5. bölüm / 17
SOL AYAĞIMDÖRDÜNCÜ BÖLÜM HENRY
Bölümler 17Şu an: DÖRDÜNCÜ BÖLÜM HENRY
- 1 Christian Brown91 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM “A” HARFİ1.871 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM A-N-N-E1.487 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM “EV”2.103 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM HENRY2.247 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM KATRIONA DELAHUNT2.320 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM RESSAM1.293 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM ACIYAN BAKIŞ1.974 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM HAPİSHANE DUVARLARI2.488 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM LOURDES2.471 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM ANNEMİN İNŞA ETTİĞİ EV3.169 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM KISA BİR ZİYARET1.623 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM ACABA NE OLURDU?2.575 kelime
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KALEM2.490 kelime
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ACIMA DEĞİL, GURUR2.925 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM KLİŞELER VE SEZAR2.110 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM KIRMIZI GÜLLER ONUN İÇİN1.840 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sekiz yaşına geldiğimde o eski araba hâlâ benim gezinti arabamdı ve her asil kral gibi ben de arabamla dolaşmaya çıkıyordum. Kimsenin iyi davranmadığı, çirkin, hırpalanmış eski bir şeydi. Her zaman tekmelenir, devrilir, itilip kakılır ve çiğnenirdi. Herkes onunla dalga geçerdi. Ama benim için sevimli, neredeyse insani bir şeydi. Benden başka kimsenin takdir edemeyeceği, kendine ait tuhaf bir saygınlığı var gibiydi. Ona Henry adını verdim. Dışarıdaki hayata ilk bakışımı, onun dolgusu dışarı taşmış koltuğunda otururken görmüştüm. O gün beni kalabalık caddelerde koştururlarken yüzüme vuran ıslak rüzgârı hatırlıyorum. Karanlık bir kış gecesinde, yoldaki oluklardan sular akarken ve lamba ışığı bu oluklara yansıyarak karanlıkta küçük altın nehirleri gibi görünürken, ağabeylerim sokak lambasının altında arkadaşlarıyla kâğıt oynarken onun içinde oturduğumu hatırlıyorum.
Yaşlı Henry benim tahtımdı. Onun üzerindeyken diğerleriyle birlikte macera ve heyecanı tattım. Beni her yere, hatta her hafta sonu sinemaya bile götürürlerdi. Ağabeyim Jim'in sırtına tüneyerek içeri girerdim. Diğer çocukların bana nasıl baktıklarını, Jim'in onlara nasıl "defolup gitmelerini" söylediğini fark ederdim ama buna kafa yormazdım çünkü neden ağabeyimin sırtına tünemem gerektiğini anlayamıyordum. Kendimi bildim bileli birinin sırtında gezerdim. Nedenini bilmiyordum.
"Filme gitmeyi" seviyordum. Işıkların sönmesini ve tüm sinemanın karanlığa gömülmesini, sonra arkadan gelen uzun ince bir ışık hüzmesinin başımızın üzerinden geçerek büyük perdeye düşmesini, perdenin canlanıp parlamasını ve gözlerimizi kamaştırmasını, sonra aniden gelen derin sessizliği ve filmin başlamasını severdim.
Bir keresinde sinemadayken Peter ve diğer birkaç arkadaşım bana sigara içirmeye çalıştılar. Peter'ın o gün sabah saatlerinde babamın cebinden aşırdığı bir paket sigarayı içmeyi deniyorlardı. Ama dudaklarımın arasına bir dal sigara tutuşturduklarında onu hemen çiğnemeye başladım ve onlar daha yakmaya fırsat bulamadan hepsini yedim! Peter bana dehşetle baktı, yeşile dönmemi ya da tütün geçirmeye başlamamı bekliyordu. Ama ben sadece sırıttım ve daha fazlası için ağzımı açtım. Ama vermedi!
Yaz gelmişti. Duvar boyunca uzanan zavallı unutmameni çiçekleri cesurca ortaya çıkmış; yıldızlara benzeyen minik çiçekleri mavi, beyaz ve benekli kırmızılara bürünmüştü. Yandaki komşumuzun bahçesindeki büyük ağaç açık yeşil yapraklarla kaplıydı, gövdesinde kendine yer edinen yosun nemli görünüyordu ve güneş ışığında küçük çiy taneleri parlıyordu. Sokaklarda, çöp kutularının üzerinde sinekler vızıldayıp duruyor, kapı eşiklerinde uyuyan ya da bahçelerde kıvrılmış köpeklerin başlarında titreşiyordu.
Hava sinemaya gitmek için çok sıcak ve bunaltıcıydı. Bu yüzden ağabeylerim yaşlı Henry'ye bahar temizliği mehir yaparlar ve beni Dublin'in banliyölerinde uzun "yürüyüşlere" çıkarırlardı ya da arada sırada pazar günleri beni Phoenix Park'a götürürlerdi; orada günü çimlerin üzerinde uzanarak geçirirdik. Sonra Donnelly's Hollow'a iner, ateş yakar, paslı, eski bir kapta çay yapar, sandviç yer, hiç olmamış şeyler hakkında hikâyeler anlatır ve hava kararıp eve gitme zamanı gelene kadar orada kalırdık.
Bu küçük gezintilere çıkmak çok eğlenceliydi. Kardeşlerim beni gezdirirken bazen insanlar durup bana bakardı ama bunu dert etmezdim çünkü neden baktıklarına dair hiçbir fikrim yoktu. Belki de aklımın bir köşesinde, bir sorun olduğuna, insanların yanımdan geçerken bana komik şekilde bakmalarına neden olan bir şey olduğuna dair bir fikir vardı. Ama bu garip bir fikirdi ve beni korkutuyordu, bu yüzden bunu hiç düşünmemeye çalışıyordum. Sadece mutlu olmak, kardeşlerimin de mutlu olduğunu görmelerini istiyordum.
Sekiz buçuk yaşlarındayken bir gün Dublin'in ötesine küçük bir gezintiye çıktığımızı hatırlıyorum. Eylül ayında, parlak ve sıcak bir pazar sabahı saat on gibi yola çıkmıştık. Yaşlı Henry bir gece önce özel olarak yağlanmış ve cilalanmıştı, bu nedenle o sabah biraz daha az ses çıkarıyordu. Peter kitaplarını tavan arasına bırakmış ve okul çantasını sandviçler ve dokuz penilik bir şişe sosla doldurmuştu. Arabamın minderinin altına iki şişe süt sıkıştırıvermişlerdi. Araba her sarsıldığında şişeler sırtıma batıyordu. Beş kişiydik; iki kardeşim, iki arkadaşım ve ben. Hepimizin üzerinde pazar kıyafetleri vardı ve Peter kafasına Tony'den aşırdığı briyantini sürmüştü. "Clark Gable gibi oldum, değil mi?" demişti yatağımızın üstündeki duvarda asılı duran tozlu, sinek izleriyle dolu aynanın önünde kendine bakarak. Tam bunu söylerken merdivenlerden ayak sesi geldi ve Tony'nin çıkarken kendi kendine mırıldandığını duyduk.
"Beni sorarsa yokum!" diye fısıldadı Peter yatağın altına tıkışırken. Sonra kapı açıldı ve Tony kafasını içeri uzattı.
"Peter'ı gördünüz mü?" diye sordu bize, gözlerini odada gezdirerek.
"Ayine gitti," diye cevap verdi Paddy kravatını düzeltirken.
"Yine briyantinimi kullanmış," diye homurdandı Tony, sonra da öfkeyle merdivenlerden indi.
Peter yatağın altında saklandığı yerden sessizce, "Gitti mi?" diye sordu.
"Evet ama seni yakalarsa öldürecek!" diye uyardı Paddy.
"Yatağın altı amma tozluymuş," dedi Peter, her zamanki gibi umursamadan ayağa kalkmış, üzerindeki tozları silkeliyordu.
Nihayetinde evden çıktık ve bir dağ nehrinin kıyısında kamp kurduk. Nehrin kenarına oturup güneşin parlattığı suya baktım ve dipte dalgalanan yeşil yosunların arasında gölgeler gibi süzülen küçük balıkları büyülenerek izledim. Bu küçük gümüşi yaratıklardan bir grup hemen altımda, eğimli bir kaya parçasının etrafında toplanmıştı. Hemen sandaletlerimden birini çıkarıp sol ayağımı suya soktum, ayak parmaklarımla bir tane yakalarım sandım. Ama balıkların huylarından bihabendim. Balıklar telaşla karşı kıyıya, ayağımın erişemeyeceği bir yere kaçtılar.
Güzel bir gündü. Paddy yakınlardaki bir tarladan bir inekle dost olmuştu; uykulu gözleri ve arka ayaklarına ip dolanan kocaman bir kuyruğu olan büyük, şişman, kahverengi bir hayvandı.
"Onu sağacağım!" dedi bize ve hepimiz ona güldük. Ama yaşlı ineği kulağına fısıldadığı sevgi sözcükleriyle kandırdı ve sonunda bir ağaç kütüğünün üzerine oturup tenkeyi ineğin altına yerleştirirken onu kıpırdamadan durmasını sağladı ve bize sırıttı. "İyi izleyin!" dedi.
İzledik ama elini ineğin memesine koyduğu anda inek öfkelenip arka ayaklarından biriyle saldırdı ve onu sırtüstü yere serdi. Sonra kuyruğunu sallayarak uzaklaştı.
"Ne de olsa o da bir dişi!" dedi Paddy. Kahkahalara boğulduk.
Akşama doğru eve doğru yola çıktık ama yolun henüz yarısına geldiğimizde çok acıkmıştık. Yiyeceklerimiz yaklaşık iki saat önce bitmişti ve boş süt şişelerinden başka bir şeyimiz kalmamıştı. Alaca karanlık çökmeye başlamıştı ve önümüzde uzun bir yol vardı. Ben o kadar kötü değildim, çünkü aç olmama rağmen diğerleri gibi yürümek zorunda değildim: Onlar sırayla beni iterken ben arkama yaslanıp oturuyordum.
"Açlıktan ölüyorum," diye yakındı Peter, omuzları çökmüştü.
"Kapa çeneni, ben de açım," diye homurdandı Paddy ve yürümeye devam etti.
Paddy, Peter'a daha fazla sandviç getirmiş olması gerektiğini, bizim hayvan gibi yediğimizi söyledi. Peter ise ona sadece kaba saba bir küfür savurdu.
Yoldaki bir virajı döndüğümüzde birdenbire önde ferforje kapısı olan ve etrafı beton duvarla çevrili büyük bir kır evi gördük. Evin önü meyve ağaçlarıyla kaplıydı, dalları duvarların üzerinden sarkmış ve her türlü güzel meyveyle dolup taşmıştı. Aniden durduk.
Önce meyve ağaçlarına, sonra birbirimize baktık.
"Çok açım," dedi Peter ikinci kez, gözleri elma ve armutlara takılmıştı.
"Ben de öyle," dedi arkadaşlarımızdan biri, elinin tersiyle ağzını silerek.
"Al benden de o kadar," dedi bir diğeri, karnını şefkatle okşuyordu.
Peter temkinli bir şekilde etrafına bakındı. "Etrafta kimse yok," dedi bize. "Arabayı duvara yaklaştırırsanız üzerine çıkarım ve..."
Paddy hariç hepimiz bu planı kabul ettik; aramızdaki en büyük kişi o olduğu için gönülsüz bir şekilde de olsa ağırbaşlılığını korumaya çalışıyordu. Diğerleri onayını almak için ona baktılar.
Paddy hiçbir şey söylemeyince Peter sabırsızlıkla "Eee?" diye sordu. "Ne yapacağız?"
Ağabeyim bir ayağını diğerine sürüyerek boğazını temizledi ve çaresiz bir ciddiyetle, "Yedinci emir, çalmayacaksın!" dedi.
Diğer üçü "Korkak!" diye bağırarak duvara doğru koşmaya başladı. İçlerinden biri eğildi, bacaklarını sağlamlaştırdı, Peter da onun omuzlarına çıktı. Meyveye ulaştı ve onu aşağıda duran ve paltosunu battaniye olarak kullanan üçüncü kişiye bıraktı.
Paddy daha fazla dayanamadı. Arabamı duvara doğru itti ve yanına tırmandı, böylece kırmızı elmalara ve sarımsı kahverengi armutlara dokunmak için sadece kolunu uzatması yeterli oldu.
Bir avuç elma ve armut topladıktan sonra Paddy, "Tamam, bu kadar yeter, açgözlülük etmeyin," dedi. Aşağı indiler, topladıklarını beşimiz arasında paylaştırdılar. Yemek için yolun kenarındaki çimenlik alana geçtik.
"Eve gidene kadar bizi tok tutmaya yeter," dedi Peter bana armut yedirirken.
"Ama bunu günah çıkarmada anlatmamız lazım," diye cevap verdi Paddy, dindar bir tavır takınmıştı.
"Bu günah sayılmaz," dedi Peter elmasını yerken. "Kimse aldığımızı fark etmez bile."
"Kim bu gelen?" diye sordu arkadaşımız Bob. Başını bir köpek gibi yana eğmiş, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu.
Yolun köşesinden gelen ayak seslerini duyduk.
Peter bize göz kırptı ve sessizce sokağın köşesine ilerledi, dikkatle etrafı kolaçan etti. Sonra nefes nefese geri koştu.
"Mahvolduk. Polis geliyor!" diye fısıldadı.
Paddy'nin yüzü yemyeşil olmuştu. Kımıldayamayacak kadar korkmuş görünüyordu. Çaresizce, "Ne olacak şimdi?" diye sordu.
"Kaçalım!" dedi Bob ayağa fırlayarak.
"Chirsty'yi burada bırakacak değiliz herhâlde," diye araya girdi Peter. Ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Sonra aklına bir fikir geldi. "Çabuk!" dedi diğerlerine dönerek. "Her şeyi Christy'nin minderinin altına koyun!"
Soru soracak zaman yoktu. Birkaç saniye içinde tüm meyveleri aldılar, beni hafifçe yukarı kaldırıp her şeyi minderin altına sakladılar, sonra da beni yerime oturttular.
Polis köşeyi dönünce bizi fark edip yavaş adımlarla yanımıza geldi.
Diğer dördü sakin kalmaya çalıştı ama huzursuzca kıpırdanıp ağırlıklarını bir bacaklarından diğerine verip durdular.
"Onu eve götürün artık çocuklar," dedi polis dostane bir tavırla. "Dışarıda daha fazla oyalanmayın. Hoşça kalın." Sonra yanımızdan ayrıldı ve geldiğimiz yola doğru yavaş adımlarla ilerledi.
Polis gözden kaybolana kadar beklediler, sonra elma ve armutları sakladıkları yerden çıkardılar. Artık pek iç açıcı görünmüyorlardı.
"Aman, geri koyun şunları!" diye homurdandı Paddy meyveleri görünce. "Tanrı onları çalmamızdan hoşlanmadı demek ki."
Bu yüzden büyük bir üzüntüyle ezilip yapış yapış olmuş meyveleri büyük evin duvarından geri attılar ve eve gitmek üzere tekrar yola koyulduk. Akşam saat on gibi eve vardık, yorgunluktan tükenmiş bir hâldeydik.
Kapıya vardığımızda annem, "Eğlendiniz mi bakalım?" diye sordu.
Peter ve Paddy bakıştılar, sonra ikisi de bana baktı.
Peter yalnızca, "Evet," dedi.
Ertesi gün Tony ve Jim evin yakınlarındaki kanalda yüzerken onları izlemem için beni de dışarı çıkardıklarında keyfimiz yerindeydi. Çok sıcak ve bunaltıcı bir gündü. Güneş neredeyse görünmüyordu; sadece havayı katı ve elle tutulur bir şeye dönüştüren ağır, bunaltıcı bir sıcaklık vardı. Sanki insanın üstüne çöküyordu.
Kanala vardığımızda orada toplanmış çocukları gördük. Bazıları kendini suya atmış yüzüyor, bazıları -çoğunlukla kızlar- eteklerini ve önlüklerini dizlerinin üzerine kadar çekmiş, suyun kenarında yürüyordu. Diğerleri ise kıyıda, çimlerin üzerine uzanıp kendilerini kurutuyor ve birbirlerine çakıl taşları atıyorlardı. Suyun içinde sıçrayıp kenardakilere su sıçratanlar havayı kahkaha ve çığlık sesleriyle dolduruyordu. Köprüde oldukça kalabalık bir seyirci topluluğu vardı.
İki erkek kardeşim beni tüm olan biteni görebileceğim bir noktaya yerleştirdi. Sonra köprünün altında soyundular, kıyafetlerini değiştirdiler ve suya daldılar.
Tüm bu gürültü ve heyecanın arasında sıcaklamış, yapış yapış bir hâlde ve biraz da kıskançlık hissederek onları izledim. Kıyafetlerimi yırtıp kardeşlerimin yaptığı gibi suya dalmak istedim.
Birdenbire, "A" harfini çizdiğim gün hissettiklerimin aynısını hissettim. Tuhaf bir heves, diğerlerinin yaptıklarını yapmak, onların hissettiklerini hissetmek ve bildiklerini bilmek için bilinçsiz bir kararlılık. O anda suya girmeyi her şeyden çok istiyordum.
Bir süre sonra Tony sudan çıktı, vücudu parlıyordu ve saçları alnına yapışmıştı. Bir çığlık attım ve yanıma geldi. Kendi tuhaf homurdanma dilimle ona yüzmek istediğimi söyledim.
"Şaka yapıyorsun herhâlde!" dedi gülerek. Israr ettim. "Ama boğulursun!" dedi bana.
Tony'nin söylediği hiçbir şey beni suya girme konusunda ki kararımdan caydıramazdı, her şeyi en az bir kez denemeye istekli biriydim ben. "Tamam o zaman," dedi. Ama en büyük kardeşim Jim bunu duyunca bu meseleye karışmak istemediğini söyledi. Tony'nin beni soymasına ve mayomu giydirmesine bile yardım etmedi.
Tony, Jim'e, "O zaman mayonu ver," dedi. "Çıplak bir şekilde suya giremez."
Beni kanalın sakin bir yerinde bir çalının arkasına götürdü ve orada soydu. Jim çok iri ve şişmandı ve giysileri bana oldukça büyük geliyordu. Tony'nin mayosunun iplerini birkaç kez belime sarması ve üzerimden düşmemesi için arkadan bağlaması gerekti. Sonunda beni hazırladı ve kıyıya kadar taşıdı. Durdu ve bana baktı.
"Hâlâ suya girmek istiyor musun?" diye sordu. "Suya daldıktan sonra çıkamazsan bunu sorun etmeyeceksin, değil mi?"
Sırrıttım ve başımı iki yana salladım. Korkuyor olabilirdim, ama aynı zamanda inatçıydım; bu noktada geri adım atamayacak kadar inatçıydım. Zavallı Jim karşımda titriyordu.
"Yapma, onu öldüreceksin!" dedi ama biz ona aldırış etmedik.
Tony ağaçtan bir dal kopardı, suya daldırdı ve başımın üzerinde sallayarak "Babamız" ilahisini söyledi. Sonra beni kollarımın altından tuttu, hafifçe kaldırdı ve kanala doğru salladı! Soğuk, buz gibi suyun üzerime doluştuğunu hissettiğimde nefesim kesildi. Beynim karıştı, her şey sulu bir bulanıklık içinde eridi. Bir saniyeliğine suyun altındaydım, sonra yükseldim, sonra tekrar battım, bir kez daha yükseldim ve üçüncü kez batmayı bekledim. Ama batmadım. Bunun yerine ayaklarımla çılgınca çırpındım. Bundan sonra fark ettiğim şey, nehrin yukarısındaki beyaz kuğulardan biri gibi süzüldüğümdü. Ayaklarımı hızla çırpmaya devam ettim ve suyun üstünde kalmayı başardım. Kıyıdan gelen bir kahkaha sesi duydum ve birkaç dakika sonra Tony yanıma doğru yüzmeye başladı. Kolumdan tutup beni kıyıya yönlendirdi, orada Jim beni karaya çekti. Nefes nefese ama zafer kazanmış bir hâlde uzandım.
Tony diz çöküp beni kuruladıktan sonra, "Kristof Kolomb'u yeneceksin bu gidişle!" dedi.
İlk kez yüzmüştüm. Üstelik bu son değildi, çünkü bir yaz ormanda keşfettiğimiz küçük kayalık bir derede birçok kez daha yüzmüştüm. Diğerleri yüzerken ya da böğürtlen toplarken ben sık sık kıyıda uzanırdım. Bazen orada uyuyakalırdım. Mutluydum. Dünyaya bakar, kendim dışında her şeyi fark ederdim.
Sonra bir gün arabam bozuldu: Dingili kırıldı, koltuğu çöktü. Artık tamir edilecek bir yanı kalmamıştı. Paslanmak üzere kömürlüğe kaldırıldı.
Onsuz kaybolmuştum. Kardeşlerim artık oyun oynamaya çıktıklarında beni yanlarında götüremiyorlardı. Annem, babamın işe başladığında bana yeni bir araba alacağından söz ediyordu ama ben onu pek duymuyordum, afallamış bir hâldeydim.
Mesele sadece eski arabayı çok özlemem değildi. Artık kardeşlerimle dışarı çıkamadığımda hissettiğim şey buydu. Her şey değişmişti. Sonunda kendi başıma kalmıştım. Daha önce de ara sıra aklıma gelen bir şeylerin yanlış gittiğine dair o tuhaf fikir şimdi daha da büyümüştü.
Birkaç gün sonra ön bahçede oturmuş kardeşlerimle oyuncak asker oynarken ellerinde balık ağları ve kavanozlarla bazı arkadaşlarımız çıkageldi. Hep birlikte balığa çıkmamızı önerdiler. Güzel bir gündü ve kimse evde kalmak istemiyordu. Herkes çok heyecanlanmıştı, bir telaşla olta ve takım toplamaya çalışıyorlardı. Peter gün bitmeden yirmi dirmi balık yakalayacağına dair bahse girdi.
Hepsi kapıda toplanmış, gitmeye hazırdı. Sonra Tony bir şey unuttu ve bir arkadaşıyla birlikte onu almak için geri geldi. Tekrar patikadan aşağı inerken sessizce ona baktım.
Durdu. İlk kez bensiz bir yere gidiyordu.
"Üzgünüm Chris," dedi bana bakmadan. "Sana bir sürü balık getireceğiz." Sonra da hızla uzaklaştı.
"Ona acıyorum," diye söze başladı arkadaşı. Tony onu şiddetli bir şekilde itip harekete geçmesini sağladı. Diğerlerine yetişmek için koşmaya başladılar. Ben ise bahçede bir başıma kalmıştım. Eğilip bükülmüş ellerime baktım.
Bölüm etkileşimi
