4. bölüm / 17
SOL AYAĞIMÜÇÜNCÜ BÖLÜM “EV”
Bölümler 17Şu an: ÜÇÜNCÜ BÖLÜM “EV”
- 1 Christian Brown91 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM “A” HARFİ1.871 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM A-N-N-E1.487 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM “EV”2.103 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM HENRY2.247 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM KATRIONA DELAHUNT2.320 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM RESSAM1.293 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM ACIYAN BAKIŞ1.974 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM HAPİSHANE DUVARLARI2.488 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM LOURDES2.471 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM ANNEMİN İNŞA ETTİĞİ EV3.169 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM KISA BİR ZİYARET1.623 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM ACABA NE OLURDU?2.575 kelime
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KALEM2.490 kelime
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ACIMA DEĞİL, GURUR2.925 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM KLİŞELER VE SEZAR2.110 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM KIRMIZI GÜLLER ONUN İÇİN1.840 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Artık yedi yaşındaydım ve ağabeylerimin yardımıyla kendi yaşıtım çocuklarla ilişki kurmaya başlamıştım. Okuldan sonra dışarıya oynamaya çıktıklarında beni de yanlarında götürüyorlar, “gezinti arabası” dedikleri paslı, eski bir arabaya bindiriyorlardı. Hayatımın en güzel yıllarından bazıları, ılık bir haziran akşamının alaca karanlığında ya da bir aralık gecesinin soğuk griliğinde beni lambayla aydınlatılmış sokaklarda gezdirdikleri ve karanlık geçitlerde dolaştırdıkları, bükülmüş sapı ve çarpık tekerlekleri olan o hırpalanmış eski arabada geçti.
Çok geçmeden benim de birlikte çok eğlendiğim arkadaşlarım oldu. Bunlar mahallemizden çocuklardı ve beni hiçbir soru sormadan kendilerinden biri olarak kabul edecek kadar genç ve samimiydiler. Beraber büyümüştük ve bir bakıma benimle ilişki kurmayı, beni daha önce hiç görmemiş ya da benimle birlikte olmamış diğer çocuklara göre daha kolay buluyorlardı. Aslında, birçoğu benim rahatsızlığımı tuhaf bir tür üstünlük, neredeyse tanrısallık sembolü olarak görüyordu. Böylece bana garip, çocuksu bir havayla saygı gösteriyorlardı.
Artık o kadar gelişmiştim ki sırtımda beni destekleyecek herhangi bir yastık olmadan arabada oturabiliyordum. O gezintilerde çok kez düştüm. Araba bir virajdan son hızla dönerken devrilirdi, ben de bağrışlar ve çığlıklar arasında yere yuvarlanırdım. Ama bu şekilde oldukça dayanıklı hâle geldim ve düşme konusunda ustalaştım. Kötü bir düşüşü bile bir iki sıyrık ve morlukla atlatmayı öğrendim. Bütün bunlardan büyük bir heyecan duyuyordum.
Evimizde en önemli şey yemekti. Biz çocuklar için yemek saatini beklemek sonsuza kadar süren bir şeydi sanki. Annem sofrayı hazırlayana kadar hepimiz sabırla beklerdik, sonra da sofraya doğru koşmaya başlardık. Ben kalçamın üstünde sürünüp onların arasından geçer ve genellikle büyüklerden biri beni üzerine çıkarana kadar bir sandalyeyi benim kaptığımı göstermek için kendimi onun önüne atardım. Sonra hangimizin yemek yeme konusunda diğerlerine üstünlük sağlayacağını görmek için amansız bir çekişme başlardı. İşin içecek kısmıyla çok az ilgilenirdik. Asıl amacımız, patlamadan tüketebildiğimiz kadar ekmek ve tereyağı ile karnımızı doyurmaktı. Elbette ben kendi başıma beslenemezdim ama bu durum beni masa yarışmalarında çok aktif bir rol almaktan alıkoymazdı. Annem ya da babam yanıma oturur ve beni beslerdi. Ekmeği kaldırıp ağzıma koyma gibi basit bir işlem yüzünden elleri sık sık yorulurdu.
Babam yedinci ya da sekizinci kez ekmek tabağına uzanırken “Liffey Nehri’ni doldurmaya çalışıyor gibiyim sanki!” diye yakınırdı. Hepimiz birbirimizi yenmeye çalışırdık ve her birimiz iyi iş çıkarırdık ama Peter her zaman kalırdı. Annem, “Kaç tane?” diye sorduğunda hep birlikte, “Üç dilim!” diye bağırırdık.
Çaydan sonra eğer dışarı çıkmamaya karar verdiysek hep birlikte saklambaç ya da körebe oynardık. Böyle durumlarda babam ne olduğunu anlayınca hemen sandalyesinden kalkar, gazetesini yere atar, paltosunu ve şapkasını giyer, kapıdan çıkarken anneme, “Hepsi yatıp uyuyunca dönerim!” derdi.
Hangimizin “körebe” olacağına karar vermek için bir yarım peni atılır ve “Yazı mı tura mı?” diye bağırılırdı. Birisi eski bir atkı ya da yün çorap alır, seçilen kişinin gözlerine bağlar ve oyun başlardı. Herkes körebenin etrafında koşturur, o kör bir şekilde uçan bir kolu ya da kıpırdayan bir bacağı yakalamaya çalışırken güler ve her zaman “dostane” itiş kakışlar ve kovalamacalarla odanın içinde savrulurdu. Bunun pek de nazik bir oyun olduğu söylenemezdi.
Bazen körebe rolü bana düşerdi. Gözlerimin etrafına bir eşarp bağlar, yerlerini alana kadar bir saniye bekler ve sonra “Başla!” diye bağırırlardı.
Bir an durur, birinin nerede saklandığına dair en ufak bir nefes alma ya da kıkırdama sesini yakalamayı beklerdim, sonra çok dikkatli bir şekilde sesin geldiği yöne doğru sürünür, o noktaya ulaşana kadar kendimi iterdim. Sonra sol ayağımı uzatırdım, Peter’ın pantolonunun paçasını ya da Mona’nın elbisesinin eteğini yakalamak için ayak parmaklarım gerilirdi. Birini yakaladığımda onu kendime doğru çeker ve bağırana ya da “Teslim oluyorum!” diyene kadar bacaklarımı etrafına sarardım. Sonra onları serbest bırakırdım ve gözlerimdeki bağı çıkarıp onlara verirdim.
Sekiz yaşındaydım. Cadılar Bayramı gecesi, annem ve babam dışarıdayken küçük bir parti vermek için birkaç arkadaşımızı çağırmıştık. O gece tüm ev bize kalmıştı ve buna ihtiyacımız vardı çünkü oldukça kalabalıktık. Üç kız kardeşim de kız arkadaşlarını davet etmişlerdi, böylece yedi kız ve bunun iki katı kadar da erkek vardı. Hepsi de tuhaf kostümler ve korkunç maskeler giymişlerdi. Kısa süre içinde elmalara, fındıklara ve geri kalan her şeyi yiyip bitirmiştik. Sonra saklambaç oynamıştık. Ben akıllıca davranacaktım, çünkü kızlardan birinin, Sally adında on iki yaşlarında, kırmızı yanaklı, tombul, küçük bir kızın Mona’ya kilerdeki büyük banyoya saklanacağını söylediğini duymuştum. Kimsenin bakmayı aklından bile geçirmeyeceği bir yerdi, çünkü genelde su dolu olduğunu düşünülürdü. Ancak o gece banyo boştu ve Sally, ideal saklanma yerini bulduğuna emindi.
Sally oraya varmadan önce olabildiğince hızlı bir şekilde karanlık kilere doğru gittim ve büyük emaye küvetin hemen altına gizlendim. Olduğum yerde eski botlar, giysiler, şişeler gibi bir sürü çöp vardı ve ne zaman hareket etsem eski bir şemsiyenin ucu kaburgalarıma batıyordu. Ama buna katlanmayı başardım ve birkaç dakika sonra birinin kilere girdiğini ve banyoya doğru geldiğini duydum. Dışarı baktım ve mutfak kapısındaki yarıktan sızan ışık sayesinde ayaklarında sandaletler olan iki ince beyaz bacağın yarısını gördüm. Bunun Sally olduğunu biliyordum.
Küvetin içine girdiğini duydum, ama sandığım gibi kapağı üzerine çekmedi. Ne kadar aptal bir kız, diye düşündüm kendi kendine; içeri biri girerse karanlıkta bile kolayca görülebilirdi çünkü üzerinde beyaz, ipek bir elbise vardı.
Birkaç dakika sonra içeri biri girdi ve beton zemindeki çizme seslerinden onun çocuklardan biri olduğunu anladım. Bunu bekliyordum ve Sally kaçmaya vakit bulamadan gelip onu yakalamaları için bağırmayı planlıyordum. Derin bir nefes aldım, bağırmaya hazırlanıyordum ama hemen ardından topuklu botlar küvete doğru ilerledi ve arkadaşlarımızdan Charlie’ye ait olduğunu anladığım bir ses fısıltıyla konuştu:
“Sally, orada mısın?”
“Charlie, sen misin? Evet, bekliyorum,” Sally hemen cevap vermişti. Sonra temkinli bir şekilde ekledi: “Ses çıkarma.”
“Çıkarmam,” dedi Charlie. Sonra kendini küvetin kenarına çekti ve içine girdi. Sonra kapağın ikisinin üzerine kapatıldığını duydum.
Saklandığım yerden sürünerek çıktım, boynumda bir ağrı vardı ve küvetin kenarına oturup dinlemeye başladım. İçeriden kıkırdama ve boğuk kahkaha sesleri geliyordu. Daha yakına süründüm ve kulağımı kapakta birkaç santimlik bir boşluk bırakan bir bölmenin olduğu yere koydum. Artık konuşmalarını çok net duyabiliyordum.
“Beni seviyor musun?” diye sorduğunu duydum Sally’nin, ardından bir kıkırdama geldi.
“Tabii ki,” diye cevap verdi Charlie kesin bir ifadeyle, bunu çok gürültülü bir öpücük sesi izledi.
Tiksintiyle arkamı döndüm, çünkü Charlie’nin diğer oğlanlarla takılmak yerine bir kızla saklanmasının korkakça olduğunu hissediyordum. Kapıya doğru sürünerek uzaklaşırken aklıma bir şey geldi.
Sürünerek küvete geri dönerken karanlıkta kendi kendime gülümsedim ve olabildiğince sessiz bir şekilde kendimi küvetin kenarından yukarı çektim ve küvetin içine giden iki musluğun olduğu yere olabildiğince yaklaştım. Biraz ses çıkardım ama içerideki iki kişi bunu duyamayacak kadar kendi meselelerine dalmıştı.
Ellerimi kullanamıyordum, bulunduğum pozisyonda ayaklarımı da kullanamıyordum. Bu yüzden biraz daha öne doğru uzandım ve çenemi musluklardan birine dayadım; canım yandı ama musluğun kolunu başımla yavaşça döndürdüm. Hemen ardından musluk sonuna kadar açıldı ve küvetin içine su fışkırmaya başladı.
Aşağı indim ve bir örümcek kadar hızlı sürünerek kapıya yöneldim. Arkamdan küvetin kapağının yukarı fırladığını ve zavallı Sally’nin “Anne! Anne!” diye çığlık attığını duydum. Tam zamanında kapıdan çıkabildim ve ikisi de gözlerindeki suyu silerken mutfağa girdim.
O günden sonra ne Sally ne de Charlie evimize geldi.
Zaman zaman kutlama yaparken yanında eşlik edecek pek bir şeyimiz olmasa da Noel bizim için her zaman neşeli bir dönemdi. Yine de evde ne kadar az para olursa olsun, Noel Baba her zaman büyük ve heyecan verici görünüşlerle gelirdi. İçindeki küçük li kâğıtlara sarılmış küçük hediyelerle gelirdi. İçindeki küçük oyuncağı keşfetmeden önce kat kat hediye paketlerini açmak zorunda kalırdık. Bunlar, Dublin’in ara sokaklarındaki havasız köşelerinde kimsenin daha önce adını bile duymadığı ucuz, gösterişten uzak küçük dükkânlardan alınmış ucuz, gösterişten uzak minik şeylerdi. Ama Noel sabahı yastıklarımızın üzerinde duran bu hediyeler bizim için en pahalı tren setinden ya da oyuncak arabalardan daha çok şey ifade ederdi.
Bir gece önce ben hariç tüm çocuklar akşam erkenden yatağa yatırılırdı. Annem haftada yarım kron ödeyerek bir radyo alabilmişti ve her Noel arifesinde, diğerleri gibi ayine gidemediğim için gece yarısı Kimmage Manor’daki Holy Ghost Fathers’ın ayinini dinlemem için biraz daha uzun süre uyanık kalmama izin verilirdi. Annem bana dua etmeyi öğretmişti ve artık radyodan dinlediğim ayini biraz takip edebiliyordum ama rahibin söylediği her şeyi anlamıyordum, özellikle de babamın Latince olduğunu söylediği o tuhaf dilde konuştuğunda. Sık sık kendime rahibin neden tüm duaları Latince ettiğini sorardım. Peter bunun sebebinin tüm azizlerin sadece Latince konuşması ve Tanrı’nın İngilizceyi anlayamaması olduğunu söyledi.
Annem büyüdükçe ilahiyata ilgi duymam için çok uğraştı ama bu hiçbir zaman Kral Lir ve kuğu çocuklarıyla ilgili hikâyeler kadar ilgimi çekmedi. Annem bana Tanrı’nın dünyayı yedi günde nasıl yarattığını anlattığında bu konuda hiçbir soru sormadan tüm söylenenleri kabul ettim. Ama bana Lir’in hikâyesini anlattığında çocukların nasıl kuğuya dönüştüğü ve üvey annelerinin bunu neden yaptığı gibi bir düzine soru sormuşumdur. Bunun daha iyi bir hikâye olduğunu düşünmüştüm. Tony bana dünyadaki her şeyi Tanrı’nın inşa ettiğini söylediğinde ona pis bir yalancı dedim; çünkü bir keresinde babamın sadece duvarcıların ev inşa edebileceğini söylediğini duymuştum ve Tanrı’nın bir duvarcı ustası olmadığını biliyordum.
Tony vahşi bir çocuktu. Evde ve dışarıda sürekli başını belaya sokardı. Biraz Romeo gibiydi. Mahalledeki bütün kızların peşinden koştururdu ama hiçbiri umurunda değildi, hatta buranın güzeli sayılan Nancy bile. Aramızda en yakışıklı oydu; uzun boylu, solgun yüzlü, çok güçlü, çok çabuk öfkelenen, kıvırcık siyah saçlı, büyük elleri ve gülümsediğinde ya da güldüğünde parlayan beyaz dişleri olan genç bir adamdı. Evdeki herkes ona biraz hayrandı ve benim de ilk kahramanım oydu.
Bir keresinde zor bir durumdan kurtulmasına yardım etmiştim. Ben sekiz yaşındaydım ve Tony on üç yaşlarındaydı. O ve bir arkadaşı bir konuda anlaşmazlığa düşmüşlerdi ve Tony arkadaşını yere serene kadar birbirlerine vurmuşlardı. Sonra babama ispiyonlamıştı ve Tony sağlam bir dayak yiyip bir hafta boyunca arka odaya kilitlenmişti.
Ertesi gece Cadılar Bayramı’ydı. Tüm “çete” havai fişek almak için para biriktirmişti ve herkes iyi vakit geçirecekti. Ama babam katı tavrından geri adım atmıyordu. Tony evde kalmalı ve “dersini almalıydı”. Kaçarı yoktu.
Zavallı Tony çaresizdi. Evdeki diğer hiç kimse ona yardımcı olmuyordu.
“Keşke yedek anahtarım olsaydı!” diye inledi yatak odasının kapılı kapısının arkasından. Ama kimse onu dinlemiyordu.
Onlara çok kızmıştım, Tony’ye yardım etmek istiyordum, sırf onlara biraz cesaretim olduğunu göstermek için. Ne yapabileceğimi tam olarak bilmiyordum ama anahtarın annemin önlüğünün cebinde olduğunu biliyordum, babamın anneme en güvenli yer olduğu için anahtarı oraya koymasını söylediğini duymuştum.
Anahtarı oradan almanın bir yolunu bulmam gerekiyordu.
Sonra aklıma bir fikir geldi. Bu fikir hiç hoşuma gitmemişti ama tek yol buydu.
Kanepede oturmuş, babamın tulumunu diken annemin yanına doğru süründüm ve hüzünlü bir iç çekişle başımı onun kucağına koydum. Şaşırarak başını kaldırdı, çünkü ben böyle biri değildim. Şımartılmaktan nefret ederdim.
“Ne oldu, yoruldun mu?” diye sordu iğne ve ipliğini yere bırakarak. Başımı salladım, o da eğilip beni kucağına aldı.
“Hadi bir şarkı söyleyelim de kum adam gelsin,” dedi. Sonra usulca, herkesi uyutabilecek eski bir İrlanda türküsünü söylemeye başladı.
Gözlerimi kapattım ve birkaç dakika içinde çok inandırıcı bir şekilde horlamaya başladım. Sonra temkinli bir şekilde sol ayağımı annemin önlüğünün cebine yaklaştırdım, durdum ve tekrar hareket ettirdim, bu sefer ayağım ön cebinin içindeydi. İçindekileri dikkatle incelemeye başladım. Makas, düğme ve iplik makaraları gibi her türden ıvır zıvır vardı. Tam pes edecektim ki ayak parmaklarım aniden soğuk ve çelik gibi bir şeye dokundu; sonunda bunun anahtar olduğunu anladım. Ayak parmaklarımı anahtarın etrafına doladım ve onu sıkıca tutarak ayağımı yavaşça annemin cebinden çıkardım.
Her şeyi o kadar sessiz ve dikkatli yapmıştım ki annem hiçbir şeyden şüphelenmemişti. Annem yalnızca uykumda hareket ettiğimi düşünüyordu.
Bir süre sonra beni yavaşça kanepeye yatırdı ve sıcak tutması için üzerime eski bir palto attı. Sonra kendi kendine mırıldanarak akşam yemeğini hazırlamak için kilere gitti.
Annem mutfaktan çıkar çıkmaz paltoyu üzerimden fırlattım, kanepeden kayarak indim ve olabildiğince hızlı bir şekilde kapıya doğru süründüm. Şansıma kapı açıktı, koridora çıkıp kendimi bir yengeç gibi geriye doğru çekerek merdivenleri tırmandım ve boynumu kırmadan üst kata ulaştım.
Sol ayağımla yatak odasının kapısını tekmeledim. İçeriden ağabeyimin çok şüpheli bir sesle konuştuğunu duydum.
“Kim var orada?” Gelenin ben olduğumu anlamasını sağladım. “Ne istiyorsun?” diye sordu bana.
Homurdanarak anahtarın bende olduğunu söyledim. Anında odanın içinde bir koşuşturma oldu ve hemen ardından Tony ve ben kapının iki yanında çömelmiş, yarıktan birbirimize bakıyorduk. Hayatımızda ilk ve son kez göz göze gelmiştik.
“Güzel! Kapının altından kaydırabilir misin?” dedi Tony fısıltıyla konuşarak. Denedim ama yarık anahtarın geçmesine izin verecek kadar geniş değildi. Anahtar tam ortada sıkışmıştı!
“Ben hallederim!” dedi ağabeyim acımasızca. Sonra pantolonunun cebinden çakısını çıkardı ve kapının alt kısmındaki ahşabın bir kısmını kazımaya başladı, ta ki yarım santim daha geniş olana kadar.
“Şimdi dene!” dedi bana. Anahtarı tekrar içeri ittim ve bu sefer sorunsuzca içeri kaydı. “Harika!” diye bağırdı. Yerden kalktığını duydum. Birkaç saniye içinde kilit çevrildi ve Tony yüzünde kocaman bir sırıtışla odadan çıktı.
Eğildi ve kulağımı çekti. “Sağlam bir çocuksun sen, Chris,” dedi. “Hepsinden daha iyisin!” Sonra son sürat merdivenlerden indi, aşağıda durup bana el salladı ve sırıttı, bir saniye sonra da ön kapıyı gürültüsüzce açıp dışarı çıktı.
Güçlükle merdivenlerden indim, mutfağa girdim ve annem hâlâ yemek pişirmekle meşgulken sürünerek kanepeye geri döndüm. Anahtarın ortadan kaybolduğunun farkına bile varmamıştı.
Daha sonra babam, “Kapıya ne oldu?” diye sordu öfkeyle. Tony’nin kazıdığı yere bakıyordu.
“Fareler yapmıştır,” dedi Tony dua etmek için diz çökerken.
Bölüm etkileşimi
