SOL AYAĞIM kitap kapağı

3. bölüm / 17

SOL AYAĞIM

İKİNCİ BÖLÜM ​A-N-N-E

Vaveyla Yazarı: Ela 🌺

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: İKİNCİ BÖLÜM ​A-N-N-E

Bana ayağımla "A" harfini çizmeyi öğreten annem, daha sonra aynı şekilde tüm alfabeyi bana öğretme işine soyundu. Kendisine mucizevi bir şekilde sunulan bu fırsatı değerlendirmeye ve sözlü olarak olmasa da yazılı olarak diğerleriyle iletişim kurmama yardımcı olmaya kararlıydı.
Bu konuda nasıl bir yol izlediğini çok net hatırlıyorum. Ev işleriyle meşgul olmadığı her gün beni ön taraftaki yatak odasına götürür ve saatlerce bana harfleri birbiri ardına öğretirdi. Her bir harfi bir parça tebeşirle yere yazardı. Sonra onları bir toz beziyle siler ve ayak parmaklarımın arasına sıkıştırdığı tebeşirle ezberden tekrar yazmamı isterdi. Bu ikimiz için de zor bir işti. Çoğu zaman, annem mutfakta yemek hazırlarken bir kelimeyi doğru yazıp yazmadığımı anlamak için yanıma gelmesini sağlayacak uluma benzeri bir ses çıkarırdım. Yanlış yaptıysam yere diz çöker, unla kaplı elleriyle bana doğrusunu gösterirdi. Yazmayı öğrendiğim ilk şeyin baş harflerim olduğunu hatırlıyorum: "C. B."
Ancak sık sık kafam karışır ve "B"yi "C"nin önüne koyardım. Biri bana adımın ne olduğunu sorduğunda elime bir parça tebeşir alır ve kendimle gurur duyarak "C. B." yazardım.
Kısa süre sonra sadece iki baş harfi kullanmak yerine tam adımı yazmayı öğrendim. Bunu yapabildiğimde kendimle müthiş gurur duyuyordum. Kendimi oldukça önemli hissediyordum.
Artık altı yaşına girmiştim ve kısa süre sonra sadece kendi adımı yazmaktan sıkıldım. Başka bir şey, daha büyük bir şey yapmak istiyordum. Ama yapamıyordum, çünkü okuyamıyordum. Okuyabilmenin ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyordum. Sadece Jim'in bunu yapabildiğini, Tony'nin yapabildiğini, Mona ve Peter'ın yapabildiğini biliyordum ve bu bende de yapma isteği uyandırıyordu. Sanırım kıskanıyordum.
Yavaş yavaş, çok acı çekerek annemle birlikte yirmi altı harfin tamamına çalıştım ve her birini sırayla öğrenmeyi başardım. Bu dönemde anneme büyük cesaret veren şeylerden biri, yanımda oturup bana ders verirken onu dikkatle dinleme ve izleme yeteneğimdi. Dikkatim nadiren dağılırdı.
Bir kış akşamı ateşin karşısında at kılından yapılma büyük tekli koltukta oturduğumuzu hatırlıyorum. Bebek, ocağın diğer tarafındaki beşiğinde uyuyordu. Babam duvarcıların toplantısındaydı, kız ve erkek kardeşlerim sokakta oynuyordu, loş mutfakta annemle ben yalnızdık. Annemin elinde Peter'ın okul kitabı vardı ve kötü kalpli üvey anneleri tarafından kuğuya dönüştürülen Lir'in zavallı çocukları, Diarmud, Graîne ve dokunduğu her şeyi altına çeviren kral hakkında kısa hikâyeler okuyordu. Gölgeler odayı karartana ve küçük Eamonn uykusunda kıpırdanıp ağlayana kadar bana okumaya devam etti. Sonra kalkıp ışıkları açtığında sihir bozuldu ve büyülü havamız dağıldı.
Alfabeyi bilmek savaşın yarısını kazanmak demekti, kısa sürede harfleri bir araya getirip küçük kelimeler ol biliyordum. Bir süre sonra kelimeleri nasıl bir araya getire mi ve cümleler kuracağımı öğrenmeye başladım. İlerliyor Ama bu göründüğü kadar kolay ya da basit değildi. An artık benden başka bakması gereken yedi çocuğu daha v Neyse ki kız kardeşim Lily ya da diğerlerinin ona taktığı i le "Titch", anneme çok yardımcı oluyordu. Çocukların en b düğüydü ve bu yüzden küçük bir anneydi; siyah bukleleri parlayan gözleriyle ufak tefek, sırım gibi bir çocuktu. İstediğ zaman küçük bir melek gibi çok tatlı olabiliyordu. Ama kıldı rıldığında pek de melek sayılmazdı. Annemin içinde bulunduğu zor durumu her yetişkin kadından daha çabuk fark eder ve kar lık verirdi. Annem benimle daha fazla vakit geçirebilsin diye d ğerleriyle ilgilenirdi. Yemek pişirir, küçükleri yıkar ve giydirir, büyüklerin de her sabah okula gitmeden önce kulaklarının arka sını yıkamalarını sağlardı. Belki de biraz fazla gayretliydi çünkü çoğu zaman Jim ya da Tony utana sıkıla mutfağa girer, küçük Lily'nin ciddiyetle üstlendiği ev hanımı rolünden nasibini alır ve şişmiş kulaklar ya da morarmış gözlerle ciddiyetini anlardı.
Hâlâ anlaşılır bir şekilde konuşamıyordum ama artık ailemin az çok anladığı bir tür homurdanma diliyle iletişim kurabiliyordum.
Zorlandığımda ya da dediğimi anlamadıklarında yeri işaret eder ve sol ayağımla kelimeleri yazardım. Yazmak istediğim ke limeleri düzgün yazamazsam öfkedan deliye dönerdim, bu yüz den daha anlamsız homurtular çıkarmaya başlardım.
Yedi yaşındayken çok fazla konuşamasam da artık tek başı ma oturabiliyor ve herhangi bir kemiğimi kırmadan ya da anne min porselenlerini parçalamadan kalçamın üzerinde bir yerden bir yere sürünebiliyordum. Ayakkabı ya da başka bir şey giymiyordum. Annem yalın ayak çok bakımsız göründüğümü söyleyerek beni küçük yaştan itibaren ayaklarımın örtülü olmasına alıştırmaya çalışmıştı. Ama ne zaman ayağıma bir şey giydirse, hemen tekmeleyip çıkarırdım. Ayaklarımın örtülmesinden nefret ederdim. Annem ayağıma ayakkabı ya da çorap giydirdiğinde, normal bir insan elleri arkadan bağlandığında ne hissederse öyle hissederdim.
Zaman geçtikçe her şey için sol ayağıma daha da bağımlı bir hâl almıştım. Bu benim ana iletişim aracımdı, kendimi aileme anlatmamı sağlıyordu. Çok yavaş bir şekilde benim için vazgeçilmez hâle geldi. Ayağım sayesinde evdeki diğer insanlarla aramdaki bazı engelleri yıkmayı öğrenmiştim. İçine hapsolduğum hapishanenin kapısının tek anahtarı oydu.
Yere bir şey yazdığımda üzerine tükürmek, topuğumla ovalayarak silmek ve sonra annem bana öğretirken yaptığım gibi hafızamdan tekrar yazmayı alışkanlık hâline getirmiştim. Altı buçuk yaşlarındayken bir gün futbol maçı yaparken bileğini burkan kardeşimi muayene etmek için bir doktor geldi. Doktor aşağıya indikten sonra beni ayak parmaklarımın arasında tebeşirle yere yazı yazarken gördü. Gördükleri karşısında şaşkınlıkla kalakalmıştı. Anneme benimle ilgili sorular sormaya başladı ve annem söylenenleri anladığımı göstermek için beni masanın üzerine koydu ve benden bir şeyler yazmamı istedi. Doktor bir an düşündü, sonra çantasından büyük bir defter çıkardı, bana büyük kırmızı bir kalem uzattı ve deftere adımı yazmamı istedi.
Kalemi ayak parmaklarımın arasına aldım, defteri kendime doğru çektim, duruşumu sabitledim ve büyük harflerle yavaşça adımı yazdım.
Doktor, "İnanılmaz! Hayretler içindeyim Bayan Brown. B gerçekten..." diye söze başladı. Sonra şaşkınlıkla durdu. Ann utanıp kızarmıştı; çünkü biraz tereddüt ettikten sonra, sayf çok dikkatli bir şekilde tükürmüştüm ve kurşun kalemle yazı harflerin neden tebeşirle yazılanlar kadar kolay çıkmadığını a lamadan yazdıklarımı şiddetle silmeye çalışıyordum!
Doktor gülerek annemin özürlerini duymazdan geldi, başı okşadı ve bana harika bir çocuk olduğumu söyledi. O günd sonra beni sık sık ziyaret etti ve uzun yıllar boyunca gelişimimi merakla takip etti.
Bu arada aile giderek çoğalıyor, merdiven basamakları git tikçe yükseliyordu. Ben de büyüyordum. Vücudum gelişiyo ve büyüyordu, zihnim de öyle. Annem benim alfabe aşamasını çoktan geçtiğimi ve neredeyse onun öğretme gücünü de aşmak üzere olduğumu fark etmişti. Artık annem bana yüksek sesle bir şeyler okurken sadece oturup dinlemekle yetinemiyordum. Peter ya da Mona gibi kendi kendime okuyabilmek için sabırsızlanı yordum. Ayrıca onların yapabildiklerini benim de yapabileceğ ğimi onlara göstermek istiyordum. Tebeşir yerine artık kalem kullanmaya başlamıştım, ancak kaleme bir türlü alışamamıştım. Bir keresinde babamın en iyi dolma kalemiyle adımı yazmaya çalışmıştım, bu sırada birkaç meraklı izleyici tepemde dikilmiş bekliyordu. Ama yalnızca annemi utandırmış, yazmaya her ça lıştığımda kâğıda yapışmaktan başka bir işe yaramadığını gö rünce tiksintiyle kalemi fırlatıp atmıştım.
Diğerleri gibi okula gitmemin imkânsız olduğunu bilen annem, bana bu konuda en iyi nasıl yardımcı olabileceği konu sunda endişeliydi, çünkü zihinsel durumumun oldukça normal olduğundan artık emin olsa da okuma yazma bilmeden büyü memden ve bu nedenle fiziksel olduğu kadar zihinsel olarak da büyük bir dezavantaja sahip olmamdan çok korkuyordu. Bu korku neredeyse sürekli içindeydi. Onu yiyip bitiriyordu. Bunun nedeni hem okuma yazma bilmeyen hem de sakat bir çocuğa sahip olma ihtimalinden duyduğu utanç değildi. Sadece büyü düğümde bunun benim için yaratacağı maddi dezavantajı düşü nüyordu. Her şeyden önce beni mümkün olan her şekilde kız ve erkek kardeşlerimle eşit kılmak istiyordu ve okula gidemediğim için, bu dezavantajlı durumumun sonuçlarını azaltmak için elin den geleni yaptı. Ancak bunu her gün tekrarlayacak kadar zama nı ya da şansı yoktu, çünkü zaten işi başından aşkındı. Hepimizi işsizlik, hastalıklar ve diğer birçok endişenin hüküm sürdüğü bir devirde yetiştirmek için mücadele ediyordu. Zaman zaman gü lümsemekte zorlansa da bir şekilde bunu her zaman başarıyordu.
Annem meşgulken ben kendi başıma çalışır, her seferinde yeni kelimeler bulmaya gayret ederdim. Ateş, resim, köpek, kapı, sandalye gibi evde etrafımda bulunan nesnelerin isimlerini hecelemeye çalışırdım. Yeni bir kelimeyi öğrendiğimde ve an neme ne kadar da akıllı bir öğrenci olduğumu göstermek için o kelimeyi yazabildiğimde kendimle gurur duyardım.
Bir gün Peter'ın okul kitabında rastladığım yeni bir kelimeyi öğrenmek için çok büyük emek sarf etmiştim. Sonunda başar dım ve ateşin yanında bir sandalyede oturmuş küçük kardeşi mi emziren anneme döndüm. Akşam olmuştu, gittikçe yok olan nisan güneşinin ışığı zeminde bir desen oluşturuyor ve küçük maun masanın cilalı yüzeyinde parlayarak zikzak şeklindeki çat lağı ortaya çıkarıyordu. Çay henüz hazır değildi ve diğer herkes üst katta okulda öğrendikleri bir oyunu oynuyordu. Ben kane penin bir köşesinde iki büklüm oturuyordum, önümde Peter'ın
kitabı ve sol ayağımda bir kalem vardı. O gün birçok kez anne min oturduğu yere doğru bakmış, bu kelimeyi kendi başıma yaz ma arzusuyla yanıp tutuşmuştum. Ama onu sandalyede nazikçe sallanırken ve bebeği göğsünde sıkı sıkı tutarken gördüğümde, yüzümü tekrar başka tarafa çevirdim. Belli belirsiz bir şekilde bu kelimeyi annemin yardımı olmadan kendi başıma çözmem gerektiğini hissediyordum.
Birkaç dakika sonra annemin irkilmesine ve bebeğin kuca ğında huzursuzca kıpırdanmasına neden olan büyük bir zafer çığlığı attım.
“Ne oldu Chris?” diye sordu bana. “Bebeği uyandıracaksın.”
Ama umurumda değildi. Kendi tuhaf, homurdanan dilimle ona hemen yanıma gelmesini söyledim.
“Yeni bir kelime, değil mi?” dedi, gelip kanepenin kenarına oturduğunda bebek kucağında uyuyordu.
Sırttım ve kalemi ayak parmaklarımın arasına yerleştirerek uzun zamandır kafamı kurcalayan kelimeyi yazdım. Bitirdiğimde onayını almak için yüzüne baktım ve sessizce sayfanın kenarına yazdığım şeye baktığını gördüm. O kadar uzun süre hareketsiz ve düşünceli kaldı ki endişelendim ve ayağımla onu dürttüm. Döndü, elini üzerime koydu ve gülümsedi.
Yazmayı öğrendiğim yeni kelime
“A-N-N-E”ydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.