11. bölüm / 17
SOL AYAĞIMONUNCU BÖLÜM ANNEMİN İNŞA ETTİĞİ EV
Bölümler 17Şu an: ONUNCU BÖLÜM ANNEMİN İNŞA ETTİĞİ EV
- 1 Christian Brown91 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM “A” HARFİ1.871 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM A-N-N-E1.487 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM “EV”2.103 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM HENRY2.247 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM KATRIONA DELAHUNT2.320 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM RESSAM1.293 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM ACIYAN BAKIŞ1.974 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM HAPİSHANE DUVARLARI2.488 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM LOURDES2.471 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM ANNEMİN İNŞA ETTİĞİ EV3.169 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM KISA BİR ZİYARET1.623 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM ACABA NE OLURDU?2.575 kelime
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KALEM2.490 kelime
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ACIMA DEĞİL, GURUR2.925 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM KLİŞELER VE SEZAR2.110 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM KIRMIZI GÜLLER ONUN İÇİN1.840 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Lourdes zihnimde kalıcı bir etki bırakmıştı. Sandığım kadar yalnız ve bir başıma değildim; tüm dünyaya yayılmış, acı çeken büyük bir kalabalık vardı ve ben onlardan sadece biriydim. Grotto’daki Meryem Ana’nın ayaklarına kapanarak umut etmek ve dua etmek için dünyanın dört bir yanından gelen, acı çeken insanların yüzlerine yansıyan o cesaret ve azmi hatırladım. Orada, birlikte dua ettiğim insanların gözlerinde kendi hayatımın hikâyesini gördüm; farklı dilleri konuşan, farklı ideallere göre yaşayan o kadın ve erkekler, şimdi ortak bir acı mirasıyla kardeş ve bir ailenin parçası hâline gelmişlerdi. O kutsal küçük köyde hiç kimse bir başkasını “yabancı” olarak görmüyordu; insanları ve tüm ulusları birbirinden ayıran tüm o engeller, hepimizin hissettiği ve ancak acıdan doğabilecek ortak bir anlayış ve iletişim kurma ihtiyacı tarafından yerle bir edilmişti.
Ama işte yine burada, evimdeydim; Lourdes’un tüm ihtişamından ve görkeminden, başkalarıyla o ilk sempati ve birliktelik telaşında bana kendimi unutturan her şeyden uzaktım. Burada etrafım acı çeken büyük bir kalabalıkla değil, güçlü, sağlıklı, normal bireylerden oluşan ve farkında olmasalar da kendimi bir kukla gibi hissettiren ailemle çevriliydi. Kendimi süreliğine özgürlüğüne kavuşmuş bir kuş gibi, tekrar kafesine kapatılmak üzereymişim gibi hissediyordum.
Döndükten bir hafta kadar sonra o korkunç yalnızlık duygusu tekrar içime işlemeye ve düşüncelerimi altüst etmeye başladı. Okuyarak düşüncelerimi susturmaya çalıştım ve Bayan Maguire bana bir sürü kitap verdi. Ancak yalnızca Dickens okudum, o da beni arada sırada güldürse de genelde hüzünlendirirdi.
Annem, mahzunlaştığımı ve zaman geçtikçe hayatımda “olabilecek” şeylere daha fazla kafa yorup kara kara düşündüğümü fark etmişti; şimdi ailem hakkında daha keskin fikirlerim vardı, çünkü onlara olan ihtiyacımı hissetmeye başlamıştım ve onları kaybetmenin ne demek olduğunu biliyordum. Birbirimizi anlıyor olsak da artık beni kelimelerle teselli etmeye çalışmıyor ya da üzüntünün beni ele geçirdiği o anlara gülüp geçemiyordu. Annemle benim aramda bile, birbirimize ulaşmamıza izin vermeyen bir bariyer, yeni bir tür cam duvar vardı sanki. Onun bile ancak çok azını anlayabildiği şeyler hissediyor ve istiyordum.
Lourdes’tan döndükten yaklaşık yedi ya da sekiz gün sonra, bir perşembe akşamı pencerenin kenarına oturmuş, caddeyi yavaş yavaş koyu mor bir sisle kaplayan sonbahar karanlığına hüzünle bakıyordum. Annem arkamda, mutfaktaydı. Akşam yemeğini hazırladığı sırada etrafını saran çocuklarla sohbet ettiği ni, tavada sosislerin kızarma sesini duyabiliyordum. Mona aynanın önünde durmuş dudaklarını boyuyor, burnunu pudralıyor ve her zamanki gibi dansa hazırlanıyordu. Peter ise hâlinden çok memnun görünüyor, eski bir yün bezle ayakkabılarını hararetle parlatıyor ve bana abartılı hareketlerle göz kırpıyordu; bu da bir randevusu olduğunun kesin işaretiydi.
Birden göz ucuyla karşıdaki yolun virajını dönerken bir arabanın farlarının gittikçe çöken alaca karanlığı deldiğini gördüm. Araba çalıların arkasında kayboldu ama bir saniye içinde tekrar görüş alanımıza girdi ve kapımızın önünde durdu. Arabadan bir adam indi, evin numarasına bakmak için durakladı, sonra doğru evi bulmaktan memnun bir şekilde bahçe kapısını açtı ve basamakları çıktı.
“Biri geldi,” diye homurdandım.
“Kimmiş?” diye sordu Peter, park hâlindeki arabayı fark ederek.
“Bak,” dedim ona huysuzca.
Kapının çalındığını duyan annem cevap vermek için kapıya gitti. Evin kapısında biriyle konuştuğunu duydum ve bir süre sonra yabancı adamla birlikte mutfağa geri geldi.
İçeri girdiklerinde annem adama, “Bu Christy,” dedi.
Adam karşımda durmuş bana gülümsüyorken ona baktım. İri yapılı, gri-yeşil gözlü bir adamdı, bana bakarken aynı zamanda içime bakıyormuş gibi görünen gözleri vardı.
Yakınımdaki bir sandalyeye oturdu. Doktor olduğunu, beni daha önce bebekken ve daha sonra bir hayır kurumu için düzenlenen bir film gösterisinde kardeşimin sırtındayken gördüğünü söyledi. Bir şekilde beni unutmamış ve birkaç gün önce beni aramaya başlamıştı.
Sonra ayağa kalktı, birkaç dakika düşünceli bir şekilde bir aşağı bir yukarı yürüdü ve sonunda kollarını kavuşturarak masanın kenarına oturdu. Konuşmaya başladı.
“Christy,” dedi o derin ve hoş sesiyle, “sertleşmiş adelelerin için yeni bir tedavi yöntemi var, yani senin hastalığının iyileşebileceğine inanıyorum ama bizimle beraber yoğun bir çaba göstermeye istekli olman gerek. Sen kendine yardım etmeye çalışmazsan ben de sana yardım edemem. Biz senin için bir şey yapmadan önce iyileşmeyi sen istemelisin… Sonra sana doğru eğildi, gözleri sabit bir şekilde bana bakıyordu, “Yardım edersem deneyecek misin?” diye sordu.
“Denemez miyim?” diye düşündüm.
Konuşamadığım için ona cevap veremedim. Sadece bakabildim. Ama gözlerimdeki mesajı okumuş olmalı ki ayağa kalktı, memnun bir şekilde yanıma geldi, kolunu omuzlarıma doladı ve şöyle dedi:
“Tamam! Yarın başlıyoruz.”
Ertesi gün beni muayene etmesi ve benim için özel bir tedavi yöntemi geliştirmesi için asistanlarından birini göndereceğini söyledi çünkü yöntem çoğunluğa aynı tedaviyi uygulamak yerine her hastayı tek tek tedavi etmekti. Henüz kendilerine ait özel bir klinik kurmadıkları için beni evde tedavi edeceklerdi.
Gitmek için ayağa kalktı, ama tam kapıdan çıkarken durakladı ve arkasını döndü.
“Bu arada,” dedi bana tembel bir gülümsemeyle, “benim adım Dr. Collis. Yakında tekrar görüşeceğiz.” Sonra da gitti.
Adamın arkasından kapı kapanırken dönüp etrafımdaki yüzlere baktım. Hepsi mutluluk ve heyecanla parlıyordu. Babam o kadar sevinçliydi ki bana bir fincan çay doldururken elleri titriyordu.
Mona dansını unutmuş, bir yandan bana gülümsüyor bir yandan da elindeki pudranın süngerini dalgın dalgın parçalara ayırıyordu. Peter, sevgili ağabeyim Peter ise çayına şeker yerine iki kaşık tuz koymuştu.
Ama beni en çok anneme dikkat ettim. O da benim gibi ne sevincini kolay kolay belli etmezdi ama yüzünde sessiz bir sevinç havası, bastırılmış bir mutluluk parıltısı vardı ve bu benim adelelerimi boynuma dolayıp şükranla ağlamasından daha anlamlıydı.
Peki ben? Hissetmeye ve hayal kurmaya başladığım andan beri özlemini duyduğum ve hayalini kurduğum hayatımın o en önemli anında ne hissetmiştim? Bir süre hiçbir şey hissetmedim ya da kavrayamadım. Tüm duyularım uyuşmuş ve beynim sersemlemişti. Anlayamıyordum, sonunda tedavi edileceğim fikrine inanamıyordum. Bu benim için çok fazlaydı. Başımı döndürüyordu.
Çay masasında otururken etrafımda heyecanla konuşan herkesi bir tür trans hâlinde dinledim. Tek bir kelimeyi bile anlayacak durumda değildim. Babam fincanı dudaklarıma her götürdüğünde dalgın dalgın çayımı yudumladım ve tadını anlamadan ekmeğimi yedim.
Diğerleri çaydan sonra eğlenmek için dışarı çıkmışken annem ve babamla ateşin etrafında oturduğum sırada o gün duyduğum haberleri düşünmeye başladım. Ancak bunun gerçekliğini ve doğruluğunu o zaman fark ettim. Ailenin geri kalanı gibi sıradan bir şekilde heyecanlandığımı sanmıyorum, sadece her şeyin garipliğini ve tuhaf güzelliğini merak ediyordum.
Lourdes’a neşeli ve umut dolu, hatta neredeyse büyük bir özgüvenle gitmiştim. Bir hafta sonra biraz sarsılmış, belki biraz akıllanmış ama büyük bir hayal kırıklığına uğramış bir şekilde eve dönmüştüm. Her şey daha önce nasılsa aynen öyleydi. Lourdes’u ziyaret etme düşüncesi yüreğimi hafifletmiş ve öz güven katmıştı. Ama eve dönüşüm kasvetli ve ağır oldu, çünkü ne kadar değiştirmek istesem de hayatımın hep aynı kalacağını biliyordum: Sıkıcı, boş ve renksiz bir hayat.
Sonra, daha o gün bu konuda acı acı düşünürken ben, aniden içeri girmiş ve bana iyileşebileceğimi söylemişti! Hükmetme kelimesiyle tüm hayatımın akışını değiştirmiş, geçmişime bir anlam, geleceğime bir umut, belirgin bir amaç katmıştı. Onca boş ve verimsiz yıllardan başka bir şey olmadığından emin olduğum bir anda bana düşüncelerimi ve arzularımı bağlayabileceğim, uğruna yaşayabileceğim, çalışabileceğim ve savaşabileceğim bir şey vermişti.
Bu yalnızca bir şans, bir tesadüf olabilirdi ama bana göre ve daha sonra bana ifade ettiği ve getirdiği her şey nedeniyle, o zaman bir mucizeden başka bir şey değilmiş gibi hissettirmişti bana. Güzel, küçük bir mucizeydi bu; bana getirdiği tüm iyilikler nedeniyle değil, daha önce sadece acı ve hayal kırıklığı olan yerde inanç yarattığı için öyleydi. Bana hayatın büyük planında hepimizin, en önemsizimizin bile önemli olduğunu göstermişti çünkü hepimiz bu planın bir parçasıydık. Bilinmeyen tüm o minik parçalar bile çok önemliydi çünkü büyük olanları bir arada tutmaya yardımcı oluyorlardı. Bunu kavradığım o ilk anda, ne kadar küçük olursa olsun, benim de bu planda oynayacak bir rolüm olduğunu görmüştüm.
O gece uyumadan önce saatlerce şükran duası ettim. Bir de şüphe ettiğim için tövbe ettim.
Ertesi gün beni muayene etmek için gelen doktor genç bir adamdı. Uzun boylu ve yakışıklıydı, askeri bir duruşu vardı ve bu beni hem biraz germiş hem de etkilemişti. Hareketlerinde yavaş ve temkinliydi. Tavırları, etrafındakilere güven veriyordu. Onu görünce çok hoşlanmıştım. Adı Louis Warnants’tı, her zaman hürmet ve sevgiyle hatırlayacağım bir isimdir bu.
Dr. Warnants benim için çoğunlukla evde kendi başıma yapabileceğim ve belki istersem ailemin de biraz yardım edebileceği fiziksel egzersizlerden oluşan özel bir tedavi yöntemi hazırlamıştı. Bana bunun sadece bir ön test olduğunu söyledi. Ne kadar süreceği ya da herhangi bir şekilde bu tedaviye yanıt verdiğimi gördükçe bu program daha kapsamlı ve karmaşık hâle gelecekti. Egzersizlerin adını fizyoterapi olduğunu öğrendim ve bunun mükemmel bir kelime olduğunu düşündüm.
Takip eden günlerde Dr. Warnants haftada bir kez ziyaretime geldi. Her pazar görüşüyorduk. Her gelişinde kendisi beni izlerken bana egzersizleri yaptırıyor, yapmakta en çok zorlandığım egzersizleri dikkatle not alıyor ve nerede yanlış yaptığımı gösteriyordu.
Her pazar öğleden sonra Dr. Warnants’ın gelme saati yaklaştığında evdeki herkesin telaşla koşuşturması ve kendini kaybetmesi oldukça komikti. Sanırım hepsi ona biraz hayranlık duyuyordu. Hatta bir beyefendi olmasına ve görgü kurallarına uymasına rağmen, işini ciddiye alır ve her şeyin üstünde tutardı.
Bir pazar günü öğleden sonra beni tedavi etmek için her zamankinden biraz daha erken geldiğinde, mutfak büyük küçük tüm kız ve erkek kardeşlerimle doluydu. Annem kısa sürede hepsini yukarı çıkararak küçüklerden kurtuldu ama büyüklerle ne yapacağını bilemedi, Dr. Warnants sorunu çözdü. “Herkese iyi günler,” dedi kibarca, geriye kalan altı ya da yedi kişiye bakarak, “Gördüğüm kadarıyla bütün kuzulardan kurtulmuşsunuz Bayan Brown. Ama koyunlar hâlâ duruyor.”
Sonra Jim’in oturduğu yere gitti.
“Merhaba, sen Jim’sin, değil mi?” dedi, nazikçe gülümseyerek. “Yürüyüş için harika bir gün, Paltonu giymene yardım edeyim.”
Diğerleri de onun ne demek istediğini anlamış ve Dr. Warnants kapıcıymış gibi yapıp onlara kapıyı açtığında sıkılarak evden çıkmışlardı.
Dr. Warnants’ın beni evde tedavi etmesi çok zordu çünkü müsaait oda mutfağın kendisiydi ve o da çok küçük ve kullanışsızdı. Egzersizler sırasında bacağımı uzattığımda ateş ızgarasına çarpıyordu ve yüzüstü döndüğümde başım bir sandalyenin altına, bacaklarım da masanın altında kalıyordu. Başıma her kaldırdığımda şiddetli bir darbe alıyordum.
“Ya sen çok büyüksün Christy ya da bu oda çok küçük,” dedi.
“Sanırım ikisi de doktor,” dedi annem.
“Keşke biraz daha geniş bir alanımız olsaydı,” dedi Dr. Warnants iç çekerek. O sırada ben o öğleden sonra üçüncü ya da dördüncü kez başımı çarpmıştım.
Evin arka tarafında, evdeki herkesin ekip biçmeye çalıştığı ama işe yaramayan, boş bir arazi vardı. Gerçi bir ara orada lahana, şalgam ve biraz da patates ekip yetiştirmeyi başarmışlardı ama hepsi bir süre sonra kuruyup ölüyordu. Sebze ya da çiçek ekmeleri fark etmiyordu, eski toprak parçası inatla ekilmeyi reddediyordu. Vahşi bir yer olarak kalmak istiyordu sanki.
Ama annem böyle bir şey olmaması konusunda oldukça kararlıydı. Sık sık, arazide bir şeyler yapmak için en iyi girişimde bulunacak olanımıza yarım kron teklif ederdi.
Ancak annemin aklına ani bir fikir gelmişti. Neden arka bahçeyi bir şekilde kullanmıyorduk ki? Evin gürültüsünden ve rahatsızlığından uzakta, kendimize ait bir odamızın olması hem Dr. Warnants hem de benim için çok yardımcı olurdu. Annem, neden o boş araziye, bizim uzak tutacak şekilde arka tarafa inşa etmiyoruz diye düşündü. Ah, ama para… Her zaman para sorunu vardı! Yine de kader malzemelerin maliyetine dair bir fikri yoktu ama duvar ustası bir arkadaşı vardı. İnşaat malzemelerinin maliyetini az çok tahmin edebiliyordu. Yaklaşık elli pound tutacağını öğrenmişti.
Yine de pes etmeyecekti. Fikrini hayata geçirmeye kararlıydı. Böylece doğrudan bu işe girişti. Borç aldı, sattı, paralı günlerinde, eski rehinecilere gitti, bazı varlıklı yaşlı amcalarını ve teyzelerini araştırdı, bazılarının henüz hayatta olduğunu öğrendi. Benim dışımda aileden kimsenin bilmediği bu gizli para toplama işini haftalarca sürdürdü. Bu süreç boyunca ona manevi destek verdim elbette.
Yaklaşık yirmi pound toplandığında işe başlamaya karar verdi. Konuyu babama açmanın işe yaramayacağını biliyordu çünkü babam buna karşı çıkardı. Sebep olarak da en sevdiğimiz kelime olan “Yetkililer”in buna izin vermeyeceğini çünkü yaşadığımız evin Şehir Kooperatifi olarak bilinen bir grup insanın belirlediği bazı kurallara tabi olduğunu öne sürerdi.
Ama bu fikri duvar ustası olarak çalışan dört oğluna açtı. Hiçbiri hevesli değildi. Biri bir başlangıç yapsa hepsi gönüllü olacaktı ama böyle durumlarda her zaman olduğu gibi kimse böyle bir adım atmaya hazır değildi.
Annemin, fikirlerini hemen test etmek gibi bir huyu vardı. İşleri kendi eline almaya ve hemen başlamaya karar verdi. Bir kadının ev inşa etmesi fikrine hepsi kahkahalarla güldü!
Ertesi gün annem özellikle erken kalktı, çabucak kahvaltıyı hazırladı, altı küçük çocuğu okula gönderdi ve öğleden sonrayı boş geçirebilmek için tüm sabah ev işlerini halletti. Öğle yemeği vakti her zamanki gibiydi. Annem, kafasından ne geçtiğine dair tek kelime etmiyordu.
O öğleden sonra saat dört civarında aniden annemin evin arka tarafında çok fazla zaman geçirdiğini fark ettim. Sonra arka bahçeden gelen tuhaf seslerin farkına vardım. Merakla kilerin penceresine doğru ilerledim. Dışarı baktım.
Annem çimlerin üzerinde diz çökmüş, bir yanında bir kova çimento, diğer yanında bir sürahi su vardı. Sağ elinde bir mala tutuyordu. Önüne dizdiği bloklara gururla bakıyordu!
O akşam yemeği ve çayı servis ettikten sonra sessizce arka bahçedeki işine geri döndü. Birkaç dakika sonra, bir şey almak için bahçeye çıkan babam onu gördü. Kıpırdamadan durdu, sonra yavaşça büyüyen duvara yaklaştı. Ayağıyla ona dokundu. “Bu da ne?” diye sordu. “Ne yaptığını sanıyorsun sen?”
Annem başını kaldırdı. “Christy’nin evini inşa ediyorum,” dedi ve bir blok daha yerleştirdi.
Babam bir dakika kadar hiçbir şey söylemedi, sadece izledi. Sonra biraz daha yakından baktı. Sonra elini uzattı, geri çekti. Bir dizi tuğlanın diğer ucuna doğru yürüdü. Üst dudağı biraz seğirdi, durakladı… Sonunda şöyle dedi: “Baksana! Her şeyi yanlış yapıyorsun be kadın. Temelin nerede?”
“Bir şey unuttuğumu biliyordum,” diye cevap verdi annem. Biraz gücenmiş gibiydi.
Öğleden sonra dışarı çıktı ve yüz beton blok, dört torba çimento ve iki torba harç sipariş etti. “Bunlar başlangıç için,” dedi.
Malzemeler aynı gün geldi. Zavallı babam o akşam işten döndüğünde ön bahçeye düzgünce yığılmış tüm o beton blokları görünce neredeyse bayılacaktı. Yerinde hafifçe sendeleyerek durdu ve kapıya tutundu. Ağzı açık kaldı ama yığına bakarken konuşabilecek gibi görünmüyordu. Sendeleyerek ön bahçeden çıktı, kapıyı açtı ve boğuk bir fısıltıyla anneme, “Aklından ne geçiyordu?” dedi.
“Ah, sana söylemeyi unutmuşum,” dedi annem akşam yemeğini masaya koyarken rahat tavırlarla. “Christy için arka bahçeye bir oda yapacağım.”
“Aman Tanrım!” dedi babam ona bakarak. “Evden atılmamızı mı istiyorsun? Ne yaptığının farkında mısın? Yetkililer…”
“Evet, evet, her şeyin farkındayım,” dedi annem sessizce. “Ama şimdi iyi bir adam gibi yemeğini ye, yoksa soğuyacak.”
“Bunu yapman için cesedimi çiğnemen gerek,” dedi babam, ağzı yahni doluydu.
“Tabii ki. Önce cesedini oraya gömerim ama,” diye cevap verdi annem uysalca.
Bu konuyu onunla tartışmanın faydasız olduğunu gören babam, daha sonra onunla iş birliği yapmama planına başvurdu, bir blok koymasına bile yardım etmeyeceğini ve evdeki diğer dört duvar ustasına da bu işle hiçbir ilgileri olmamasını emredeceğini söyledi.
Bir an için annemin yenildiğini düşündüm. Ama o sadece gülümsedi ve şöyle dedi:
“Pekâlâ, eğer hiçbiriniz yapmayacaksanız, ben kendim inşa ederim.”
Bu sırada diğer dört duvar ustası da dışarı çıkmış ve onun yanına toplanmıştı.
“Bakın çocuklar,” dedi babam onlara dönerek. “Anneniz bizim işimizi yapmaya çalışıyor!”
“Korkunç,” dedi Paddy, çimento bloklarının sırasına eleştirel bir gözle bakıp başını onaylamaz bir şekilde sallayarak. “Düz bir şekilde bile dizememişsin anne!”
“İşte kadınlar böyledir,” dedi Peter, “hep erkekler gibi olmaya çalışırlar. Hadi sen bulaşıklarına geri dön anne.”
Annem, “Eğer bu bir erkeğin işiyse, buyur sen devam et,” dedi. Ayağa kalktı ve ellerini önlüğüne sildi. Yavaşça döndü ve yanlarından ayrıldı. Yanımdan geçerken bana gülümsedi.
Beş duvar ustası durup birbirlerine baktılar.
Annem evin içinde kaybolurken babam, “Hadi,” dedi. “Hadi başlayalım.”
Böylece arka bahçedeki küçük evimi inşa ettiler. İş birçok inişli çıkışlı dönemden geçti ve bir ara hiç bitmeyecekmiş gibi göründü. Bizi en çok zorlayan şey paraydı. Annemin yirmi poundu çabucak tükenmişti ve durma noktasına gelmiştik.
Babam bir gün bana sadece dört duvarı örülmüş ve beton temeli atılmış evin nasıl göründüğünü sordu.
“Bitmemiş bir senfoni gibi,” dedim.
Sonra annem birkaç sterlin daha bulmayı başardı ve çalışmalar yeniden başladı. Beni onların başına ustabaşı olarak atadılar ve zaman zaman onlara bazı kısımların ne şekilde inşa edilmesini istediğimi, şöminenin, pencerenin ve kapının nerede olmasını istediğimi belirttim. Babam ve dört çocuk arasında anlamadığı teknik konularda pek çok tartışma oldu ancak onları dinlerken çok bilgili görünmeye çalışıyordum.
Birkaç ay sonra evin çatısı yapıldı ve tavan desteklendi. Sonra paramız yine azaldı ve evin inşaatı durdu.
Biraz zaman sonra işler yine yoluna girmeye başladı. Zemin ve şöminenin tabanı üzerinde çalışmaya başladılar ve ardından pencere çerçevelerini ve kapıyı yerleştirdiler. Baca çoktan yapılmıştı, böylece hiç değilse içinde ateş yakabilecektik!
Yavaş yavaş, adım adım ev şekillenmeye başladı; pencere camları takıldı, duvarlar sıvandı, hatta zeminin etrafına ahşap bir süpürgelik bile yapıldı. Evim, bir yapı olarak tamamlanmıştı.
Ama içi hâlâ insan eli değmemiş bir mahzene benziyordu. Artık onu canlı kılmak için sadece birkaç parça mobilyaya ihtiyacı vardı.
Mobilyalar parça parça içeri taşındı; bir divan, bir yatak, birkaç sandalye ve bir masa. Sonra bir marangoz olan eniştem bana içine ufak tefek eşyalarımı koyabileceğim küçük, güzel bir çalışma masası yaptı. Döşemeler yapıldı, duvar kâğıtları yapıştırıldı ve perdeler takıldı. Birkaç gün içinde elektrik lambası takıldı, kapı ve pencere çerçeveleri boyandı. Sonunda içinde yaşanmaya hazırdı.
Başlangıçta sadece Dr. Warnants’ın rahatsız edilmeden beni tedavi edebileceği bir tür egzersiz odası, bir spor salonu olarak düşünülmüştü burası. Ancak zaman geçtikçe burayı yavaş yavaş hem oturma odası hem de çalışma odası hâline getirdim; burada yemek yiyor, okuyor, yazıyor ve uyuyordum. Benim için bu rafları yapmalarını istedim ve bu raflar zamanla birer birer doldu.
Böylece sonunda ailemden, evin gürültüsünden ve yoğunluğundan gerçekten kopmuştum. Artık rahat bir yalnızlık içinde yaşayabilir, kulaklarımda sürekli çınlayan sesler olmadan mükemmel bir özgürlük içinde istediğim gibi resim yapabilir ve yazabilirdim. Yazın açık pencerenin önünde oturup mutlu konuşuyordum, tek ses dışarıdaki ağaçlardan gelen kuşların cıvıltısıydı. Kış geldiğinde bu daha da keyifli oluyordu çünkü zaman karanlıkta ateşin yanında oturuyor ve kırmızı ışığın duvarlarda dans edişini ve loş odada raflardaki kitapların sırlarına düşerek yaldızlı harflerini öne çıkarışını izliyordum.
Okuduklarım hâlâ çok sınırlıydı, baş yoldaşım Charles Dickens’tı. Altı ya da yedi kitabını çok hızlı bir şekilde okumuştum, en sevdiğim kitabı David Copperfield’ı ve üç kez büyük bir hevesle baştan okumuştum. Beni en çok heyecanlandıran kitap ise Noel’de Bayan Maguire’ın hediye ettiği Kaptan Cook’un Seyahatleri’ydi. Kayıp adaları, gemi enkazlarını ve gemi kayalıklara vuruyorken kumlarda kükreyen kana susamış vahşileri okurken hissettiğim merak ve heyecanı unutamıyorum.
Bu kitap yüzünden bir gün dünyanın büyük şehirlerine seyahat etmeyi, insanlarla tanışmayı ve garip manzaralar görmeyi hayal ediyordum. Hayal gücüm, sessiz ve ölü harabe şehirleri, hayat dolu ormanları ve uçsuz bucaksız çölleri, acımasız güneş ışığıyla yıkanan uçsuz bucaksız sarı kumlarını zihnimde canlandırmakla meşguldü.
Kitapların sayfaları arasında hayal gücümle yolculuklara çıkmak çok eğlenceliydi. Okuduklarım sınırlı ve dar kapsamlı olsa da çalışma odamın dört duvarının ötesindeki dünyadan bir şey öğrenmeme yardımcı oluyordu.
Bu arada tedavim Dr. Warnants’ın gözetiminde devam ediyordu. Artık daha fazla hareket alanımız olduğu için daha iyi ilerleme kaydedebiliyorduk. Serebral palsi için uygulanan bu tedavi hâlâ çok yeniydi çünkü bu hastalığın nedenleri henüz tam olarak bilinmiyordu ve bu nedenle tedavisi henüz başlangıç aşamasındaydı.
Sonra bir gün Dr. Collis geldi ve beyin felci konusunda uzman olan yengesi Bayan Eirene Collis’e muayene olmam için beni Londra’ya göndermeye karar verdiğini söyledi. Deri tam kapsamlı bir rehabilitasyon programına başlatmadan önce tedaviye yanıt verip vermeyeceğim konusunda onun görüşünü almak istiyordu. Ondan beni Middlesex Hastanesi’nde bizzat muayene etmesini ve normal bir hayat sürme şansım hakkında görüş bildirmesini isteyecekti.
Birkaç gün içinde uçakla Londra’ya gidecektim ve benden önce giden Dr. Warnants beni Northolt Havaalanı’nda karşılayacak ve Bayan Collis’i görmek üzere hastaneye götürecekti. Annem de benimle gelecekti.
O zaman her şeyin Bayan Collis’in kararına bağlı olduğunu, geleceğimin gerçekten onun ellerinde olduğunu anladım. Eğer tedaviden fayda göremeyecek kadar ilerlemiş bir vaka olduğuma karar verirse Dr. Collis’in beni bulmadan önceki hâlime, hareketlilikten ve umutsuzlukla dolu eski hayatıma geri dönecektim.
Öte yandan, tedaviye olumlu yanıt vereceğim sonucuna varırsa hayatımın bir anlamı ve nihai bir değeri olacaktı. O zaman sıradan bir varoluşla aramda duran duvarların bazılarını yıkmaya başlayabilirdim.
Bir dönüm noktasındaydım.
Bölüm etkileşimi
