SOL AYAĞIM kitap kapağı

16. bölüm / 17

SOL AYAĞIM

ON BEŞİNCİ BÖLÜM ​KLİŞELER VE SEZAR

Vaveyla Yazarı: Ela 🌺

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: ON BEŞİNCİ BÖLÜM ​KLİŞELER VE SEZAR

Zaman geçtikçe yazarlık hakkında Robert Collis’ten daha fazla şey öğrenmeye devam ettim. Bana kısa sürede o kadar çok şey öğretti ki birkaç gün boyunca başım döndü. Tıpkı bir hazine dolusu mücevhere rastlayıp da ışığından gözleri kamaşan biri gibiydim. Küçük çalışma odama gelir, oturur ve büyük ifadeler kullanmadan ya da belirsiz teoriler ortaya atmadan basit bir şekilde benimle yazmak hakkında konuşmaya başlardı. Bana söylemek istediği, bilmemi istediği bir şey vardı ve bunu bana olabildiğince açık ve net bir şekilde öğretmek için kaybedecek hiç zamanı yoktu.
Birlikte bir şeyler tartışmak bizim için hâlâ çok zordu çünkü o ana kadar aile dışından biriyle garipleşmeden, utanıp sıkılmadan ve yüzümün kızardığını hissetmeden konuşamıyordum. Her şeye rağmen hâlâ içime kapanıktım. Bu yüzden o konuşuyordu, ben de dinliyordum.
Yavaş yavaş edebiyatın engin dünyası hakkında birkaç fikir edinmeye başladım. Biçimleri ve standartları, ilkeleri ve gelenekleri, incelikleri ve benzersizliği ama her şeyden önce edebiyat sakinliğini, güzelliğini ve büyüleyiciliğini gördüm. Onu, insan düşüncesi ve ideallerinin bir tapınağı olarak düşündüm. Bu tapınak, birçok farklı zihnin bir araya gelerek inşa ettiği büyük bir yapıydı. Mütevazıdan yüceye, yalnızca kayıt tutan ve tarihçiden büyük düşünürlere kadar uzanıyordu. Sadece zihinleriyle yazanlardan, kalpleriyle ve ruhlarının derinlikleriyle yazanlara kadar çeşitlilik içeriyordu.
Ondan öğrendiğim şeylerin ışığında yaptığım pek çok yanlışı gördüm. Ama o çok sabırlıydı; fırsat buldukça bazen haftada iki, hatta üç kez yanıma gelirdi. Bana fazla teknik kullanmadan nasıl iyi yazabileceğimi öğretti. İyi bir eleştirmendi ve içinde bulunduğum durumun eleştirilerini yumuşatmasına izin vermedi. Ama bana inandı, yazar olabileceğime inandı. İhtiyacım olan şey de tam olarak bu güvendi.
Kısa süre sonra, yine dikte yoluyla otobiyografimin ikinci versiyonunu yazmaya başladım. Bu kez yazacak olan on üç yaşındaki kardeşim Francis’ti. Kısa pantolonlu bir okul çocuğuydu. Eamonn ve Seán’dan oldukça farklıydı çünkü onlar gibi kendisini bir yazı makinesi olarak görmeden söylediklerimi yazıyordu. Yazdığı şeylerin üzerine kafa yoruyordu. Gün boyunca ya da çoğu zaman olduğu gibi gece boyunca süren işimizi bitirdikten sonra sessizce oturup benim için yazdıklarını okurdu. Bazen bana dilbilgisi, yapı, kelimelerin anlamı ve benzeri konularda cevaplamakta zorlandığım birçok soru sorardı. Bir gece ona yeni bitirdiğimiz bir bölüm hakkında ne düşündüğünü sordum. Bir süre düşündü, kalemi parmaklarının arasında evirip çevirdi, sonra başını kaldırdı ve büyük bir ciddiyetle şöyle dedi:
“Güzel ama okurken yanında bir sözlük olsa iyi olur!”
Masayı ona fırlatmak istedim ama o öylece oturdu. Gülümsemiyordu, ellerini sakin bir şekilde kucağında birleştirmişti. Öfkeliydim ama söylediklerinde doğruluk payı olduğunu biliyordum.
Kitabı yazmaya yönelik ikinci çaba ilkinden çok daha iyi sonuç verdi. Tema daha açık ve netti, kurgu daha düzenli ve birbiriyle ilişkiliydi ve altında yatan düşünce daha olgundu. Bir süre iyi bir iş ortaya koyduğumu umut etmiştim ama Dr. Collis başını yine iki yana salladı.
“Öncekinden daha iyi,” dedi. “Ama henüz yeterince iyi değil. Hâlâ çok ağdalı bir dil kullanıyorsun.”
Bu doğruydu. Hâlâ kendini beğenmiş ve gereksiz yere dramatik olmaya meyilliydim. Söylediğim pek çok şey yanlış anlaşılmaya müsaitti ve kitapla ilgisi olmayan şeyler hakkında konuşup saçmalamayı çok seviyordum.
“Bunu çöpe at ve yeniden başla,” dedi. “Bu sefer başarabilirsin, biliyorum. Hepimiz yazdıklarımızı doğru yazana kadar çoğu zaman umutsuzca tekrar tekrar yazdık, üçüncüde başaracaksın.”
Gülümsüyormuş gibi yaptım ama aslında işe yaramaz müsvedde yığınlarını düşünürken kendi kendime küfürler ediyordum. Bu işi eninde sonunda düzgün bir şekilde yapabilecek miydim?
“Bir şey daha var Christy,” dedi bir gece. “Çok fazla klişe kullanıyorsun. Klişenin ne olduğunu biliyor musun?”
Bilmiyordum, kulağa yabancı bir hayvan ya da böcek gibi geliyordu. Ama öğrendim ki “herkesin söylediği bir şey”, herkesçe kullanılan bir konuşma şekliydi. Bunlar hem kitaplarda de sıradan konuşmalarda sıklıkla kullanılan kelimeler ve laflardı. Dillere pelesenk olup bayatlamış, basmakalıp hâle gelmiş ve orijinal anlamları kaybolana kadar tekrar tekrar söylenmiş şeylerdi.
Bunu fark ettiğimde, bunun gibi çok kelime kullanıp inanılmaz bir hata yaptığımı anladım. Daha dün “kükreyen ateşin” yanında oturmuş, “rüzgârın çığlıklarını” duymuş, “merak içinde” beklemiş, birinin “ışıl ışıl gözleri, dolgun, davetkâr dudakları, kuğu gibi boynu ve uçuşan ip gibi saçları” olduğunu görmüştüm, “boğazıma bir yumru oturmuş” ve biri “ana avrat küfretmişti”!
İkinci metne dönüp baktığımda çok fazla klişe kullandığımı fark ettim, muhtemelen daha böyle yüzlercesi vardı.
Ayrıca, su dolu bir küvetin içinden fırlayıp çıkan mantarlar gibi her yere “karmaşık metinler” sıkıştırmaya oldukça meyilli olduğumu fark ettim. Klişeler gibi, onlar da görmezden gelinemeyecek kadar fazlaydı. Hâlâ alaycı bir kuş gibiydim, başkalarını taklit etme eğilimimden kurtulamıyordum.
İki yıl önce bir aralık gecesi Dr. Collis çalışma odama geldi ve karşımdaki koltuğa oturdu. Bir süre hiçbir şey söylemedi, sadece ellerini ateşte ısıtarak oturdu. Sonra sandalyesini biraz itti ve başını kaldırdı. “Christy,” dedi, “senin geleceğin hakkında düşünüyordum da… Benzersiz bir iş ortaya çıkaracak yeteneğin var. Sorun bunu en iyi nasıl geliştireceğin. Eğitiminde ne kadar yol aldın?”
Eğitimim! Neredeyse yolun başında bile değildim. Aldığım ilk ve tek eğitim beş yaşındayken annemden alfabeyi öğrenmekti. Ondan sonra kendi başıma yapabildiğim en iyi şekilde devam etmiştim. Kendi kendime kitap okumayı öğrenmiştim, çoğunlukla Dickens okuyordum! Bu kitaplardan öğrenebileceğim her şeyi öğrenmeye çalışmıştım. Eğitim! Bu kelime bile ürpermeme neden oluyordu çünkü çocukluğum ve ergenliğim boyunca kendi çabamla öğrendiğim her şeyin bir hiç olduğunu biliyordum, daha doğrusu öyle olduğunu hissediyordum. Bilginin ne olduğunu bile öğrenmek için gitmem gereken uzun bir yol olduğunun farkındaydım.
“Pek değil,” demeyi başardım.
“Anladım,” dedi. “Eğitim paha biçilmezdir ve senin durumunda bence bu oldukça önemli.”
Tekrar sessizliğe gömüldü, ayağını kiremitte yapılma ocak taşına vuruyor ve bir eliyle yeleğinin bir düğmesini çekiştiriyordu. Bekledim.
“Sıradan bir okula ya da üniversiteye gidemezsin,” diye devam etti. “Bu yüzden yapabileceğimiz en iyi şey senin için özel bir öğretmen bulmak. İnsan doğası hakkında sağlam bilgisi olan, alışılmadık fiziksel devinimlerini ve konuşma eksikliğini göz ardı edebilecek kadar zeki biri olmalı. Marrowbone Lane Fonu’ndan bu iş için maddi destek talep edeceğim.”
Birkaç gün sonra geldi ve Katriona Maguire’ın yardımıyla beni eğitmek için ideal birini bulduğunu söyledi. Kimmage’daki büyük devlet okullarından birinde çalışan, evime oldukça yakın bir yerde yaşayan bir öğretmendi bu.
“Bence iyi anlaşacaksınız,” dedi. “O, her çocuğun sahip olmak isteyeceği türden bir öğretmen.”
Ertesi akşam kilisenin rahiplerinden Peder Mullane yeni öğretmenimle birlikte geldi ve beni onunla tanıştırdı. Pencere kenarında oturmuş Jaques Maritain’in bir kitabını okuyordum ki kapı açıldı ve rahip ile yabancı adam annemin peşi sıra içeri girdiler.
Peder Mullane, “Christy, bu Bay Guthrie,” dedi.
Başımı kaldırdım ve karşımda kısa boylu, tıknaz, dinç görünümlü, orta yaşlı, keskin mavi gözleri ve muzip bir havayla kıvrılmış ağzı olan bir adam gördüm. Tüm hareketlerinin ise ne kadar etkileyici olduğunu fark ettim. Tüm yüzü keskin bir zekâ kadar etkileyici aydınlanmış gibiydi. Onunla tanıştığım o ilk anda ve içtenlikle aydınlanmış gibiydi. Onunla tanıştığım o ilk anda karakterinin gücünü ve çekiciliğini hissettim ve ondan hemen hoşlandım.
“Merhaba Christy,” dedi tok ve yankılanan bir sesle. Yanıma gelip benimle tokalaştı. “Seninle tanıştığıma çok memnun oldum. Umarım bundan sonra seninle iyi anlaşırız.”
Öyle de oldu. Bay Guthrie, önünde duran tüm engelleri sessizce, istikrarlı ve kendinden emin bir şekilde yıkarak becerisini hemen göstermeye başladı. Aramızda dostane, pratik ve mütevazı bir ilişki vardı. Bana kendimi büyük ve zor bir işin ortağıymış gibi hissettirdi, ilerlememe çok katkısı oldu.
Haftada iki kez, genellikle pazartesi ve çarşamba akşamları geliyordu. Her buluşmamız yaklaşık iki saat veya daha fazla sürüyordu. İlk bir ay kadar kendimi çok geri kalmış hissettim. Onun yanında rahat değildim ve sorularını yanıtlarken konuşmamdaki kusurların farkındaydım, bu da bana acı veriyordu. Ancak bir süre sonra o tuhaflık hissi yok oldu ve ikimiz de birbirimize alışıp yapmamız gereken işe odaklandık. Gerçekten ona öyle alışmıştım ki zaman geçtikçe oldukça rahat konuşmaya başladım hatta bazen gevezelik edecek kadar çok çenem düştü. Bazı akşamlar takip ettiğimiz resmî “programımız” sona erdiğinde bir süre daha kalırdı ve Bertrand Russell’ın felsefesi, Thompson ve Yeats’in şiirleri ya da psikanalizin ne olduğu gibi pek çok şeyi tartışırdık; böylece sıradan derslerin yanı sıra ondan başka pek çok şey öğrenirdim. Bu sohbetler, soruları net ve kendinden emin bir şekilde konuşmama büyük ölçüde yardımcı oldu.
Matematikle ilk tanıştığımda rakamları kendim yazamıyordum; bu yüzden Seán’ı yardım etmesi için çağırmak zorunda kaldım, çünkü Francis’in kitabın bir sonraki versiyonunda yapacak fazlasıyla işi vardı. Ayrıca Seán matematikte oldukça iyiydi ve hem aritmetik hem de cebirde bana çok yardımcı oldu. Aslında neredeyse fazla yardımcı oldu çünkü çok geçmeden ödevlerle ilgili tüm “pis işleri” ona bırakıp işin zor kısmını ona yığdığımı, kendiminse yalnızca cevapları düzelttiğimi fark ettim! Denklemlerden, bileşik faizden, oranlardan, yüzdelerden ve geri kalan her şeyden az biraz keyif almaya çalıştım ama tüm bunlar midemi bulandırıyor ve başımı ağrıtıyordu. Buna rağmen, rakamlardan her zaman nefret etmeme rağmen yavaş yavaş ilerledim.
İşin tuhafı geometriyi sevmiş olmamdı. Açılar, üçgenler, paralelkenarlar, alan hesapları, dikdörtgenler ve benzeri konulardaki teoremleri ve problemleri çözmekten neredeyse zevk alıyordum. Neden matematiğin bu dalını sevdiğimi ve diğerlerinden nefret ettiğimi bilmiyordum. Ama gerçek şu ki geometriyi çok seviyordum ve saatlerce geometri çalışmaktan çok memnundum.
Sonra Latinceye başladık, onu da hemen sevmiştim. Dilin zarafetine ve güzelliğine, ifadelerdeki yalınlığa, netliğe ve ince ayrıntılarla fark edilen anlam farklılıklarına âşık olmuştum. Bir yıl süren “ısınma” çalışmalarından sonra Galya Savaşı aracılığıyla Sezar’la tanıştım. Kitabı oldukça sıkıcı bulsam da yine de ilgi bir eserdi.
Artık daha güncel ve kapsamlı okumalar yapıyordum. Sheila iki yıl önce, evlenmek üzere Amerika’ya gitmeden önce bana Shakespeare’in tüm eserlerini içeren büyük ve çok güzel bir cilt hediye etmişti. Bu cilt şu anda en değerli varlığım. Klinikten bir daha dönmemek üzere ayrıldığı sabah bana Hamlet’in yürek parçalayan “Olmak ya da olmamak” konuşmasını okuduğunu hatırlıyorum. Ben okurken etrafımızdaki çocuklar bağırıyor ve gülüyordu, Sheila karşımda oturuyor, parmağındaki nişan yüzüğü güneş ışığında parlıyordu.
Shakespeare’in eserlerindeki güzelliği keşfetmek neredeyse fiziksel bir haz gibiydi. Çoğu zaman oyunlarından birini okurken bir anda durur, nefes nefese kalır ve hayal gücünün inanılmaz güzelliğine ve mantığının sağlamlığına hayret ederdim, ama aynı zamanda o kadar geniş çapta uygulanabilir ender rastlanan güzelliği ve bunları ifade etmedeki üstün sanatıyla beni neredeyse büyülerdi. İnsan zihnini parçalarına ayırıp teker teker ışığa tutuyor ve dünyanın gözleri önüne seriyor gibiydi. Bana öyle geliyordu ki Shakespeare, daha önce ya da o zamandan beri hiç kimsenin yapmadığı bir şekilde insan zihninin derinliklerini ortaya çıkarabiliyordu.
Sonra Shaw’u okumaya başladım. Eğer Shakespeare’le tanışmak cennetten gelen bir esinti gibiyse, Shaw’la tanışmak da mart ayında denizden gelen taze bir rüzgâr gibiydi. Zaman zaman mantığı biraz mantıksız olsa da zekasından ve iğneleyici mizahından çok hoşlandım. Kısa sürede büyük hayranı oldum. Herkes için bir cevabı varmış gibi görünüyordu. İnsanların dediği gibi bir ateist olabilirdi ama bence kendisi buna inanmaktan çok başkalarını da bu fikre inandırmaya çok hevesliydi. Belki de içten içe bir inancı ya da en azından inanma dürtüsü vardı ama bunu gururunun altında gizliyordu. Bunu hiçbir zaman tam olarak bilemedim çünkü benim anlayamayacağım kadar incelikli bir zihne sahipti. Yine de onun oyunlarını okumak benim için, çoğu insan için deniz kıyısında bir sabah koşusu yapmak kadar canlandırıcı bir egzersizdi.
Bazen, evdeki çalışma odamda oturup Sezar’ı okuduğum ya da geometri veya aritmetik problemleri çözdüğüm gecelerde aniden durur ve tanışabileceğim, dans edebileceğim ve belki de kardeşlerim Peter ve Paddy gibi, sevişebileceğim tüm kızları düşünmeye başlardım. O zamanlar bir sandalyeye oturup Galya seferini, Orta Çağ tarihini, hatta Shakespeare’i okumak ya da okumaya çalışmak kolay değildi. Hâlâ “zihnimde bir ağrı” vardı. Henüz yirmi yaşındaydım. Kitaplardan başka bir arkadaş istiyordum. Çekici olmalarının yanı sıra beraberinde getirdikleri tehlikeleri de biliyordum ve bu tehlikeden kaçmak, sürekli okumanın tatlı büyüsünden ve kara büyüsünden de kurtulmak istiyordum. O zamanlar eğitimli olmak ya da yazmak umurumda değildi. Bir bahar sabahı erken saatlerde bir dağa tırmanmanın ya da yanımda güzel bir kızla yağmurla yıkanmış şehir sokaklarında ay ışığında eve doğru yürümenin keyfini yaşamak istiyordum.
Arkadaşlarıyla dışarı çıkan Peter ve Paddy’yi kıskandığım ve kendimi yalnız hissettiğim bir akşamı hatırlıyorum. Yalnızdım; okumaktan öyle sıkılmış, bıkmıştım ki… Bir süre hiçbir şey yapmadan suratımı asıp öylece oturdum. Kitabı yazmak için Francis geldi. Oturdu, kalemini çıkardı ve bekledi. Söyleyecek, ifade edecek bir şeylerim olduğunu biliyordum ama sözler bir türlü dile gelmiyordu. Düşünüp durdum ama faydası yoktu. O an her ne söyleyeceksem çarpık ve yanlış olacaktı. Ellerime baktım, her zamanki gibi işe yaramazdı. Sonra birden sol ayağımı hatırladım.
“Defol git buradan, Francis,” diye bağırdım.
Zavallı Francis ağlayacakmış gibi bana baktı.
“Hadi,” dedim. “Dışarı!”
Ayağa kalktı ve omzunun üzerinden korkmuş bir tavşan gibi bana baktıktan sonra odadan hızla çıkıp gitti. Sonra kendimi yatağıma bıraktım, sol ayakkabımı çıkarıp attım, diğer ayağımla sol çorabımı yırttım. Birinci ve ikinci sol ayak parmağımın arasına bir kalem yerleştirdim ve yazmaya başladım.
Saatler boyunca hiç durmadan, etrafımın farkında olmadan yazıp durdum. Kendimi farklı bir insan gibi hissediyordum. Artık mutsuz değildim. Özgürdüm. Düşünebilirdim, yaşayabilirdim, yaratabilirdim… Birden kapı açıldı ve doktor içeri girdi. Durdum, sol ayağımı altıma aldım. Ona sırıtmaya çalıştım ve ne kadar da “soğuk bir akşam” olduğu hakkında bir şeyler mırıldandım. Hiçbir şey fark etmemiş gibiydi, ateşin yanına oturdu ve sıradan şeyler hakkında konuşmaya başladı. Bir süre sonra kitap konusuna geldi.
“Demek yine sol ayağını yardıma çağırmak zorunda kaldın,” dedi. Utangaç bir tavırla ayağımı altımdan çektim. “Aslında,” dedi, “ne kadar dayanabileceğini merak etmiştim. Dikte etmek yeterli değil, değil mi? Peki, anlıyorum, Collis’e söylemeyiz. Ama mecbur kalmadıkça ayağını kullanma.”
Kendimi rahatlamış, huzurlu hissettim. İşte yine bazen kendim olabiliyordum. Dans etmenin keyfini bilmiyordum ama yaratmanın coşkusunu yaşayabilirdim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.