SOL AYAĞIM kitap kapağı

2. bölüm / 17

SOL AYAĞIM

BİRİNCİ BÖLÜM ​“A” HARFİ

Vaveyla Yazarı: Ela 🌺

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: BİRİNCİ BÖLÜM ​“A” HARFİ

5 Haziran 1932 'de Rotunda Hastanesi’nde doğdum. Benden önce dokuz, benden sonra on iki çocuk vardı, yani ben ortadaki gruba aitim. Toplam yirmi iki çocuktan on yedisi yaşadı, dördü bebekken öldü ve geriye on üç çocuk kaldı.
Söylenene göre benimki zor bir doğummuş. Hem annem hem de ben neredeyse ölüyormuşuz. Bir ordu dolusu akraba, hastanenin dışında sabahın ilk ışıklarına kadar sıraya dizilmiş haber bekliyor ve büyük bir gayretle iyi haber gelmesi için dua ediyormuş.
Doğumumdan sonra iyileşmesi için annemi birkaç haftalığına bir yere göndermişler, ben de o süre zarfında hastanede tutulmuşum. Annem beni kiliseye götürebilecek kadar iyileşene dek vaftiz edilmediğim için bir süre orada isimsiz bir bebek olarak kalmışım.
Bende bir sorun olduğunu ilk fark eden annem olmuş. O zamanlar yaklaşık dört aylıkmışım. Beni beslemeye çalıştığın-
da başımın devamlı geriye düştüğünü fark etmiş. Başımı sabit tutmak için elini boynumun arkasına koyarak bunu düzeltmeye çalışmış. Ama elini çektiğinde başım tekrar düşüyormuş. Bu ilk işaretmiş. Sonra ben büyüdükçe başka kusurların da farkına varmış. Ellerimin neredeyse her zaman kenetlenmiş ve arkamda bükülmeye meyilli olduğunu görmüş. Ağzımla biberonun emziğini kavrayamıyormuşum çünkü o yaşta bile çenem ya sıkıca kenetlenip açılması imkânsız hâle geliyormuş ya da birden gevşeyip düşüyor ve ağzım bir yana kayıyormuş. Altı aylıkken etrafımda bir yastık dağı olmadan oturamıyormuşum, on iki aylıkken de durum değişmemiş.
Bu durumdan tedirgin olan annem, babama endişelendiğini anlatmış ve daha fazla gecikmeden tıbbi yardım almaya karar vermişler. Beni hastanelere ve kliniklere götürmeye başladıklarında bir yaşımı biraz geçmişim. Bende kesinlikle anlayamadıkları veya adlandıramadıkları ama oldukça gerçek ve rahatsız edici bir sorun olduğuna ikna olmuşlar.
Beni gören ve muayene eden hemen hemen her doktor, beni çok ilginç ama aynı zamanda umutsuz bir vaka olarak değerlendirmiş. Birçok kişi anneme kibar bir dille zihinsel engelli olduğumu ve öyle kalacağımı söylemiş. Bu, şimdiye dek beş sağlıklı çocuk yetiştirmiş genç bir anne için ağır bir darbe olmuş. Doktorlar kendilerinden o kadar eminlermiş ki annemin bana olan inancını neredeyse küstahlık olarak görmüşler. Ona benim için hiçbir şey yapılamayacağını söylemişler.
Annem bu gerçeği, o zamanlar kaçınılmaz olduğu söylenen, tedavi edilemez, kurtarılamaz, hatta umut edilemeyecek bir durumda olduğuma dair gerçeği kabul etmeyi reddetmiş. Doktorların ona söylediği gibi benim bir embesil olduğuma bir
an bile inanmamış. Elinde hiçbir şey yokmuş, bedenim sakat olsa da aklımın sakat olmadığına dair inancını destekleyecek en ufak bir kanıtı dahi yokmuş. Doktorların ve uzmanların tüm söylediklerine rağmen bunu kabul etmemiş. Nedenini bildiğini sanmıyorum; en ufak bir şüphe duymadan, sadece biliyormuş işte.
Doktorların ona benim iyi olacağıma dair herhangi bir umuda kapılmaması gerektiğini, başka bir deyişle benim bir insan olduğumu unutarak sadece beslenecek, yıkanacak ve sonra tekrar bir kenara kaldırılacak bir şey olarak görmesi gerektiğini söylemenin ötesinde hiçbir şekilde yardımcı olamayacaklarını anlayayan annem, o anda ipleri kendi eline almaya karar vermiş. Ben onun çocuğuydum ve dolayısıyla ailenin bir parçasıydım. Ne kadar düşük zekâlı veya beceriksiz olursam olayım, bana misafirler varken asla bahsi açılmayan, arka odaya atılmış “tuhaf çocuk” olarak değil, diğerlerine davrandığı gibi davranmaya karar vermiş.
Gelecekteki hayatım söz konusu olduğunda bu çok önemli bir karardı. Bu, annemin gelecekte mücadele etmem gereken her savaşta bana yardım edeceği, yenilmek üzere olduğumda bana yeni bir güçle ilham vereceği ve her zaman yanımda olacağı anlamına geliyordu. Ama bu onun için hiç de kolay değildi çünkü akrabaların ve arkadaşlarının düşünceleri aksi yöndeydi. Bana nazikçe, sempatiyle yaklaşılmalıydı ama ciddiye alınmamalıydım. Bu bir hata olurdu. “Kendi iyiliğin için,” dediler ona, “bu çocuk diğer çocukların gibi değil; sonunda sadece kalbini kırar.” Neyse ki annem ve babam hepsine karşı direndi. Ama annem sadece benim aptal olmadığımı söylemekle yetinmedi, bunu kanıtlamaya çalıştı. Katı bir görev bilinciyle değil, sevgiyle yaptığı bir şeydi bu. Bu yüzden bu kadar başarılı oldu.
Bu sırada annemin bu “zor çocuk” dışında bakması gereken beş çocuğu daha vardı, üstelik ev halkının sayısı ileride daha da artacaktı. Jim, Tony ve Paddy adında erkek kardeşlerim ve Lily ve Mona adında iki kız kardeşim vardı. Hepsi de çok küçüktü, aralarında sadece bir yaş kadar vardı; merdiven basamakları gibi peş peşe dizilmiş gibiydiler.
Aradan dört yıl geçti. Beş yaşındaydım ve hâlâ yeni doğmuş bir bebek kadar çaresizce yardıma muhtaçtım. Babam duvar örerek bizim için ekmek parası kazanırken annem, benimle diğer çocuklar arasına girmiş gibi görünen duvarı tuğla tuğla yıkıyor, yavaşça ve sabırla zihnime engel çeken o kalın perdenin arkasına geçmeye çalışıyordu. Bu oldukça güç ve yürek dağlayıcı bir işti çünkü çoğu zaman karşılığında benden alabildiği tek şey belli belirsiz bir gülümseme ya da belki de hafif bir mıldanmaydı. Bırakın adım atmayı, konuşamıyor, hatta mırıldanamıyor, destek almadan kendi başıma doğrulamıyordum. Ama cansız ya da hareketsiz değildim. Aksine, sürekli bir hareket içindeydim, uyku dışında beni hiç terk etmeyen vahşi, sert, yılan gibi hareketlerim vardı. Parmaklarım sürekli bükülüyor ve seğiriyordu, kollarım geriye doğru kıvrılıyor ve sık sık aniden bir o yana bir bu yana fırlıyordu. Başım yana doğru sallanıp sarkıyordu. Eğri büğrü, tuhaf bir çocuktum.
Annem bir gün benimle üst kattaki odada saatlerce oturduğunu, geçen Noel’de Noel Baba’dan aldığım büyük bir hikâye kitabındaki resimleri gösterdiğini ve içlerindeki farklı hayvanların ve çiçeklerin isimlerini söyleyip tekrar etmemi sağlamaya çalıştığını anlatmıştı. Benimle konuşup gülmüş, saatlerce bu şekilde devam etmiş. Sonunda bana doğru eğilmiş ve kulağıma yavaşça şöyle demiş:
“Sevdin mi Chris? Ayıları, maymunları ve tüm o güzel çiçekleri sevdin mi? Beğendiysen iyi bir çocuk gibi başını evet anlamında salla.”
Ama onu anladığımı gösteren hiçbir şey yapamamışım. Yüzü umutla benimkinin üzerine eğilmiş. Aniden, istemsizce, tuhaf elimle ona uzanmışım ve kalın bir küme hâlinde boynuna düşen koyu renkli buklelerden birini kavramışım. Sıkttığı parmaklarımı yavaşça gevşetmiş, ama koyu renkli birkaç saç teli hâlâ parmaklarının arasında duruyormuş.
Sonra merak dolu bakışlarıma sırtını dönmüş ve ağlayarak odadan çıkmış. Kapıyı arkasından kapatmış. Bir anda tüm umudunu kaybetmiş. Akrabalarımın benim bir aptal olduğum ve yardıma muhtaç olduğum yönündeki iddiaları belki de doğrudur diye düşünmüş o an.
Bir süre sonra bir kurumdan bahsetmeye başlamışlar.
Bu öneri kendisine iletildiğinde neredeyse şiddetle “Asla!” demiş annem. “Oğlumun aptal olmadığını biliyorum. Sorun onun bedeninde, aklında değil. Bundan eminim.”
Gerçekten de emin miymiş? Yine de içten içe, Tanrı’nın ona inancını kanıtlayacak bir şeyler vermesi için dua etmiş. İnanmanın bir şey, kanıtlamanın ise bambaşka bir şey olduğunun farkındaymış.
Beş yaşına gelmiştim ama hâlâ gerçek bir zekâ belirtisi göstermiyordum. Ayak parmaklarım -özellikle de sol ayağımdakiler- dışında hiçbir şeye ilgi göstermiyordum. Temiz biri olmama rağmen ihtiyaçlarımı kendi başıma halledemediğim için babam benimle ilgileniyordu. Sürekli mutfakta ya da sıcak günlerde bahçede sırtüstü yatıyordum. Beni seven, bana umut bağlayan
ve beni kendi sıcaklıklarının ve insanlıklarının bir parçası hâline getiren bir aile tarafından çevrelenmiş, çarpık kaslar ve bükülmüş sinirlerden oluşan küçük bir yığındım. Yalnızdım, kendi dünyama hapsolmuştum. Başkalarıyla iletişim kuramıyordum, kopuktum. Sanki benim varlığımla onlarınki arasında camdan bir duvar varmış gibi onlardan ayrılmıştım, bu duvar beni onların yaşamlarının ve faaliyetlerinin dışına itmişti. Etrafta koşup diğerleriyle oynamayı arzuluyordum ama esaretimden kurtulamıyordum.
Sonra, aniden bir şey oldu! Bir anda her şey değişti, gelecekteki hayatım belirgin bir şekil aldı, annemin bana olan inancı karşılık buldu ve gizli korkusu bir zafere dönüştü.
Yıllar süren bekleyiş ve belirsizlikten sonra her şey o kadar çabuk, o kadar basit oldu ki tüm sahneyi sanki geçen hafta olmuş gibi görebiliyor ve hissedebiliyorum. Soğuk, gri bir aralık gününün öğleden sonrasıydı. Sokaklar karla parlıyordu, bembeyaz kar taneleri pencere camlarına yapışıp eriyor ve erimiş gümüş gibi ağaç dallarında asılı duruyordu. Rüzgâr kederli bir şekilde uğulduyor, her yeni esintide yükselip alçalan küçük kar kütlelerini savuruyordu. Her şeyden de öte donuk, kasvetli gökyüzü, karanlık bir gölgelik gibi griliğin uçsuz bucaksız sonsuzluğuna uzanıyordu.
Tüm aile küçük odayı sıcak bir ışıltıyla aydınlatan ve duvarlarla tavanda dev gölgelerin dans etmesine neden olan büyük mutfak ateşinin etrafında toplanmıştı.
Bir köşede Mona ve Paddy, önlerinde yırtık birkaç okul kitabı, birbirlerine sokulmuş oturuyorlardı. Parlak bir parça sarı tebeşir kullanarak eski bir yontma tahtaya küçük toplama işlemleri yazıyorlardı. Ben de onlara yakındım, duvara yaslanmış birkaç yastıkla onları izliyordum.
Tebeşir öyle dikkatimi çekmişti ki... Uzun, ince, canlı sarı renkte bir çubuktu. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim ve tahtanın siyah yüzeyinde o kadar iyi görünüyordu ki sanki altın bir çubukmuş gibi beni büyülemişti.
Birdenbire umutsuzca kız kardeşimin yaptığını yapmak istedim. Sonra ne yaptığımı tam olarak düşünmeden ya da bilmeden uzandım ve sol ayağımla tebeşiri kardeşimin elinden aldım.
Bunu yapmak için neden sol ayağımı kullandığımı bilmiyorum. Bu benim için olduğu kadar pek çok insan için de bir bilmece, çünkü küçük yaşlarda ayak parmaklarıma ilgi göstermiş olmama rağmen, bundan önce ayaklarımı herhangi bir şekilde kullanmaya hiç teşebbüs etmemiştim. Benim için ellerim kadar işe yaramaz olabilirlerdi. Ancak o gün sol ayağım, görünüşe göre kendi isteğiyle uzandı ve kız kardeşimin elindeki tebeşiri çok kaba bir şekilde aldı.
Tebeşiri ayak parmaklarımın arasında sıkıca tuttum ve bir dürtüyle hareket ederek yazı tahtası üzerinde çılgınca bir şeyler karaladım. Bir an sonra durdum. Biraz da şaşkınlıkla ayak parmaklarımın arasına sıkışmış sarı tebeşir çubuğuna baktım; onunla ne yapacağımı, oraya nasıl geldiğini de pek bilmiyordum. Sonra başımı kaldırdım ve herkesin konuşmayı bırakıp sessizce bana baktığını fark ettim. Kimse kıpırdamıyordu. Siyah bukleleri tombul küçük yüzünü çerçeveleyen Mona, kocaman gözleri ve açık ağzıyla bana bakıyordu. Yüzü alevlerle aydınlanmış babam, açık ocağın karşısında oturuyordu; öne doğru eğilmiş, ellerini dizlerine koymuştu, omuzları gergindi. Alnımdan terler boşandığını hissettim.
Annem elinde dumanı tüten bir tencereyle kilerde döndü. Masayla ateşin arasında durdu, odaya yayılan gerginliği hissetti.
Onların bakışlarını takip etti ve köşede beni gördü. Bakışları yüzümden aşağıya, parmaklarımın arasında tebeşir tutan ayağıma indi. Tencereyi masaya bıraktı.
Sonra bana doğru geldi ve daha önce birçok kez yaptığı gibi yanımda diz çöktü.
“Sana bununla ne yapacağını göstereyim, Chris,” dedi, çok yavaş ve tuhaf, sarsak bir şekilde. ;Yüzü heyecandan kızarmış gibiydi.
Mona’dan bir parça daha tebeşir aldı, duraksadı; sonra çok dikkatli bir şekilde önümde yere tek bir “A” harfi çizdi.
“Aynısını yap,” dedi bana dikkatle bakarak. “Aynısını, Christy.”
Yapamadım.
Etrafıma, bana doğru dönmüş yüzlere baktım. Herkes donup kalmıştı, kimse hareket etmiyordu. Sabırsızlıkla bir mucize gerçekleşmesini bekliyorlardı.
Derin bir sessizlik vardı. Oda, gözlerimin önünde dans eden ve gergin sinirlerimi bir tür uyku ile uyanıklık arası hâle sokan alev ve gölgelerle doluydu. Kilerdeki musluktan damlayan su sesini, ocağın üzerindeki raftaki saatin gürültülü tik taklarını ve ocaktaki kütüklerin yumuşak tıslama ve çıtırtılarını duyabiliyordum.
Tekrar denedim. Ayağımı uzattım ve tebeşirle sert bir hamle yaparak eğri büğrü bir çizgi ortaya çıkardım, başka bir şey yapamadım. Annem yazı tahtasını benim için sabit tuttu.
“Tekrar dene Chris,” diye kulağıma fısıldadı. “Bir daha dene.”
Ben de denedim. Vücudumu sertleştirdim ve sol ayağımı üçüncü kez tekrar uzattım. Harfin bir tarafını çizdim. Diğer tarafın yarısını çizdim. Sonra tebeşir çubuğu kırıldı ve öylece kalakaldım.
kaldım. Onu fırlatıp atmak ve pes etmek istedim. Sonra annemin elini omzumda hissettim. Bir kez daha denedim. Ayağımı uzattım. Titredim, terledim ve tüm kaslarım gerildi. Ellerimi o kadar sıkmıştım ki tırnaklarım etime batıyordu. Dişlerimi o kadar sıkmıştım ki neredeyse alt dudağımı delecektim. Etrafımdaki yüzler sadece beyaz lekeler hâline gelene kadar âdeta odadaki her şey dönüp durdu. Ama çizebildim, “A” harfini çizmiştim işte. Önümde duruyordu. Titrekti, dengesiz kenarları ve yamuk yumuk bir orta çizgisi vardı. Ama bu “A” harfiydi. Başımı kaldırdım. Bir an için annemin yüzünü gördüm, yanaklarında gözyaşları vardı. Sonra babam eğildi ve beni omzuna aldı.
Başarmıştım! Zihnime kendini ifade etme şansı verecek olan şeyi başlatmıştım. Dudaklarımla konuşamıyordum, evet, ama şimdi konuşulan kelimelerden daha kalıcı bir şeyle, yazılı kelimelerle konuşacaktım.
Ayak parmaklarımın arasına sıkıştırdığım kırık bir parça sarı tebeşirle yere karaladığım o tek harf, benim için yeni bir dünyaya giden yol, zihinsel özgürlüğümün anahtarıydı. O harf, çarpık bir ağzın ardında kendini ifade etmek uğruna nefes nefese kalan gergin ve kaskatı kasılmış benliğim için bir rahatlama kaynağı olacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

25okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.