10. bölüm / 17
SOL AYAĞIMDOKUZUNCU BÖLÜM LOURDES
Bölümler 17Şu an: DOKUZUNCU BÖLÜM LOURDES
- 1 Christian Brown91 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM “A” HARFİ1.871 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM A-N-N-E1.487 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM “EV”2.103 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM HENRY2.247 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM KATRIONA DELAHUNT2.320 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM RESSAM1.293 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM ACIYAN BAKIŞ1.974 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM HAPİSHANE DUVARLARI2.488 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM LOURDES2.471 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 ONUNCU BÖLÜM ANNEMİN İNŞA ETTİĞİ EV3.169 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM KISA BİR ZİYARET1.623 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM ACABA NE OLURDU?2.575 kelime
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KALEM2.490 kelime
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ACIMA DEĞİL, GURUR2.925 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM KLİŞELER VE SEZAR2.110 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM KIRMIZI GÜLLER ONUN İÇİN1.840 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Küçük yaşlardan beri müziğe düşkündüm. Çocukken radyonun başında uzun uzun oturur, dikkatimi çeken her türlü müziği dinlerdim. Yavaş yavaş türleri ayırt etmeyi öğrendim ve ailenin geri kalanının nefret ettiği ve asla dinlemediği türden -sonradan “klasik” olarak adlandırıldığını öğrendiğim türden- hoşlandığıma karar verdim. Yaşım ilerledikçe bu müziğe daha da bağlandım. Annem beni oturmuş bir orkestra konseri ya da opera dinlerken gördüğünde gözlerini devirip mırıldanmaya başlardı:
“Ah sen ve senin şu çılgın müziğin!”
Ama müziğin gerçek güzelliğini, bir gün üst katta yazı yazarken alt kattaki radyodan gelen bir müzik parçasının tınılarını belli belirsiz duyduğumda öğrendim. Hemen yataktan fırladım ve kendimi merdivenlerden aşağı attım, sürünerek ilerledim, mutfağa girebildiğim kadar hızlı girdim. Orada oturup bir tür trans hâlinde müziği dinledim. Yavaş, görkemli, asil ve kulağıma neredeyse dayanılmaz derecede güzel geliyordu. İçime işliyor ve tüm ruhumu bir tür coşkuyla titreten bir akora dokunuyordu. Son güzel tınılar da duyulmayana kadar oturup müziğin benim için yarattığı dünyaya baktım. Sonra uzun bir süre sessizce oturdum, her günün sıradan dünyasına geri dönmenin yolunu ancak yavaş yavaş bulabildim. Handel’in “Largo”sunu ilk dinleyişimdi. Unutulmaz bir deneyimdi.
Müzik bana yeni bir dünyanın kapılarını açmıştı. Parlak ve güzel, zaman zaman neşeli ve şamatalı ama daha çok düşünceli ve hüzünlü bir dünyaydı bu. Yalnızca radyodan müzik dinliyordum. Hayatımda hiç opera izlememiş ya da senfoni konserine gitmemiştim. Ama yine de kısa sürede bütün büyük bestecileri tanımaya ve müziklerini öğrenmeye başlamıştım. Chopin’i çok seviyordum. Elimde olsa tüm gün oturup onun piyano müziğini dinleyebilirdim.
Oturup müzik dinlerken sık sık hayatımın sandığım kadar sıkıcı ve amaçsız olmadığı hissine kapılıyordum. Her şeyin dikkatlice bir araya geldiğini fark ederdim, tıpkı parçalar teker teker yerine oturdukça yavaş yavaş şekillenen büyük bir yapboz gibi. Müzik dinledikçe beni sakinleştiren ve umutlandıran, gelecekle ilgili belli belirsiz bir vaat ya da mesaj getiren bir duygu seli hissediyor gibiydim.
Ama sadece müzik sürdüğü sürece böyle hissederdim. Pencereler tekrar kapanmadan ve kapı kilitlenmeden önce son bir nefes almak ve gökyüzüne şöyle bir bakmak gibiydi. Sonra yine kalemime ve not defterime geri dönmekten, büyüyüp kendi yollarına giden ve artık küçük kardeşler olmaktan çıkıp erkek ve kadınlara dönüşen kardeşlerimi izlemekten başka yapacak bir şey kalmıyordu.
Müziğe rağmen ev bir hapishane gibiydi ve beni duvarlarının içine hapsediyordu. Bu yenilgi hissine karşı savaşmak istedim, yenilmiş gibi hissetmekten nefret ediyordum. Ama sahip olduğum ancak irade gücü de benden uzaklaşıyor gibiydi. Başka bir günle yüzleşmek zorunda kalma düşüncesinden korkmaya başlamıştım. En kötüsü de çektiğim sıkıntının ardında aptalca, acımasız ve anlamsız bir şey olduğunu hissediyordum. Ne vakit Tanrı’yı düşünsem yalnızca kızgınlık duyuyordum. Her gece diğerleriyle birlikte dua ediyordum ama bunu otomatike bağlamış gibi, aralarında herhangi bir fikir ya da samimiyet olmadan yapıyordum. Yaşım ilerledikçe Tanrı bile benden uzaklaşıyordu sanki.
Sonra bir gün Bayan Maguire bana geldi ve “Christy, Lourdes’e gitmeye ne dersin?” dedi.
Hayatım boyunca insanların oradan bahsettiğini duymuştum ve oraya gitmeyi çok ama çok istiyordum. Bunun bir nedeni seyahat macerası yaşamak, diğer bir nedeni de dine olan ilgisizliğime rağmen içimde, kendime bile ifade etmeye cesaret edemediğim şekilde, başıma bir mucize gelebileceğine dair var olan umuttu.
“Evet,” dedim, “Ama… Parayı nasıl bulacağız?”
Alışverişten eve döndüğümde anneme bundan bahsettik ve çok sevindi. Sonra planlar yapmaya başladık. Gezi otuz dört pound tutuyordu. Geziyi düzenleyen Lourdes Komitesi, yol parası için on pound vererek bana yardımcı oldu. Ertesi gün annem yaşlı teyzemden bir beşlik istedi. En fazla bu kadarına gücümüz yetiyordu.
“Peki,” dedi Bayan Maguire, “gerisini ben bir şekilde hallederim. Bütün arkadaşlarımı çağırır, yüz sayı için beş şilin gibi muazzam bir miktara briç oynatır, hepsinin kaybetmesini sağlar ve geliriyle seni Lourdes’a gönderirim.” Yüzünde o büyüleyici gülümsemesi belirdiğinde her şeyin yoluna gireceğini anladım. Öyle de olmuştu.
Yola çıkmadan önceki saatler çok gergindim. Bu benim ilk yurt dışı seyahatimdi ve ne yazık ki tek başıma, daha önce tanıştığım kimse olmadan seyahat edecektim. Bu düşünce beni korkutuyordu. İnsanlar beni anlayacak mıydı? Nasıl yemek yiyecektim? Nasıl giyinecek, yıkanacak ve yatağa yatırılacaktım? On sekiz yaşıma gelmiştim ama hâlâ beslenmem, giyinmem, yıkanmam ve tüm doğal işlevlerim için babama muhtaçtım. Sol ayağım olmasa neredeyse biçareydim.
Annem beni havaalanından Bayan Maguire ve kocasıyla birlikte uğurladı, beni oraya onlar götürmüştü. Gece üçte yola çıkmak zorunda kalmıştık.
Beni bir sedyeye yerleştirdiler ve sonra da iki sağlam ambulans görevlisi beni uçağa taşıdı. Tam olarak bir sedyeye bağımlı olmadığım için cam kenarındaki bir koltuğa oturtuldum, sevinçten uçuyordum. Her şey o kadar yolunda gitmiş ve uçağın içinde her şey o kadar güzel ve rahat bir şekilde ilerlemişti ki endişe edecek hiçbir şeyim yoktu. Doktor iyiydi, rahip iyiydi ve hemşireler de iyiydi; özellikle de koyu renk gözlü ve sarı saçlı olanı. Ona “Cherry Ripe” diyordum.
Çok geçmeden İrlanda Denizi’nin üzerinden, Galler kıyılarından ve ardından Manş Denizi’nden geçtik. Benimle seyahat edenleri inceledim.
Yanımdaki koltukta on dokuz yaşında bir kız oturuyordu. Parlak kumral saçları, acıyla dolu olsa da hoş görünen yüzünü çerçeveliyordu. Bacakları ve omurgası felç olmasına rağmen gözleriyle gülümsüyordu. On yaşındayken çocuk felci geçirmiş ve o zamandan beri hiç yürüyememişti. Arkadaş olduk, bana adının Máire olduğunu ve Co. Wicklow’dan geldiğini söyledi. Kitaplardan, filmlerden ve her zaman danslara giden ve sonrasında olan biten her şeyi ona anlatan kız kardeşinden bahsetti. “Ben de bir gün dansa gitmeyi çok isterdim,” dedi, hülyalı gözlerle pencereden dışarı bakıyordu. Her şeye rağmen mutlu göründüğünü düşündüm. Ama daha sonra yorgun bir şekilde iç çektiğini duydum ve bir elini acı çekiyormuş gibi alnına götürdüğünü gördüm. “Lütfen Tanrım,” dedi, “bir gün tekrar yürüyebileceğim. İşte o zaman ilk dansıma gideceğim.” İki gün sonra Lourdes’da öldü.
Sonra Kerry’li küçük bir çocuk vardı, Danny diye biri, birkaç hafta önce sağ elinin yanı sıra iki bacağını da kaybetmişti. Tek bahsettiği şey çiftlikte bir zamanlar sağdığı inekti. Köylü ağzıyla konuştuğu için hepimiz onunla dalga geçtik ama bu onu rahatsız etmedi ve ineği Nellie’yi ve iyileştiğinde onu tekrar sağacağını anlattı durdu.
Köşede elleri felçli, ayakları eğri büğrü, sürekli dua eden yaşlı bir kadın oturuyordu. Onun yanında da atletik yapılı, bronz tenli genç bir adam vardı ama gözleri görmüyordu. Sağır ve dilsiz küçük kız, büyük oyuncak bebeğine sıkıca sarılmış, gülümsüyordu. Önümde neşeli, hoş sesli Tommy oturuyordu. Ne kolları ne de bacakları vardı. Hemen arkamda, bir yıl önce ilk bebeğinin doğumundan sonra vereme yakalanmış evli, genç bir kadın uzanıyordu. Sedyede yüzüstü yatıyor, yorgun ve solgun görünüyordu. Arada bir güçsüzce inliyordu. Dublin’e dönmemize birkaç gün kala komaya girdi ve öldü.
Her biri kendi acısını yaşayan onca insanı gördükçe içimde yeni bir ışık belirmeye başladı. Oldukça şaşkındım, dünyada bu kadar çok acı olabileceğini hayal etmemiştim. Kendi daracık kabuğuna kapanmış bir salyangoz gibiydim ve dışarıda uzanan büyük, kalabalık dünyayı ancak şimdi görmeye başlıyordum. Tüm bu insanlar sadece acı çekmekle kalmıyordu, bu durum beni şaşkınlıklar içinde bıraksa da onların engelleri aslında benimkinden daha kötüydü! O zamana kadar bunun mümkün olabileceğini düşünmemiştim. Sanki bugüne kadar körmüşüm de ancak şimdi gözlerimle gerçekten görmeye ve yükleri benimkilerle kıyaslanamayacak kadar büyük diğer insanların durumunu kalbimin en derin noktasında hissetmeye başlamıştım.
Sonunda uçağımız Tarbes Havaalanı’na indi. Fransa’ya varmıştık. Uçağın penceresinden dışarı baktım. Arkada Pirene Dağları yükseliyordu. Havaalanında bizi bekleyen bir grup insan vardı. Bunlar çoğunlukla, havadan bakılınca büyük bir kırkyama yorgana benzettiğim komşu çiftliklerden gelen köylülerdi.
Sonunda uçaktan indirildik ve bizi uzun dolambaçlı yollardan geçirerek yedi günlük ziyaretimiz boyunca kalacağımız manastıra götüren bir açık hava ambulansına bindirildik. Manastırımız küçük Lourdes kasabasındaydı.
Minibüsümüz manastırın önündeki meydana geldiğinde meşhur bazilikayı ve güzel Tespih Meydanı’nı gördüm. Altın haçlı uzun, ince kule parlak mavi gökyüzüne doğru yükseliyor ve şapelin derinliklerinden Meryem Ana’ya ilahi söyleyen bir koronun ritmik ezgileri geliyordu. Daha şimdiden meydanda büyük bir kalabalık toplanmıştı; bazıları diz çökmüş, bazıları sıralanmış koltuklara oturmuş, güneşin altında kitap okuyor ya da uyukluyor, diğerleri ise fotoğraf çekmek için etrafta dolaşıyordu.
Ambulanstan indirildik, Çin işi faytonlara benzeyen sandalyelere oturtulduk ve manastıra götürüldük. Artık neredeyse öğlen olmuştu ve dışarıda güneş masmavi bir gökyüzünde kavurucu bir şekilde parlıyordu. Kaldığımız yer daha serin ve aydınlıktı. Kısa bir süre sonra akşam yemeğimiz geldi. Genç bir hemşire beni kaşıkla besledi, bu durumdan aptalca bir utanç duymayacak kadar acıkmıştım.
O ilk gün Grotto’ya götürülmedik, uzun yolculuğumuzdan sonra dinlenmemiz tavsiye edildi. Bu yabancı ortamda kendimi hâlâ yeni bir çocuk gibi görüyordum, gece ilerledikçe çok yalnız ve unutulmuş hissetmeye başladım. Dua etmek için çok uğraştım ama sürekli evimi ve ailemi düşünüyordum. Tam başımı battaniyenin altına saklayıp gözyaşlarına boğulmak üzereydim ki kapı açıldı ve gece hemşiresi içeri girdi. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu, gelen yine “Cherry Ripe”tı. Tok kumaştan beyaz hemşire şapkası takmıştı, şapkanın altından altın bukleleri cilveli bir şekilde görünüyordu. Tek tek bütün yatakları kontrol ederek gece boyunca hepimizin rahat olduğundan emin oldu. Benim yatağıma geldi, ışıl ışıl gülümsedi ve biraz daha üzerimi örtmeyi isteyip istemediğimi sordu.
“Ah evet,” dedim çabucak, olabildiğince sıkıca örtünmüş olmama rağmen.
“İşte oldu,” diye gülümseyerek çarşafın kenarlarını yatağın altına sıkıştırdı ve yastığımı düzeltti. “Şimdi rahat mısın?”
“Çok,” diye mırıldandım. Uykuya dalarken hatırladığım son şey, kıyafetlerimi omzumdan yukarı çekmek için üzerime eğilirken gülümsediğiydi. O gece mışıl mışıl uyudum.
Ertesi sabah bizi ünlü Şifalı Hamamlara götürdüler. Burada çeşitli milletlerden büyük bir kalabalık toplanmıştı ve hepsi de modern hamamların üzerine inşa edildiği yer altı kaynağından harika sularına dokunmak için bekliyordu.
Sıramı beklerken etrafıma bakındım. Hamamların bulunduğu alçak beton binanın küçük ön avlusunda üç yüze yakın insan toplanmış olmalıydı. Neredeyse dörtte üçü benim gibi tekerlekli sandalyedeydi. Bazıları dik oturamıyor ve sürekli sırtüstü uzanmak zorunda kalıyordu, bazılarının hiçbir uzvu çalışmıyordu, bazıları ise bir yerden bir yere koltuk değnekleriyle güçlükle gidiyordu. Her türden insan gördüm; bacaksız, kolsuz, gözsüz insanlar vardı, bazıları yeni doğan güneşin altında yatyorken bile canlı cesetlere benziyordu. Victor Hugo’nun romanındaki Mucizeler Meydanı gibiydi. Onların arasında kendimi çok küçük ve önemsiz hissettim. Şifalı suya girme sırası bana gelmişti. Beni içeri götürdüler, tahtadan bir banka oturttular ve iki Fransız beni çırılçıplak soydu. Binadaki tüm kabinler mermerdendi. “Hamamlar” ise zeminde kare şeklinde derin bir oyuktu ve suya basamaklarla iniliyordu. Karşı duvarda, altında Latince duaların yazılı olduğu basit bir ahşap haç asılıydı.
Her iki kolumdan nazikçe kaldırıldım, basamaklardan aşağıya taşındım ve sonra yavaşça suya indirildim. Soğuk suyun başımın üzerinden geçtiğini hissettiğimde nefesim kesildi. Hızla yukarı kaldırıldım ve adamlardan biri kırık bir İngilizceyle tekrar suya girmek isteyip istemediğimi sordu. Başımı salladım ve beni bir kez daha suya indirdiler. Başımın üstündeki iki adamın da dualar okuduğunu duydum. Beni dışarı çıkardılar ve içlerinden biri öpmem için dudaklarıma küçük bir haç tuttu.
Belki de tamamen hayaldi, bilmiyorum ama o sudan çıktığımda kendimi yeniden doğmuş gibi hissettim; bir mezardan çıkıp sığınağıma kavuşmuş gibiydim.
O öğleden sonra Grotto’yu ilk kez gördüm. Lourdes gerçekten de tıklım tıklım olmuştu. Ben tekerlekli sandalyeyle Tapınak’a giden geniş yolda ilerlerken hacı kalabalığı yanımdan geçip gidiyor ve havada birçok farklı dilin yankısı dolaşıyordu: Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, İsveççe, Danca… O kadar çok dil vardı ki çılgın bir karışıklık gibiydi. Yine de ister Dublin’den ya da Roma’dan ister Paris’ten ya da Stockholm’den ister Milano’dan ya da Madrid’den gelmiş olsunlar, o gün her kesimden insanın ortak bir amacı vardı: Dua ve umut etmek.
Grotto’ya vardığımda tek görebildiğim önümde başlarını eğmiş diz çöken çok sayıda insandı. Ancak her şey iyi organize edilmişti ve tekerlekli sandalyelerin Tapınak’ın yakınına yerleştirilebilmesi için bir yol yapılmıştı.
Çok geçmeden ben de diğerleriyle birlikte sunağa giden yola girmiştim. Çekinerek gözlerimi yukarı kaldırdım ve mavi cübbeli, uzun boylu, güzeller güzeli kadın mermer heykeline ve onun önünde diz çökmüş, ellerini coşkuyla birleştirmiş küçük köylü kıza baktım. Sert kayalık duvarın içine oyulmuş Meryem Ana, ayaklarının dibinde diz çökmüş ve sevgilerinin yanı sıra kederlerini de paylaşan çocuklardan oluşan büyük topluluğa huzurla bakıyordu.
İyileşebilmem için bol bol dua ettim.
O gece küçük kasabada düzenlenen meşaleli yürüyüşe katıldım. O anı uzunca bir süre unutamayacağım.
Akşam yediyle sekiz arasında binlerce kişi Rosary Meydanı’nda toplandı ve alaca karanlık çöküp çevredeki tepeleri bir sis perdesiyle örttüğünde binlerce balmumu fener yakıldı. Bu yolculuğa katılan ülkelerden gelen kilise ileri gelenlerinin önderliğinde Bazilika’dan Tapınak’a doğru ilerleyen geçit töreni başladığında Bazilika’nın dört bir yanı, üzerimize çöken gecenin siyah kadifesinin aksine canlı bir şekilde parlayarak aydınlatılmıştı.
Grotto’ya giden yolda küçük kasabadan geçerken kalabalık daha yüksek sesle “Ave Maria” ilahisini söyledi. Notalar yumuşak gece havasında yükselip alçalıyor ve yakındaki tepelerde yankılanıyordu. Yol boyunca kenarlarda binlerce kişi dalgalanmıştı ve hepsinin elinde hafif esintide titreyerek yanan mumlar vardı.
Buna karşılık Grotto’nun kendisi, mermer sunağın üzerinde ki tek bir mum dışında karanlıktı. Kalabalık, ilahi söylemeye devam ederek mabedin etrafında yarım daire şeklinde diz çöktü. Mumların oluşturduğu alevler ortamı aydınlatıyor ve Meryem Ana’nın başındaki inci taca yansıyıp onu ışıl ışıl parlatıyordu.
Bu, hayatımın en güzel anıydı.
Dublin’e vardığımızda uyuyordum. Bir el omzuma dokunduğunda ve beni hafifçe salladığında uyandım.
“Geldik.”
Tembelce başımı kaldırdım ve tam esnemek üzereydim ki bana dokunan elin “Cherry Ripe”ın eli olduğunu gördüm. Karşımda durmuş gülümsüyordu. Nasıl olduysa sol ayağımla resim yaptığımı duymuştu ve eve döndüğümde zamanım olursa ona bir resim yapıp yapamayacağımı soruyordu. Başımı kuvvetlice evet anlamında salladım, onu dünyadaki tüm resimlere sahip olduğuna ikna etmeye çalıştım. Sonra bana adresini sordu; böylece resim ne halde diye sormak için arayabilecekti. Ona adresimi söylemeye çalıştım. Ama ağzımdan çıkan tek şey tuhaf bir ses oldu. Tekrar denedim. Tekrar denedim. Gittikçe umudumu kaybediyordum. Sonra fevri hareketlerle sol ayakkabımı ve çorabımı çıkardım ve gövdemi geriye doğru eğerek sol ayağımı kitabımın üzerine kaldırdım, göğüs cebinden kalemi aldım ve dua kitabının yaprağına adresimi yazdım.
Sonra gitme vakti geldi. Beni eve götürecek olan ambulansa bindirilirken arkama baktım. Uçağın merdivenlerindeydi, mürettebattan biriyle gülüşüyordu; uzun boylu, yakışıklı, sarı saçlı bir adamdı. Ondan nefret ettim.
O günden beri resim için hiç aramadı.
Evim… Bir haftalık yokluğumun ardından ailem beni gördüğüne çok sevindi. Ben de tüm o tanıdık yüzleri tekrar gördüğüme sevindim. Fransa güzeldi ama Kimmage benim yuvamdı.
Tanık olduğum tüm o garip anlardan ve yaşadığım tüm o heyecandan sonra kendimi hâlâ oldukça sersemlemiş hissediyordum. Geçen hafta boyunca gördüğüm şeyler ve tanıştığım insanlar arasında kendimi unutmuştum.
Ama evde durum farklıydı. Burada herkes iyi ve sıradandı, ben hariç. Kız ve erkek kardeşlerim Lourdes’ta gördüğüm insanlara gibi değildi; yürüyebiliyor, konuşabiliyor ve normal insanların yapabildiği her şeyi yapabiliyorlardı. Peter ya da Paddy konuştuğunda kelimeler net bir şekilde anlaşılabiliyordu, ne dediklerini biliyordunuz. Ben konuştuğumda ise sadece garip, karmakarışık sesler çıkarabiliyordum. Kardeşlerim ellerini sorumsuzca kullanabiliyorlardı ama ben kullanmak istediğimde ellerim bir o yana bir bu yana savruluyordu. Hiçbir işe yaramıyorlardı. Onlar sadece bükülmüş et parçalarından ibaretti.
Birkaç gün sonra Lourdes sadece bir anıya dönüştü ve büyünün etkisi geçtiğinde tekrar kendimin, hayatımın boşluğunun ve sıkıcılığının farkına vardım. Lourdes bitmişti ve ben eskisi gibiydim.
Sanki eski bir paltoyu tekrar giyiyormuşum gibi hissediyordum. Her şey aynıydı. Eski yaşam tarzıma, eski düşünce tarzıma içerliyordum. Uğruna yaşanacak bir şey istiyordum ama hiçbir şey yoktu. Hayatımın bir amacı, bir değeri olsun istiyordum ama yoktu. İçi boştu, anlamsızdı. Kendimi sönük hissediyordum, bulamadığım bir şeyi arıyor, kavrayamadığım bir şeye uzanıyordum.
Dışarıdan nasıl görünürsem görüneyim, başkalarına nasıl davranırsam davranayım ya da kendime ne kadar yalan söylersem söyleyeyim, bu şekilde sakat kaldığım sürece asla mutlu ya da kendimle barışık olamayacağımı gayet iyi biliyordum. Lourdes’u ve Grotto’ya giderken yolda karşılaştığım insanları hatırladım ve onlar gibi sabırlı, neşeli, acılarına boyun eğmiş, öteki dünyada onları bekleyen ödülün bilincinde olmayı diledim. Ama faydasızdı. Ben fazla insandım. İçimdeki insan çok güçlüydü ve o, Efendi’nin isteğine boyun eğen alçak gönüllü bir hizmetkâr olamazdı. Öteki dünyayı düşünmeden önce bu dünyayı daha fazla görmek ve bilmek istiyordum. Lourdes’un mucizelerine ve güzelliğine rağmen hâlâ nasıl uslu olacağını öğrenememiş bir çocuktum ben.
Bölüm etkileşimi
