13. bölüm / 17
SOL AYAĞIMON İKİNCİ BÖLÜM ACABA NE OLURDU?
Bölümler 17Şu an: ON İKİNCİ BÖLÜM ACABA NE OLURDU?
- 1 Christian Brown91 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM “A” HARFİ1.871 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM A-N-N-E1.487 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM “EV”2.103 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM HENRY2.247 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM KATRIONA DELAHUNT2.320 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM RESSAM1.293 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM ACIYAN BAKIŞ1.974 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM HAPİSHANE DUVARLARI2.488 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM LOURDES2.471 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM ANNEMİN İNŞA ETTİĞİ EV3.169 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM KISA BİR ZİYARET1.623 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM ACABA NE OLURDU?2.575 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KALEM2.490 kelime
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ACIMA DEĞİL, GURUR2.925 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM KLİŞELER VE SEZAR2.110 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM KIRMIZI GÜLLER ONUN İÇİN1.840 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kliniğe ilk kez gideceğim için çok heyecanlıydım. Neye benzeyeceği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Soğuk mermer duvarlar, beyaz önlüklü insanlar ve sürekli dezenfektan kokusu olur diye düşünüyordum.
O unutulmaz pazartesi sabahı, St John’s ambulansı saat dokuz buçuk sularında kapımızın önünde durdu; pencereden endişeyle arabaya baktım. Ambulansları hep bir şekilde cenazelerle bağlantılı olarak düşünmüştüm: Onlar benim için, içi kanayan cesetlerle dolu, kasvetli, ruhu ürperten şeylerdi.
Ancak şoför neşeli, güler yüzlü bir adamdı ve babamın beni kaldırmasına yardım etti. Bu, endişemi biraz olsun azaltmıştı. Koltuğa oturduğumda diğer hasta arkadaşlarıma baktım. Aralarında yaşça en büyük bendim. Önümdeki sedyede küçük bir çocuk yatıyordu, bebekten farksızdı. Kolları kaskatı kesilmişti, bacakları eğri büğrüydü ve başı vücudunun geri kalanına göre tuhaf bir açıyla duruyordu. Yanında parlak altın sarısı saçları ve kocaman gözleri olan küçük bir kız oturuyordu. Çok güzeldi ama bacakları incecikti ve kemikleri çıkıktı; huzursuz, titreyen elleri de benimkiler gibiydi ama daha küçük ve kırılgandı. Sürekli gülümsüyor ve saçlarını gözlerinden uzak tutmaya çalışıyordu. Yanımdaki koltukta küçük bir çocuk yatıyordu, tamamen hareketsizdi. Gözleri dışında ifadesiz, donuk yüz hatları vardı; huzursuzca ve sorgulayıcı bir şekilde hareket ediyordu. O iki göz sahip olduğu tek canlı şeydi, karanlık bir evdeki ışıklı iki pencere gibiydi.
Sonunda ambulans Merrion Caddesi’ne girdi ve büyük, taş grisi bir binanın önünde durdu.
Pencereden dışarı baktım. Her iki yanında etkileyici binalar bulunan uzun ve geniş bir caddeydi. Durmak bilmeyen trafik uğultusuyla çınlıyordu. Yolda yürüyen herkes sanki önemli bir toplantıya gidiyormuş gibiydi. Bu hiç de tuhaf bir durum değildi çünkü daha sonra caddenin karşı tarafında tüm ulusu yöneten karmaşık işlerin yürütüldüğü Hükümet Binalarının olduğunu öğrenmiştim.
Arkamı döndüm ve Dr. Warnants’ın önünde durduğumuz binanın merdivenlerinden indiğini gördüm. Onu tekrar gördüğümde kendimi güvende hissettim.
Yürüyemiyordum ve görebildiğim kadarıyla beni binaya taşıyacak bir araba ya da sandalyeden de eser yoktu. Dr. Warnants’a baktım, o da bana baktı.
Omuzlarını silkerek “Yine güçlü adam rolü yapmam gerekecek galiba delikanlı,” dedi.
Sonra beni bacaklarımdan kavradı ve sırtına attı. Beni merdivenlerden yukarı taşırken duvarda küçük altın bir plaket gördüm:
“Dublin Ortopedi Hastanesi”
Kulağa kötü geliyor, dedim kendi kendine. Acaba bu kocaman kelime ne anlama geliyordu?
Dr. Warnants’ın omzunun üstündeki yerimden etrafımı çok iyi göremiyordum ama zemini ve duvarların alt kısımlarını görüyordum; binanın içinden geçtiğimizi biliyordum. Birkaç merdivenden indik, bir süre koridor boyunca yarı karanlıkta yürüdük, sonunda eski püskü bir kapı açıldı ve tekrar gün ışığına çıktık.
“Daha yolumuz bitmedi,” dedi Dr. Warnants nefes nefese. “Bir bu kadar daha gideceğiz.”
Bir tür tarlada olduğumuzu görebiliyordum, çünkü üzerinde taşıdığım çakıl yolun her iki tarafında da çimen vardı ve başımı kaldırdığımda etrafımızdaki ağaçları görebiliyordum. Ama tam olarak manzarayı seyredecek bir ruh hâlinde değildim. Bunu yapabilecek durumda değildim çünkü Dr. Warnants’ın attığı her adımla bir saat önce yediğim kahvaltının boğazımdan yukarı çıktığını hissedebiliyordum. Böyle bir şeyin olmasını engellemek için ağzımı kapalı tutmak zorunda kaldım.
“Bozuk yol bitti, Christy. Ama şimdilik!” Dr. Warnants güçlükle nefes alıyordu.
Başımı çevirmeyi başardım ve spor salonu kulübesine benzeyen tek katlı, uzun, dar ahşap bir bina gördüm. Yaklaştığımızda hem gülen hem de ağlayan çocuk sesleri duydum, çoğunluğu çığlık atıyor gibiydi.
Doktor kapıyı iterek açtı ve beni hâlâ omzunda taşıyarak içeri girdi. İçeri girdiğimiz anda gürültünün gücü bana neredeyse fiziksel olarak bir darbe indirmişti. Çıkan sesler dehşet vericiydi. Çocuklar ağlıyor, kükrüyor, çığlık atıyor, oyuncaklarını ve buldukları her şeyi duvarlara ve yere vuruyor, havaya tekmeler savuruyor, ayaklarını yere vuruyor, yengeçler gibi birbirlerinin üzerine sürünüyor ve kıvrılıyorlardı. Korkunçtu. Dr. Warnants beni yere bırakırken etrafıma bakındım ve acaba yanlış bir yere mi geldim diye merak ettim çünkü orada üç yaşından büyük bir çocuk olmadığını gördüm. Orasının bir tür kreş ya da çocuk yuvası olduğunu düşündüm. Dr. Warnants ve benden başka oda bulunan tek yetişkin başka bir genç adamdı, bu kişi Bay Gallagher olduğunu düşündüm. Beni görünce gülümsedi ve onun çok cesur bir adam olduğunu düşündüm.
“Bu sabah herhangi bir tedavi uygulayamayacağız, Christy,” dedi Dr. Warnants gülümseyerek. Kucağında iki bebekle yanımdan geçip odanın diğer ucuna gitti. “Sadece rahatla ve seyret.”
Yine de sadece seyretmek bile başlı başına bir tedaviydi. Bu bir eğitimdi, insan acısı üzerine bir eğitimdi, son zamanlarda kadar kendi evinin duvarlarının ötesindeki hayatı hiç görmemiş biri için yeni ve oldukça korkutucu bir deneyimdi. Şimdi gözlerimin önünde duran hayatın bu yepyeni yönünün ışığında, Lourdes’da gördüklerim sadece bir gölge hâlini alıyordu. Lourdes’daki Grotto’da karşılaştığım, acı çeken insanların hepsi yetişkin erkek ve kadınlardı; elbette bazıları büyük acılar içindeydi, aralarında ya da önlerinde harap olmuş hayatlardan başka bir şey yoktu ama yine de kendi sıkıntılarını anlayabilecek ya da en azından buna boyun eğebilecek durumdaydılar. Burası farklıydı, burada mantık yoktu. Sadece çaresizlik ve bükülmüş küçük uzuvları, şekilsiz kafaları, çarpık yüzleri olan, bazıları dikkatsizce odanın dört bir yanına atılmış boş çuvallar gibi hareketsiz ve kıpırtısız şekilde yerde yatan, kıvrılan, bükülen bebekler şeklinde dehşet vardı.
Diğerleri vahşi, bitmek bilmeyen ataklarla sarsılıyordu, sanki bunlar, içlerinden sürekli bir elektrik akımı geçiyormuş gibi küçük bedenlerini sarsan, onları sonsuz kıvranışlar içinde titreten, işkence çektiren ve sarsan hareketlerdi. Küçük elleri birbirine kenetlenmiş, bacakları bükülmüş ve bir mengenede gibi birbirine kilitlenmiş, başları ters dönmüştü. Birdenbire ilk kez kendimin de çocukken neye benzediğini fark ettim.
Onlara acıyabilirdim. Bu kadar küçük, bu kadar çaresiz ve korkak, tamamen başkalarına bağımlı olmalarına acıyabilirdim ama bunu yapmadım çünkü bir zamanlar acıyan bir bakışın beni ne kadar incittiğini hatırladım. Acımak yerine o çocuklara karşı bir sempati, bir yakınlık hissetmeye başladım. Acayım derken ve gergin uzuvların ardında yatan gerçek karakterlerini görmemi ve hissetmemi sağlayan bir bağ, bir tür kardeşçe içgörü hissettim. Bu, bükülmüş kas ve kemiğin ötesinde içeride yatan hapsedilmiş zihinleri fark etmemi sağladı. Parmaklıkların ardına kapatılan tek kişinin ben olmadığımı gördüm.
O gün eve döndüğümde tüm aile etrafımda toplandı ve kliniğin nasıl bir yer olduğunu öğrenmek istediler. Ama ben hiçbir şey söyleyemedim çünkü hiçbir kelimenin tarif edemeyeceği bir şey görmüş ve hissetmiştim.
Klinikte yaklaşık bir hafta kaldıktan sonra, bu süre zarfında Dr. Warnants’ın deyimiyle “şartlandırıldım” ve yavaş yavaş tedavi yöntemine alışmaya başladım. Çok daha geniş ve organize bir ölçekte olması dışında, bu tedavinin evde gördüğüm tedaviye çok benzediğini fark ettim. Klinikteki egzersizler daha ayrıntılı, daha karmaşıktı ve onları uygulaması çok daha zordu. Doğrusunu söylemek gerekirse ilk başlarda bunları yaparken kendimi aptal gibi hissettim, bir oda dolusu çocuğun arasında kalıp onlarla aynı egzersizleri yapmak zorunda kalmak gülünç duruma düşürüyordu beni. Aslında kendimi bir sürü kedi yavrusunun arasındaki bir fil gibi hissediyordum. Üstelik öyle göründüğümden de emindim.
Bazen, çocukların arasında yüzüstü yatarken -bu da egzersizlerin bir parçasıydı çünkü eskiden yaptığım gibi sırtım üzerinde hareket etmeme izin verilmiyordu- aniden durur, sanki ilk kez farkına varıyormuşum gibi yavaşça etrafıma, yerde yatan o bükülmüş ve hareketsiz bedenlere bakardım. Dr. Warnants ve Bay Gallagher’ın çocukların üzerine eğilmiş yüzlerine, kahverengi kirişli tavana, mavi gökyüzüne, beyaz bulutlara ve bahçedeki ağaçların yeşil yapraklarını görebildiğim yüksek pencerelerle ahşap duvarlara bakardım… Tüm bunlara bakar ve aniden kendi kendime sorardım:
“Ben, Christy Brown, burada ne yapıyorum? Tüm bunlar benim için ne ifade ediyor? Klinik denen bu garip yerle, beyaz gömlekleriyle dolaşan iki doktorla, bükülmüş tuhaf vücutları ve sallanan kafalarıyla o sakat çocuklarla… Tüm bunlarla benim ne ilgim var? Neden evde, yatak odamda yazmak yerine burada, bu tuhaf yerdeyim?”
Evet, bu doğruydu; henüz “dış dünyaya” alışamamıştım. Hâlâ olan bitenin gerçekliğini, artık bu tuhaf ve şaşırtıcı, yeni ve hızlı hareket eden insanlar ve mekânlar dünyasının bir parçası olduğum gerçeğini kavrayamıyordum. Yıllarca kendi dar mahallesinin karanlığına hapsedilmiş fakat şimdi aniden uçsuz bucaksız dünyaya fırlatılmış bir mağara adamı gibi etrafa boş boş bakıyordum. Sanki gün ışığını ilk kez görmüş ve bu ışığın aydınlattığı her şey karşısında kör olmuştum.
Çoğu zaman, yerde kambur bir şekilde oturup bir yere daldığımda, arkamdan bir ayak parmağının beni dürtüğünü hissederdim. Başımı kaldırıp etrafıma baktığımda Dr. Warnants’ın tepemde durduğunu ve gülümsediğini görürdüm.
“Yine hayallere dalmışsın!” derdi bana. “Bir gün yazacağın tüm kitapları mı düşünüyorsun? Hadi bakalım, toparlan delikanlı! Yapman gereken bir iş var, biliyorsun.”
Evet, yapmam gereken bir iş olduğunu biliyordum; hem de çok büyük bir iş. Bir yılda, iki yılda, hatta beş yılda bitmeyecek bir iş, aslında bir ömür boyu sürecek bir iş. Bunu gayet iyi biliyordum. Yine de durup böyle bir işin olabileceğini fark etmeden önce yaşadıklarımı düşünmeden edemiyordum. Arada sırada şimdiyi ve eski günleri hatırlamadan duramıyordum. O günler benim için eski güzel günler demek değildi. Daha ziyade eski acımasız günler, umut edecek ya da uğruna yaşanacak hiçbir şeyimin olmadığı günler, şu anın acısını hafifletecek ya da uzak geleceğin karanlığını aydınlatacak hiçbir şeyin olmadığı günlerdi. Aslında, yalnızca kendimi ve anlam veremediğim, nefret ettiğim rahatsızlığımı fark ettikçe büyüyen acı ve içsel ızdırap vardı.
Bu doğruydu, hastalığımdan nefret ediyordum, ondan tiksiniyordum. Diğer insanlardan farklı, hem de çok zalim bir şekilde farklı yaratıldığım düşüncesi bile bana acı veriyor, beni işkencelere sürüklüyordu. Yine de çok geçmeden, en kötü anlamda Tanrı’nın bir laneti olarak gördüğüm bu rahatsızlığın hayatıma garip bir güzellik katabileceğini fark etmiştim.
Bu olay gerçekleştiğinde yaklaşık bir yıldır kliniğe gelmeye devam ediyordum. Nisan ayında güzel bir bahar sabahıydı ve klinik kapanmak üzereydi. Ambulans görevlileri çocukları beklemeye götürmüştü ve en son ben kalmıştım. Klinikte kalmak için kullandıkları eski püskü bir tekerlekli sandalyede oturuyordum. Kapının dışında ılık nisan güneşinin tadını çıkarıyor, çimlerin ne kadar yeşil ve parlak göründüğünü fark ediyor ve ağaçların dallarının hafif taze rüzgârda hışırdadığını duyandığımdaki hissi duyuyordum. Her şey durgundu, çünkü arkamdaki klinik odası oldukça ıssızdı. Beni ambulansa götürmek için henüz gelen giden yoktu.
Birden çakıllı yolun ilerisinden gelen bir ses duydum. Ayak sesleriydi. Ayağımla yere düşmüş yaprakları savurduğum yerde başımı kaldırıp baktım. Patikanın üst tarafındaki ağaçların arasında kırmızı bir şeyin hareket ettiğini gördüm. Sonra figür küçük dönemeçı döndü ve görüş alanıma girdi. Bu bir kızdı.
Başımı tekrar hızla eğdim ve ezilmiş yaprakları teklemeye dalmış gibi görünmeye çalıştım. Ayak seslerinin yaklaştığını duydum. Şimdi bana çok yakın olmalı, diye düşündüm. Onunla konuşmak zorunda kalabileceğimi bildiğim için başımı kaldırmak istemedim. “Sakin aptallık etme,” dedim kendi kendine.
Yabancı kız birkaç metre yakınıma geldiğinde ürkekçe başımı kaldırdım. Sanki bir hayal görmüş gibiydim. Arka planda ağaçların yeşil yapraklarını ve dalların nemli çimenler üzerindeki gölgesini görüyordum. Güneş, arkadan vurup sarı saçlarına karışıyor, içinde dağılıyor, sanki onu çepeçevre saran bir hale oluşturuyordu. Etrafındaki güneşin parlaklığı beni neredeyse kör ediyordu.
Bana doğru yaklaştığında ortalamanın biraz üzerinde bir boya sahip olduğunu, kahverengi saçlı ve yeşil gözlü olduğunu gördüm. Yüz hatları öyle güzel, öyle belirgindi ki bembeyaz bir mermerden yapılmış gibiydi. O bahar sabahı yanaklarında taze bir çiçek açmıştı ve gözlerinde kendimi bakmaktan alamadığım bir durgunluk vardı. Kabalık ettiğimin farkındaydım ama gözlerimi kaçıramıyordum. O ilerlerken kendime çok net bir şekilde şunu söylediğimi hatırlıyorum: “Bu, hayatımda kadar gördüğüm en güzel kız!”
Etrafta benden başka kimseyi göremeyince bir an tereddüt eder gibi oldu ve sonra sandalyeme yaklaştı.
“Bay Gallagher burada mı acaba?” diye sordu gülümseyerek.
Dilim tutulmuştu. Nedeni her zamanki konuşma güçlüğüm değildi.
Sonunda Bay Gallagher’ın birazdan burada olacağını söyleyebildim ve o da tekrar gülümseyerek yanımdan geçip boş kliniğe gitti.
Aradan bir hafta geçti ve onu tekrar görme umudumu yitirmek üzereyken bir perşembe sabahı kliniğe gelip kapıdan içeri girdiğimde ilk gördüğüm şey o oldu. Yere diz çökmüş, çocuklar dan birinin ceketini çıkartıyordu.
Günler geçtikçe onun hakkında ufak tefek şeyler öğrenmeye başladım. Üniversite mezunuydu, bu beni ilk başta biraz korkuttu. Galwaylıydı, son olarak da adının Sheila olduğunu öğrendim.
Köşemde oturup onu izlerdim. Diz çöküp çocuklarla sohbet ederken saçlarının yüzüne dökülüşünü, kolunu sabırsızca geriye atarak saçlarını toplayışını seyrederdim. Hiç ummadığım bir anda bana baktığında, şaşkınlıkla başımı başka yöne çevirir ve bir melodi mırıldanırdım.
Bir sabah umudumu kaybetmiş gibiydim, duvara yaslanmış otururken kendimi tamamen sefil hissediyordum. Gözlerim kıstım ve düşüncelerim karamsarlığın kara çukurunda kaybolmuştu. Sanırım yine üzerime çöken o eski depresif ve umutsuz durumun geri döndüğünü hissediyordum. Sonra aniden biri seslendi:
“Günaydın, Christy!”
Gözlerimi sırasıyla kaldırdım ve Sheila’nın odanın ortasından gülümseyerek bana baktığını gördüm. O gülümseme içimdeki depresyonu söküp atmıştı.
Ondan sonra birbirimizi yakından tanımaya başladık. Egzersizlerimi daha büyük bir zevkle yapmaya başladım. Sonra bir sabah büyük bir cesaretle, bir gece önce kardeşime yazdırdığım bir mektubu ona getirdim. Mektubu eve götürdü, okudu ve ertesi sabah bir cevap getirdi.
Tabii ki bu nota cevap vermekte hiç zaman kaybetmedim ve böylece birbirimizle mektuplaşmaya başladık. Benimle diğer insanlar arasında duran en büyük engellerden birini, hatta en büyük engeli, büyük konuşma engelini yıkmanın bir yolunu bulmuştum. Dudaklarımla söyleyemediklerimi kâğıt üzerinde ifade edebiliyordum.
Etrafımdaki duvarlar hâlâ çok yüksekti ama ben onları teker teker aşıyordum.
Evet, bu duvarlara tırmanıyordum ve evet, bu duvarları aşıp özgürlüğüme kavuşuyordum. Ama bu duvarların ardında ne vardı? İnsanlar sıklıkla “özgürlükten”, “özgürleşmekten” ve fiziksel sıkıntılardan “kurtulmaktan” bahsediyorlardı. Ama bunun sadece bir problemin üstesinden gelmek ya da en azından kendi engelime karşı cesur küçük bir kahraman gibi savaşmak ve bu duvarların ardından beni alkışlayıp “yakında oraya varacağını” söylemelerini sağlamakla ilgili bir mesele olmadığını anladım. Eğer “oradan” kasıtları nihayetinde fiziksel bağımsızlığıma kavuştuğum bir noktaysa buna diyecek bir şeyim yoktu, ama bu bağımsızlık kasıtları tüm zihinsel ve duygusal çatışmalardan kurtulmaksa o zaman oldukça yanılıyorlardı. O zaman “özgürlük” ve “kurtuluş” gibi kulağa hoş gelen tüm o ifadelerin içi boşalırdı. Çünkü geçmişte yaşadığım “tutsaklığım” sırasında, hâlâ parmaklıkların arkasındayken hissettiğim acı ve burukluğun, şimdi eski umutsuzluğumun yerini oldukça makul bir iyileşme şansı almışken ve tam da zincirlerimden kurtulmaya çabalarken hissettiğim acı ve burukluğa göre bir hiç olduğunu anlıyordum. Zeki insanların “uyanmış” ve “aydınlanma” adı altında gizlemeye çalıştıkları acıyı şimdi hissediyordum. Bu, nisan yağmurları gibi gelip geçen çocuksu bir melankoli değil, gelip geçen ama zihnimde daha derin bir etki, daha derin bir yara bırakan olgun bir acıydı. Kendi ihtiyaçlarım daha büyük, daha ısrarlı bir hâl almıştı ve bu kendi başına yeterince acı vericiydi. Ancak bu ihtiyaçlar için yeterli bir ifade bulmanın imkânsızlığını fark ettiğimde, zaman içinde fiziksel sınırlamalarımın üstesinden nasıl gelirsem geleyim, hayatımın -sonuçta gerçekten önemli olan içimdeki o duygusal hayatımın- asla gerçekten “normal” olamayacağını, olamayacağını gördüğümde acım daha da derinleşti. Bu hislerimi içimde bir şişeye hapsedecek, ifade etmek yerine bastıracak ve orada tutacaktım.
Zamanla ve kliniğin yardımıyla kendimi aşabilirdim. Normal bir hayat ya da en azından daha sıradan, daha bağımsız bir hayat sürmem mümkün olabilirdi. Ama içimde her zaman bir şeylerin eksik kalacağını biliyordum, bunlar resmin tamamlanmasına ya da yapbozun parçalarının sonunda mükemmel bir hâline gelmesine asla izin vermeyecek şeylerdi. Her zaman bir parça eksik kalacaktı. Sonuçta hastalığım “tedavi edildi” değildi. Ama tedavi edilemeyecek başka bir şey vardı, o “normal” insanlar gibi kendimi ifade edebilme ve ilişki kurma eksikliğimdi. Engelimi aşabilirdim ama asla normal bir yaşam süren normal bir birey olamayacaktım. Bu içime işlemiş “farklılık” her zaman orada olacaktı. Delice sevmek ve sevilmek istiyordum, fakat…
Bu acı bir farkındalıktı ama gerçekti, bunun farkında olmam gerekiyordu. Gözlerimi kapatsam ve kendimle ilgili her tatsız gerçeğe sırtımı dönsem bunun bana ne faydası olurdu? Bunu birçok kez yapmak istemiştim, ama son sınavımı ertelemekten başka bir şey değildi bu; bir gün mutlaka vakti gelecekti. İşte o vakit gelmiş ve beni üzmüştü, bir süre acı vermiş ama sonunda beni kendi içimde daha da güçlendirmişti. Madem hiçbir zaman diğer insanlar gibi olamayacaktım, o zaman en azından kendim gibi olacak ve elimden gelenin en iyisini yapacaktım.
Nihayetinde Sheila hayatta edinebileceğim en iyi arkadaş oldu. Sonunda kılık değiştirmeden kendimi görebildiğim bir ayna gibiydi. O benim yetişkin hayatımdaki ilk mihenk taşımdı ve onun sayesinde yolumdaki tuzaklara düşmeden nasıl yol alacağımı öğrenmiştim. Birbirimize sık sık mektup yazardık. Benimkiler hayalperest, düşsel mektuplardı; onunkiler ise bilgelik doluydu:
“Mektuplarından birinde bazı insanların seni bir kahraman olarak gördüğünü ama senin kendini pek de kahraman gibi hissetmediğini yazmıştın. Kahramanın ne olduğundan pek emin değilim ama benim seninle ilgili görüşüm şu: Yüce Tanrı sana çok parlak bir zekâ ve sanatçı ruhu bahşetmiş. Ama sana bir de fiziksel engel vermiş. Bu zihinsel donanımla tabii ki hastalığınla mücadele edecek gücü kendinde bulacaktın… Anneni de unutma. Onun sağduyusu olmasaydı, sürekli yalnızca ‘Acaba ne olurdu?’ diyen, çekilmez bir genç adam da olabilirdin…”
Evimde, çalışma odamda, içinde Sheila’dan aldığım mektupları koyduğum ve sıkı sıkıya koruduğum kahverengi bir kutum var. Ondan aldığım her bir mektubu zarif, mavi bir kurdeleyle birbirine bağladım. Toplam otuz iki tane, geçen gün saydım…
Bölüm etkileşimi
