9. bölüm / 17
SOL AYAĞIMSEKİZİNCİ BÖLÜM HAPİSHANE DUVARLARI
Bölümler 17Şu an: SEKİZİNCİ BÖLÜM HAPİSHANE DUVARLARI
- 1 Christian Brown91 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM “A” HARFİ1.871 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM A-N-N-E1.487 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM “EV”2.103 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM HENRY2.247 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM KATRIONA DELAHUNT2.320 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM RESSAM1.293 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM ACIYAN BAKIŞ1.974 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM HAPİSHANE DUVARLARI2.488 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM LOURDES2.471 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM ANNEMİN İNŞA ETTİĞİ EV3.169 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM KISA BİR ZİYARET1.623 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM ACABA NE OLURDU?2.575 kelime
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KALEM2.490 kelime
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ACIMA DEĞİL, GURUR2.925 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM KLİŞELER VE SEZAR2.110 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM KIRMIZI GÜLLER ONUN İÇİN1.840 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Artık kendimden kaçamazdım, bunun için çok büyümüştüm. Gün geçtikçe ailem irili ufaklı binlerce şekilde teker teker büyüyüp -bana göre- kendi kendine yeten garip yetişkinlere dönüştükçe kendi varlığımın sınırlarını, sıkıcılığını, hapsolduğu o dar alanı görüyor ve hissediyordum. Dört bir yanım faaliyet, çaba ve büyümeye dair işaretlerle doluydu. Herkesin yapacak bir işi, onları meşgul edecek, zihinlerini ve ellerini aktif tutacak bir şeyleri vardı. Hayatlarını bir bütün hâline getirecekleri, enerjilerini akıtabilecekleri ve kendilerini doğal bir şekilde ifade edebilmelerini sağlayan ilgi alanları, faaliyetler ve amaçlar edinmişlerdi. Benim ise sadece sol ayağım vardı.
Hayatım, yüzüm duvara dönük bir şekilde oturduğum karanlık, havasız bir köşe gibiydi. Dışarıdaki büyük dünyanın tüm ses ve hareketlerini duyuyor ancak hareket edemiyor, dışarı çıkıp kardeşlerim ve tanıdığım diğer herkes gibi bu dünyada yerimi alamıyordum. Sanki bir oluk boyunca sadece aynı şeyleri düşünerek, aynı şeyleri hissederek, aynı şeylerden korkarak ilerliyormuşum gibi hissediyordum. İçime kapanmış, diğer herkesten uzaklaşmış, tıkanmıştım. Elimde hayal kırıklığıyla sonuçlanmış boş çabalar ve küçük dar düşüncelerden başka bir şey kalmamıştı.
Annem benim için her zaman muazzam bir ilham kaynağıydı ama artık birbirimizle her zaman aynı fikirde değildik. Sık sık tartışıyorduk, net bir şekilde ve hiç zorlanmadan söyleyebildiğim tek şey “Cehenneme git!” idi ve bazen tartışmalarımız sırasında öfkeye kapıldığımda anneme bu kelimeleri söylerdim.
Konuşmak benim için tuhaf ve garip bir şeydi ama annemin içimden geçenleri bilmesi için herhangi bir kelimeye ihtiyacım yoktu. Neredeyse düşüncelerimi okuyabildiğine inanıyorum. Aramızda tuhaf, neredeyse tekinsiz bir bağ vardı. Birimiz diğerinin içinden geçenleri anlardı; aralarında metrelerce mesafe olsa bile bir örümceğin kesilmiş iki uzvunun, ikisinden birinde yaşam kaldığı sürece hareket edip sarsılması gibiydi.
Büyüme sancılarım olduğunu, yaşım ilerledikçe hayattaki konumumu daha keskin bir şekilde hissettiğimi biliyordu ve bunun gerçekliğini biraz yumuşatmaya, bana kendi gücünü ve ruhunu vermeye çalıştı. Bana yalnız olmadığımı, ne hissettiğimi bildiğini göstermişti. O benim için bir anneden daha fazlasıydı, bir silah arkadaşıydı.
Katrina Delahunt’ın da bana çok yardımı olmuştu. Ergen zihnim için o kadar güzel ve yüce bir şeyden söz ediyordu ki bazen onun gerçek olup olmadığını, aniden ortadan kaybolacak hoş bir illüzyon ya da hayaletten ibaret olup olmadığını merak ediyordum. Ama sesini kulaklarımda duyduğumda, kahverengi saçlarındaki yansımaları gördüğümde ve ona vermek için resim yaptığım sırada gülümseyen gözleriyle karşılaştığımda onun gerçek olduğunu anlıyordum. Hayır, o benim hayallerimde yaşattığım biri değildi. Güzel bir gerçekti.
Küçük sulu boya resimleri yapmaya devam ettim, hiç görmediğim ama sadece hayal ettiğim deniz manzaraları, köy manzaraları, gemileri, parktaki bir göletin kenarındaki ağaçları resmettim. Ama her şey gibi resim yapmak bile değişmişti. Artık beni tatmin etmiyordu. Resim yapmaktan hâlâ keyif alıyordum ama bu işi artık sevmiyordum. İçimde bir şeyler vardı; yeni bir enerji, yeni bir ihtiyaç, sadece parlak kırmızıları, sarıları ve kasvetli kahverengileri kâğıda döküp bir desen hâline getirerek ifade edilemeyecek şeyler. Başka bir şeye, derdimi anlatmak için daha geniş bir alana ihtiyacım vardı. Zihnim büyümüştü ama resim vasıtasıyla kendimi artık yalnızca bir iğne ucu kadar ifade edebiliyordum. Her geçen gün daha da çaresiz hissediyordum. Dudaklarımla konuşamıyordum ve şimdi resim yoluyla da konuşamadığımı fark etmiştim, yavaş yavaş boğuluyormuşum gibi hissediyordum.
Çocukken diğer insanlardan “farklı” olduğumu ilk öğrendiğimde ne kadar üzüldüğümü hatırladım. O zaman dünyanın benim için sona erdiğini düşünmüştüm. Ancak şimdi bu “farklılığın” önemini, gerçek anlamını hissetmeye başlıyordum. Çocukken sakatlığımın bilincine vardığımda acı acı ağlamıştım. Şimdi ağlamıyordum, gözyaşlarım artık beni rahatlatamıyordu. Tüm ıstırabım içimdeydi.
Bir gün hissettiklerimden korkmuş ve şaşkına dönmüş bir halde çaresizlikle merdivenleri sürünerek çıkıp yatak odama girdim ve kapıyı sürgüledim. Sonra kutumdan kalem ve kâğıt çıkardım, yatağa oturdum ve yazmaya başladım. O gün kendi mi yatak odasının penceresinden aşağıdaki beton avluya atıp “kendimden kurtulmaya” karar vermiştim. Ama bunu yapmadan önce bir “mektup”, arkamda bırakacağım bir tür “vasiyetname” yazacaktım. Kalemi abartılı hareketlerle elime aldım ve yine abartılı kelimelerle yazmaya başladım.
“Sayın İlgili. Aslında kimsenin ilgilenmeyeceğini bilsem de…”
Bunun muhteşem bir başlangıç cümlesi olduğunu düşünmüştüm. Notu bitirdim, düzgünce katladım ve yastığın üzerine bıraktım. Sonra pencereye yaklaştım, sol ayağımla açtım ve dışarı baktım. Daha önce evin bu kadar yüksek olduğunu düşünmemiştim, pencere yerden bin metre yukarıda gibi görünüyordu ama gerçekte sadece en fazla iki metreydi. Soğuk bir gündü ve kuvvetli bir rüzgâr esiyordu. Dışarı bakarken rüzgâr yüzüme çaptı, öyle ki zorlukla nefes alabiliyordum. Bir bacağımı uzattım. Sonra Peter’la çocukken yaz akşamları arka bahçede oyuncak askerlerimizle oynadığımız anları, uzun otların arasında birbirimizi nasıl sinsice takip ettiğimizi anımsadım… Cesurca duruşumu dengeledim ve diğer bacağımı da dışarı uzattım. Sonra hiç sebep yokken zavallı babamın zorlukla yürüyebildiği halde Noel Baba’yı oynadığı ve karanlıkta Paddy’nin botlarının üzerine düşüp etrafındaki tüm oyuncaklarla birlikte yerde yatarken “Kathleen Mavourneen” şarkısını söylemeye başladığı o Noel’i hatırladım… Derin bir nefes aldım ve kendimi yukarı doğru ittim, böylece şimdi gerçekten de ayaklarım boşlukta sallanırken pencerenin üzerinde oturuyordum. Gözlerimi yumdum… Çok sert bir düşüş olacaktı ama bunu yapacaktım, artık hiçbir şey beni durduramazdı. Sonra aklıma Katrina Delahunt geldi… Pencereden aşağı indim ve bir bebek gibi ağlamaya başladım.
Artık on altı yaşındaydım. Lily evlenmişti, fırtınalı bir aşktan sonra Tony de evlenmişti. Evliler kervanına Jim de katılmıştı. Paddy de Peter’a kız arkadaş edinme gibi zor bir işi nasıl başaracağı konusunda ders vermeye çalışıyordu, muhtemelen o da biriyle flörtleşiyordu. Gerçi Peter göğsünü gererek Paddy’ye bu konuda kendisinin de birkaç işe yarar tavsiye verebileceğini söylüyordu. Mona her gece dansa gidiyordu ve neredeyse her zaman babamla savaş hâlindeydi çünkü gece saat onun dışında eve geliyordu. Mona çoğu zaman eve geç gelir, çıt çıkarmadan salonun kapısını açar, yüksek topuklu ayakkabılarını çıkarır ve çoraplı ayaklarıyla bir kedi kadar hafif adımlarla merdivenleri tırmanır ancak sonrasında sahanlıkta babamla karşılaşırdı!
Bir yıl sonra Peter okulu bıraktı ve Jim’in yanında çırak olarak duvar örme işine başladı. Babam bütün oğullarının kendisi gibi duvar ustası olması konusunda oldukça kararlıydı, başka bir meslek edinmeyi düşünüp düşünmediklerini bile sormamıştı. Şimdiye kadar başarılı da olmuştu. Jim, Tony, Paddy ve Peter duvar ustası olmuşlardı ve iyi para kazanıyorlardı.
Babam biraz “çakırkeyif” olduğunda diğerlerinin önünde beni göstererek “Aranızda en iyi duvar ustası olan Christy olur,” derdi. “Şimdiye haftada beş pound kazanıyor olurdun Chris, evler inşa ederdin. Üzerinde bir tulum ve elinde iyi bir çelik mala olurdu.” Duvar örmekten nefret ediyordum çünkü tuğla döşeyemiyordum.
Birkaç ay sonra içimde yeni, korkunç bir duygu filizlendi. Sadece mutsuz ve kasvetli değil, aynı zamanda küskün de olmaya başladım. Eğri ağzım, çarpık ellerim ve işe yaramaz uzuvlarım yüzünden tüm dünyaya içerliyordum. Etrafımdaki tüm mükemmel olan her şeye bakıyor ve kendi kendine yüzlerce kez neden farklı yaratıldığımı soruyordum. Diğer insanlar aynı duygulara, aynı ihtiyaçlara ve hassasiyetlere sahipken neden bana normal bir hayat yaşama hakkımı elimden almayıp her gördüğümde midemi bulandıran işlevsiz bir beden verilmişti? Dört gözle bekleyeceğim ne vardı ki? Ayak parmaklarıyla resim yapan bir sakattan başka bir şey olma ihtimalim var mıydı? İnsanlar hep ayak parmaklarımla resim yapabilmemin muhteşem bir şey olduğunu ve ne kadar şanslı ve oldukça olağanüstü bir çocuk olduğumu söylediler. Ama sol ayağımla resim yapmam neyi değiştirirdi ki? Olağanüstü olduğumu söylemenin ne yararı vardı? Dikkat çekici olmak istemiyordum, sadece herkes gibi sıradan olmak istiyordum. Sırf başkalarının elleriyle yaptığını sol ayağımla yaptığım için insanlar bunun harika bir şey olduğunu söylüyordu. Belki de öyleydi, bilmiyordum. Ellerini kullanamadığım için ayağımı kullanıyordum ama bu bana kesintisiz bir gurur ya da eşsiz hissettirmiyordu. Aslında yakından tanımadığım hiç kimsenin yanında sol ayağımı kullanmıyordum çünkü bu bana kendimi oldukça aptal ve garip hissettiriyordu. Kendimi hep gösteri yapan bir maymun ya da fok balığı gibi görürdüm.
Sonra bir gün aniden aklıma bir fikir geldi. Mektup yazmayı hep çok severdim, tabii ki çoğunlukla Katrina Delahunt’a. Ona yazdığım mektuplarda sık sık atlardan bahsettiğimi ve uzun uzun annemin yeni bebeğini anlattığımı hâlâ hatırlıyorum. Ama artık daha iddialı bir şey denemeye karar vermiştim, sadece mektuplar değil, öyküler de yazacaktım. Bu fikir tüm zihnimi işgal edene kadar büyüdü de büyüdü.
Daha önce pek kitap okumamıştım. Kitaplar evimizde nadir görülen bir şeydi. Ekmeğin daha önemli olduğu düşünülürdü. Karnımızı doyurmak, zihnimizi doyurmaya çalışmaktan daha hayati bir mesele gibi görünüyordu bize. Yine de zihnimi dolduran, boyalarım ve fırçalarımla ifade edemediğim bir sürü fikir vardı. Bir kış günü yatağımda uzanmış, ayak parmaklarımın arasında bir parça saman tutarak yağmurla ıslanmış pencereye boş desenler yaparken bunları kelimelerle kâğıda dökme konusunda aniden bir ilham geldi.
Hemen altı penilik bir not defteri aldım ve yazmaya başladım. Ne yaptığımı pek bilmiyordum. Orada öylece oturmuş, aklıma ne gelirse yazıyordum. Birbiriyle en ufak bir ilişkisi olmayan kelimeler, cümleler ve paragraflardan oluşan çılgın bir karmaşa ortaya çıkmıştı. Tıpkı boyalarımı karıştırıp hepsinin tek bir renk cümbüşüne dönüşmesine izin vermek gibiydi. Yeni bir oyuncaktan etkilenen bir çocuk gibi kelimelerle oynadım, onları kâğıda aktardım ve sonra onlara bir tür merakla baktım.
Daha sonra, tıpkı boyalarımla yaptığım gibi, onları birleştirip bir mantık çerçevesinde bir araya getirmeye çalıştım. Sonunda yazdıklarımın arkasına düşünceler eklemeye başladım. Böylece kısa bir süre sonra elimdekiler sadece kelimeler değil, fikirler; birbirinden kopuk şekiller değil, düşünceler oldu.
Beş yaşındayken ayak parmaklarımla yazmayı öğrenmiştim ama bunun bana yeni bir yaşamın anahtarını verebileceğini, bununla yeni düşünce alanlarını keşfedebileceğimi ve kendim için başkalarından bağımsız, tek başıma yaşayabileceğim bir dünya inşa edebileceğimi anlamam için neredeyse on yedi yaşıma kadar beklemem gerekmişti. Nasıl Peter ve diğerleri evlerini tuğlalarla inşa ettilerse ben de artık sadece bir ev değil, kendime ait bir dünya inşa edebilirdim; tuğla ve harçtan oluşan bir dünya değil, düşünce ve fikirlerden oluşan yepyeni bir dünyaydı bu.
O andan itibaren yazmak benim tek gerçek ilgi alanım oldu. Tıpkı eskiden boya fırçasının asam olması gibi, artık kalemi de nadiren bırakıyordum. Amerika’nın Vahşi Batısı ile ilgili muazzam ölçüde fiziksel aksiyon ve yuvarlanan arabalar içeren öyküler yazdım. Bunlar çoğunlukla çocukken gittiğim filmlerden öğrendiklerime dayanıyordu. Bu öykülerdeki karakterler tütün çiğneyen, silah kullanan, bütün gün ata binen ve geceleri tüm erkekler ile bacak bacak üstüne atıp cin içmekten başka bir şey yapmayan, düzgün vücutlu ve boş bakışlı kızlardı.
Çoğu zaman bir hikâyeye yirmi kadar karakterle başlardım ama yarı yolda kafam karışırdı. Bu karakterlerle ne yapacağımı bilemez, bu yüzden ana karakterlerden sadece ikisi kalana kadar hepsinin sırayla vurulmasını sağlardım. Not defterim sıklıkla bir mezarlığa dönüşürdü.
Sonra biraz daha duygusallaştım ve “erkek kızla tanışır” temasına dayanan hüzünlü, kısa hikâyeler yazdım. Bunlar hayalperest dünyamın izleriyle ve hüsnükuruntuyla doluydu. Her ne kadar yazmaktan keyif alsam da bu tür şeyleri yazacak kadar canlı bir hayal gücüm olsa da gerçek hayatta bunları asla deneyimleyemeyeceğimi hatırladığımda her seferinde üzülüyordum.
İçinde bolca kurşunlar ve cesetler olan polisiye “gerilimler” yazmayı bile denedim. Kendimi gerçekten depresif hissettiğimde kalemimi elime alır, mahzenlerde ve tavan aralarında bulunan çürümüş cesetlerin ya da rutubetli eski taşra konaklarında gecenin köründe aniden yankılanan çığlıkların hastalıklı tasvirlerini yazardım.
Her zaman aşırıya kaçardım ve o ilk denemelerimde karakterlerimi sadece “öldürmekle” yetinmeyip onları mümkün olan en berbat şekilde öldürürdüm. Onları vurmak yetmezdi, onları küçük parçalara ayırır ve kalıntılarını etrafa saçardım. Hikâyelerim kana bulanırdı.
Şu anda bile o zamanlarda mutlu olduğumu sanmıyorum ama en azından bir şeylerle meşguldüm, günlük yaşamın monotonluğunu yenmenin bir yolunu bulmuştum. Bu tıpkı bir şişe zencefilli gazozu açıp kapağın altında sıkışmış baloncukların dışarı çıkmasına izin vermek gibiydi. Hayatım biraz daha az sıkıcı hâle geldiğini hissediyordum.
Ama ne yaparsam yapayım, nereye dönersem döneyim, kendimi hep yalnız ve huzursuz hissediyordum. Bu, zincirlere bağlı bir şekilde yaşamak gibiydi. Zihnim geliştikçe bedenim hakkında daha da bilinçlenmeye başladım ve kusurlarım hakkında bilgi sahibi olmak, bana neredeyse fiziksel bir acı hissettirecek kadar etkili oldu. Hayatımda yeni bir gün diye bir şey yoktu, her gün bir öncekinin tekrarı gibiydi. Herhangi bir değişiklik ya da değişim umudu yoktu.
On yedi yaşımda her şey üstüme üstüme geliyor gibiydi. Duygusal yanım çoktan ortaya çıkmaya başlamıştı. Bir zamanlar yalnızca çocuksu kaprislerden ibaret olan şeyler artık bir yetişkinin ihtiyaçlarıydı. Daha önce sadece huysuzluk olan şey şimdi gerçek bir melankoliydi. Arkadaş istiyordum, bana acımayacak yaşıtlarımla birlikte olmak istiyordum. Sakat olmam ve dışarı çıkamıyor olmam diğer arkadaşlarımın günlük yaşamlarını oluşturan futbol, dans, bira partileri ve kızlar gibi şeylere ihtiyaç duymadığım anlamına gelmiyordu. Çocukluğumda kurduğum tüm dostluk bağları, ergenliğin çocukken birlikte oynadığım erkeklerle aramda açtığı uçurum nedeniyle kopmuştu. Bunu fark ettiğimde zihnime bir acı saplandı. Görünüşe göre yaş aldıkça kendi engelimi daha iyi anlamak yerine sadece daha sorunlu ve sert biri oluyordum.
Sonra nihai felaket gerçekleşti. Bir gün Katrina Delahunt beni ziyarete geldiğinde, mutfak penceresinden süzülen güneş ışığının vurduğu sandalyenin arkasına elini koydu. Parmağında bir şeyin parladığını fark ettim. Tekrar baktım ve bunun bir elmas nişan yüzüğü olduğunu gördüm. Öylece bakakaldım. Birkaç dakika sonra yüzü kızarmış bir hâlde elini uzattı ve anneme yüzüğü göstererek beğenip beğenmediğini sordu. Annem onu tebrik ettikten sonra Bayan Delahunt dönüp yüzüğü bana gösterdi. Homurdandım ve başımı öte tarafa çevirdim.
“Asma suratını,” dedi bana o özel gülümsemelerinden biriyle. Elini omzuma koymuştu. “Evlendikten sonra da seni ziyarete geleceğim.”
Bayan Delahunt birkaç ay sonra güzel bir haziran sabahı Üniversite Kilisesi’nde evlendi. Annem beni oraya tekerlekli sandalyemle götürdü. Bayan Delahunt’ın arkadaşlarından oluşan büyük bir kalabalık vardı ama o, kocasıyla kiliseden çıkarken beni gördü ve güzel yüzü parlak bir gülümsemeyle aydınlandı. Bu gülümsemeye karşı koyacak gücüm yoktu.
Artık Katrina Delahunt değil, Bayan Maguire’dı, çok hoş bir isimdi ama alışmam uzun zaman aldı. Bay Maguire ile tanıştım. Nazik biriydi ama onu çok kıskanmıştım.
Aylar geçti. Evde hayat değişiyordu. Evimizde iki aile varmış gibiydi: Birlikte büyüdüğüm kardeşlerim ve bizden sonra gelenler. Biz “eski” aileyi oluşturuyorduk, onlar da “genç” aileydi. Annem o zamanlar neredeyse çocukluğumdaki gibi görünüyordu. Belki biraz daha kiloluydu ve siyah saçları hafifçe kırlaşmıştı ama gülümsemesi, ışıltılı mavi gözleri ve hafif adımları her zamankiyle aynıydı. Yenilmez bir kadındı. Babam daha yaşlı görünüyordu. O güzelim sarı saçları dökülmüştü ve geriye şakaklarında tek tük tutamlar kalmıştı, bu tutamlar macunla yapıştırılmış küçük gri yün yumaklarına benziyordu. Yine de çivi gibi sağlamdı, elleri beton blokları kaldırmaktan ve sürekli mala bükmekten boğum boğum olmuş ve nasır tutmuştu. Arada bir bize bağırıp çağırdığı oluyordu ama hepimizle gurur duyduğunu da biliyordum.
Dayı olmuştum. Lily’nin üç çocuğu vardı, Annemin rekorunu kırmaya çalıştığını söyleyerek onunla dalga geçerdik.
“Aile geleneğini sürdür, Lil!” derdik ona. “Sakın bizi hayal kırıklığına uğratma!”
Ama kalabalık ailemle çevrelendiğimde bile kendimi tuhaflığıyla sırıtan biri gibi hissederdim, Onlara ulaşamaz, onları canlandıran ruhun içine giremezdim. Gerçekte değişmemiş olabilirlerdi ama benim gözümde daha erişilmez ve ulaşamayacağım bir noktaya gelmişlerdi. Her geçen gün onların yaşamlarının yörüngesinden daha da uzağa sürükleniyor gibiydim. Onların yanındayken onlardan ve onların uğruna çalıştıkları ve inandıkları her şeyden ne kadar uzak olduğumu her zamankinden daha fazla hissediyordum.
On yedinci yaş günümün gecesinde yattığım kanepeden kalktım ve arka bahçeye çıkmayı başardım. Sıcaktan bunalmıştım ve biraz hava almak istiyordum. Sürünerek bir ağacın altında ki kırık bir tahta parçasının üzerine oturdum. Haziran ayıydı ve hava çiçek kokularıyla doluydu. Üstümdeki dallarda cıvıldayıp hareket eden kuşlardan uzaktaki araba kornalarına kadar en ufak bir sesi dahi duyabiliyordum. Ay ışığı, altında oturduğum bodur yaşlı ağacın sallanan dalları arasından yere yansıyıp zeminde bir desen oluşturuyordu. Arka pencere sarı ışıktan bir kare gibiydi şimdi ve içerideki mutfaktan kulağıma yüksek sesler geliyordu.
Güzel bir geceydi, sakin, yumuşak ama canlı. Ay ışığı her şeyi gümüşten yapılma gösteriyordu. Neredeyse karanlık gökyüzünde ışıldayan yıldızların sesini duyar gibi olmuştum.
Kırık tahta parçasının üzerine oturup gecenin tüm sakinliğinin ve huzurunun içime işlemesine izin verdim. Yaşadığım dünyayı cehenneme çeviren her şeyden uzakta, ay ışığı rüyasında kaybolmuş gibiydim. Bir an için mutlu olmuştum. Ama sonra hatırladım. Gelecek önümde kara bir çukur gibi uzanıyordu. Kendimi kapana kısılmış ve zincirlenmiş hissettim.
Orada otururken kendime sordum: Neydim ben? Altı üstü Tanrı’nın şakalarından biriydim işte! Hayatım anlamsız, amaçsız ve değersiz görünüyordu. Büyüdükçe etrafımı sardığını hissettiğim duvarların içinde hapsolmuştum. Özgür olmayı, bu zincirlerden kurtulmayı ve kaçmayı delice arzuluyordum.
Bölüm etkileşimi
