SOL AYAĞIM kitap kapağı

6. bölüm / 17

SOL AYAĞIM

BEŞİNCİ BÖLÜM ​KATRIONA DELAHUNT

Vaveyla Yazarı: Ela 🌺

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: BEŞİNCİ BÖLÜM ​KATRIONA DELAHUNT

Dünyamın temeli sarsılmıştı sanki. Hayat çürümüş gibiydi. Her şey onları gördüğüm ve hissettiğimden çok farklı geliyordu.
Artık nadiren mutlu oluyordum. Mutfaktaki pencerenin önünde oturuyor, evin dışındaki yolda futbol maçı yapan kardeşlerimi ve arkadaşlarını seyrediyor, Peter’ın sık sık attığı golleri izliyordum. Bazen içlerinden bazıları gülümser ve bana el sallardı. Ben de onlara el sallamaya çalışırdım ama kolumu kaldırdığımda yana doğru fırlar ve pencerenin çerçevesine çarpardı. Sonra kendimi arkamdaki kanepeye atar ve yüzümü köşesine gömerdim.
Artık on yaşındaydım; yürüyemeyen, konuşamayan, beslenemeyen ya da giyinemeyen bir çocuktum. Çaresizdim, ama gerçekten ne kadar çaresiz olduğumu yeni yeni anlamaya başlamıştım. Hâlâ kendim hakkında hiçbir şey bilmiyordum: Diğerlerinden "farklı" olduğum gerçeğinin ötesinde hiçbir şey bilmiyordum. Beni neyin farklı kıldığını ya da neden farklı olduğumu anlamıyordum. Sadece diğerleri gibi koşamayacağımı, futbol oynayamayacağımı, ağaçlara tırmanamayacağımı ve hatta karnımı doyuramayacağımı biliyordum.
Bunun nedenini anlayamıyordum. Bu konuda net bir şekilde düşünemiyordum bile, sadece hissedebiliyordum. İçimde, derinlerde bir yerde hissediyordum; bu hissettiğim şey çocuk aklımın tüm fantezilerini ve hayallerini ince ve keskin bir iğne gibi delik deşik ediyor, beni sakat olduğum gerçeğinden kaçamayacağım kadar güçsüzleştiriyordu.
O zamana kadar kendim hakkında hiç düşünmemiştim. Doğru, bazen diğerleri gibi olmadığıma dair belli belirsiz bir his, zihnimde gelip giden huzursuz bir tür kıpırdanma oluyordu. Ama bu, her şeyin parlaklığı içinde sadece karanlık bir noktaydı ve kısa sürede o fikri bir kenara atmaya alışmıştım. Kardeşlerimle oynamaya devam etmiş, gördüğüm azıcık hayatın tadını çıkarmış, tüm bu süreçte kim olduğumla ilgilenmemiştim.
Ama şimdi durum farklıydı. Şimdi her şeyi eğlenceye hevesli ve merakla dolup taşan küçük bir çocuğun gözleriyle değil; bir sakatın, kendi sıkıntısını henüz keşfetmiş bir sakatın gözleriyle görüyordum.
Peter’ın ellerine baktım. Güçlü, kare biçiminde parmakları olan kahverengi elleri vardı, sabit durabiliyorlardı. Herhangi bir şeyi sıkıca kavrayabilir ya da bir kestaneyi havaya atıp tutabilirdi.
Sonra kendi ellerime baktım. Bükülmüş, çarpık parmakları olan tuhaf, yamuk ellerim vardı. Sabit duramıyorlar, sürekli seğirip titredikleri için bir çift insan elinden çok kıpırdayan iki yılana benziyorlardı.
O ellerden, aynada gördüğüm sallanan başımın ve yamuk ağzımın görüntüsünden nefret ediyordum artık. Öyle ki kısa süre sonra aynadan nefret etmeye ve korkmaya başladım. Bana çok şey anlatıyordu. Diğer insanların bana her baktıklarında ne gördüklerini görmemi sağlıyordu; ağzımı açtığımda dudaklarım yana doğru kayıyor, beni çirkin ve aptal gösteriyordu, konuşmaya çalıştığımda sadece salya akıtıp homurtular çıkarabiliyordum, söylemeye çalıştığım her kelimede çenemden aşağı tükürükler akıyordu, başım sürekli titriyor ve bir yandan diğer yana sallanıyordu, gülümsemeye çalıştığımda tek yapabildiğim yüzümü buruşturmak ve gözlerimi büzmekti, böyle olduğu için de yüzüm çirkin bir maske gibi görünüyordu.
Gördüklerim karşısında dehşete kapıldım, çünkü böyle göründüğümü hiç düşünmemiştim. Daha önce de aynalara bakmıştım ama neye bakacağımı bilmediğim için tuhaf bir şey görmemiştim. Şimdi aynaya her baktığımda aynı garip yüz bana bakıyordu. Bir gün gözyaşları içinde yatağıma tırmandım, sol ayağımı kaldırdım ve duvarda asılı duran küçük aynayı çıkarıp yere attım. Paramparça oldu.
Çarpma sesini duyan annem merdivenlerden koşarak çıktı ve bana ne olduğunu sordu. Ayağımla kırılmış camların olduğu yeri işaret ettim, kırık parçalar perdeli pencerelerden gelen güneş ışığında elmas gibi parlıyordu.
"Bu yedi yıl sürecek kötü şans demek," dedi gülümseyerek. Kırık cam parçalarını süpürdü.
Birkaç hafta sonra annem bana yeni bir araba almayı başardı, bu sefer güzel bir yastıklı koltuğu ve lastik tekerlekleri olan gerçek bir tekerlekli sandalyeydi. "Artık tekrar dışarı çıkabilirsin," dedi bana mutlulukla. Hiçbir şey söylemedim.
Ertesi gün, kendi deyimleriyle yeni arabamla "haya atmaya" hevesli kardeşlerim beni bir kez daha sokağa çıkardılar. Tüm eski dostlarımız etrafımda toplandı ve her biri sırayla beni yeni arabamla itmeye başladı.
İçlerinden biri elini arabanın parlak siyah deri koluna sürerek, "Bunun da adı Mike olsun," diye önerdi.
"Hayır," dedi Peter burnunu havaya kaldırarak görkemli bir şekilde. "Sylvester olacak."
O gün beni futbol maçı izlemeye götürdüler. Tıpkı eski günlerdeki gibiydi. Tüm "çete" etrafımdaydı, şakalar yapıyor ve o gece hangi oyunları oynayacaklarını düşünüyorlardı. Ama artık eskisi gibi hissetmiyordum. İçimden ya da hayattan bir parça kopmuştu sanki, hangisi olduğunu bilemiyordum. Onarlayken eskisi gibi gülemiyordum. Bende bir tuhaflık fark edip etmediklerini anlamak için yüzlerine bakıp duruyordum. Ne zaman yanımdan yabancı biri geçse yüzümü saklıyordum ama önce yüzüme sonra ellerime baktıklarını, yolda ilerlerken yanlarında kim varsa başlarını anlamlı bir şekilde salladıklarını ve gözden kaybolana kadar bana baktıklarını görmeden edemiyordum.
Sokaktaki insanların o bakışları yüreğimi delip geçiyordu. Kardeşlerim fark etmediğimi düşünüyorlardı ama fark etmiştim. Eski arabamın bozulmasından sonraki birkaç hafta içinde bile, bedenim olduğu kadar zihnen de değişmiştim. Evimin dışında karşılaştığım insanlara karşı daha hassas, daha endişeli hâle gelmiştim. Etrafımda oyunlar oynayan kardeşlerime ve arkadaşlarıma aptal aptal bakıyordum. Artık homurdanmıyordum bile. Oyunları bana hiç mi hiç eğlenceli gelmiyordu. Oyunlara katılmak yerine yalnızca bir seyirciye dönüşmüştüm.
O günden sonra, belki yılda en fazla bir ya da iki kez evden çıktım. O zamanlarda bile beni sadece evlerin ya da insanların olmadığı sessiz ve ıssız yerlere götürmelerine izin verdim. Kardeşlerim beni evde tutan şeyin ne olduğunu anlamıyorlardı. Onlarla dışarı çıkmam ve eskisi gibi eğlenmem için bana yalvarıyorlardı ama ben sadece başımı sallayıp onlara gülümsüyordum. Sonra onlar da kafalarını kaşıyıp omuzlarını silkiyor ve dışarı çıkıyorlardı.
Annem bendeki değişikliği fark etmişti ve sanırım bunun nedenini biliyordu ama hiçbir şey söylemedi. Beni evdeki herkesten daha iyi anlıyordu. Onu kandıramazdım çünkü mutlu ya da üzgün olduğumu her zaman esrarengiz bir şekilde anlardı, sanki hissettiklerimin yarısını hissedebiliyordu. Artık neredeyse her zaman üzgün, huysuz ve kendi içime kapanık olduğumu görüyordu. Eskisi gibi evin içinde gezinmiyor, onun yerine büyük koltuğa kıvrılıp oturuyor, ateşe ya da sadece duvara bakıyordum.
Böyle hissetmemem için annem çok uğraştı, çünkü yalnız olduğumu görüyordu ve yalnızlığın benimle kalmasına izin verirse beni ne gibi bir tehlikenin beklediğini biliyordu. Bu yüzden benim için küçük eğlenceler düzenledi, gazetelerdeki hikâyeleri sol ayağımda tuttuğum kurşun kalemle altı kuruşluk ucuz kâğıtlara yazmak gibi. Hikâyeleri doğru kopyalayıp kopyalamadığımı görmek için onları gözden geçirirdi. Yazım berbattı: Kocaman, yana yatmış, aralarında nokta, tire ya da virgül olmayan büyük harflerle yazardım ve tabii ki hiçbir yerde soru ya da ünlem işareti diye bir şey yoktu.
Bu, günlerimi geçirmeme yardımcı olsa da kalbimde kök salmaya başlayan o korkunç tatminsizlik hissini yok edemiyordu. Yazmak, daha doğrusu kopyalamak iyiydi; en azından okumaya ilgi duymama yardımcı oluyordu. Ama yeterli değildi. Başka bir şey istiyordum, içimde kabaran sinirsel enerjinin, gerginliğin ve zihinsel gerilimin bir kısmını aktarabileceğim bir şey. Çok geçmeden başkalarının yazdıklarını kopyalamaktan yoruldum ve kendimi ifade edebileceğim başka bir yol aramaya başladım. Kendimi çok fena hâlde sıkışmış hissediyordum.
Artık on buçuk yaşındaydım ve gittikçe daha derinlere gömülmeye başlamıştım. Annem çok şey denedi ama hiçbir şey beni bu derin uykumdan uyandıramadı, hiçbir şey eskiden olduğum o mutlu çocuğu geri getiremedi. O artık yoktu. Onun yerine, sınırları cam kırıkları kadar keskin ve telgraf telleri kadar gergin olan, endişeli, sessiz, iri gözlü bir yaratık vardı.
Sonra bir Noel’de içimizden birine -sanırım Paddy’ye- Noel Baba’dan bir kutu boya geldi. Aynı yıl bana da bir kutu oyuncak asker gelmişti ama Paddy’nin o harika renklerdeki boyalarını ve uzun, ince kıllı fırçasını gördüğüm anda onlara âşık olmuştum. Benim olmalarını istedim. Mavi, kırmızı, sarı, yeşil ve beyazdan oluşan küçük katı boya blokları beni büyülemişti. Günün ilerleyen saatlerinde oturup Paddy’nin eski bir ayakkabı kutusundan kopardığı beyaz bir karton parçası üzerinde boyalarla bir şeyler yapmaya çalışmasını izledim, ama tek yapabildiği karman çorman şeyler çizmekti ve tuhaf bir şekilde ona kızdım. Biraz da kıskandım.
"Offf, yapamıyorum!" diye homurdanarak fırçasını yere fırlattı. "Kız işi bu."
Fırsat bu fırsattı. Kurşun asker kutumu ayağımla ona doğru ittim, homurdanarak boyalarıyla "değiş tokuş" etmesini önerdim.
"Olur!" diye bağırdı Paddy, böyle bir kız oyuncağından kurtulduğuna sevinmişti. "Ama fırçaları nasıl kullanacaksın?"
Bunu ben de bilmiyordum ama sol ayağımı kaldırdım ve gülümsedim.
Noel’in tüm heyecanı geçene kadar boyalarımı bir kenara kaldırdım. Sonra sakin bir öğleden sonra mutfakta annem ve benden başka kimse yokken sürünerek onları sakladığım yere gittim, kapıyı ayağımla açtım ve küçük siyah boya kutusunu çıkarıp önüme koydum.
"Ne yapıyorsun?" dedi annem, sırtını duvara dayayıp çömeldiğim yere gelerek. "Resim yapmaya çalışmayacaksın herhâlde!"
Ciddiyetle başımı evet anlamında salladım. Fırçayı ayak parmaklarımın arasından aldım, ağzımda ıslattım, sonra boya bloklarından birine, en çok sevdiğim parlak mavi olana batırdım. Sonra fırçayı diğer ayağıma sürdüm, çektiğimde üzerinde mavi bir leke gördüm.
"Oluyor!" diye bağırmayı başardım. Heyecandan yüzümün kızardığını hissedebiliyordum.
"Sana su getireyim," dedi annem, kilere gidip bir fincan dolusu suyla döndü ve yanıma, yere koydu.
Hiç kâğıdım yoktu. Annem Peter’ın defterinden birkaç sayfa yırtıp bana kâğıt getirdi. Fırçayı suya daldırdım ve biraz canlı kırmızı boyaya sürdüm. Sonra ayağımı sabitledim ve annem dikkatle bakarken önümdeki sayfaya haç işaretinin ana hatlarını çizdim.
Ona muzaffer bir edayla sırıttım. Beş yıl önceki o gün, sol ayağımla ilk kez bir şeyler yaparken nasıl titrediğimi ve terlediğimi, neredeyse aynı noktada, yerde yine birlikte oturduğumuzu hatırladım. Annem o zaman da yanımdaydı, şimdi de yanımdaydı ve bana ilham vermeye devam ediyordu.
Bu sefer terlemiyor ya da titremiyordum. Oldukça düzgün bir şekilde yapmıştım. Artık elimde kırık bir tebeşir parçası değil, bir resim fırçası tutuyordum. Ama bu aynı anlama geliyordu: Dış dünyayla iletişim kurmanın yeni bir yolunu, sol ayağımla konuşmanın yeni bir yolunu keşfetmiştim.
Zaman geçtikçe küçük boya kutuma daha fazla bağlandım. Peter’ın yüzünün taslağından -ki o buna öfkeyle karşı çıkmıştı- yan komşunun kedisi Tibby onları bitirmeden önce çöp kutusunda yatan bir grup ölü balığa kadar her türlü çılgınca şeyi boyadım.
Sonra annem bana biraz daha boya ve fırça, bir iki çizim kitabı ve bir kalem almayı başardı. Bu elbette ifade alanımı genişletti ve daha fazla konu seçebilmemi sağladı. Belirsizlik ve beceriksizlikle geçen ilk birkaç haftadan sonra, yeni uğraşımdan tatmin olmaya başladım. Her gün üst kattaki arka yatak odasında, tamamen kendi başıma resim yapıyordum.
Değişiyordum. O zamanlar bilmiyordum ama yeniden mutlu olmanın ve beni mutsuz eden bazı şeyleri unutmanın bir yolunu bulmuştum. Her şeyden önce kendimi unutmayı öğrenmiştim. Artık kardeşlerimle dışarı çıkmayı özlemiyordum, çünkü zihnimi aktif tutacak bir şeyim vardı. Her yeni günü dört gözle bekliyordum.
Saatlerce yere çömelip otururdum, fırçayı ayak parmaklarımın arasında tutardım, sağ bacağım sol bacağımın altında kıvrılırdı, kollarımı sıkıca iki yanımda sabitlerdim, ellerim kenetlenirdi. Tüm boyalarımı ve fırçalarımı etrafıma yayardım. Annemden ya da babamdan, sabit durması için resim kâğıdımı raptiyelerle yere tutturmalarını isterdim. Başım neredeyse dizlerimin arasında ve sırtım bir tirbuşon gibi eğrilmiş bir hâlde otururdum, çok garip bir pozisyon gibi görünürdü. Ama en iyi resimlerimi bu şekilde yapıyordum, tek şövalem ahşap zemindi.
Yavaş yavaş ilk depresyonumdan kurtulmaya başladım. Resim yaparken saf bir neşe hissediyordum, daha önce hiç yaşamadığım ve beni neredeyse havalara uçuran bir duyguydu bu. Sadece resim yapmadığım zamanlarda bunalıma giriyor ve evdeki herkese küsüyordum. İlk başlarda annem beni resim yapmaya teşvik etmekle doğru bir şey yaptığını, böylece mutsuz olmak için daha az zamanımın olacağını düşünüyordu. Ancak bir süre sonra endişelenmeye başladı, çünkü çok fazla yalnız zaman geçiriyordum. Üst kattaki yatak odasında, kendim de dâhil olmak üzere hiçbir şeyin farkında olmadan saatlerce oturup resim yapıyordum. Annem bir şey isteyip istemediğimi görmek için sık sık yukarı geliyor, parmak uçlarında odaya giriyordu. Orada beni bir resmin üzerine eğilmiş, ayak parmaklarımda fırçamla oturmuş hâlde bulurdu. Bazen gözlerime düşen saçları geri çekmek ve alnımdaki teri silmek için yanıma gelirdi, çünkü artık sol ayağımı Peter ya da Paddy’nin ellerini kullanabildiği kadar rahat kullanabilmeme rağmen, neredeyse bütün gün boyunca bir resmin üzerine çömelmiş bir şekilde oturmak vücudumun geri kalanını çok zorluyordu. Ama çoğu zaman annem iyi olup olmadığımı görmek için yanıma geldiğinde, başımı sertçe evet anlamında sallar ve homurdanırdım.
Sonra bir gün, ben on bir yaşlarındayken annem hastalandı ve Rotunda Hastanesi’ne kaldırıldı; birkaç hafta sonra da son çocuğunu, bir oğlan doğurdu ve böylece toplam yirmi iki çocuk doğurmuş oldu. En küçük kardeşim doğduktan sonra annem hastalandı ve durumu hızla kötüleşti. Evde hepimiz korkunç durumdaydık. Annem yokken ev ölü gibiydi. Bir saatin içini götürmek gibiydi, akrep ve yelkovan hareketsiz ve güçsüz kalmıştı sanki. Artık resim bile yapmıyordum, hiçbir şeyle ilgilenmiyordum çünkü annemin öleceğini düşünüyordum.
Aralık ayında, soğuk bir gecede kanepede iki büklüm otururken kapı çalındı. Ateşin yanında oturan ve elinde bir gazete tutan babam ne yazdığını okuyamayacak kadar endişeliydi, ilk seferinde kapının çalındığını duymadı ama tekrar çalındığında kalktı ve kapıyı açmak için hole gitti.
Kapıda bazı sesler duydum ama annemin durumu nedeniyle çok endişeli ve üzgün olduğum için ne konuşulduğunu dinleyecek gücüm yoktu. Tam yan dönmüş, başımı kanepenin duvara en yakın köşesine gömmüştüm ki kapı açıldı ve babamla bir başka sının mutfağa girdiğini duydum.
"Bu Christy," dedi babam. Sonra bir kız sesi duydum: "Uyuyor mu?"
Şaşkınlıkla misafirimize baktım, birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım. Işık henüz açılmamıştı ve oda biraz karanlıktı. Dışarıdaki sokak lambasının ışığında ziyaretçimizin genç bir kız olduğunu gördüm, on sekiz yaşlarında var ya da yoktu. Zayıf, uzun boylu ve çok güzeldi; o güne kadar gördüğüm en güzel kızdı.
"Merhaba," dedi güzel bir gülümsemeyle. "Benim adım Bayan Delahunt. Annen bana senden çok bahsetti."
Bir şeyler söylemeye çalıştım ama sadece konuşmaya çalıştığımda her zaman çıkardığım o tuhaf homurdanma sesini çıkardım. Kız sadece gülümsedi ve kanepenin kenarına oturdu.
"Buraya gelip seninle tanışmak istedim," dedi. "Sakıncası yok, değil mi?"
Başımı sertçe iki yana salladım. Sonra benimle ilgili bildiklerini nereden öğrendiğini anlattı. Rotunda Hastanesi’nde başhemşire olmak üzere eğitim aldığını, annemle orada tanıştığını, beni ve sol ayağımla nasıl resim yaptığımı duyduğunu ve bu yüzden benimle tanışmak istediğini öğrendim. Ayrıca gelmek için başka bir nedeni daha vardı: Annem onsuz evde nasıl idare ettiğimiz konusunda çok endişeliydi, bu yüzden kız buraya gelmeye ve anneme küçük bir not yazmam için beni ikna etmeye karar vermişti.
"Bunu benim için yapar mısın?" diye sordu.
İsteğini geri çeviremezdim. Sonra babam beni masanın üzerine kaldırdı ve kalemi ayak parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Eski bir zarfın arkasına şöyle yazdım:
"Sevgili anneciğim. Merak etme. Her şey yolunda. Bir sürü yemek var. Geçmiş olsun. Christy."
Sonuna öpücük koymak istemedim ama kız eğer koyarsam daha iyi görüneceğini söyledi, ben de istemeyerek zarfın köşesine kocaman bir öpücük karaladım ve zarfı ona verdim.
Gitti ama tekrar geleceğine söz verdi. O gece yatağa girdiğimde başım dönüyordu.
Bir sonraki gelişinde büyük bir sürprizle karşılaştım. Bana bir sürü boya, fırça ve çizim kitabı getirmişti. Annemin iyileştiğini ve yakında eve döneceğini müjdeledi.
Katriona Delahunt, onun gibi birine en çok ihtiyaç duyduğum bir zamanda hayatıma girdi. Kendi hayatımın ilerlediği yoldan tamamen farklı, çevremdeki sıradan düşünce ve faaliyet standartlarının ötesine geçme gerekliliğini fark etmemi sağlayacak ve böylece kendi içimde daha güvenli bir dengeye ulaşmama yardımcı olacak biriydi. Annem gibi o da önümdeki yıllarda ve mücadelelerde en büyük ilham kaynağım olacaktı.
Ama tabii ki on bir yaşındayken tüm bunları bilmiyordum. Tek bildiğim hayallerimdeki kızla tanıştığımdı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

13okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.