocuklardan birinin yattığı yere sürünerek gitmek, yanına çömelmek ve zavallı çocuğun performansı hanımefendinin onayını almazsa bir iki tokat atmak da dâhil olmak üzere ona “egzersizlerini” yaptırmaktan daha çok sevdiği bir şey yoktu.
Bazen Dorothy aşırı hırslanır, sürünerek odanın öbür ucuna gider ve benim üzerimde de denemeler yapmaya çalışırdı. Ama bana “bacağımı bükmemi”, “karnımı çekmemi” ve “kalkmamamı” emrettiğinde tepkisiz davranıyor ve sırıtarak onu sinir ediyordum.
Ben de klinikte geçirdiğim son iki yıl içinde kendimi oldukça geliştirmiştim. Bana öğretmeleri gereken ilk şey gevşemekti. Bu kulağa kolay gelebilir ancak benim için sabah egzersizlerinin en zor kısmı buydu. Gevşemek, sadece yatağa ya da yere uzanıp kütük gibi kalmak kadar basit değildi. Tam gevşeme, normal insanların bile çok azının sahip olduğunu iddia edebileceği bir şeydi. Kişinin kaslarını tamamen gevşetmesi, onları ıslak kâğıt gibi yumuşatabilmesi için önce zihnini gevşetmesi gerekirdi. Düşüncelerin serbestçe dolaşmasına izin vermeli, herhangi bir bilinçli yönlendirme veya belirli bir nesneye yönelme olmaksızın istediği yere gitmesine olanak tanınmalıydı. Bu benim için neredeyse imkânsız bir şeydi. Çok huzursuz bir zihnim vardı. Yalnızca uyuduğum zamanlarda rahatlayabiliyordum ama sağlam bir uyku çekebildiğim de söylenemezdi! Kollarımı ve bacaklarımı hareketsiz tutmayı başardığımda bile bu her zaman gevşeyebildiğim anlamına gelmiyordu, uzuvlarımı gererek hareketsiz tutuyor olabilirdim. Gevşemiş gibi görünmek kolaydı, ancak öyle hissetmek o kadar da kolay değildi. Kendinizi rahatlatmaya zorlamak da oldukça berbat bir şeydi çünkü bu şekilde dikkatinize odaklanırdı. Bu şekilde, kendilerini normal çocuklardan daha aşağı hissetmek yerine, kendilerini onlara denk görmeleri öğretilirdi.
Artık klinikte pek çok şey oluyordu. Burada “oyun” kelimesinin iki anlamı vardı: Aynı zamanda iş anlamına da gelirdi. Oyun adı altında çocuklara doğru el ve ayak hareketlerini geliştirmeleri ve yanlış olanları değiştirmeleri öğretilirdi. Dışarıdan bakan bir yabancıya, çocuklar sadece masalarda oynuyor, sıradan çocuklar gibi koşuşturuyor ve her zaman çok fazla gürültü yapıyorlarmış gibi görünürdü. Öyleydi de. Sıradan çocuklar gibi görünürlerdi. Çocuklar mutlu bir şekilde etrafta koşuştururken tedaviye başladıkları zamanlardaki gibi yanlış fiziksel hareketlere geri dönmemeleri için uzmanlar tarafından sürekli izlenirlerdi. Etrafta koşuşturmak onlar için yeterli değildi; onlara düzgün bir şekilde koşuşturmaları, oynamaları ve odanın içinde doğru şekilde birbirlerini kovalamaları öğretilmeliydi. Doğal hareket etme becerilerinden mahrum kaldıkları için bunun yerine doğal olmayan yanlış hareketler geliştirmişlerdi. Oyun odasında en küçüğünden en büyüğüne kadar her hareketi mümkün olduğunca doğal ve özgür bir şekilde yapmayı öğrenirlerdi. Onlar için “kolay” denen bir şey yoktu. Yerden bir parça tebeşir almak bile bazı çocuklar için korkunç güç bir işti. İşin tekniğini hiç öğrenmemiş birinin ip üzerinde yürünmesi kadar zordu.
Neredeyse kurulduğu günden beri kliniğe geldiğim için, onu bir şekilde benim bir parçam, hayatımın gerekli bir parçası olarak görmeye başladım. Burayı sadece rahatsızlığımı tedavi ettirmek için geldiğim bir yer, doktorlar ve beyaz önlüklü fizyoterapistlerle dolu bir “tıp merkezi” olarak görmüyordum. Doktorları sadece bedensel gerginlik artıyor, bu da gerçek rahatlamadan giderek uzaklaşmaya sebep oluyordu. Etrafımda olan biten her şeyin her zaman yoğun bir şekilde farkındaydım: Gürültü, ışık ve gölgenin karşılıklı etkileşimi ve değişimi, etrafımdaki insanların yüzlerindeki hazı keskin ifadeler, ses tonları ve üsluplarının değişimi. Bunların hepsini göle düşen çakıl taşları gibi açık ve net bir şekilde zihnime kaydediyordum.
Gerçek anlamda gevşemeyi öğrenene kadar, benim gibi diğerlerinin de aynı destekle yapamayacağı bir şeyi başardığıma kendimi ikna edemeyecektim. Bugün, şu anda kliniği yöneten Dr. Mary O'Donnell ve kadroyu oluşturan üç fizyoterapistten biri olan Bayan Barbara Allen’ın denetiminde çalışarak küçük Dorothy için kullandıklarına benzer ama daha büyük ölçülerde özel yapım kayaklarla yürümeyi ve ellerimi daha fazla kullanmayı öğrenme aşamasına geldim.
Kliniğin en eski üyesi Bayan Frances Prince’ti. O, kliniğin bir nevi “annesi”ydi. Kliniğin geleceğinin henüz belirsiz olduğu günlerde aramıza katılmıştı ve o zamandan beri bizimleydi. O yanımdayken bazen kötü bir sabahta hissettiğim gibi “kaçmak” ya da kaytarmak gibi şeyler yapamazdım. Masada otururken bana yapacak bir sürü iş bulmayı asla ihmal etmezdi. Örneğin plastik hamurdan şekiller yaptırırdı ama tabii bunlar genellikle hayal edilebilecek en biçimsiz şekiller olurdu! Ağırlıkları bir elimden diğerine geçirmemi ve bunun gibi bana iyi gelebilecek bir sürü değişik el egzersizi yapmamı isterdi.
Konuşmak, benim için her zaman insanlarla sıradan bir iletişim kurma çabamın önündeki en büyük engellerden biri olmuştur. Fiziksel engelimin bana en çok acı veren yönü buydu çünkü insan konuşamadığında pratikte kaybolmuş sayılır; diğer insanlarla arasına kalın duvarlar örülür, milyonlarca şey söylemek isteyip bir tanesini bile söyleyemez. Yazmak çok güzel bir şey olsa da bazı duygular vardır ki sadece yazılı kelimelerle anlatılamaz ya da “hissettirilemez”. Yazı, sonsuza kadar kalıcı olabilir ama iki insan arasındaki boşluğu kapatan bir köprü olan ses gibi etkili olamaz. Yeryüzündeki en güzel kitabı yazmaktan-sa bir dostamla bir saatlik hararetli bir tartışmayı ya da bir kızla birkaç dakikalık yumuşak bir sohbeti tercih ederdim.
Ama artık daha çok konuşabiliyor, daha az homurdanıyordum. Eski homurtularım biraz daha aklı başında seslere dönüşmeye, biraz daha net olmaya başladı. Bu, kliniğin konuşma terapisti Dr. Patricia Sheehan’nın benzersiz ve özel ilgisi sayesinde oldu.
İtiraf etmeliyim ki bu tedaviye başladığımızda birtakım endişelerim vardı. Yaptığımız işin “konuşma terapisi” gibi büyük bir adı vardı ama öyle basit yöntemleri takip ediyorlardı ki herhangi birinin zaten bunları yapmayı akıl edebileceğini düşünüyordum. Her şey çocuk oyuncağı gibi görünüyordu.
Ne kadar da yanılmışım! Yöntemler basitti -zaten amaçları da buydu- ama sonuçları muazzamdı. Öğrendiğim ilk şey doğru ve derin nefes almaktı. Bana nasıl olduysa kısa ve sık nefes alma alışkanlığı edinmiş olduğumu ve bunu değiştirmemiz gerektiğini söyledi. Nefesimi nasıl kontrol edeceğimi öğrenmezsem asla düzgün konuşamayacaktım.
Beni hemen eğitime aldı. Aldığım ilk nefes dersi baloncuk üflemekti! Bir sabah sabunlu suyla dolu küçük bir teneke kutu getirdi, cebinden saplı küçük bir metal halka çıkardı, suya daldırdı ve sonra bana halkanın içinde oluşan sulu tabakayı üflememi söyledi. Bunun bir şaka olduğunu düşünerek ona baktım. Ama onun ciddi olduğunu gördüm ve bir nefes aldım, dudaklarımı büzdüm ve üfledim. Anında parlak renkli baloncuklar etrafa yağmaya başladı. Biri burnumda, diğeri gözümde patladı ve doktorun saçlarında düzinelerce baloncuk olduğunu fark ettim! “Sonsuza kadar baloncuklar yapacağım” diye bir şarkı mırıldanmaya başladım.
Çok geçmeden işler biraz zorlaşmaya başladı. Kliniğe gelen bir başka yetişkin hasta olan arkadaşım John ile bana, oldukça yeni bir yöntemle nefes alışlarımızı artırmayı ve derinleştirmeyi öğrettiler. Bunun için bir şişeden diğerine bir tüp aracılığıyla su üflüyorduk. İki şişe de hava geçirmezdi ve birinden diğerine kauçuk bir tüp uzanıyordu. Bunun her iki ucu da mantarların içine yerleştirilmiş iki küçük cam silindire bağlıydı. Şişelerden biri renkli suyla doldurulacaktı ve yapmamız gereken şey, dolu şişenin içindekileri bağlantı borusundan boş şişeye üflemek ve yavaş yavaş doldurmaktı.
Kulağa basit geliyor olabilir ama gerçekten çok zorlanmıştım. Eski peri masalındaki büyük kötü kurt gibi yüzüm kıpkırmızı olana kadar üfledim durdum ama boş şişeye sadece birkaç damla su dökülmüştü. Sıra John’a geldi ve birkaç saniye içinde bir şişedeki tüm suyu diğerine üfledi, çünkü John’un çok güçlü ciğerleri vardı. Kendi adıma büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Zaman geçtikçe su üfleme işinde biraz daha iyi olmaya başladım, yine de hâlâ onunla boy ölçüşemezdim.
Birkaç ay sonra konuşmamın önemli ölçüde iyileştiğini fark ettim: Her kelimeyi yavaş ve belirgin bir şekilde telaffuz etmeye, söylemek istediklerimi sakin bir şekilde ve her zamanki telaşıma kapılmadan söylemeye daha fazla özen göstermeye başladım. Eğer acele etmez ve bir kelimeyi net bir şekilde söyleyemezsem de telaşa kapılmazsam artık oldukça iyi konuşabiliyordum. Temel olarak konuşma güçlüğü yaşıyor olmamın nedeni benim bu kaskatı tutumumda yatıyordu. Ne zaman yabancı biri benimle sohbet etmeye kalkışsa kanım hızla yanaklarıma hücum etmesine neden olan o tuhaf, yakıcı panik ve utanç duygusunu her kez yendiğimde, sorunumun temel nedenini yok edecektim.
Daha büyük bir öz güven ve daha az öz bilinçle konuşuyordum. Başkalarının beni anlayacağı şekilde konuşamazsam asla tam ve sağlıklı bir sosyal yaşam süremeyeceğimi biliyordum. Bu amaca ulaşmak için çok çalışmalı ve uzun süre pratik yapmalıydım. Kolay olmayacaktı ve bu alanda kusursuz olmayı da BBC’de bir iş bulmayı beklemiyordum ancak Dr. Sheehan yönetiminde kaydettiğim büyük ilerleme sayesinde yeterince çabalarsam bunun imkânsız olmadığını görmüştüm. Denemeye devam etmekten vazgeçmeyecektim.
“Örnek hasta” olarak tanımlanamayacak biri olmama rağmen çalışanlar bana karşı hep çok sabırlı davranırdı. Bayan Henderson tembellik etmeye çok meyilli olduğumu ve klinikteki işlerime yeterince ciddiyetle asılmadığımı söylerdi. Ona karşı çıkmak ister ama bunu yapamaktan korkardım çünkü söyledikleri doğruydu. Pek çok açıdan yeterince çaba göstermediğimi ya da en azından az önce size söylediğim ve sizi inandırdığım kadar çaba göstermediğimi biliyordum. Ancak bunun nedeni tedavime hak ettiği ciddiyet ve önemi vermemem değildi çünkü her sabah klinikte geçirdiğim o birkaç saatin tüm günümün en önemli kısmı olduğunu biliyordum. Bazı açılardan tembel de olabilirdim. Ama belki biri yeterince dikkatli bakarsa içimdeki o yazarın da bunula çok ilgisi olduğunu görebilirdi.
Yerde kıvranan ve topuklarıyla havayı döven küçüklerden, odanın içinde kovalamaca oynayan ve arada sırada birbirlerinin üzerine yuvarlanan büyüklere kadar klinikteki bütün çocuklar mutluydular. Çocuklar pazartesi cuma arası haftada iki ya da üç gün, bazen haftanın her sabahı gönüllüler tarafından arabayla kliniğe getirilip götürülüyordu. Evlerinden çıkıp kliniğe gitmek için can atarlardı ve çocuklarla şoför arasında genellikle derin ve çok dokunaklı bir bağ oluşurdu. Öğle vakti şoför onları tekrar evlerine götürmek için geldiğinde, hareket edebilen çocuklar şoförün -kadın ya da erkek- etrafına toplanır ve heyecanla sabah neler yaptıklarını anlatır, hareket edemeyenler ise sadece bağırır ve yattıkları yerden mutlu bir şekilde tekmeler atardı. Çocukların her biri kliniğe gelmeyi çok severdi çünkü burada sadece tedavi görmekle kalmaz -ki bu tek başına yeterli değildi- aynı zamanda her şeyden çok ihtiyaç duydukları ilgiyi ve sadece nazik sözlerden daha derine inen bir anlayışı bulurlardı. Üstelik burada gördükleri muamelede acıma duygusuna yer yoktu.
Kadın çalışanlardan Dr. Mary O'Donnell, Dr. Patricia Sheehan, Bayan Frances Prince, Bayan Dorothy Henderson, Bayan Barbara Allen, Bayan Joyce McCrory ve öğretmenimiz Bayan Una Kennedy muhteşem bir iş çıkarmışlardı ve öyle yapmaya da devam ediyorlardı. Hepsi etrafına dostluk ve anlayış yayıyordu. Öğrencileri zaman zaman tembelleştiklerinde veya dikkatsizleştiklerinde biraz sert olmaları gerekse de bu sertlik asla soğukluğa dönüşmezdi çünkü ne kadar katı olurlarsa olsunlar hepsinde bir ışık görebilirlerdi. Çocuklarla ilgilendikleri sırada birbirlerine bakarken yüzlerinde ve gözlerinde bir parıltı belirirdi. Çünkü kliniğe girdikleri anda oranın ruhuna da nüfuz etmiş olurlardı. Kliniğin ruhu insanı canlandıran ve bir dalga gibi içinden akıp giden, gözden göze ve kalpten kalbe yayılan bir ruhtu ve bu ruhta acıma değil gurur vardı.
Bölüm etkileşimi
