17. bölüm / 17
SOL AYAĞIMON ALTINCI BÖLÜM KIRMIZI GÜLLER ONUN İÇİN
Bölümler 17Şu an: ON ALTINCI BÖLÜM KIRMIZI GÜLLER ONUN İÇİN
- 1 Christian Brown91 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM “A” HARFİ1.871 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM A-N-N-E1.487 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM “EV”2.103 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM HENRY2.247 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM KATRIONA DELAHUNT2.320 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM RESSAM1.293 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM ACIYAN BAKIŞ1.974 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM HAPİSHANE DUVARLARI2.488 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM LOURDES2.471 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM ANNEMİN İNŞA ETTİĞİ EV3.169 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM KISA BİR ZİYARET1.623 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM ACABA NE OLURDU?2.575 kelime
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KALEM2.490 kelime
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ACIMA DEĞİL, GURUR2.925 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM KLİŞELER VE SEZAR2.110 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM KIRMIZI GÜLLER ONUN İÇİN1.840 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dublin deki Brurl Ives konseri, hayatımın en heyecan verici olaylarından biri olarak kalacak. Her şey alışılmadık bir şekilde gelişti. Dr. Collis’in artık benim de bir üyesi olduğum tuhaf ailesinde, Belsen’de evlat edindiği Macar-Slovak bir çocuk da vardı. Siyah saçları, koyu teni, fıldır fıldır gözleri olan bir çocuktu. Doktor onu bulduğunda çok hastaydı ve yakın zamanda akciğerindeki eski yaralar tekrar kötüleştiği için Londra’daki Göğüs Hastanesi’nde büyük bir ameliyat olmak zorunda kalmıştı. Burl Ives onunla daha önce Dublin’de tanışmış ve ondan çok hoşlanmıştı. Bu yüzden onu sık sık Göğüs Hastanesi’nde ziyaret eder, orada çocuklar ve koğuşttaki diğer herkes için halk şarkıları söylerdi.
Bir öğleden sonra Dr. Collis, sol akciğerinin yarısı alınmış ve iyileşmekte olan çocuk hakkında Sir Clement Price Thomas ile görüşmek üzere Londra’ya gitmiş. Koğuşa geldiklerinde resmen bir konserle karşılaşmışlar. Burl Ives herkesi güldürüyor ve şarkı söylüyormuş. Bindikten Dr. Collis’in aklına bir fikir gelmiş ve ona Dublin’de serebral palsi yararına bir konser verip veremeyeceğini sormuş. Burl Ives hemen kabul etmiş.
Dublin’e döndükten sonra doktor beni görmeye geldi ve neler olduğunu anlattı.
“Şöyle bir fikrim var,” dedi, “Burl Ives şarkı söyleyecek ve ben de serebral palsi için bir konuşma yapacağım. Ama bence konuşmayı sen yapsan çok daha isabetli olur.”
“Ben mi?” dedim. “Ama nasıl?”
“Ayağınla,” dedi.
“Ayağımla mı?” dedim.
Gülümsedi. “A harfi ve annenle ilgili ilk bölümünü bitirmişsin,” dedi. “Onlara bu bölümü okumam bile serebral palsi hakkında bir saat boyunca konuşmamdan çok daha fazla şey öğretir. Ama benimle gelmeli ve yanımda oturmalısın ki bunun benim değil, senin emeğin olduğunu bilsinler.”
Bir an düşündüm. Büyük bir dinleyici kitlesinin önünde oturduğumda bana bakan yüzlerce tanımadığım yüzü, sorgulayan gözleri, garip hareketlerimi, bükülen ellerimi ve çarpık ağzımı fark edecek insanları düşündüm. Tereddüt ettim. O da başını hafifçe yana eğdi. Düşüncelerimi okuyordu.
“Yapabilir misin?” dedi.
“Tamam,” dedim. “Yapabilirim tabii…”
Fakat öyle korkuyordum ki.
Her şey büyük bir hızla ilerledi. İrlanda-Amerika Cemiyeti sponsorluğu üstlendi ve birçok seçkin kişi davet edildi. Gresham Oteli’ndeki Aberdeen Salonu tutuldu. Beş yüz kişilik büyük bir salondu bu. Biletler kesildi, basına ilanlar verildi, tanınmış köşe yazarlarıyla röportajlar yapıldı. Bütün şehrin haberi vardı ama bizim evimizi saran telaş tabii ki başka hiçbir yerde yoktu. Kimse Burl Ives’i dinleme fırsatını kaçırmak istemiyordu. Annem Dr. Collis’i benim bölümümü okurken dinlemek istediğini de söyledi. Ama bana öyle geliyordu ki bütün ailem ve arkadaşlarım bedava bilet alırsa koca salonu kolayca doldurabilirdi! Ve serebral palsi için fazla para toplanamazdı! Günlerce şiddetli tartışmalar yaşandı. Tabii ki annem ve babam gelmek zorundaydı. Sonra Peggy yanıma oturmaya kararlı olduğunu söyledi. Böylece o da biletini kapmış oldu. Mona ve kocası Tom bilet satın alacaklarını söylediler. Tony, Peter, Paddy, Jim, Eamonn, Seán, Francis, Danny beni dinlemeyecekleri için bilet almayacaklarını söylediler! Lily ve Ann görüşlerini ifade etme fırsatı bulamadılar ama yine de gelecekleri varsayıldı. Sonra bir pazar günü öğleden sonra Crumlin’den şehrin merkezindeki O’Connell Caddesi’ne nasıl gideceğimiz ve girişinde her zaman insanlarla dolu büyük bir açık salon olan Gresham Oteli’ne nasıl gireceğim sorusu ortaya çıktı. Mona, “En iyisi bir Córas Iompair Éireann otobüsü kiralayalım,” dedi.
Ancak sonunda, Amerikan tipi muazzam bir taksisi olan aile dostumuz Sid Mac-Keogh, bizi oraya götürmeye gönüllü oldu.
Doktorun uzun boylu, sarı saçlı, atletik yapılı, tıp öğrencisi oğlu Robbie Collis, beni otelin arka tarafındaki bir kapıdan içeri sokacağını ve gösteri başlamadan önce yerime oturtacağını söyledi.
O gün geldi çattı. O sabah evimiz, herkesin birbirine çarptığı ve aynı anda konuştuğu bir festival alanına benziyordu. Annem bir arkadaşından ödünç bir kürk manto almıştı ve onu denedi. “Nasıl görünüyorum?” diye sordu, mutfağın ortasında dururken poz veriyordu.
Mankenimizin nasıl olduğunu görmek için arkamızı döndüğümüzde masadaki sohbet ani bir sessizliğe gömüldü. Kimse konuşmadı. Hiçbirimiz böylesine zor bir soruya kendimizi hazır hissetmiyorduk. Sonunda Peter gazetesini tekrar eline aldı ve gözleri sayfaya odaklanmış bir şekilde şöyle deyiverdi:
“Dün gece hayvanat bahçesinden bir ayı kaçmış…”
Annem bu sözleri duymazdan geldi ve Londra’ya giderken aldığı şapkasını getirip aynanın önünde taktı. Mona onu ruj ve pudra sürmesi için ikna etmeye çalıştı ama annem zehirlenmek istemediğini söyledi.
Babam da kendini kaybetmiş bir haldeydi. Yeni bir takım elbise ve fötr ile melon şapkanın karışımı gibi görünen komik bir şapka almıştı. Son derece şık görünüyordu, şapka kafasına tam oturmuştu.
Daha sonra bana hiçbir şey söylemeden kiraladıkları şık bir ceketi giydirmeye başladılar. İtirazlarıma rağmen Peter ve Tony beni acımasızca ceketin içine sıkıştırdılar, “Düzgün görünmelisin,” dediler.
Taksi tam zamanında geldi ve atlı arabalarına binen bir kraliyet ailesi gibi arabamıza teker teker yerleşip yola çıktık. Arabaya yalnızca altı kişi sığabilmişti; bu yüzden diğerleri, erkek kardeşlerim, kız kardeşlerim, eniştelerim, baldızlarım ve yeğenlerim otobüsle gitmek zorunda kaldı. Peşimizden gelen ve yaklaşık on beş kişilik yakın ve uzak akrabalardan oluşan gruptan bahsetmiyorum bile. Hep birlikte kol kola girerek caddeden aşağıya doğru yola çıktığımızda resmî geçide çıkmış bir alay gibi görüntüylorlardı.
Önce Dr. Collis’in evine gittik. Robbie de arabaya sıkışıp bizimle birlikte geldi. Annem Dr. Collis’in evine gittik. Robbie de arabaya sıkışıp bizimden birinin dizine oturdu ya da birileri onun dizine oturdu, tam hatırlayamıyorum.
Sonunda otele ulaştık. Diğerleri ön girişte indiler, sonra araba beni arka tarafa götürdü. Oldukça ağır olduğumu düşünüyordum ama Robbie Collis eğildi, beni kollarına aldı ve hiç zorlanmadan içeri taşıdı. Gösteri henüz başlamamış ve perde açılmamıştı; bu yüzden annem, babam, Peggy, Tony ve eşi Sheila’nın yanındaki bir sandalyeye oturtuldum. Perdenin diğer tarafından insanların konuşmalarını ve yerlerine yerleşirken çıkardıkları sesleri duyabiliyordum. Salonda büyük bir kalabalık olduğunu ve perdenin her an açılabileceğini biliyordum. Kendimi berbat hissettim. Satılan biletten çok daha fazla insan gelmişti ve bunların çoğu sahne arkasına, bizim arkamıza sıkıştırılmıştı. Etrafıma baktım ve sahnenin sağ tarafına yerleştirildiğimi gördüm, ortadaki üç ya da dört sandalye dışında sahne henüz boştu. Bu sandalyelerde İrlanda-Amerika Derneği Başkanı, film yapımcısı Bay John Huston ve Dr. Collis oturuyordu. Hemen arkasında bir film yıldızı olduğunu düşündüğüm göz kamaştırıcı bir hanımefendi ve tanımadığım kalabalık bir grup insan vardı.
Sonra sahnenin yan tarafındaki küçük kapıda gördüğüm bir şey çok dikkatimi çekti. Bu bir adamdı ama ilk başta görebildiğim tek şey kocaman bir altın yelek ve yeşil pantolondu. Sonra bedeninin geri kalanı da ortaya çıktı. Daha önce hiç bu kadar büyük ve ihtişamlı bir şey görmediğimi düşündüm. Çünkü adamın sadece cüssesi değil, boyu da vardı. Boyu bir doksandan uzun olmalıydı, en az yüz on beş kiloydu. Gülümseyen ay gibi bir yüzü, küçük gözleri ve sivri bir sakalı vardı. Bir omzunda gitar taşıyordu. Sıradan ölümlülerden oluşan kalabalığın arasında fantastik, peri masallarından fırlamış bir dev gibiydi. Bu, Burl Ives’ti.
İşte o an perde açıldı ve gösteri başladı. Sandalyenin kenarlarını kavradım ve kendimi sabit tutmaya çalıştım. Tek görebildiğim bana bakan yüzlerden oluşan kocaman bir bulanıklıktı. Önce buz kestim, sonra bedenimi ateş bastı. Her ne kadar belli olmasa da yaptığım her istemsiz hareketin farkındaydım ve bunların farkında olmam onları acı verici bir şekilde belirginleştiriyordu. Sanki sahnede tek başımaydım ve üzerime şiddetli, parlak bir ışık vuruyordu; bir mikroskobun merceği altındaydım ve yaptığım tek bir hareket bile gözlerden kaçmıyordu. Binlerce göz tarafından izlendiğimi ve içimde o eskiden beri var olan paniğin yükseldiğini hissettim.
Sonra Burl Ives şarkı söylemeye başladı. Harika, yumuşak, bulut gibi bir sesi vardı ve içinde mizahi bir ton barındırıyordu. Şarkı söyleme tarzı ustaca ve eğlenceliydi. Gözlerimi kapatıp onun şarkılarını dinledim ve sahne korkumu unutmaya başladım.
Kısa süre sonra "The Blue-tailed Fly", "Mr. Frog Went A’Courting", "The House Where Grandmother Dwells" şarkılarını söylerken herkes gibi ben de gülüyordum. Sonunda hepimiz ona eşlik etmeye başladık.
“Yaşlı bir kadın varmış, bir sinek yutmuş
Şimdi nereden bileyim neden bir sinek yutmuş
Belki de ölmeye yüz tutmuş…”
Kendimi salondaki herkes gibi şarkı söylerken buldum. O kadar çok gülmüştüm ki diğer her şeyi unutmuştum. Sonra aniden durdu ve sahneden indi, birkaç kez gelen alkışların üzerine yeniden sahneye çıktıktan sonra gösterisini tamamladı. Ardından İrlanda-Amerika Topluluğu Başkanı, Dr. Collis’in Serebral Palsi Derneği adına bir konuşma yapacağını duyurdu.
Doktor ayağa kalktı ve mikrofona gitti. Önündeki kalabalık hâlâ neşeli bir ruh hâli içinde gülüşüyor ve konuşuyordu. Onların ilgisini çekmek kolay olmayacaktı.
Cebinden benim yazılarımı çıkardı ve önündeki sehpanın üzerine koydu.
“Bir konuşma yapmayacağım,” dedi. “Bir çağrıda da bulunmayacağım. Sadece size serebral palsiden muzdarip birinin iç dünyasına ışık tutacak bir metin okuyacağım. Elimde tuttuğum Christy Brown’ın otobiyografisinin ilk bölümü.” Elini bana doğru uzattı. “Bu satırları sol ayağıyla yazdı.”
Sonra okumaya başladı. İlk birkaç dakika boyunca dinleyiciler arasında büyük bir gürültü vardı, insanlar ayaklarını sürüyerek yürüyor ve öksürüyorlardı. Bir adamın sabah gazetesini okuduğunu gördüm. Belli ki bir konserin tadını çıkarmaya gelmişti, sakatlar üzerine bir konferans dinlemeye değil.
Ancak doktor okumaya devam ettikçe yavaş yavaş hareketlilik azaldı ve görüntü kesildi, salona sessizlik, tam bir durgunluk hâkim oldu. Önümdeki yüzlere baktım. Onlar artık sadece gözlerle bakan yüzler değil, ilgi dolu dost yüzlerdi. Artık bana bakmıyorlardı ama benim yazdıklarımı okumaya devam eden doktora odaklanmışlardı. Dinliyorlardı!
Hâlâ bir telgraf teli kadar gergindim. Sahnede, herkesin gözü önünde oturuyordum. Ama bir süre sonra ben de dinlemeye başladım ve bunu yaparken gerginliğim beni yavaş yavaş terk etti. Kucağımda kıvrılıp duran tuhaf ellerimi unuttum. Çarpık ağzımı ve titreyen başımı unuttum. Dinledim… Bu yaşananlar gerçek miydi? Annemle birlikte bir sahnede, büyük bir dinleyici kitlesinin önünde oturmuş, kendi çocukluğumun tasvirini dinlemem gerçek miydi? Tüm bunların gerçekten ben mi yazmıştım? Hepsi gerçekten benim zihnimden mi çıkmıştı? Bir rüyadaydım sanki.
Dinledim… O aralık gününü, sol ayağımda bir parça sarı tebeşirle “A” harfini çizdiğim günü hatırladım. Annemin ahşap beşikle mutfak zemininde yanımda diz çöküşünü, pes etmemem için beni teşvik edişini hatırladım. Kardeşlerimi hatırladım; Tony’nin beni bir çalının arkasında soyduğu, Jim’in kocaman mayosunu üzerime geçirdiği ve beni kanala salladığı, zavallı Jim’in de “Boğulacak!” diye feryat ettiği günü hatırladım. Kendimle ilgili gerçeği öğrendiğim o korkunç günü, hayatım boyunca sakat kalacağımı öğrendiğimde hissettiğim dehşeti, Peter’ın karanlıkta sessizce horladığı, benim ise kendimi resme verdiğim günleri ve yatağımdaki yalnız geceleri hatırladım. Lourdes’u ve Grotto’nun önünde titreyen mumları hatırladım. Sheila’nın aralık sabahlarında kliniğe gelişini, rüzgârla uçuşan kumral saçlarını ve yüzüne düşen yağmur damlalarını anımsadım.
Birden doktorun konuşmayı kestiğini fark ettim. Salonda büyük bir sessizlik vardı. Ön sırada birinin ağladığını gördüm. Anneme baktım; dimdik oturuyor, gözleri parlıyordu. Babama baktım; şapkasını elinde evirip çeviriyor, bana yeni bir gözle bakıyordu. Yine de en azından tek bir ses bile çıkmıyordu. Dr. Collis sahnede bana doğru yürüdü, elini omzuma koydu ve ayağa kalkmama yardım etti. Sonra alkışlar koptu. Alkışlar ve tezahürat durmadan devam etti ve dalga dalga bize uzandı.
Birden seyircilerden biri kocaman bir buket gül getirdi. Doktor eğildi ve gülleri aldı. Annemin durduğu yere doğru yürüdü. Elini kaldırdı. Tezahüratlar kesildi.
“Sanırım hepinizin hemfikir olacağı bir şey var,” dedi seyircilere. “Bu kırmızı gülleri Bayan Brown’a vermek! Bu güller sizin için, hanımefendi!” dedi ve başını hafifçe yana eğerken annemi selamlayıp çiçekleri ona uzattı. Yeniden bir alkış koptu. Salonun arka tarafında kardeşlerimden bazılarının -Jim, Francis, Paddy, Peter ve Seán’ın- tezahürat yaptığını ve avaz avaz bağırdığını görebiliyordum.
Annem buketi bir Kraliçe Anne edasıyla aldı, sanki hayatının her günü gül almaya alışkınmış gibiydi. Yüzünün oldukça kırmızı olduğunu düşündüm ama bu güllerden mi yoksa kürk mantodan mı olmuştu, bilemedim. Yanında duran babamın omuzları çökmüş, kel kafası öne doğru eğilmişti. Annem çiçekleri koluna yerleştirirken ağzının kenarından yüksek sesle fısıldadığını duydum:
“Dik otur Paddy!” Babam oturuşunu düzeltti ama şapkasını düşürdü. Peggy onu yerden aldı. Sonra Burl Ives tekrar sahneye çıkıp İrlanda halk şarkıları söyledi. “The Spanish Lady” şarkısının kendi uyarlaması olan “She Moved Through the Fair” şarkısını da söyledi.
Artık rahatlayabilir ve keyfini çıkarabilirdim. Huzurluydum, mutluydum. Sandalyeme yaslandım. Sol ayağımla melodinin ritmine ayak uydurarak tempo tuttum.
Bölüm etkileşimi
